Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-233-8
13x19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hazırlayan: Doğan Yaşat
Bilge Karasu'yu Okumak
Katkılar: Alain Mascarou, Aron Aji, Berna Yıldırım, Deniz Göktürk, Doğan Yaşat, Ender Keskin, Engin Kılıç, Fatih Özgüven, Hilmi Tezgör, Kıvılcım Yıldız Şenürkmez, Laurent Mignon, Levent Kavas, Mehmet Nemutlu, Nihan Abir, Özlem Özkan, Servet Erdem, Süha Oğuzertem, Tansu Açık, Türker Armaner, Yıldırım Arıcı, Zeynep Zengin
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2013
2. Basım: Şubat 2017

Bilge Karasu'yu Okumak, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi'nde ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde düzenlenen iki sempozyumun sunumlarından derlenmiş bir seçki.

"Yazmanın yolunun her şeyden önce okumaktan, 'okur' olabilmeye çabalamaktan geçtiğini hatırlatır Karasu'nun metinleri," diyor, seçkiyi hazırlayan Doğan Yaşat. "Kendi başıma altından kalkmakta zorlandığım 'Bilge Karasu'yu okumak nedir?' sorusunun etrafında düşünmeyi, ulaşabildiğim Karasu okurlarıyla birlikte sürdürmeyi arzuladım. Elinizdeki kitap bu sorunun açtığı çatallanan yollara sapan Bilge Karasu okurlarının, okuma uğraşlarının ürünüdür."

Kitapta farklı uzmanlıklara sahip yazarlar edebiyat eleştirisi, felsefe, müzik, sinema, fotoğraf, resim gibi alanlardan yola çıkarak, kendi Bilge Karasu okumalarını sunuyorlar.

İÇİNDEKİLER
Sunuş
Doğan Yaşat

Dilde Özgürlük: Bilge Karasu'nun Eserlerinde
Yenilikçi Atılımlar
Aron Aji

Aykırı Okur Karasu
Süha Oğuzertem

Göçmüş Kediler Bahçesi'ni İlk Kez Okurken
Fatih Özgüven

Bilge Karasu'da Özne: Yazının Gücü
Berna Yıldırım

Bilge Karasu'nun Yapıtı Üzerine Bir-İki Değini
Tansu Açık

Dere Tepe Düz: Karasu'nun Süreyerleri
Levent Kavas

Bilge Karasu'da Susku'nun Estetiği
Doğan Yaşat

Hayvan ve İnsan, Ses ve Söz Arasında
Ender Keskin

Ustadan Çırağa: Yaşam ve Ölüm Üzerine
Zeynep Zengin

Ölümün "Kara"sularında
Nihan Abir

Yehuda'yla Uğraşmak
Laurent Mignon

Gece Nasıl Bir Darbe Romanı?
Engin Kılıç

Kılavuz'un Bahçeleri
Hilmi Tezgör

Bir Masala İnanmak: Göçmüş Kediler Bahçesi'ne
Taş(ın)an Metinler, İmgeler...
Servet Erdem

Korku, Yalan, Hakikat: Uzun Sürmüş Bir Gün
Türker Armaner

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nda Süreklilik,
Dönüşüm ve Müzikal Akış
Kıvılcım Yıldız Şenürkmez

Eşzamanlılık, Doku, Biçim: Karasu Yazısında
Olası Müzik İmgeleri Üzerine
Mehmet Nemutlu

Bilge Karasu'nun Bir Metni Üzerine Resim
Özlem Özkan

Avından Göz Alan
Yıldırım Arıcı

Dönüşümler Diyarında Avrupa'yı Düşlemek
Deniz Göktürk

"Mektubu gece olmadan bitirmek":
Jean ve Gino'ya Mektuplar
Alain Mascarou
OKUMA PARÇASI

Korku, Yalan, Hakikat: Uzun Sürmüş Bir Gün, Türker Armaner, s. 139-143

"Yıllarca yalan söylemiş, yalan yaşamış olacağım, diye bağlıyor düşüncesini. Oysa bunu istemiyorum. Ama zindana atılmak da beni korkuttuğuna göre, inandığımı sandığım şeye beni bağlayan inanç bağlarının ne kadar ince, ne kadar dayanıksız olduğunu anlıyorum."(1)

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'ndaki üç öyküde de karakterlerin "yalan" ile "hakikat" arasında salındığını görürüz, ama öykülerin her birinde zaman farklı biçimlerde akar.

Anlatıcı tekniği açısından karşımıza çıkan, "Ada" ile "Tepe"de üçüncü tekil şahıs, "Dutlar"da birinci tekil şahıs kullanıldığıdır. İlk öyküde anlatıcıyla Andronikos'u izleriz; bu, Andronikos'un hem fiziksel dünyadaki hislerini, hem de düşüncelerini, anılarını ifade eden bir anlatıcıdır. Örneğin metnin hemen başlarında geçen şu cümle: "Canı oyalanmak istiyor. Ama vakti yok" (s. 9). Aslında "Ada" öyküsünde üçüncü tekil şahıs formunda birinci tekil şahıs anlatıcıyı dinleriz.

Anlatıcı Andronikos ile, biz de anlatıcıyla yürürüz, hatırlarız, canımız acır, inanırız, şüphe duyarız, korku duyarız. Sonuç olarak, karşımızdaki bir "tanrı-anlatıcı" değildir; öyküde Andronikos'un olmadığı hiçbir yerde ya da zamanda bulunmayız. Andronikos'un hatırladıklarıyla ilk öyküde, "Ada"da sık sık kesintiler oluşur; bu kesintilerde de okur artık Andronikos'un hafızasındadır.

Bu kesintilerin sadece ikisi Andronikos'un manastır öncesi dönemine aittir: "Çocukluğunda, manastıra girmeden önceki yıllarda, surun önüne çıkıp mahallenin bütün çocuklarıyla birlikte denize girerken, yüzmesini iyi öğrenmişti" (s. 13).

"Çocukken, sokakların kuytu uçlarında, arsalarda, mezarlık kıyılarında işkence oyunlarını az mı oynamışlardı?" (s. 35)

"Ada"daki öteki kesintiler ikonakırıcılığı ve manastırdan adaya kaçışı anlatır, ilki "Şehri düşünüyor" (s. 20) cümlesiyle başlar. Bundan hemen sonraki kesintide anlatıcı ifadesi ilk kez değişir ve "Geçmiyordu. Şimdi, öyle düşünmeli, öyle yapmalı cümleleri. Geçmiş zamanda" (s. 21) cümleleriyle karşılaşırız. Anlatıcının ifadesi, Andronikos'un beden hareketleri ve düşünceleriyle bağlantılı olarak dönüşmektedir. Bu ikisinden sonra "Ada"da geçmişe dair on iki kesinti daha bulunur.

"Ada"da ve "Dutlar"da, E. Auerbach'ın Mimesis'te V. Woolf'un Deniz Feneri romanı üzerine yaptığı yorumu izlersek, bu metindeki tekniğe benzer biçimde, tek bir gün tüm anlarıyla anlatılır, önemsiz görünen bazı ayrıntılar büyür, genişler, zamanın akışındaki tempo düşer: "Sırtını gene kayalık yara veriyor. Önce bir parça ekmek koparıp atıyor ağzına, sonra bir çimdik peynir. Arkasından bir üzüm tanesi. Bir üzüm tanesi daha..." (s. 50).

Andronikos'u izlediğimizde, düşüncelerin ve hafızanın zamanı ile bedenin tabi olduğu fiziksel zamanın paralel biçimde aktığını da görürüz: "Düşüncesinin sınırlarını çizen, öteden beri çizmiş olan birtakım kavramlar var. Şimdi farkına varıyor. Gelip gelip inanca, kısırlığa, bir şeyler yapma kavramına dayanıyor. Oysa ya bundan kurtulmalı... [...] Sağında bir açıklık farkediyor ansızın" (s. 47).

"Şimdi, hücresine çekilmiş, ilk terini döktükten sonra soğuk soğuk düşünüyor gibiydi. Hani, beden ağırlığının ansızın ortadan kalktığı, kalkar gibi olduğu, insanın düşünceden başka bir şey olmamağa doğru yol aldığı durumda... " (s. 38). Burada da üçüncü tekil şahısta Andronikos'un kendisiyle; bedeniyle ve zihniyle kurduğu ilişkiyi izleriz. Andronikos bizim için üçüncü gözün benzetmesiyle "hücresine çekilmiş gibi..." düşünüyor değildir, okur Andronikos' un kendisini "hücreye çekilmiş" gibi hissettiğini anlatıcı aracılığıyla öğrenir. Ya da: "Andronikos'un durduğu yerden gözükmüyor şehir" (s. 46). Andronikos göremeyince şehri biz de göremeyiz; çünkü anlatıcı kendisinin, Andronikos'un ve okurun gözünü aynı açıya yerleştirmiştir.

"Ada" öyküsünde Bizans'ı ikonakırıcılığa, Andronikos'u da adaya sevk eden durumların hatırlanmasıyla kesintiler oluşur, ama bu kesintili haliyle bile Andronikos'un anlatı zamanındaki ilerleyişi, hem adadaki uzun süren günün içinde, hem de yeni yasaya karşı verdiği karar ânında, tutarlılık gösterir. "Karar verebilmesi, verebildiğinin farkına varması uyandırıyor onu uykudan" (s. 37). Andronikos da İoakim de yeni yasanın karşısında korku duyar; ama Andronikos yasayı askıya alır ve yalan söyleyerek yaşamış olmamak için kendi tekil hakikatini ileri sürer. Bir açıdan, bence, Eski Ahit'teki mesele benzer biçimde, oğlu İzhak'ı kurban etmek için Moriah dağına giden İbrahim'in yaptığını, yaygın ahlakı askıya alarak sadece kendisine inanan İbrahim'in yaptığını yapar. İoakim'in hafızasında rastladığımızda da Andronikos'un "Perdeye bakarak 'Ant içmemeğe geldim,' diyen dümdüz sesini" (s. 82) işitiriz.

Andronikos'un zamanı ("Ada") ile İoakim'in zamanı ("Tepe"), karakterlerin karar verme sürecini izleyen bir anlatıcıyla, farklı biçimlerde akar; her iki karakter için, her iki öyküde, anlatı dilinin ayrı bir ilerleyişi vardır:

Yaşamayı eskitmekten

Eskitmek için kullanmak gerektir bir şeyi, herhangi bir şeyi

Yaşamayı tüketmekten

Bu da öyle, tüketmek için başlamak gerekir

Yaşama sanki hiç gelmeyecek, erişmeyecek bir bayram gibi, bir (s. 64)

Satır biter.

Bir başka örnek:

Ne olduğunu biliyor artık.

Ne olduğunu

Yenik olduğunu

Dolayısıyla utkuya varmış olduğunu.

Biliyor. (s. 119)

Andronikos ile yürürken, hatırlarken bu formda cümlelerle karşılaşmayız.

Andronikos'un adaya kaçışıyla İoakim'in Ravenna'ya gidişi, aynı korkuyla yüzleşmenin sonuçlarıydı, ama süreçleri çok farklı işlemişti; Andronikos kendi ölümüne de karar verir, İoakim ise öykünün sonunda "Tanrı canımı almayacak mı daha?" (s. 121) der. Dolayısıyla her iki karakter için, farklı akan anlatı dilleri, farklı zamansal diziler işler — metinlerde bir kahramanın (İoakim'in Andronikos için sarf ettiği sözdür bu) ve bir boyun eğenin zamanında anlar aynı biçimde dizilmemiştir. Andronikos iki katmanda, yasaya karşı bedeninin duruşunda ve inanca ilişkin sorgulamasında uzun sürmüş günü kendisi sonlandırır; İoakim'in günü bitmek bilmez. Andronikos'un sözü gibi hakikati de bütünlük içindedir, İoakim ise, "Tepe" de anlatılan mimarın hikâyesi gibi, ne ölümünü ne de kendi hakikatini kurabilmiştir, hakikati parçalıdır, İoakim'in anlatıcısının sözü de öyle...

Adaya giden, dönen Andronikos, Ravenna'ya, Roma'ya giden İoakim, Buenos Aires'e giden Gigi Pozzi, Istanbul'a gelen Guilia Pozzi, Ankara'ya giden anlatıcı... Üç öyküde de "yol" imgesi fiziksel dünya ile inancın dünyası arasında bağlantı kurulmasını sağlar: "Bu korkunç karışıklık içinde, sis ortasında kalmış gibi, bir yol aramak, gerçekliği kavramak..." (s. 29). Pozzi çiftinin Roma'da uğradığı saldırıya dair anlatıcı "Dünya değişmişti artık kendileri için," (s. 136) der, ama aslında bu Guilia Pozzi'nin sözüdür. Üç öyküde de kimse dünya değiştiğinde kendi yerinde durmaz, kimsenin kendine dair bir yeri bulunmaz. "Dutlar" öyküsü birinci tekil şahısta yazılmıştır, ama bu metinde de başlangıcı, sonu ve aradaki iki yer dışında "Ben" diyen bir anlatıcıyı görmeyiz. "Dutlar"da da, "Ben" demeyen birinci tekil şahıs anlatıcı değişen dünyayı anlatır. Tırnak işaretinin kalktığı yerlerde anlatıcının "Ben"i tümüyle silinir, örneğin "Gigi Floransalıydı ama Roma'nın bu mahallesini bir Romalı kadar bilirdi," (s. 135) denir; "Floransalıymış", "bilirmiş" yerine...

Roma'da uğradıkları saldırıyı anlatırken Guilia Pozzi şöyle der: "Pancurların arkasından karanlıkta herkes bizi seyrediyordu muhakkak. Başka geceler başkalarını seyrediyorlardı böyle, belki de. Bir gece de, belki, başkaları kendilerini seyredecekti..." (s. 136). Üç öyküde de; karakterlere bakanlar, karakterlerin bakmasını yasaklayanlar, karakterlerin gördükleri/göremedikleri şeyler, karakterleri izleyen anlatıcılar, kendilerini izleyen karakterler bulunur.

Andronikos hem hatırlar, düşünür, hem de uzaktan başkasına bakar gibi, bunları hatırlayan, düşünen kişi olarak görür kendini. Andronikos ile İoakim, ikonaların kırılmasına dair yasayla, kutsal olanın gücünü kendileri üzerinde uygulayacak, kendilerinin de onun aracılığıyla kutsal ile bağlantı kurmasını sağlayacak aracıyı da kaybetmiştir. Bizans ikonalarının asli özelliklerinden birini düşünürsek, Andronikos ile İoakim'in, kendi hakikatleriyle göz temasları ortadan kalkar.

"Kutsal resimlere bakarken," der anlatıcı, "bunların kutsal sayılmadığını düşünmeğe çalışıyordu" (s. 33). Ama Andronikos buna sadece "çalışır", kutsal sayılmadığını "düşünüyor" değildir. Anlatıcı —ya da anlatıcılar— üç öyküde de karakterlerin bakışlarını hakikat ve hakikat dışı arasında bir salınıma tabi tutar. Andronikos İoakim'i düşündüğünde ilk öykü biter, Andronikos'un manastıra dönüşünü "yetmişlik keşiş" İoakim'in hatırlayışından öğreniriz, Gulia Pozzi de kendi hikâyelerini anlatıcı aracılığıyla aktarır.

Andronikos adada bulunduğu yerden şehre baktığında o anki zamanıyla manastırdaki zamanı arasında bağlantı kurulur. İoakim Andronikos'a manastırda yapılan işkence esnasında günlerce bakar, bakmak zorunda kalır. "Dutlar"ın ve kitabın sonunda anlatıcı bir daha bakar yapraklara.

Kitabın tümünde, hakikat ile yalan ya da yalan ile hakikat arasındaki sınırda da —çünkü hangisinin önce başladığı belirsizdir— sadece korkuya dönüşmüş, sadece korkudan ibaret kalmış bir dünya bulunur.

...

Notlar

(1) Bilge Karasu, "Ada", Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, İstanbul: Metis, 1991 (1970), s. 37. Bundan sonraki göndermelerde metin içinde verilen sayfa numaraları bu esere aittir. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Cansu Karagül, ''Minör edebiyatın ustası: Bilge Karasu'', Birgün Kitap Eki, 22 Haziran, 19 Temmuz 2013

Bazı yazarlar vardır ki, onları okuyabilmek, onların dünyasına girebilmek, dilinden anlayabilmek, okurken yazdıklarında kendini kaybedebilmek, kısacası o yazarın okuru olabilmek için belli bir birikim ve hatta daha da ötesinde özel bir “eğitim” gerekir. Bu dikenli yolda o yazarlar ve eserleri hakkında tezler yazılır, sempozyumlar, atölyeler düzenlenir, kitaplar derlenir. Bilge Karasu’yu Okumak bunun örneklerinden yalnızca biridir.

Yazın dünyasında 1963 yılından beri Karasu’nun neredeyse bütün eserlerini yayınlayarak yazarın ismiyle bütünleşen Metis Yayınları, 2010 yılından beri “Bilge Karasu Edebiyat İncelemeleri Dizisi” adı altında farklı disiplinlerdeki edebiyat çalışmalarına katkı sunuyor. Geçtiğimiz mayıs ayında ise, yazarın şair ve eleştirmen dostu Halûk Aker ile mektuplaşmalarından oluşan “Halûk’a Mektuplar” ve sempozyum sunuşlarından derlenen “Bilge Karasu’yu Okumak”ı yayınlayarak Karasu patikasını okuyucusu için daha da genişletiyor.

2010 yılında Bilkent Üniversitesi’nde düzenlenen ''Altı Ay Bir Güz – Bilge Karasu'' ve 2011 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ndeki “Bilge Karasu’yu Okumak” sempozyumlarından yirmi bir farklı sunum metninin Doğan Yaşat tarafından hazırlanmasıyla kitaplaşan Bilge Karasu’yu Okumak, Karasu’yla derdi olan okurların bir ürünü aslında. Müzik, sinema, fotoğraf ve edebiyat gibi farklı sanat türlerinin uzmanı olan pek çok isim yazarın öykü ve romanlarına farklı bir perspektif sağlıyor. Yazdığı Sunuş yazısında kitapla ilgili olarak “Bilge Karasu okurlarının, okuma uğraşlarının ürünüdür.” diyen Doğan Yaşat, bu yolla tüm Bilge Karasu okurunu kendi okuma uğraşına ortak ediyor.

Bilge Karasu, çağdaş Türk edebiyatımızda dili yetkin bir şekilde kullanan, kendine has bir edebi duruşu ve üslubu olan konumlandırılması zor yazarlardan biridir. Her denemesinde bir zanaatkar edasıyla yazıyı eğip bükerek biçimlendiren, müzik, sinema, fotoğraf ve resim gibi plastik sanatlarla iç içe geçmiş bir dilin bütün estetik olanaklarını sonuna kadar zorlayan, yanı sıra, o dilin bütük kurallarını bozup hiç yılmadan yeniden ve yeniden inşa eden Karasu, roman ve öykülerindeki çok katmanlı ve imgesel ögeler ile okuyucusunda kaybolmuşluk duygusuna ve tekinsizliğe yol açar. Bu nedenle O’nu okuyabilmek, “Bilge Karasu okuru” adında özel bir sıfatlandırmayı gerektirir. Bu simgesel ayrımı Bilge Karasu’yu Okumak’taki tüm metinlerde hissetmek mümkündür. Bu anlamda yazarın minör edebiyat türündeki yetkinliği kitap boyunca tüm metinlerde kendini en çok hissettiren noktalardan biridir.

Karasu yazınının farklı yönlerinin tartışıldığı kitapta bahsedilen, “yazı-yazar-metin-okur” kavramları etrafında yazarın anlatı biçimindeki kanonları yıkan avangard tutum, Borges, Kafka ve Calvino gibi yazarlarla arasındaki yakındaşlık, gerçek ve gerçeklikle kurduğu ilişki, arı bir Türkçe peşindeki serüvenci ruhu, metinlerinin çeviribilim bağlamındaki özel konumu, hepsi de onun yeni bir dil arayışındaki yılmaz uğraşına işarettir. Bu bağlamda, en çok yad edilen eserleri de tahmin edilebileceği gibi Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Göçmüş Kediler Bahçesi ve Gece’dir.

Bilge Karasu’yu Okumak, okuru, “Karasu okuru” olanlar ve “olmayanlar” şeklinde bir ayrıma tabi tuttuğu ölçüde seçkinci ve dışlayıcı bir tavra sahip bir çalışma olmasına rağmen, yazar üzerine gerek akademik, gerekse gündelik bir okuma yapmak isteyenler için farklı disiplinler ile edebiyat kuramlarını kesiştiren önemli bir düşünsel kaynaktır.

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Cemal, " 'Bilge Karasu'yu Okumak' ", Sol Kitap

Bir yayınevi için bir yazarın bütün eserlerini yayınlamak hiç kuşkusuz önemli bir hizmet. Bu çabaya o yazarı daha iyi anlamayı sağlayacak malzemenin de eklenmesi ise hizmetin kapsamı daha da genişliyor. Hele söz konusu olan yazar Bilge Karasu gibi çok-katmanlı bir edebiyatçı ise!

Metis Yayınevi, Karasu’nun bütün eserlerini genç yaşta yitirdiğimiz felsefeci ve yazar Füsun Akatlı’nın çok değerli katkılarıyla yayınlamaya başlamıştı. Bu yayın etkinliği Akatlı’nın ölümünden bu yana da hız kesmeden sürmekte. Geride bıraktığımız Mayıs ayında Doğan Yaşat’ın hazırladığı “Bilge Karasu’yu Okumak” başlıklı kitabın yayınlanması ise, Metis Yayınevi’nin bugünkü ve gelecekteki bütün Karasu okurlarına çok değerli bir armağan oldu. Dahası, bir yazarın bir yayınevi tarafından nasıl hakkıyla sahiplenilmiş sayılacağı bağlamında da önemli bir örnek oluşturdu.

“Bilge Karasu’yu Okumak” adlı eseri hazırlayan Doğan Yaşat, halen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Bugüne kadar felsefe, estetik ve sanat konularında makaleler kaleme almış olan Doğan Yaşat’ın Bilge Karasu, Oğuz Atay, Vüs’at O. Bener, Yusuf Atılgan ve Ahmet Hamdi Tanpınar üzerine de incelemeleri var.

Doğan Yaşat, “Bilge Karasu’yu Okumak” adlı kitabını iki geniş çaplı Bilge Karasu sempozyumuna sunulmuş tebliğler arasından seçilmiş metinleri bir araya getirerek oluşturmuş. Bu sempozyumlardan ilki, 2010 yılının Aralık ayında Ankara’da, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi’nde, Semih Tezcan ve Tansu Açık’ın girişimleriyle düzenlenmiş. İkinci sempozyum ise 2011 yılının Mayıs ayında İstanbul’da, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Doğan Yaşat tarafından gerçekleştirilmiş.

Doğan Yaşat’ın sunuş yazısı, aynı zamanda : “Bige Karasu’yu okumak ne demektir?” şeklinde bir soruya da – sonraki yazılar açısından – aydınlatıcı bir başlangıç niteliğinde. Bu sunuşuna şöyle başlamış Yaşat : “Bilge Karasu, okuruna her okumada şöyle sesleniyor sanki : ‘Bırak okur olarak kalmayı da, eline kalemi al, beraber bakalım şu ‘yazı’ neymiş?’ Eline kalemi almaya cüret eden okura da yazının tüm imkânlarını, inceliklerini, ustalıklarını birer birer gösterecektir Karasu. Onunla birlikte bakan okur, şunu görecektir : ‘O iş öyle kolay değil!’ Yazmanın da yolunun her şeyden önce okumaktan, ‘okur’ olabilmeye çabalamaktan geçtiğini sürekli hatırlatır onun metinleri. Kendi adıma bana düşenin ise halen onun okuru olmaya uğraşmak olduğundan eminim. Cüret ettiğim ise bu uğraşa başkalarını da ortak etmek oldu…”

Doğan Yaşat’ın bu satırlarla amaçladığı, Bilge Karasu’yu okumanın ‘güç olduğu’ konusunda okurları uyarmak değil. Böyle bir sonuca varmak, kanımca zaten yanıltıcı olurdu. Fakat Yaşat’ın bir başka konuda okurların dikkatini çekmek istediği kesin : Bilge Karasu, öyle düz okumalarla anlaşılabilecek ve – deyiş yerinde ise – ‘bitirilebilecek’ kitapların yazarı değil. Bu noktada Doğan Yaşat’a birkaç satır daha kulak verelim : “Peki nedir onun okuru olmak? Karasu yazını, çokça ‘yazı nedir?’, ‘yazar nedir?’, ‘metin nedir?’, ‘okur nedir?’ gibi soruları soran, sorduran ve dahası sonsuz yanıt olanakları açan bir dizgeyi içeriyor. Nihayetinde edebiyatın sınırlarına dek dayanan, onu zorlayan hatta belki de aşan bir biçime dönüşüyor. Onun metinlerinde, edebiyatın sınırları genişledikçe, müzik, sinema, fotoğraf, resim ve diğer plastik sanatlar gibi başkaca türlerin görme biçimleri yazıya nüfuz ediyor. Bu sebeple Bilge Karasu’nun katman katman derinleşen metinlerini okumak, alelade okur kalıbının dışına çıkma zorunluluğunu beraberinde getiriyor. ‘Bilge Karasu okuru’ olmak için, belki de ‘tek’ okur olmak değil, ‘çok’ okur olmak gerekiyor…

Bu satırlarla Doğan Yaşıt’ın tanımını vermek istediği okur, okumayı bir ‘eylem’ sayan, bu türden bir bilinç düzeyine varmış/varması gereken bir okurdur, ve okurluğun bu ‘türü’, bütün gerçek yazarların okurları için hedef niteliğinde bir ölçüttür. Buradaki ‘eylem’ sözcüğüyle yalnızca sayfaları çevirmeyi, ele alınan bir kitabı ne olursa olsun bitirmeyi kast etmiyorum hiç kuşkusuz. Ama Doğan Yaşat’ın biraz yukarıda sıraladığı soruları, yani ‘yazı nedir?’, ‘yazar nedir?’, ‘metin nedir?’, ‘okur nedir?’ sorularını okunan her yazar için ayrı ayrı sorma gereğini vurgulamak istiyorum. Çünkü bunlar, her yazar bağlamında yanıtları farklılıklar sergileyen sorulardır ve bu nedenle de belli bir yazarda bu farkların nasıl somutlaştığını sorgulamayan birinin o yazarın ‘okuru’ olabilmesi söz konusu değildir.

“Bilge Karasu’yu Okumak” adlı kitapta yer alan ve Süha Oğuzertem’e ait “Aykırı Okur Karasu” başlıklı incelemede bu konuda şöyle bir ipucu var : “Eserleriyle yeterince tanışık olduğumuzu düşünmüyorsak, metinlere yaraşacak hazırlığımız eksikse, yorum yapma yetkisini henüz kendimizde görmüyorsak, izlenimlerimizi yazı niyetine kâğıda dökmek, yalnızca o yazar etrafındaki gürültüye katkıda bulunacaktır…” Ben de bu çok doğru saptamaya şöyle bir eklemede bulunmak istiyorum : Bütün bu eksiklikler, o yazar etrafındaki gürültüye katkıda bulunmanın yanı sıra, kafamızın içinde varolan ve yine o yazara ait karmaşayı da çok daha içinden çıkılamaz bir hale getirmekten daha farklı bir sonuç doğuramaz.

Özetlemek gerekirse, Doğan Yaşat’ın “Bilge Karasu’yu Okumak” adlı eseri, hepimizi birer ‘okur’ olarak Bilge Karasu’ya ulaştırabilecek en emin vasıtalardan biri!

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.