Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-063-1
13x19.5 cm, 232 s.
Liste fiyatı: 23,00 TL
İndirimli fiyatı: 18,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Bilge Karasu diğer kitapları
Şiir Çevirileri, 201
Troya'da Ölüm Vardı, 1963
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, 1970
Kısmet Büfesi, 1982
Gece, 1985
Kılavuz, 1990
Narla İncire Gazel, 1993
Ne Kitapsız Ne Kedisiz, 1994
Altı Ay Bir Güz, 1996
Öteki Metinler, 1999
Lağımlaranası ya da Beyoğlu, 1999
Susanlar, 2009
Halûk’a Mektuplar, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Göçmüş Kediler Bahçesi
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Andrew Wielawski
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: 1979
12. Basım: Ekim 2015

Bilge Karasu'nun edebiyatına ilk kez başlayacak olanlara Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı ile Göçmüş Kediler Bahçesi'ni öneriyoruz. Kitap, yayın tarihi olarak yazarın üçüncü kitabıdır, 1980 öncesi dönemi temsil eder. Buraya kitabın doruk bölümlerinden birini koyduk okumanız için...

"Oyun üzerine ne biliyorsam ondan öğrenmiştim. Ustam karşımda duruyordu. Ama oyunun oynanması üzerine bilgi vermemişti. Satranca çok benzeyen bu oyunda taşların, yani bizlerin adı, satrançtaki gibiydi, kurallar hemen hemen aynıydı. Bir iki noktada satrançtan ayrılınıyordu. O noktaları da başkan anlatmıştı bu sabah. Ne ki, satranç oynamasını bilip bilmediğimi kimse sormamıştı. Morların bilmesi gereksizdi zaten. Bir zamanlar biraz oynamış olduğum için, oyunu bilmiyorum diyerek işin içinden sıyrılmağa da kalkışmamıştım. Oynamak istemiştim, başından beri, onu gördüğümden, oyuna katılıp katılmayacağımı soruşundan beri..." – Bilge Karasu

OKUMA PARÇASI

"Usta Beni Öldürsen E!", s. 106-120

Alpay İzbırak için

"… Anlaşılan, çok yaşlanmış birtakım analar babalar, iblisleşivermiş oldukları için çocuklarına varasıya, insan yemeğe kalkıyorlar, arada bir. Öyküsünü anlattığımız bu anaya gelince, çocukları, ölüsünü törenle kaldırdılar. Düşünülürse, pek korkunç bir işmiş bu. Öyle anlatıldığı rivayet olunur."(*)

Analarının ölüsünü törenle kaldırabilmeleri için çocukların sağ kalması gerekir. Kalmadıkları da görülür ama.

İpten ipe, halkadan halkaya atarken kendilerini, cambazlar düşer ölür, ara ara. Yaşa bakmaz bu ölümler. Ancak, "yaşlanmış bir cambazın yüzünde, burnunun sağ kanadı dibinde, yalnız benim görebildiğim bir ben belirmeğe başlarsa, öbürleri gibi, o da, er geç ölecek demektir, biliyorum; artık ipten mi düşer, yolda mı çiğnenir, hastalanıp düştüğü döşeklerden mi kalkamaz, orasını kestiremiyorum işte," derse genç bir cambaz…

Gergin bir ipin iki ucundan doğru gelerek biribirinize yaklaşacak, güreşir gibi yapacaksınız; sonra biriniz yenilir, düşer gibi olacak, biriniz de arkasından atılıp onu havada yakalayacak, kurtaracak, onunla birlikte bir başka ipe, bir başka halkaya sarılırken herkesin yüreğini ağzına getirecek, bunların karşılığında da ekmek parası kazanacaksınız.

Karşınızdaki cambaz, çok sevdiğiniz biri; yıllar boyu birlikte çalıştığınız, seyreldiği görülmemiş acılarınızı, bizim yüzümüz hiç gülmez demeğe kendinizi alıştırmış bile olsanız gelip sizi buluveren tek tük sevinçlerinizi, paylaştığınız biri; öyle deyiverelim. İpin ortasına yaklaşıyorsunuz, karşılıklı. Ansızın burnunun sağ kanadının dibinde… O zaman, genç bir cambaz olarak, ne yapmanız gerekebileceği konusunda kapıldığınız düşünceler…

Baştan alalım.

Karşısındaki ustasıydı.

Usta, bir yerde, yaşamanın yolunu da bulmakta ustalaşmış değil midir ki?

Karşısındaki, kendisini çocuk yaşında yanına almış, yetiştirmiş, sanatı öğretip onu bugüne getirmiş, genç cambazların en ünlülerinden biri yapmış olan ustasıydı.

Nicedir aralarındaki ilişki usta-çırak ilişkisi olmaktan çıkmıştı. Genci, yaşlısının oğlu diye görüyordu kendini; usta da ona oğlu diye bakıyor, başkalarına "oğlum" diyerek gösteriyor, tanıtıyordu. Herhangi bir ustanın herhangi bir yetiştirmesine "oğlum" diye seslenmesine benzememesi için, kendisine bir şey söyleyeceği zaman ona "oğlum" dememeğe, adını bile söylememeğe dikkat ediyordu. Konuşmaları bir seslenmeyle başlamazdı zaten. Hani kendilerini unutup biribirilerinin dikkatini çekmek üzere bir ses çıkaracak olsalar gırtlaklarından, ikisi de utanır, tıksırıp gırtlak temizleyerek o sesi, yayıldığı havanın içinden silip yok etmeğe çabalarlardı. Söze, yarısından girişirler, bir gün, bir hafta önce kestikleri yerden bağlarlardı konuşmalarını; ya da başını anlatmışçasına sonunu getirirlerdi. Bir anlık dalgınlık, sözün nereden gelip nereye dayanacağını hemen kestiremediklerini gösterecek en ufak bir im, bir kaşın kalkması, bir gözün kısılması, bir dudağın büzülmesi, en az, seslenmek ölçüsünde ayıptı onların gözünde. Bu yüzden, arkadaşları, yoldaşları, çoğu zaman, konuşmalarını izlemekte güçlük çeker, tuhaf tuhaf bakarlardı onlara. Bu alışkı içlerinde öylesine yer etmişti ki cambazların, dünyada böyle konuşmalarını yadırgayabilecek kimselerin bulunabileceğini düşünemiyorlardı bile. Herkesle böyle konuşmağa kalkarlar, utanç duymadan kalkan kaşların, kısılan gözlerin, büzülen dudakların karşısında neden sonra, uyanır gibi, uyanır ama aymaz gibi, bocalaya bocalaya, handiyse terler dökerek, konuşmalarını anlaşılır kılmağa çabalarlardı.

Genci, yaşlısının oğlu diye görürdü kendini; görürdü ya, ustasına babası diye değil de anası diye bakardı. Onu doğuran, emzirip büyüten, ona yaşamasını öğreten anasıyla bir tutardı ustasını. Önceleri, böyle bir şey duyduğunun farkına ilk vardığı sıralarda, bu duygunun ayrıksılığından ürkmüş, sıkılmış, öylesine olmayacak bir şeyi ustasına bile söyleyemeyeceğini, açamayacağını düşünmüştü. Sonra sonra, her düşüncesini bilen ustasına, ayrıksı da olsa bir duygusunu açamamasını daha da tuhaf bulmağa başlamış, bir gece, gösteriden sonra, karanlıkta yatarlarken, söyleyivermişti içindekini ona. Karşı köşedeki yataktan önce kesik kesik gülme sesleri gelmişti. Böyle bir şeyi, ustasına da olsa, anlatmakla ne yanlış bir iş ettiğini anlayarak başına yıkılan dünyanın altında kalmağa hazırlanırken, gülmesi düzgünleşmişti ustasının. Kahkahaları gün ağarmağa yüz tutarken ancak dinebilmişti; o zaman da "yahu sen ne şair adammışsın" demiş, ardından da horuldamağa başlamıştı. Düşünce ayrıksıydı, güldürmüştü ustasını; ama gene de hoşuna gitmişti, öyle anlaşılıyordu. Başına yıkılır gibi olan dünya toparlanıp yeniden düzene girmişti. Bir daha da sözü edilmemişti bu duygunun. Birliklerinin, birlikteliklerinin bir öğesi olmuştu.

Ne var ki, aylarca sonra, altlarında sallanan halkaya doğru, yanlış attığı bir adım yüzünden düşermiş gibi kendini bırakırken, onu havada yakalayıp "kurtaran" ustasının elleri ona bir şeyler anımsatmıştı. Gösteriden sonra, patrondan paralarını alırken, herkese iyi geceler dilerken, giyinirken, ustasının yanında evlerine giderken, o anımsadığı belirsiz şeyin ne olduğunu, ne idiğini çıkarmağa çalıştı durdu. Olmadı. Ertesi gece gene halkaya doğru "düşeceği" anda

Kafası karıştı. Bildi. Ustasında bulduğu analık öyle şairlik ürünü, edebiyat ürünü falan değildi. Amcasının odasından gelen hırıltıya kulak veriyordu kapalı kapının önünde. Sokmuyorlardı onu o odaya kaç gündür. Sokmadıkları için de, –mutfakla ayakyoluna, kapılardan içeri itilmedikçe, girmekten hoşlanmadığı için de,– sokak kapısının eşiğinde oturup akşamı etmişti kaç gündür sessiz sessiz. Şimdi, kapının önündeydi; hırıltıları dinliyor, kapıyı yavaş yavaş itiyordu. Kimse yoktu ortalıkta. Yani anası yoktu, babaannesi

Halka yaklaşırken, kemerine yapışması gereken ustasının elleri onu ancak bileklerinden yakalayabildiydi. Anasının elleriydi bunlar, düpedüz. Ustası onu o gece, odalarına girip soyunduktan sonra, paylamağa başladı. Çocukluğundan, ilk çıraklığından bu yana hiç paylamamıştı onu böylesine. Susmuş, dinlemişti. Oysa, saatlerce sürmüş gibi uzayıp giden bu paylamadan sonra ustası "şimdi söyle, niye öyle oldu, nasıl dalabildin böyle?" deyince, dinlemediğini, dinler görünürken, dinlediğini sanırken kafasının hâlâ

Tutup anlatmıştı ustasına. Her şeyi o anda yaşar, görür gibi. Ustasının zaten bildiklerinden başlayarak: Babası ölmüştü, babaannesi bunamıştı, amcası evin parasını getiriyor, anası da evle birlikte hepsine bakıyordu. O sıralarda, iki yaşını dolduralı ancak iki üç ay geçmiş olsa gerekti, annesi sonraları öyle demişti çünkü. Zaten kendi de, kendini aynada görür gibiydi bunları anımsarken, sırtında kırmızı yeşil çiçekli basmadan bir entari vardı daha. Babaannesi gün boyu kalkmazdı oturduğu alçak, yanları gibi önü de destekli acayip koltuktan. Koltuğun altında, koku keskinleşince, annesinin gelip döktüğü, kendininkine benzemeyen, daha büyük, daha yuvarlak, daha kırmızı bir oturak vardı. Havalar iyice ısındığı için kendi eşikte oturuyordu kaç gündür, sabahtan akşama dek; babaannesini de koltuğuyla birlikte kapının önüne çekmişti anası o sabah. Babaannesi hep uyuklardı. Anası yoktu ortalıkta. Hızlı hızlı çıkıp gitmişti, şimdi geleceğim diyerek. Kendi, yuvarlak, apak, parlak tokmağı çevirip kapıyı açabilmek şöyle dursun, o tokmağa erişemezdi bile; ama kapıya dayandıkça aralandığını anlamış, sonunda, artan hırıltılar içinde –perdeler sımsıkı kapalı olsa gerekti, alacakaranlıktı içerisi, şimdi gibi gözlerinin önüne geliyordu– sırtüstü yatan amcasına yaklaşmış, bakmıştı. Amcası onu görür gibi mi olmuştu, ağzı gülümsemek ister gibi gerilmiş miydi, yoksa bir şeyler söyler gibi olması ciğerlerinin son debelenişi miydi? Bu yaşında da bilmiyordu. Ansızın bir el bileklerinden, bir el entarisinden yakalayıp sessizce dışarı çıkarmıştı onu, anasının elleriydi bunlar. Öbür adamsa, –anasıyla gelmiş olacaktı eve,– odadan çıktığı zaman başını sallamıştı. Anası da sesini çıkarmadan ayakyolunun eşiğine çökmüş, başını iki elinin arasına almıştı. Korkmuştu, sesini çıkarmıyordu o, sonra elini uzatmış, anasının dizine dokunmuştu. Anasının eli şakağından inip elini örtünce korkusu gitmişti. Amcasının yüzünde, burnunun –şimdi görür gibi de ondan biliyor sağını solunu– sağ kanadının dibinde, o güne dek hiç görmemiş olduğu kocaman lekeyi, beni düşünmeğe başlamıştı.

O gece, bunları dinledikten sonra ustası onu gene paylamıştı. Ama kısa sürmüştü bu kez. Üstelik kendi de dikkatle dinlemişti ustasını. Böyle şeyler aklına gelemez, diyordu ustası; çalışırken böyle şeyler aklına gelmemeliydi. Onu ölümden kurtaracak eller, belini, bileğini bulmayabilirdi günün birinde.

Ustası böyle istediğine göre, özlük anıları, geçmişi, olmayacaktı bundan böyle; yalnız işini düşünecek, ustasına verecekti kafasını. Gönlünden, usundan silmeliydi anılarını, anasının, babaannesinin ölümlerinin anısını; silmişti de.

Silmişti de, bir tek anı dayanıp duruyordu bütün bu silme çabalarına karşın, direniyordu. Sonraları, anasının, babaannesinin burunlarının sağ kanadı dibinde gördüğü benleri unutamıyordu. Öylesine bildiği, ezbere çizebileceğini sandığı o yüzlerde birkaç gün içinde gitgide bellileşen, her görüşünde "nasıl dikkat etmemişim" diye kendisini uzun uzun düşündüren, üzen, öldükleri gün neredeyse zeytin iriliğini bulan

Anlamıştı. Ailesinin özelliklerinden biri olsa gerekti bu benler. Gerçekten de, daha önceleri, yoktu o nesneler o yüzlerde. Ancak öleceklerine yakın beliriyor, büyüyor, öldükleri gün o iriliğe

Pek gençti daha. Öyle enikonu ölçülüp tartılmadan, taştan taşa vurulmadan edinilen bilgilerle yetinilmemesi gerektiğini öğrenmemişti. Bir gün, ustasının, yanına yeni aldığı bir çırağı ipin ortasında çalıştırırken

Bir yaz günüydü. Çadırın tepesine yakın bir yerde çalışmanın ne korkunç bir iş olabileceğini ancak cambazlar bilir. Ustası aşağıdan bakıyor, yönetiyordu onları. Yeni yetiştirmesinin bir hafta sonra ipe çıkıp seyirci önünde oynamasını istiyordu. Oğlan sıkı çalışmak zorundaydı. Bu sıcakta ustalarını oralara çıkaramayacaklarına, kendisi de kalfalığa yükseldiğine göre, yeni çırağı sıkı çalıştırmak da kendisine düşerdi.

İpin ortasında durmuşlardı karşılıklı. Şimdi dikkat et, demişti karşısında duran yeni oğlana, terini de bir iyice sil, kaza çıkmasın… Oğlan silinmiş, tamam, demişti gözünün içine bakıp. O an görmüştü burnunun sağ kanadı dibindeki beni. Çalışmışlar, inmişlerdi ipten. Yıkandıkları sırada takılmıştı oğlana, pek yakışıyor sana bu ben, diye. Oğlan önce garip garip bakmıştı. Ne beni, demişti sonra. Aynaya bakmış görememişti. Kalfasının bu şakasına akıl erdiremediğini söylemişti, biraz bozuk bir sesle. Kim bilir neler geçmiş olacaktı içinden oğlanın. Kirdi herhalde, kusura bakma, ben gibi görmüş olacağım, demişti o da. Ama ertesi gün çalışırken beni yerinde görmüştü gene. Daha da belliydi üstelik. Oğlan üç gün sonra orta ipte kendi kendine çalışırken düşüp ölmüştü. Koşup yetiştiğinde, benin yerinde durduğunu görmüştü, zeytin iriliğinde…

Ailesinin değil, kendi özelliğiydi demek. Başkasının görmediği benler görüyor

Öleceklerini biliyordu o insanların. Sonradan kaç kez, bu özelliğin tutarlığını gerçeklemek olanağı bulmuştu. Korkuyla bakıyordu artık insanların yüzüne.

Sonraları, uzun bir süre, kimselerde ben görmez oldu. Kimse de ölmedi çevresinde. İçi biraz rahatladı.

Söğütler o sıraya rastlıyor.

Bir bahar gecesi evlerine dönüyorlardı ustasıyla. Yalnızdılar artık. Usta ile oğlu. Yetiştirmeğe kalktığı üçüncü çırak da ölünce –hepsinde beni görmüştü o, ama hepsi ipten düşerek ölmemişti– ustanın yanına çırak girmek isteyen çıkmaz olmuştu. Ustanın suçu yok, diyenler vardı; oğlanda kardeşkovan damarı olsa gerek… Diyenler de gelip bakıyor, iki kaşının arasını dikkatle gözden geçiriyor, orada görmeği bekledikleri damarı kimi görüyor, kimi görmüyordu. Kardeşkovan damarını, bir sabah, ustası da aramıştı yüzünde. Görememişti. Öyle demişti hiç değilse. Ama bu arada, sabah ışığının yumuşak parlaklığında, kendi bir şey görmüştü ustasının iki kaşı arasında. Kardeşkovan damarının mor çatalı yerine, oğultutmaz damarının yeşilimsi kamasını. Bunu ustasına söylemedi, söylemeyecekti. Ustasına söyleyemeyeceği şey zaten içinde, usunda kalamazdı. Kalmadı da. Unuttu gitti bunları.

İkisi de bu duruma üzülüyordu ya, yaşayışlarını başkalarıyla paylaşmak zorunda kalmamağa da artık iyice alışmışlardı anlaşılan.

O bahar gecesi evlerine dönerlerken, önünden geçtikleri bir bahçenin bütün söğütlerinin budanmış, daha o sabah, incecik, körpecik yapracıklarla buğulu gibi duruşuna bakarak sevindikleri dalların kaldırıma atılıp yığılmış olduğunu görmüşlerdi. Ustası bunları çiğnememek için yola inmişti ama kendisi, saygıyla, sevgiyle, ağır ağır, cambaz ayaklarının bütün yeğniliğiyle bu dal yığınlarına basarak yürümüştü. Gene taşlara bastığı zaman durmuş, havayı uzun uzun koklamış, ustasına o anda bir su kıyısında, yeşilliğin, çimenlerin, otların içinde olmağı nasıl özlediğini anlatmağa çalışmıştı.

O zaman gene azar işitmişti. Cambaz dediğin, insanların topluca yaşadıkları yerlerde çalışıp para kazanırdı. İnsanların topluca yaşadığı yerler ise, genellikle, öyle söğütlük, otluk su kıyıları olmazdı. Olursa ne iyiydi, ancak böyle yerlerin özlemini içinde taşımak bile suçtu kendini bilen cambaz için, hele kendisi gibi, çoğu vaktini, büyük bir şehirde geçiren cambaz için. Cambaz, ipini düşünmeliydi; özlemdi, düştü, silmeliydi gönlünden.

Değil mi ki ustası öyle diyordu, öyle yapmalıydı, öyle yapacaktı. Yapmıştı da. Anılardan sonra, düşleri, özlemleri de silip atmıştı içinden. Ustasıydı önemli olan, öyle öğretilmişti kendisine; işinin önemi öğretile öğretile büyütülmüştü. Ustası öğretmişti bunu. Onu o eden işiydi, işi olmalıydı. İşine duyduğu bu bağlılığı ustasına borçluydu. Her şeyi ondan öğrenmemiş miydi? Ona analık eden, ustası değil miydi? Ama her şeyi ondan mı öğrenmişti?.. Kendi, kendi benliğini ne ölçüde oluşturmuş olabilirdi? Olabilir miydi, ayrıca? Ustası neler katmıştı kendisine, kendi neler katmıştı? Katmak ne demek oluyordu gerçekte? Önceden hiçbir şey getirmemiş miydi ustasının karşısına çıkarken? Her şeyini ustası mı biçimlemişti? O halde herkes, ustasının kendini biçimleyişini, hayır, kendi biçimlenişini çırağına aktarmasıyla mı biçimleni

Kafası karışmıştı. Bu soruları sormağa kalksa ustasına, ne karşılık alacağını biliyor gibiydi. Senin aklın ermez demeyecekti. Kendi kendine, şu anda, benim aklım bunlara şimdilik ermiyor ya bir gün gelecek erecek mi, diyordu. Ama ustası öyle demeyecekti. Ona, düşünme, diyecekti, o kadar. Ben öldükten sonra, sen de yanına bir çırak alıp yetiştirmeğe başladığın zaman bunları düşünmeğe başlar, hem kendini anlarsın, hem beni, diyecekti. Duymuş gibiydi, şimdiden, bu sözleri şimdiden işitmiş gibiydi. Demek ustasına erişen, onun ötesine bile taşan bir yanı vardı kendinin de. Bunları düşünebiliyordu… Ama kafasını daha çok yormadı bu konuda. Cambazlık, insanın –ölmek istemiyorsa– bütünüyle kendini ipe, halkaya, ustaya, adıma, ele, göze vermesini gerektiren bir işti. Günün birinde, işi cambazlık değil de düşünmek olan birine rastlarsa, ona soracaktı bu soruları. Hoş, o adam da cambazların soracağı sorular üzerine düşünmüş olur muydu, ayrı konu…

Aşağılarda, seyircilerin, oturdukları yerde dalga dalga ırganarak kendisini izlediklerinin bilincinde, ipin ortasında sıçrayıp takla atarken, birkaç kez, usunun başka yerlerde gezindiğini, ipten başka sorunlarla uğraştığını farketmişti ansızın. Böyle şey olmazdı. Ustasının ruhu bile duymamalıydı öyle bir şey yaptığını. Kendini zorladı, kafasını bir güzel temizledi. Düşünmez oldu artık iş başında. Ancak, bir kentten bir kente giderlerken, uzun yollar boyunca, uyur gibi yapıyor, ustasını bile kandırıyor, kendini koyveriyordu soru söğütlüklerinin, soruların yaş otluklarının arasına.

Her gösteriden önce mahallede kapı altlarından attıkları, kahvelere, kıraathanelere bıraktıkları, sokaklarda dağıttıkları el ilanlarının birer örneğini, her gece, eve döndükten sonra özenle özel sandığına yerleştiren ustası, bir gece, artık yetiştin, usta cambaz oldun, bu işi sana bırakıyorum, dediğinde, bu sözlerin gönül okşayıcılığını bir yana iterek, bunlar da anı değil mi sanki usta, diye soracak olmuştu da, ustası kükremiş, yetişmemişsin daha, diyerek onu bir sıkı paylamıştı. Bunlar anı değil, ipimizden artakalacak tek im; yaşayışımız, yaşadığımız, yaşantılarımız düpedüz, demişti. Her günle, her gösteriyle sırtımıza biraz daha binen ölümün yükü, bu sandığı artık kaldırıp taşıyamadığımız gün, tamam olacak, bizi çökertecektir, bunu iyi bil; bunlarda sen varsın, ben varım; yaşadığımızı gösterecek, başkasına olsun, bize olsun, gösterecek bir şey var mı elimizde, bu kâğıt yığınından başka?

Ama işte o gece, böyle paylandıktan sonra, aymıştı. Kâğıtlardan ötürü değil de, ustasının öfkesinden ötürü. Nasıl da sezememişti o güne dek?

Ustalık-çıraklık ilişkilerinin doğal görünen öfkelerinin dışında kalıyordu bu değişik kükreyişler, bu kendisini –kendisin-den de çok sanki gençliğini– sözlerle ezmeğe kalkmalar.

Ne zamandır dikkatini çekmiş olmalıydı bu parlamalardaki değişik özellik.

Ustam yaşlanmış. Her geçen günle biraz daha büyüyüp ustalaştığımı düşünmekten, başkalarının da büyüyeceğini, yaşlanacağını düşünmeğe vakit mi bulamadım, ne? Yanında yaşaya yaşaya yüzüne bakmamağa mı alışmışım, ne? diyor, körlüğüne kızıyordu. Gerçi insan, sevdiğinin büyüdüğünü ister de, yaşlandığını, ölüme yaklaştığını istemez. Bu sersemliğin farkına vardığıma göre ben de yaşlanmışım demek. O ise, artık, kim bilir?.. diyor, arkasını getirmeğe yanaşmıyordu bu düşüncenin. Ya da getiremiyordu.

Ustası yaşlanmıştı. Daha önceleri, ustasının paylamalarını yalnız kendine yönelmiş sanırken şimdi anlıyordu ki bu öfkelerle, çok eski, çocukluğundaki, yeni yetmeliğindeki paylamalar arasında

Nasıl da uyumuştu böyle? Ustasının bir şeyi yanlış yapabileceğini, yanlış bir şey söyleyebileceğini düşünemediği sürece

Oysa bu son zamanlar, yanılmış olabileceğini bile değil de, hani, belirli bir şeye, bir şeyciğe, dikkat etmemiş olabileceğini anıştıracak bir şey ağzından çıkmaya görsündü! Parlayıveriyordu ustası. Bir zamanlar usundan bile geçirmediğini şimdi geçirmekle kalmayıp sezdirecek şeyler söylemeğe kalkıyordu işte, ustası kızmaz mıydı buna?

Günler geçtikçe, dikkatini buna vermeğe başladığı için olacak, bu düşüncesinde yanılmadığını anlıyor, sezdiği pekişiyor, bilgiye dönüşüyordu. Ama artık bu konuda da ustalaştığı için iş başında böyle düşüncelerin kafasına yaklaşmasına bile meydan bırakmıyordu.

Bütün bir ömür boyunca, taşlarını teker teker taşıyıp, çatıp kurduğu bir yapının sonuna gelen bir yapı ustası, ördüğü duvarların bir yerinde bir çatlak, bir eksiklik, bir yanılgı bulunacak, bulunup kendisine gösterilecek olsa, nasıl kızarsa

Ama kendini beğenmeğe başlamıştı da ondan mı ustasının kusurlarını görüyordu? Yoksa yanılgıların gölgesi, düşüncesi, düşü bile ustasını gitgide daha çok mu tedirgin ediyordu? Herkes gibi bir adam değil miydi ustası da? Herkesinki gibi olmayacak mıydı yaşlılığı, kocamışlığı? Çevresinde gördüğü insanlardan ustasının tek ayrımı, "usta" olması değil miydi? Bu ustalık, onu, başkalarına benzediği halde başkalarından üstün kılan, koruyan tek şey değil miydi? Kestiremiyordu ya, bunu kesinlikle bilmenin, öğrenmenin de bir yararı olamayacağını anlıyordu. Ustası eskiden de, sevgili çırağında, sevgili kalfasında gördüğü kusurları başkalarının yanında söyler, onu utandırırdı. O ise, günün birinde, başkalarının yanında, el ilanlarıyla dolu sandığın sözünü etmişti de gecesi bir güzel papara yemişti ustasından. Bütün bunlar, kafasını gitgide kurcalıyor, karıştırıyordu. Ustasının, anlatılmasından hoşlanmadığı şeyleri, kimse bilmemeliydi, ama ustası, kalfasının anlatılmasından hoşlanıp hoşlanmayacağını düşünmeden birtakım şeyleri başkasına keyifle anlatıyordu artık. Onu kızdırmak için yapmıyordu bunu, domuzluğundan yapmıyordu; belliydi bu. Anlattıklarında herhangi bir kötülük olabileceğini, sevgili kalfasını tedirgin edebileceğini usu almıyordu. O kadar. Yanlış bir iş yapabileceğini kafası almıyordu ki.

Sonunda karar verdi. Ustasına, ne yaparsa yapsın, kızmayacak, adamın yaşlandığını aklından çıkarmayacak, onu üzmemek için de, yanıldığını görse bile susacaktı. İki gün önce, damdan düşercesine, "yaşamama yardım edilmesi gerekecek günün gelmesinden korkarım" demişti sabah çaylarını içerlerken, "senin yaşamama yardım etmen gerekecek günün gelmesinden… Yardımsız kalmalıyım ki köpekler gibi öleyim, diyorum arada bir. Diyorum ya, yük olmanın acısı, yapayalnız yaşamaktan kötü mü değil mi, bilemiyorum…" Bu sözler beyninde uğulduyordu hâlâ. Kararında bu sözlerin de payı vardı elbet. Ama karara vardığı gece içi rahatladı, deliksiz bir uyku uyudu, nice zamandır uyuyamadığı.

Ertesi sabah, gene karşılıklı oturmuş sabah çaylarını içerlerken ustanın burnunun sağ kanadı dibinde bir leke çarptı gözüne. Elini uzatıp silecekken kendini tuttu. Ustası o ben işini bilirdi. Usuna kötü bir şey gelirdi. Düşünmekten bile sakındı.

O gün büyük bir ölünün yası tutuluyordu. Akşama gösteri yoktu. Başını alıp çıktı kentin dışına. Eliyle koymuş gibi, bir derecik bozuntusu, bir söğütlük taslağı buldu. Yattı, gözünü göğe dikti, daldı… Ustasının öleceği korkusu sardı yüreğini. Tut ki yanıldıydı, ustası bugünlerde ölmeyecekti. Ama bu düşünce ilk olarak gelip yüreğine korku salmıyor muydu? Ölümünü düşünebiliyordu demek. Artık düşünebiliyordu. Sevinebilirdi de bir yerde. Usta olup çıraklar alacaktı yanına, artık adam yetiştirecekti, artık düşünebilecek, yıllardır yığdığı sorulara teker teker karşılıklar arayacak, arayabilecekti. Karşılıklar bulmağa çalışacaktı. Ama kendi de

Ölen çırakları anımsadı. Ustasının kendisine böyle bağlanmasının bir nedeni de bu olamaz mıydı? Senden önce üç çırak aldım yanıma, demişti bir gün, üçü de kazaya uğradı, seni aldıktan sonra kimseyi istemedim, yalnız seninle uğraşmalıydım, sen artık iyice yetiştin diye alıyorum bu çocuğu… (İpin ortasında durup çalıştırırken burnunun sağ kanadı dibinde bir leke gördüğü çocuktu, ustanın bu dediği. Onu aralarına aldıkları günün akşamıydı. Çocuğu yatırdıktan sonra anlatmıştı bunları kapının önünde. Yaz gecesinin o gürül gürül sıcağı içinde). O oğlanın ardından iki çırak daha ölmüştü.

Çocuğunu doğurup yitiren analara benzemiyor muydu ustası? Doğurup yitiren, ya da, düşüren?.. Kendi, kalfalığa erişmişti. Ustalığa yaklaşıyordu. Kendi de ölecek olsa… Ustası kurur gider, kahrından ölürdü, ustalığın eşiğindeki gençliğinde ölüp yiten kalfasından ötürü. Kimseyi yetiştirememiş olurdu o zaman… Başka ustalar da vardı böyle, cambazlar arasında uğursuz sayılan. Çırakları ölen, kalfaları ölen. Hep gençliklerinde ölen… Kendi ustası da böyleydi, besbelli. Kimsecikler gelip böyle bir şeyi ona, ya da onun yanında, söylemeğe kalkışmazdı elbet. Ama söylenmeyen şeyler yok mu sayılır? Sanat, cambazlık sanatı, bu gibi ustalarda durup donuyordu anlaşılan. Çocuğu olmadan ölecek insanlar gibi. Bunların çoğu, sivriliyordu gerçi ustalar arasında, büyüklüğe yaklaşanı da az değildi. Ama kuruyan dallar, kısır kadınlar değiller miydi gerçekte? Hepsi, ustanın birinden yetişmişti. Ancak, bunlardan kimse yetişmeyecekti. Bunların soyu kurumuyordu gerçekte. Kuruyan, bunlardan doğacak olanlar soyuydu.

Ama kendisi vardı işte. Cebinden aynasını çıkarıp baktı burnunun sağ kanadına. Değil ben, toz tozan bile yoktu. Yaşayacaktı demek, ustası da birini yetiştirebilmiş olacak, uğursuz soyun torunlarından sayılmaktan kurtulacaktı. Ustasının, bundan kurtulması için, ölmesi gerekmesi; çırağının, kalfasının, ölümünden sonra ustalığa yükselecek kalfasının yaşaması gerekmesi, bir bakıma

Düşüncelerinin bu yola girmesinden hoşlanmadı. Gülünçle acıklının, gülünçlü ile ağlancın böyle biribirine girmesi kafasını büsbütün karıştırıyordu.

Uyudu, uyandı. Güneş batıya doğru kayıyordu. Kafese dönmenin vakti yaklaşıyor, dedi ansızın, yüksek sesle. Şaşırdı. Bu da nereden çıkmıştı? Ne zamandan beri

O sabah ustası elinden çayı bırakmış, kalkıp aynaya bakmıştı. Burnunun sağ kanadı dibindeki lekeyi o da görür müydü, diye yüreğini buran bir el dolaştı içinde; sonra da, usta da olsa beni görmesi güç, belki de olanaksız, dediydi içinden. Benleri gören kendisiydi. Ustasının böyle bir şey gördüğünü hiç işitmemişti, hiç konuşmamışlardı. Zaten ustası burnundan çok gözlerine, kaşlarına bakmıştı galiba. Dönüp "bugün çalışmıyoruz, ipe çıkman da gereksiz, benim gibi moruğun yanında durup ne yapacaksın" demişti, "biz nasıl olsa gidiciyiz." Ya beni görmüştü –ama olacak şey değildi– ya da salt rastlantıydı bu sözlerin söylenmesi. Boğazı düğümlenmişti. Neden sonra, "böyle konuşma" diyebilmişti, "ne söyleyeceğimi öğretmedin ki, bilmiyorum ne diyeceğimi böyle sözler karşısında." Gülmüştü ustası, "haydi git gez" demişti.

Kafes… Vardı. Kendi sözlerinden de, ustasının sözlerinden de ortaya çıkıyordu bu.

Kafesten kaçılırdı. Kaçmaksa

Büyük bir cambaz olmak istemiyor muydu? Usta olmak için çalışmamış mıydı bunca yıl? İşini, sanatını, cambazlığını deliler gibi sev

Deliler gibi sevmek dediği şey bile usuna gelmiş değildi o güne dek. İnsan havayı sever mi? Havayı içine çeker, yaşar. O kadar. Bu da bir sözdü, bir kalıptı; işitip durduğu, günün birinde kullanıverdiği.

İşini delilerden de beter seviyordu. Onsuz hiçbir şey olmazdı. Ama ustasını da seviyordu. Ondan da hiç ayrılamadı.

Gene de, bütün bu tutkular, bu duygular, kimin elinden çıkmıştı, ustasının elinden değilse? İster tutku, ister sevgi. Kafese dönecekti.

Akşam, ustasına baktı, burnunun dibindeki o leke biraz büyümüş gibi geldi. İçine kaygılar doldu. Suyun kıyısında düşündüklerini, örttü kapattı bu kaygılar. Üçüncü gününde kuşkusu kalmamıştı. Ustası ölecekti. Ben büyüyordu.

Aklı başından gitti. Ne yapacağını bilemiyordu; bakmaktan, benin büyüdüğünü görmekten öte bir şey gelmiyordu elinden. Ne zamandır, bıraktıkları o pek tehlikeli yalancıktan güreşme numarasına dönmüşlerdi birkaç gündür. İpin ortasında güreşirken, ustasının ölümüne yol açacak, ustasının ölümü kendi elinden olacak diye yüreği ağzına geliyor, bu şaşkınlıkla bir kaza yaparım diye büsbütün gönlü kararıyordu. Bu ölümün başka ölümlere benzemeyeceğini biliyordu, ansızın korkunç bir yalnızlık içinde kalacağını biliyordu; bunları kurdukça da başını duvarlara vurası geliyordu. Böylesinin daha iyi olabileceğini düşün

düşünebilecek

düşünmekten korkmayacak birtakım kimseler vardır diye belli belirsiz bir şeyler seziyor da olsa…

Büyüyen bene baktıkça çıldırıyordu ya, içini dökebileceği tek insana hiçbir şey sezdirmemenin gerekliği onu eziyordu.

Benin zeytin iriliğini bulduğu akşam, ipin ortasında kendini kasarak, ustasının yaklaşmasına bakıyordu. Geldi. Tutuştular. Ustasındaydı yanlış adımı atma sırası o gece. Yay gibi gerilmişti. Ustasının arkasından uçup onu yakalamak için. En ufak fiskenin bile yıllarca kurup durduğu duvarı yıkabileceği korkularıyla parlayıp öfkelenen ustasını bir daha öfkelendirmek istemediği için, bu yanlış adımı atmakta geciktiğini söylemeyecekti oyundan sonra, bu gecikmenin farkına vardığını bile sezdirmeyecekti; hele yarın sabah olsun, bir şeyler uydururum, hastalanırım, ne bileyim, bir şeyler bulurum, ipe çıkmayalım derim, ya da bu sıcak havada sen çıkma, ben, elimden geldiğince, tek başıma seyircileri oyalayayım derim, diye gönlünden fırtına gibi bir şeyler geçiriyor, hiçbiriyle ustasını kandıramayacağını seziyor, titizleniyordu; ama sezdirmeyecekti, sezdirmemeliydi, yumuşacık tutuyordu şimdi gövdesini, ustasının her devinimine göre ayarlayacaktı kendini; ilk olarak, kimsecikler farkına varmasa bile, artık pek usta bir cambaz olduğunu önce kendi kendine, sonra da ustasına gösterecekti. Ustası ustaysa, ustasıysa, bunun gene de farkına varmalıydı, varmak zorundaydı, kendisini alnından öpüp artık ustasın diyebilmek zorundaydı. Gösterecekti kendini bu gece. Ustası belki de onu sınıyordu, kalfasının içindeki korkudan habersiz, onun da bu sınanmadan habersiz olduğunu düşünerek. Yitirdiği bunca çıraktan sonra, bunun ustalığa erişmesinin kıvancını duymak için; ölmeden, yenilmeden, bugüne eriştiğini görerek kıvanmak için. Ama böyle şeyler düşünmek bile ustalığı daha hak etmediğini düşündürmez miydi? Ustası karşısında yitip gitmek üzereyken…

Bekliyordu. Ustanın son adımı atmasını bekliyordu hâlâ.

Ustası, orta ipin altındaki halkaya tutunmuştu bile. Ama seyircilerin çepeçevre sardığı, ince kum döşeli oyun alanı kendisine hızla yaklaşırken, bağırtıların, çığlıkların içinde seçemedi ustasının "vah şaşkın oğlum" diyen sesini. İşitemedi.

(*) Koncaku - Monogatari şû (12. yüzyıldan kalma bir Japon öykü seçkisi), XXVII, 22. öykü: "Bir Avcılar Anası". Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Selçuk Yamen, “Göçmüş Kediler Bahçesi”, imece.org

"Sosyalist olamayacak kadar postmodern, postmodern olamayacak kadar geleneksel, İslâmcı olamayacak kadar dünyevi, dünyevi olamayacak kadar dürüst: Oğuz Atay”

Efkan Bahri Eskin’in yukarıdaki tümcesini okuduğumda, bu tanımlamanın Bilge Karasu için de ne kadar uygun olduğunu düşündüm. Öykümüzün ilk postmodern örneklerini veren bu yazara olan merakım, soğuk bir Ankara akşamında okuduğum bir öyküsüyle başlamıştı. Ankara’nın tüm kitapçılarını dolaşmıştım izleyen günlerde, baskısı yoktu kitabın. İzzet Kılıçlı, Milli Kütüphane'ye gitmemi salık vermişti. Gitmiş ve orada bulmuştum kitabı. Değmişti çabalarıma. Kitabın diğer öykülerinin, okuduğum öyküden de güzel olduğunu, her öykünün ara bölümlerle birbirine bağlandığını görmüştüm.

Bu kitap, Bilge Karasu’nun masal olarak adlandırdığı, Göçmüş Kediler Bahçesi’ydi. Kitabı her okuduğumda, yeni şeyler buluyordum; şaşırıyordum önceki okumalarda dikkatimden kaçan şeylere, ne kadar özenirsem özeneyim bu durum hiç değişmiyordu. Bunun nedenini yıllar sonra okuduğum bir kitapta bulacaktım. Evet, bu kitap bir ‘Kum Kitabı’ ydı. Başı sonu belli olmayan, her okumada sayfa sayısı ve içindeki yazıları değişmiş, elimden kayan bir kitap duruyordu karşımda. Karasu’nun ilk yazısının yayımlanmasının üzerinden elli yıl geçmiş, bunun on dört yılının tanığıyım. Artık şaşırmıyorum bu duruma; yakın dostları ve en iyi okurlarının yazılarından izledim çünkü O’nu. Kimse öykülerine yeni bir şey ekleyemiyordu, kitaplarından yapılan alıntıların ötesine gidemiyordu. Füsun Akatlı, bu kitap için yazdığı yazının bir eleştiri yazısı olmadığını, bir okumanın notlarından oluştuğunu yazıyordu ve ekliyordu: "ileride bu kitap hakkında bir yazıyı mutlaka kaleme alacağım". Bu yazı hâlâ kaleme alınabilmiş değil.

Karasu’nun yazdıklarına toplu olarak bakma iddiasında bir yazının kaleme alınmasının ne denli güç bir iş olduğunun her okur hemen ayırdına varacaktır. Karşımızda Kafka’nın sis perdesinin ardından gelen sesiyle seslenen, Calvino’nun simgeler dizini gibi simgelerden oluşan yazılar toplamı bırakan ve Borges gibi okuru kolayca tuzaklara düşürmeye hazır bir yazar duruyordur çünkü. Bu nedenle yazının sınırlarını, Karasu’nun en yetkin kitabı olarak değerlendirdiğim Göçmüş Kediler Bahçesi kitabıyla sınırlandıracağım.

Oyunlarla döşeli yollardan geçerken okur, ölüme giden bir yazı okuduğunun ayrımında değildir; bırakın bunu, anlatıların kimi yerlerinde çifte ölümlerin, çoğul yitimlerin duyumsatılmak istenildiğini de duyumsamaz. İskender Savaşır, bunu tutkuların ölçüsüyle açıklamaya girişir. Hemingway’in İhtiyar Balıkçı’sına benzeyen ‘Avından El Alan’ öyküsünün kahramanının, tutkuların zirvesi olan balık ve insan için ölme/öldürme noktasına gitmeye direnmesinin, kahramanı küçülttüğünü ve kitabın sonlarında yer alan ‘masalın da yırtıldığı yer’deki yeniden varolmanın kaynağından uzaklaştırdığını; kitabın diğer öykülerinin kahramanlarının bu tutkuya direnç göstermeyerek yüceldiklerini ve yeniden varolmanın kaynağına dönüş umuduna sahip olabileceklerini belirtir.

Nurdan Gürbilek’se, tutkuyla denge, yabanıllıkla bilgelik, yırtıcı bir içerikle yumuşak bir ses tonu arasında, tepeyle gece, inançla inançsızlık, yazının içi ile dışı arasında gidip gelindiğini, bunun bu metinleri kusursuz kıldığını belirtir. Öykülerin (masal olarak adlandırılmasına rağmen, öykü olarak nitelemeyi yeğliyorum ben) aralarına serpiştirilen metinlerin, ölüme yazgılı satranç taşına dönüşecek birinin yolculuğunu anlattığının ayırdına ancak kitap bittiğinde varabiliyoruz.

Kitabın içindeki öyküler ile ara metinleri birleştirdiğimizde, kendimizi güle oynaya ölüme gider bulmanın şaşkınlığını duyumsamamak olası mıdır diye düşünürüm sıkça.

Öykülerin bütün kahramanları, canlıları, nesneleri, uyum sağlayamayacakları konumlarda dizilmişlerdir. Füsun Akatlı, öykülerde zaman belirsizliğinin varlığına rağmen, günün hangi saatinde olunduğunun belirtildiğini ve saatin sürekli öğleden sonrası, akşam veya geceyi gösterdiğini, bununsa yaşamın ikinci yarısı, yani ölüme giden yolun başlangıcından sonrasını kapsadığının altını çizer. Öyküler başladığında, satranç tahtasının taşları birer birer savaşarak rakip sahada can verirler. Kahramanca ölüme gitmeyenleriyse bekleyen anlamsız bir ölümdür; evet kendi sahalarındadırlar ama bu onları kaçınılmaz sonlarından kurtaramaz. Uzaktaki ölüm, korkuları gizler... Yenilgi ve ölüm yakında gerçekleşmişse efsane olamazsın, çünkü tanıklar sonuna kadar duyumsarlar yaşanan korkuyu, korkunun ölümle randevusundaki utancı...

Enis Batur ve Doğan Hızlan, Bilge Karasu’nun Altı Ay Bir Güz kitabını kanser olduğunu öğrendikten sonra yazması nedeniyle, ölüm izlekleriyle donattığını belirtseler de, gerçekte, Karasu ilk kitabında buna girişmiştir bile. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı ve Troya’da Ölüm Vardı kitaplarının küçük kahramanlarının sözlerinde dahi ölüm izlekleri hiç eksik olmaz. Karasu’nun yazım ustalığıyla bu durum yalnızca duyumsatılır, hiçbir şekilde doğrudan söylenmez; betimlemeler ve suskular... Karasu’ nun suskularındadır öykülerin devamı, ama suskulardan önceki olaylar öylesine kurgulanmıştır ki, okur, yazarının istediği sonun dışında bir son yaratacak gücü ve direnci gösteremez. Olsa olsa, betimlemeyi biraz kabalıkla çizebilir, o kadar.

Yaşanan zamanın, yaşanılan yerin sorunlarının ya da yönetim tarzının bir önemi yoktur; uyumsuz her yerde uyumsuzdur. ‘Alsemender’ öyküsünde, semender yetiştirilmesini yasaklayan dikta yönetimi dışında, uyumsuzluklar olayın kahramanlarının özgürce yol alabildikleri yer ve alanlarda geçer. Özgür alanların varlığı, genel tanımlar ve konumlara uyamayan kahramanların sonunun değişmesini sağlamaya yeterli değildir. Zira: Yaşamdan aldığım sevinç ne saçma Ölüm yaklaşıyor’u duyumsamaktadır yazar. Ya da: İzlerimizi silmekte zaman ve beklemekte yeni doğumları, öğütecektir çünkü onları da.

Oğuz Atay’ın tersine, bilgi ve bilginin edinilme sürecinde geçirilen zamanın gereksizliğine vurgu yaparak, kalabalıklar açısından bilginin anlamsızlığına değinmez Karasu. Atay, bilgi edinildikçe uyumsuzluğun arttığını, bunun mutsuzluk kaynağı olduğunu duyumsatırken, Karasu, onurlu sonların ancak bilgi ve gözlem sonucu oluşabileceğini duyumsatır adeta. İki yazarın uyumsuzları burada çatışır gibi görünse de gerçekte böyle bir çatışmanın varlığından sözedilemez. Atay’ın kahramanları, farkında olmanın yükünü taşıyamamanın ironisiyle kaçınılmaz sonun kendilerine gelmesini beklerken, Karasu’nun kahramanları, sonu beklemek yerine zirveye fırladıkları anda ölümü seçerler: ‘Usta Beni Öldürsene’, ‘Yengece Övgü’, ‘Korkusuz Kirpiye Övgü’de olduğu gibi.

Öykülerin arasına serpiştirilen metinlerin kahramanının, kitaptaki öyküleri sırasıyla okuyup izlediği duyumsatıldıktan sonra, kostümünü giyerek ölüm satrancı oyununa katılması -ki bu oyuna katılma gibi bir yükümünün olmadığı, oyunun oynandığı yerden gidebileceği duyumsatılır gizliden gizliye- Karasu’nun, direnemeyeceksen onurlu kal felsefesinin yansımasıdır.

İzlerin silindiği, yakınlıkların uzaklıklara dönüştüğü, yaratıcılığın sıradanlığın yükü altında ezildiği, insanın değil nesnelerin öne çıktığı yaşam alanında, kaçınılmazlar içinde zor olanı seçenlerin okuyacağı kitaplardaki yüzlerce soru ve iz, bizleri bekliyor.

Devamını görmek için bkz.

Kürşat Başar, “Karasu, kediler, geçmiş zaman”, Picus, Aralık 2004

Bebek Kahvesi’nde ilkyaz sabahlarının güneşli ama biraz esintili havası, tavla oynayan balıkçılarla birkaç üniversitelinin gürültülü konuşmaları, Apo’nun hal hatır sormaları arasında masanın üzerinde duran kitaplardan biri Ece Ayhan’ın Yort Savul’uysa öteki de Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ydi.

Herhalde henüz on sekiz yaşıma bile gelmemiştim. O günlerde dönüp dönüp okuduğum Karasu masalları beni öykü tekniğiyle, diliyle, kurgusuyla şaşırtmıştı. On altı yaşımda rastlantı sonucu okuduğum William Faulkner’dan ve Samuel Beckett’den sonra ilk kez böyle bir kitap görüyordum ve bunu bir Türk yazarın, üstelik o sıralar adını kimseden duymadığım bir Türk yazarın yazmış olması beni çok etkilemişti.

Pembe kapaklı kitap eskimiş, her tarafı çizik içinde, sayfaları sararmış; ama hâlâ kitaplığımda özel bir rafta, en sevdiklerimin arasında duruyor.

Göçmüş Kediler Bahçesi’nde hem her öykünün/masalın kendine özgü bir yapısı vardı, hem de aralarda kitabın bütününü kuşatan başka bir öykü devam ediyordu. Hatta itiraf etmeliyim ki o sıralar yazdığım ama sonradan yayımlanmayan bir sürü öykü denemesinde onun yaptıklarına benzer bir şeyler yapmaya uğraşmıştım.

Geçenlerde Göçmüş Kediler Bahçesi’nin Aron Aji tarafından yapılan İngilizce çevirisinin, Amerikan Edebiyat Çevirmenleri Derneği ALTA’nın bu yılki Ulusal Çeviri Ödülü’nü aldığını okuyunca bunlar geldi aklıma. Daha önce de Karasu’nun Troya’da Ölüm Vardı adlı kitabını çeviren Aji’nin son çalışması için övgüler okuyunca, Göçmüş Kediler Bahçesi’nin “yirminci yüzyılın en önemli edebiyat metinlerinden biri” olarak nitelendiğini görünce ona teşekkür etmek istedim. Üstelik bu kadar zor ve karmaşık bir kitabı başarıyla çevirdiği için de tebrik etmek...

Karasu’nun ilk öykülerini topladığı Troya’da Ölüm Vardı’yı sanıyorum Ali Poyrazoğlu önermişti bana. Sonra, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nı okumuştum.

Birkaç yıl sonra Gösteri’de çalışırken Karasu’yu telefonla arayıp, yeni bir öyküsü olup olmadığını sordum. O sıralarda Gösteri dergisinde her ay yeni bir öykü ve yeni bir şiir yayımlıyor, ayrıca yazar ve şairle yapılmış uzun bir röportaj koyuyorduk.

Karasu telefonuma şaşırmış gibiydi. Kendisini nereden bulduğumu, neden bir öykü istediğimi, önceki yazdıklarını ne zaman okuduğumu, kaç yaşında olduğumu ve buna benzer bir sürü soru sordu bana.

Bu yaşta kitaplarının hepsini okumuş olmama şaşırmış gibiydi. Ben bütün soruları cevapladıktan sonra bu kez de elinde yeni bir öykü olmadığını, hele röportaj yapmanın kendisi için mümkün olamayacağını söyledi.

Ben de ısrar ettim. Ankara’da yaşıyordu. Bu kez onu bahane etti. “O zaman hemen kalkıp gelelim,” dedim. Fotoğraflarının da çekilmesi gerektiğini duyunca iyice huysuzlandı. Yaklaşık bir saat süren bir telefon görüşmesinde yavaş yavaş ikna etmeyi başardım. İstanbul’a gelmeyi kabul etti.

Sevgi Sanlı’nın terasında, bir yaz akşamüstü, Doğan Hızlan, Ali Poyrazoğlu, hep birlikte oturup yemek yedik. Bırakın röportajı, fotoğraflar için bile hâlâ ikna olmamışa benziyordu.

Ama işin komiği, ona yaptığım bu eziyetle kalmayıp ertesi gün fotoğrafçımız Cengiz Cıva’yla birlikte onu Yedikule Surları’na götürdük. Surların üzerinde yürürken fotoğraflarını çektik. “Bu eziyet ne zaman son bulacak cancağızım,” deyip duruyordu. Ama sanırım sonuçtan o da memnun oldu sonra.

Karasu’yu aslında nereden tanıdığımı çok sonra farkettim. Onun ismiyle ilk karşılaşmam, D.H. Lawrence’ın Ölen Adam çevirisiyle oldu. Az yazan, titiz bir yazardı. Zaten kitaplarını okuduğunuzda bu kişilik yapısını açık seçik görürsünüz.

Yıllar sonra Kısmet Büfesi, Gece ve Kılavuz adlı kitapları yayımlandı.

Türk edebiyatında ve hikâyesinde çok özgün, farklı, tümüyle kendi sesini yaratmış, kendi dünyasını kurmuş nadir yazarlardan biridir Karasu.

Eğer öykünün ölüp ölmediğinin tartışılmaya başlandığı şu günlerde yolunuz bir kitapçıya düşerse, Göçmüş Kediler Bahçesi’ni alın. Öykünün o zengin bahçesine girip bir zaman kendinizi unutun.

Devamını görmek için bkz.

Merve Bağdatlı, “Düşle Düş Kırıklığının Dansı”, Remzi Kitap Gazetesi, Temmuz 2006

T. S. Halman’dan bir alıntıyla başlar Göçmüş Kediler Bahçesi: “En doğru masal, anlamadan korktuğumuzdur”. Anlatıcı, yamacın ortasında, eski hanlara benzetilmiş bir otele iner; biraz dinlendikten sonra açlık hissine dayanamaz ve yemek için dışarı çıkar. Kendisi de dahil dört kişi vardır. Sırtı dönük olan da yazı yazar, “belki mektup, belki yazı”. Anlatıcımız da bir masaya ilişip, “laf olsun diye” yazdığı Göçmüş Kediler Bahçesi’nin ilk masalına başlar.

Kitabın ilk masalı olan “Avından El Alan”da Melih Cevdet Anday’ın, “denizim ben, batık aşklarla dolu” cümlesiyle, Karasu, okuyucuya düşle gerçeğin iç içe geçeceğinin haberini verir. “Güneşli, ılık, ilkyaz koktu kokacak bir kış günüyle, onun dört gün ardından gelecek tipili, kürtünlerin iki üç karışı bulduğu bir kış günü arasındaki ikircik... Masalımı bu günlerden hangisine yerleştireceğimi düşünüyorum.”

Bilge Karasu’nun masallarında, onu bir anlatıcı olarak duyarız. Karşısında bir dinleyici, aralarında da bir muhabbet vardır. Deniz ve balıkçı arasındaki geçit olan orfinozların bir köprü gibi kullanıldığı masalın ana teması ölüm korkusudur. “Denizin karanlığında bir balık; toprağın karalığında bir yılan. Ölüler ülkesinin iki ulağı.”

Bilge Karasu masallarının çoğunda hayvan imgesine yer verir. “Avından El Alanı”ın orfinozuna, tekboynuzuna, “Yengece Övgü”nün Kekovalı yengecinden “Korkusuz Kirpiye Övgü”nün kirpisine, Karasu’nun anlatılarında karşımıza çıkacaktır hayvan imgesi.

Kendini kayırana saldıran, kendi yıkımını hazırlayan Kekovalı yengecin masalıdır “Yengece Övgü”. Bu masalda, Karasu sevgiyi yırtıcı ve vahşi havanların üzerinden anlatmayı uygun görmüştür. “Derler ki Yengeçlerin bir yöntemi de, usandırmaktır, bezdirmektir; durmadan nazının çekilmesini beklemektir.”

“Korkusuz Kirpiye Övgü”deki, düşmanlara meydan okuyarak yollara koyulan yaşlı kirpinin masalında, kirpinin dilinden anlatımla da karşılaşırız. “Dikenliyim, yaratılışım öyle. Yanıma yaklaşıldı mı tortop olurum. Bu yanıma yaklaşanlar ister kedi, ister köpek, ister insan olsun... Bir kez insanlara akıl erdiremiyorum. Cırnakları gözükmüyor, yok belki de. Sonra öbürlerinden çok daha ağırkanlılar. Ama bu yüzden de hiç mi hiç kestiremiyor, apışıp kalıyorum karşılarında.”

Bildiği her şeyi kedilerden öğrendiğini söyleyen Karasu, “Masalın da Yırtılıverdiği Yer”de, evcil bir kedi figürünü kullanır. İnsanla birlikte yaşamayı öğrenmiştir kedi. Karasu’nun kedileri, hem kestirilmezliği hem de yatışmışlığı içerir. Masaldaki kedi, gençtir, umursamazdır ve özgürlüğüne düşkündür. Bu yapısıyla ona söz geçirmek kolay değildir. Kedi, karşındakinin efendisidir. Karşısındaki ise hoşgörülü, bağışlayıcı tavırlarıyla kusuru işleyen kediyi ezer. Kedi ve sahibinin sevgi ilişkisi “Yeşil Gözlü Yontu”yla yontucunun ilişkisinde olduğu gibidir: Bağımsızlığı olan genç gider çünkü usanmıştır; sonra tekrar geri döner. Bu masalda Karasu, aşk ilişkisini yorumlar, iki farklı karakterin bir arada olma çabasındaki çatışmaları tanımlar.“Kedi sevmek, kedinin, kendisini seven kişi karşısındaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmek demektir.”

Göçmüş Kediler Bahçesi’nde on iki masal, hem olay örgüsüyle birbirine bağlı hem de kendilerine özgü bir yapıya sahip. Masallarda anlatıcının sesini duyarız; araya giren karakterlerin düşünceleri de masalın gidişatını belirler.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.