Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-056-3
13x19.5 cm, 96 s.
Liste fiyatı: 14,00 TL
İndirimli fiyatı: 11,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Bilge Karasu diğer kitapları
Şiir Çevirileri, 201
Troya'da Ölüm Vardı, 1963
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, 1970
Göçmüş Kediler Bahçesi, 1979
Kısmet Büfesi, 1982
Gece, 1985
Kılavuz, 1990
Narla İncire Gazel, 1993
Altı Ay Bir Güz, 1996
Öteki Metinler, 1999
Lağımlaranası ya da Beyoğlu, 1999
Susanlar, 2009
Halûk’a Mektuplar, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ne Kitapsız Ne Kedisiz
Yayına Hazırlayan: Sosi Dolanoğlu
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 1994
11. Basım: Eylül 2017

Bilge Karasu'nun özellikle genç okurlarımızca en çok okunan kitabı galiba... 1994'te Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü'nü aldı. Birçok okurumuzdan en güzel isimli kitabınız diye övgüler almıştık, ilk kez yayımlandığında.

"Ona bakıyorum. Susuyor. Önüne bakıyor. Çocukluğundan beri bu oyunu oynar: Gözetlenme oyununu.

Önceleri belki bir suçluluk duygusuydu bu: Kendisine dikilen göz Tanrının, anasının, büyüklerden birinin, sevmediği birinin gözü olur, kınardı o anda yaptığını. Adı konmadan yaşanırdı bu suçluluk. Şimdi ise gerçekten bir oyun: kimi dakikayı, 'bakan, gören varmış gibi yaşamak'... Karasu kendi kendine bir şeyler anlatır, gözetlenme oyunu da o sıra oynanır. Bakan göz o anlatılanı dinlemektedir. Nasıl gözse!..

İşte bundan ötürü bakıyorum ona. Baktığımı biliyor, susuyor, önüne bakıyor. Ne düşündüğünü bildiğimi biliyor." – Bilge Karasu

İÇİNDEKİLER
Ne Kitaplı Ne Kitapsız
İmge Üretiminde Roman Hâlâ İlk Sırada
İletişimin Güçlükleri Üzerine Yerli Yersiz Sözler
"Yeni" Dediğimiz Üzerine
Cinayetin Azı Çoğu
Bir Hayvanla Yaşamak
"Dostlarım Üzerine" Diye Söze Girişerek...
Bilge Karasu Adlı Birinin 50. Yaşı Üzerine Metin Taslağı
OKUMA PARÇASI

"Ne Kitaplı Ne Kitapsız", 1987, s. 7-12

Hangi yazar –okumayı yaşamının bir parçası saymışsa– kitap üzerine, kitaplarla ilişkileri üzerine bir şeyler yazmamış? Öncellerime bir kandille ben de katılayım, nesne-kitapla ilişkili bir soru sorduğunuza göre(*) oradan başlayayım.

Yaşamımın en pahalı, en imrenilir üç kitabını, 20-22 yaşlarım arasında "yaşadım". Pahalıydı, ama bana göre; değeri, imrenilirliği ise, benim için, geniş ölçüde metindeydi. Bugün, gene de çok güzel kitaplar sayarım onları. Aradan geçen 35 yıl onları bir parçacık "tarih" de kıldı. Ciltleri, kâğıtları, baskıları… Ama o gün de, büyük olasılıkla bugün de, kitap "pazarı" kurtlarının (canis lupus anlamında) dönüp bakacakları şeyler değil. Diyeceğim, öylesinin elime geçmesi, bu metinlerin daha ucuz baskılarının bulunmayışındandı. Yaşamımın tek yatırımı kitap oldu ya, "pazar"lık değerliye önem vermediğim için paramı "hava"ya yatırsaymışım durum pek değişik olmazmış.

Binlerce kitabımın arasında "numaralanmış" kitap olsa olsa üç beş tane. Besbelli, "özellik" de aramamışım.

Bir iki kitabın ardından koştum koşmasına. O anda okunması, görülmesi gereken kitaplar hiç olmadı değil yaşamımda. "Kitaplık hizmetleri" sağ olsun! Azrak kitabı, gerektiğinde buldum; ama edineceğim diye hiç çırpınmadım.

Okumak istediğim için –genellikle ucuz baskısını bularak– aldığım kitaplar, yani bugün dolaplarımı dolduran kitapların çoğu, bana ilk on-on iki yıl içinde birkaç şey öğretti: Okun/a/mayan kitap, ölü bir nesnedir, bir yüktür. Ne yazık ki okunmuş kitapların birçoğu da zamanla böyle bir ölü yük olmaya adaydır. İster tozdan ister güneşten (kimi zaman da bir kedinin aşırı ilgi ya da sevgisinden) korumak için pek çoğunu kapılı, kapalı dolaplara doldurduğuma göre kitaplarımı, malımı sergilemek gibi bir merakım da yok; okuduğumla kendi "ellik-imgem" arasında görünür bir bağ kurmak, derdim değil. İnsan okumaya meraklıysa, birçok kitabı okumak ister, alır (edinir). Okumanın düzeni ise, değişebilir; hızı önceden kestirilemez (örneğin, okunmak üzere sıraya koyduğum beş-on kitap olmuştur ama beşini-onunu art arda okuduğum olmamıştır. Araya, gerekli ya da gereksiz, başka kitaplar girmiştir. Sonraları, okuma üzerine geliştirdiğim düşüncelerde, okuma hızları, okuma düzeni üzerine bu ilk gözlemlerimin payı önemli oldu). Uzun süre içinde "iyi" okuma ile, edinilmiş kitap sayısı biribirine bağlı değil. Belli bir dönemin bütün ilgileri yaşam boyu sürüp gitmez; ilgilerde değişiklik olduğu için "başka" dönemlerden söz edebiliyoruz zaten. Ana ilgiler, yani dönemden döneme, bir biçimde sürüp gidebilenler de, pek başka şeylerle beslenmek isteyebilir, ister. Her adımda ölü kitap yükü artar durur. Kimi zaman alındıktan yıllar sonra okunabiliyor bir kitap (şimdi, aldıktan otuz, hatta kırk yıl sonra okuduğum kitaplardan söz edebiliyorum. İşin tuhafı, bu okumaların hemen hemen hiçbiri "geç kalmışlık" duygusu vermedi bana. –Verecek olan kitapları zaten okumuyor muyum ne?– Tersine, ancak kırkına ellisine gelindiğinde okunması gereken kitaplar hiç de az değilmiş diye düşündüğüm çok oldu. "Birçok kitabın, yazar kaç yaşında yazmışsa o yaşta okunması galiba pek yerinde olur," dedim sık sık). Ama artık nesne-kitaptan değil, metinden söz etmekteyim.

Okur kitap arar ama, kitabın da okuru bulduğunu ben çok gördüm. Açıklanabilir bir şey söylemiyorum belki, ama "rastlantılar"ın çoğu, açıklayamadığımız için rastlantı görünmez mi?

18. yüzyılın ortalarından bu yana "Serendipli Üç Şehzade" masalından yola çıkılarak türetilmiş bir sözcüğü var İngilizcenin: Serendipity; aranmakta olmayan değerli/hoşlanılır bir şeyin insanın karşısına çıkıvermesi anlamında kullanılan… Elbette, aranmayan şeyin bulunması, olacak şey değil. Ne var ki, "aranmama"yı "o anda aramakta olmamak" ya da "aranması gerektiği düşünülen yerde aramakta olmamak" diye yorumlarsak, birçok kişinin bu "Serendiplilik"ten (az ya da çok) pay aldığını kestirebiliriz. Serendip yağmuru benim de tarlama yağmıştır ara ara.

Bir şey (birçok şey, bir şeyler) öğrenmek için okumak, kitaba yönelmek ile, haz duyulduğu (duyulacağı umulduğu) için okumağa oturmak arasında, gerçekten, büyük bir fark var mı? Hatta, herhangi bir fark var mı?

Bir buçuk yıl önce (18 yıl oturduğum evden) taşınmam gerektiğinde kitaplarıma duyduğum öfkeyi yakınımdakiler hep gördü. "Hepsini satacağım!" diye haykırdım, söylendim günlerce. Bir iki "göstermelik" satış bile oldu. En az iki bin kitabımı satmağı tasarladım ya, bugüne dek bu satışın bir parçacığı bile gerçekleştirilmiş değil. Yıllardır "satacağım" deyişim, beceremeyişim, "mal"ımdan kopamayışım, alıcı çıksın diye beklerken alıcı çıktığında mızmızlanacağımı bilişim… Çok başka bir düzeyde de tanıdığım bir duygu bu… Çok sevdiğiniz, birlikte yaşadığınız, onsuz bir yaşamı düşünemeyeceğiniz ölçüde yaşamınızda yer etmiş kişiler, varlıklar da, sizi bezdirir arada bir; içinizin bir kuytularında onlardan kurtulmak istersiniz. O kişinin, o varlığın ölümünü bile geçirirsiniz usunuzdan, getirirsiniz gözünüzün önüne (tepkinin ilkelliği apaçık değil mi?). Kendinizi ne kadar bağlı (sözcüğün hemen hemen her anlamıyla bağlı) duyduğunuzun bir kanıtı değil midir zaten bu çılgınlık? Çılgınca şeyler düşündüğünüzü de bilirsiniz (suçluluk duygularından falan söz etmiyorum) çünkü bilirsiniz ki onsuzluk, sizin de, en azından bir parça ölümünüzdür. Düpedüz. Evet, ölenlerin ardından yaşandığını, ölenle ölünmediğini herkes bir gün öğrenir. Ama eksilerek, azalarak, sakatlanarak, bir yeri koparak yaşandığını…

Oysa nesne-kitaptan kopabilmek gerek. Metinden ya da öğreniden söz edilecek olursa diyeceğim ki, o metin sizi uzun ya da kısa süre besleyip yaşattıysa, ondan da kopmasını öğrenmek gerek. Özümlediğinizle yetinebilirsiniz. Vazgeçilmez metinler yok mu? Elbette var; ama ne kadar az! Onları mezarımıza taşımayacaklardır gene de, cenazemizi kaldıranlar.

Bunları bir yazar, kitap üreten bir kişi söylüyorsa, birilerine bir süre yoldaşlık edebilecek, birilerini uzun ya da kısa bir süre besleyebilecek bir metin üretmiş olmanın mutluluğuyla yetinebileceğini çoktan öğrendiğindendir. Yazarın avuncu, 3200 yılı aşkın bir süre önce, bir papirüs üzerinde şöyle dile getirilmiş:

…İnsan ölür, gövdesi yeniden toz olur

benzerlerinin hepsi toprağa döner yeniden

ama kitap, anısının ağızdan ağıza iletilmesini sağlar.

Bir kitap, sağlam bir evden yeğdir

ya da Batı'da bir tapınaktan,

bir kaleden de yeğdir……
(Chester Beatty IV, arka yüz)

*

Kitap aracılığıyla zenginlik ya da beğeni inceliği gösterisi, kitap dışında yaşam bilmemek (kitap dışında bir yaşamı unutmak), bilgililiğiyle övünmek… Pek anlamsız göründü bunlar bana. Hem kitapça zenginlik, bulunmaz kitapların ardına düşme, bir çeşit spor; sınırları vardır, tanımak zorundasınızdır; "el elden üstündür" demesini öğrenirsiniz. Bildikleriyle övünmekse, bilmediklerimizin –bir şeyler öğrendikçe daha da büyüyen– uçsuz bucaksız ummanı karşısında ne kadar zavallı bir çaba!

Kitap yığdım, hata etmişim; kitap edinmeği marifet sanmışım. "Aradığım şu kitabı bulmazsam ("yaşayamam" der gibi) işimi yapamam" demenin abartı olduğunu sanıyorum. Hiçbir kitap her güçlüğü çözmeyecektir. Tamam.

Ama, okudum. Yaşamım boyunca, durmamacasına; okumaksızın yaşayamayacağımı duya duya. Birçok şeyin ölüp gittiği –ölüp gittiği düşünülen– bu yaşımda bile, en çılgın çeşitliliği içinde okumalarımı sürdürmemek, usumdan geçirebileceğim en büyük "olmazlık". (Özimgemle ilişkili bir şey olsa gerek.) Geçenlerde bir soruşturmacıya vermiş göründüğüm yanıt, sözümün biraz yanlış anlaşılmasının sonucuydu; bu yazı, o yanlışı düzeltmemi gerektiriyor: Okumalarımın "mevsimi" yok; örneğin, yazın okumağa daha çok vakit buluyor değilim. Çok okuduğum, yani okuduklarım listesine sık sık birer satır eklediğim dönemler de var, listenin neredeyse donup kaldığı dönemler de var. Çeşitli nedenlerden ötürü… (Kitap karıştırmaktan, parça bölük okumalardan değil, birim-metin okuyup bitirmekten söz ediyorum.) Okuma hızımdaki bu yükselmeler ya da alçalmalar yaza da rastlayabilir, kışa da; bir bütün olarak şu yıla da, bu yıla da. (Liste tutmanın yararından söz etmeyeceğim burada; ama gene bu yazı çerçevesi içerisinde bana sorulabilecek bir soru var galiba: Liste de, bir edinti özeti olarak, kitaplarından değilse bile okuduklarından övünç payı çıkarmanın bir dayanağı sayılmaz mı? Övünmem güç çünkü listeyi kendim için tutuyorum, ayrıca, yıl sonunda okumalarımın sayısını genellikle pek yetersiz buluyorum. Çok daha fazla okumam gerektiğini düşünerek yaşadığım söylenebilir, bu durumda.) Temel ilkem, herhangi bir kitabı, herhangi bir anda, istediğim için, istek duyduğum için okumak. İstek duymadığım bir kitap, karşımda duruyorsa, beni rahatsız bile edebilir.

Kitabı bıraktım, okurdan söz ettim. Mısırlının dediği gibi kitap pek güzel de, okur da olmalı: Nasıl okumak gerektiğini, gerekebileceğini durmaksızın araştıran, öğrenmeğe çalışan, biraz olsun öğrendiğini düşünebilecek hale gelmiş okur… Okumasını bilen, gerçi, okuyarak öğrenmiştir; her okuyanın (hatta "yazanın" demeli) okumasını öğrendiği ise hiç söylenemez.

Varlığına alıştığım bir nesneden kopmak güç gelebilir. Yaşamak, pek çok şeyden kopmasını öğrenmektir de. Ama (ister yaşarken, ister okurken) başkalarında gördüğüm için varolduğunu öğrendiğim "bir nesneye duyulan yakıp tüketici tutku", sanıyorum, bilmediğim bir şey. Bir nesneyi, hatta daha genel olarak bir "şey"i, bütün varlığımla istemeği, yani içimden istemeği, ya da, birinden, bir başkasından istemeği, beceremedim. Avdan, avcıdan çok söz ettim, ama onlar nesne değil; onlar, yaşamın akıp gidişi içinde, kişinin temel tutumları. Avlığı, avcılığı becerdim mi ki? Avcı da, av da, kendileri üzerine bir şeyler düşünürler elbet; ama avı avcıdan, avcıyı avdan sormak gerekir; mutlaka!

(*) Gösteri dergisinin bir soruşturması. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Nurdan Gürbilek, “Ne kedisiz ne korkusuz”, Virgül, Sayı 9, Haziran 1998

Bilge Karasu'nun metinlerinin belirgin bir özelliği var: Birçok edebiyat metninde bir arka plan, bir dekor olan, öyle olmadığında bile bir metafor olmaktan öteye geçemeyen hayvanlar onun metinlerinde çoğu zaman anlatının merkezindedirler. Aslında bu yalnızca hayvanlar için değil, deniz, ağaçlar, bitkiler, taşlar için de geçerlidir. Hepsi Karasu'nun "dirim" dediği sahnedeki payları açısından metinde yerlerini almış gibidir. Çünkü bu metinlerin konusu biraz da bu sahnenin kendisidir: İnsanlar "dirimle kurdukları en eski ilişkileri" açısından, hep bu unutulmuş sahne içinde var olurlar. Ben bu yazıda Karasu'nun metinlerine, oradaki hayvan imgesinden yola çıkarak bakmak istiyorum. Gerçekten de Karasu'nun birçok anlatısının merkezindedir hayvan. Göçmüş Kediler Bahçesi'nin birçok masalının; "Avından El Alan"ın, "Bir Ortaçağ Abdalı"nın, "Korkusuz Kirpiye Övgü"nün, "Yengece Övgü"nün kahramanı bir hayvandır. Karasu ayrıca bir "Hayvanlar Kitapçığı" da yazmıştır. "Sarıkum'a Giriş"in kör yılanından "Avından El Alan"ın orfinozuna, karacasına, tekboynuzuna, "Yengece Övgü"nün Kekovalı yengecinden Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nın tilkiciğine, "Kısmet Büfesi"ndeki akbabadan Narla İncire Gazel'in sakanguruna, Altı Ay Bir Güz'ün Kedibey'ine ısrarla karşımıza çıkacaktır bu imge.

İlk bakışta bir değişimden söz edilebilir. Göçmüş Kediler Bahçesi'nden sonra Karasu'nun anlatılarında masalsı yaratıklar, yırtıcı hayvanlar yerini daha tanıdık, daha evcil hayvanlara bırakmış gibidir. Deşen, parçalayan, kemiren, koparan hayvanların yerini sanki insanın birlikte yaşayabileceği, arkadaşlık kurabileceği hayvanlar almıştır. Ya da öyle midir? Ormanın ürkütücü hayvanları, "düşün karanlık canavarları" zamanla yerini kediye, keçiye, sakangura mı bırakmıştır? Karasu zamanla "kedi gözü, kedi huyuyla" mı bakmıştır dünyaya? Göçmüş Kediler Bahçesi'ndeki yırtıcılık Narla İncire Gazel'de, Altı Ay Bir Güz'de yatışmış, başka bir şeye mi dönüşmüştür?

Bilge Karasu'ya neden masal yazdığı sorulduğunda, "masal" adını vereceği yazıları yazarken bir özgürlük kaygısı içinde olduğundan söz etmişti. "Masalın özgürlüğü" diyordu, dünya karşısında, "gerçeklik deyiverip belli biçimlerde dile getirilmesi gerektiğine inanmaya alıştığımızın" karşısında bir özgürlüktür. "Gerçekliğin bir noktada yırtılıverişinden," bu yırtılmanın yazara sağladığı imkândan söz ediyordu: "Bu yırtıktan, gündelik aşımız korkular, kaygılar sızıyordu. Bulanık, 'kirli' düşler, unutulmuş, unutturulmuş yönelişler kımıldıyordu bu sızıntının içinde." Masallar, hem bu yırtığın salıverdiklerini tanıma süreci olmuştur onun için hem de yine bununla bağlantılı bir başka şeyin imkânını yaratmıştır: Gövdenin simgesel dönüşümleri üzerine alıştırmalardır masallar.

Okurlarının gözündeki Bilge Karasu imgesini pekiştirmiş olmalıdır bu sözler. Gerçekten de Göçmüş Kediler Bahçesi'nden Gece'ye, yaşamın alışılmış dokusunun yırtıldığı yeri, orada kımıldayan ürkütücü, kestirilmez içeriği araştıran bir yazar Bilge Karasu. Yakın ilişkilerdeki tutkulu, aynı ölçüde karanlık, yırtıcı bölgeye giriyor, orada gücün, kıyıcılığın en eski işaretlerini görüyordu. Göçmüş Kediler Bahçesi'nin masallarında da bunu yaptı: Ölmeyen sevinin öldürücü olduğunu bilemeyenlerden, bilgiyi ne için kullandığını unutanlardan, güçsüzlüğünü güç sananlardan söz etti.

Gerçi benzer içeriklerle daha önce de uğraşmıştır Karasu. Troya'da Ölüm Vardı'da karşısındakine hak tanımayan öldürücü sevgilerden, insanların içindeki katılıktan, kıskançlıktan, acılıktan söz eder. Ama masal değildir bunlar: Sarıkum öykülerinin yazarı, başlığın "Troya"sının bütün uzak çağrışımlarına rağmen, bir zamanlar yaşanmış bir yerin gerçekliğine, Sarıkum'daki "apak, taze boyalı, serin evin" ya da İstanbul'da Taksim'deki anıtın karşısındaki evin gerçekliğine bağlı kalmıştır. Sonra yine yakın ilişkileri, dostluğu, kahramanlığı, sadakati, inancı, ilişkilerdeki ölümcül çatışmayı incelemeye devam eder, ama bu kez öyküsünü uzak, çoğu zaman eski, yabancı bir sahneye yerleştirecektir: Önce Bizans'ta geçen Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nda, ardından masallar kitabı Göçmüş Kediler Bahçesi'nde. Karasu'nun masalın sağladığı özgürlükle ilgili söyledikleri belki burdan yola çıkılarak da yorumlanabilir: Masal bu dünya, bu gerçeklik karşısında, bu arada kendi hayatı, ilişkileri, iç dünyası, kendi tutkuları karşısında da bir özgürlük tanımıştır sanki yazara. Sarıkum ve İstanbul öykülerinin katı içeriği daha uzak, daha yabancı bir sahnede daha özgürce incelenebilecektir artık. Hayvan imgesindeki ilk değişim de burada başlar. Troya'nın sakatlanmış, yaralı hayvanlarının (Müşfik'in konuşmaktan vazgeçen kedisi Hans'ın, Dilaver Hanım'ın bodrumundaki kocaman camlı kutunun bölmelerindeki sakat hayvanların; karnından yaralı kör yılanın, kanadı kırık kuşun, kuyruğu kopmuş kedi yavrusunun, yaralı kurbağanın, serçenin, güvercinin, farenin) yerini bilincin uzak kıyılarında varlığını sürdüren, yırtıcı, sert, öyle olmadığında bile ele geçirilmez, söz geçirilmez yabanıl hayvanlar, masalsı yaratıklar alır.

Bu yönelişi Karasu'nun yalnız masallarında değil, başka metinlerinde de görmek mümkün. Karasu birçok anlatısında ilkel sahnelere, unutulmuş ilişki biçimlerine geri gidecek, "yaşamın akıp gidişi içinde kişinin temel tutumları" dediği, her an karşıtına dönüşebilecek tutumları yabancı, çoğu zaman da yabanıl bir sahnede inceleyecektir. Avlanmanın, yağmanın, efendiliğin renkleriyle, eski çağların eski simgeleriyle çizilmiş sahneler kuracaktır. Kanatıcı, yırtıcı gövdeler vardır şimdi orada; üç başlı üç gövdeli tek kuyruklu yılanlar, ateş içinde yaşayan al semenderler, ölümüne susamış yengeçler, kurbağamsı yaratıklar, yaban kedileri, tekboynuzlar. Eski zaman mağaralarının duvarlarına kanla çizilmiş hörgüçlü boğalar, çırpı bacaklı atlar, dal boynuzlu geyikler, ay boynuzlu keçiler vardır. Ejderle boğuşan baturlar, savaşçılar; ilkelliğin, saldırganlığın, acımasızlığın en belirgin işareti olan hayvanlar, eski çağların en eski simgeleri vardır. Göçmüşler Bahçesi'nde eski göçebelerin, yabanıl ormanlıların boyunlarından sarkan zincirlerde atlara, tazılara, kurtlara, parslara, karacalara benzer hayvanlar vardır. Karasu'nun anlatılarının tekrarlayan sahneleri olan kıyı kentleri bile eski şehir kalıntıları, yıkık kemerleri, surları, kuleleri, ölmek bilmez taşlarıyla, Karasu'nun "binyılların tortusu" dediğini düşündüren uzak, ilkel sahnelere dönüşür bazen. Göçmüş Kediler Bahçesi'nin Ortaçağda kalmakla onur duyan kara kenti, Kılavuz'un 'Turunçlu'su ya da Narla İncire Gazel'in 'Narlar Şehri'. İlkinde eski çağların kanlı çatışmalarından izler taşıyan bir oyun oynanmaktadır; 'Turunçlu'da Uğur birden, insanların keçilerle boğuşup çiftleştiği bir Baküs ayinine geri gider; 'Narlar Şehri'ndeyse yazar bu kez okura eski, çok eski bir ormanı, "binlerce yıl önceki -ama o zaman bile binlerce yıllık eskiliğiyle bütün yaratıklara analık etmiş" bir ormanı hatırlatacaktır.

Şunu anlatmak istiyorum: Yazıda eski ya da ilkel, belki yabancı bulunabilecek bir ortam oluşturmuştur Karasu. Dahası, bunun yazının, yani iz bırakmanın kendisi için de geçerli olduğu hissettirir. Bütün inceltme, işleme çabasına karşın metinlerinde harfin, boyanın, çamurun ilk biçimlerine geri gitmesi belki de böyle yorumlanmalıdır. Nasıl "Boğaziçi Üzerine Ön Metin"de şehrin, sürekliliğin tarihini bir çöküntünün, bir çukurun içine, İnsan'ın egemenliğini "o eskinin eskisi bitkisel dirim yığıntısının" içine yerleştirirse, Narla İncire Gazel'de de (II. Tanıma Ek) Erol Akyavaş'ın resimlerindeki kan çağrıştıran kırmızı el-basmalarından söz ederken, insanın boyayla, çamurla ilişkisinin berisinde kanla kurulmuş bir ilişki olduğunu hatırlatır okura: İnsan ilk izlerini el basarak, kanlı elini duvara, taşa, kağıda basarak bırakmıştır. "Kısmet Büfesi"nde de tekrarlanacaktır bu: Usta ile MorYeleliAt mağara duvarına resimlerini, avladıkları hayvanın kanını toprakla taşla karıp yoğurdukları kanlı çamurla yaparlar. Göçmüş Kediler Bahçesi'ni, kitaptaki on iki masala döşek olması istenmiş masalı okurken de benzer bir biçimde geriye gideriz: Oyun alanı bir zamanlar savaş alanıdır; oyunun kaynağında bir uzlaşma, uzlaşmanın kaynağında yenenlerin yenilenleri öldürdükleri ilkel bir çatışma, bir savaş, bir yağma vardır. Nihayet Karasu'nun bazı okurlarına erişilmez, uzak, yapma gelen; akıp giden, doğal bir şey olmaktan çok, yapılmış bir şey, hareketsiz bir gövdeymiş gibi duran dilinden, birçok okuruna yadırgatıcı gelebilecek Türkçesinden de söz edilebilir burada. Karasu'nun gündelik dolaşıma girmeyen ("binit", "bırakıt," "tasar" gibi yeni türetilmiş ya da "günü", "çapavul", "tor" gibi unutulmuş), yakın hafızası olmayan sözcükleri de yazıda yarattığı yabancı, unutulmuş alanın işaretleri gibidir.

Karasu okurları bir başka Karasu'nun daha olduğunu düşünebilirler. Gerçekten de, kendi kurduğu masalı da sonunda yırtmak isteyen, o yırtıktan bu kez başka bilgilerle de olsa yeniden şu bildik, alışılmış hayata dönmeyi deneyen, okura sonunda kitabın da bitmek zorunda olduğunu hatırlatan, bunu yaparken de bu hayatın terimleriyle düşünen bir Karasu'dan söz edilmelidir. Ölümcül tutkulardan, boğucu yakınlıklardan, karşı konamaz yıkımlardan, yırtıcı imgelerden değil de "tanışmanın gerektirdiği emek"ten, başkalarıyla ilişkilerdeki dengeden, ölçü arayışından, karşılıklılık denen şeyin anlamını öğrenmekten, ilişkilerden edinilen görgüden söz etmektedir bu Karasu. Yalnızca bir ikinci içeriği kastetmiyorum. Daha çok şu var: Karasu masalsı içeriklerle uğraşmıştır uğraşmasına ama kendi emeğini, yani yazma sürecini masalsılaştırdığı, bulanık ya da karanlık bir bölgeye yerleştirdiği söylenemez pek. Yazmaktan söz ederken "hayatın alışılmış dokusu" dediği şeyin terimleriyle konuşur daha çok. Yazmayı bir kol emeği, bir el becerisi olarak, yani öğrenilebilecek, öğretilebilecek bir şey olarak anlatır. Yemek pişirmeye, dikiş dikmeğe, çiçek dermeğe benzetir örneğin; kitabı çatmaktan, dokumaktan, demlemekten, budamaktan, makaslamaktan, yoğurmaktan söz eder, yazının etlenip butlanmasından, yazıyla birlikte yaşamaktan söz eder. Yani kitap yazmak hep "yaşamın benzeri olabilecek bir iş" yapmak olarak görünür metinlerinde. Dili de sanki bu el emeğini görünür kılacak biçimde kurgulanmıştır. Sayısız ayraç, not, dipnot, dipnotun dipnotuyla karşımıza çıkan, dikiş yerleri, makas izleri, teğelleri özellikle ortada bırakılmış, budanarak bir dengeye ulaşsın istenmiş, bütün diğer el emeği biçimlerine, bu arada yaşamın kendisine de benzesin diye uğraşılmış bir yazıdır. Belki yabancı, bazıları için yapay, ama aynı ölçüde yapılmış, yapılabilir bir şey. O halde bir ikilikten, iki ayrı ses tonundan söz edilmelidir: Karasu'nun uzak, yabancı mekanlarda, ilkel sahnelerde geçen, yırtıcı hayvanlarla dolu anlatılarındaki tutkulu ses tonu vardır bir; bir de yer yer bütün metinlerinde kendini duyurmakla birlikte daha çok Narla İncire Gazel'in kimi yazılarında, özellikle de Altı Ay Bir Güz'de belirgin olan, masaldan yeniden hayata dönmeye çalışan, burada ve şimdi yaşanan hayat için sonuçlar çıkarmaya çalışan, tutku kadar dengeyi de gözeten, daha yatışmış, mesafeli, hatta belki soğuk denilebilecek, bir masal anlatıcısından çok belki bir denemecininkini andıran ses tonu. "Masalın da Yırtılıverdiği Yer"de işittiğimiz ses tonu. Zaten yazıyı yaşamdan çok da ayrı bir şey olarak görmediğini orada söyler: "'Sanatçıların yaşamı değil, yaptıkları önemlidir' deriz kolaycacık. Hiç değilse belli bir açıdan bakanların birçoğu der bunu. Ne ki, kimi sanatçı söz konusu oldukta, 'yaptıkları'nın arasında yaşamları, ya da en azından, bu yaşamın birkaç bölümü de var".

Bu da bizi bu yazının sorusuna getiriyor: Bu iki ses tonu, Karasu'nun kitaplarında nasıl bir araya gelir? Masalın bittiği, anlatıdaki yırtıcı imgenin dönüşmeye başladığı yer neresidir?

Karasu'nun birçok metninde tekrar tekrar işlediği, hep geri döndüğü bir tema var: Yaşını almış, görmüş geçirmiş, uslanmış kişiyle genç, toy, güzel olan arasındaki ilişki. İlki usta, eğiten, efendi; ikincisiyse az yaşamış, hayatı bilmeyen, çırak; çoğu zaman yabanıl, bazen çocuk, acemi oğlan, delikanlı. Biri yaşlı diğeri genç, biri usta diğeri toy bu iki kişi arasındaki ilişkiyi birçok anlatısında metninin orta yerine koymuştur Karasu. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nda manastırın en genç keşişi İoakim'le Andronikos arasında; sonunda bir baba, bir baş olan İoakim'le çobanlık ettiği çocukları arasında, "Avından El Alan"da genç ip cambazıyla ustası arasında, "Masalın da Yırtılıverdiği Yer"de Yeşil gözlü yontuyla yontucusu arasında, Göçmüşler Bahçesi'nde oynanan oyunda yabanıl göçebe Yeşillerle kentli Morların çatışmasında, "Kısmet Büfesi"nde MorYeleliAt'la Ustası arasında başka başka biçimlerde de olsa karşımıza çıkar bu ilişki. Narla İncire Gazel'de Refik'le Kerim, sonra Eren'le Kerim arasında, Altı Ay Bir Güz'de bu kez genç Kerim'le İsabey, Haluk'la Kerim arasında, bir de bütün bu ilişkilerin sanki ilk biçimi olarak geri dönülen Küçük Yohanna'nın Usta'yla ilişkisinde yine bu ilişki kipiyle karşılaşırız. Ustanın karşısındaki çoğu zaman oğlandır, ama bazen de karşımıza bir hayvan olarak, "genç, toy, tor, torlak bir yaratık" olarak çıkar; orfinozla balıkçı, yeşil gözlü kediyle sahibi, yengeçle Cüneyt, tilkicikle İoakim arasındaki ilişkide ya da bir insanla dost olup önce tatlı suya, sonra havada yaşamaya alışan, sonra da denize düşüp boğulan balığın masalında aynı sahne kurulmuştur. Bütün bu öykülerde eşitsizlikten söz ediyordur Karasu. Genç İoakim bir ömür boyu Andronikos'un kahramanlığı altında ezilecek, konuşa konuşa tükenip ölüme gitmeyi göze alan adamın karşısında susmuş olmanın utancını ömür boyu taşıyacaktır. Manastırın avlusunda boynundan incecik bir zincirle bir sütuna bağlı tilkicik onu seven İoakim tarafından boğulacak, genç ip cambazı ustasının yüzünde ölümün işaretini görünce ölecek, yengecin ölümü Cüneyt'in elinden olacaktır. Bir de "Karanlık Bir Yalı Üzerine Metin"deki, yaşlı karanlık yalıya kafa tutan saygısız çocuğu hatırlayabiliriz burada. Bir zamanlar alışılagelmiş kurallara meydan okuyarak ortaya çıkan, çevresindekilerden yıllarca habersiz yaşamış olan yalı şimdi bu umursamazlığının cezasını çekiyor gibidir; balıksıl balkırlı çocuk, yalının karşısında "balık olan, erkek olan, güzel olan" çocuk, allı yeşilli damalı donu, "utancı atmış gövde"si ve bütün umursamazlığıyla artık yalının kağanı olmuştur.

Kanatıcılığı, yutuculuğu çağrıştıran hayvan imgesi bu sahneyi tamamlar. Ya da şöyle söylemek daha doğru belki: Bu yırtıcı imge, bu ilişkilerin içine yerleştiği sahneyi oluşturur. Daha önce de söylediğim gibi Göçmüş Kediler Bahçesi'nin masallarında, "Avından El Alan"da, "Bir Ortaçağ Abdalı"nda, "Yengece Övgü"de sevgi ya da tutku hep kemiren, koparan, yırtan, yutan hayvanların eşlik ettiği bir sahnede incelenir. (Belki de bir tek "Korkusuz Kirpiye Övgü"deki, düşmanlara meydan okuyarak çıktığı yolda arkadaş da bulunabileceğini öğrenen yaşlı kirpi bunun dışında tutulmalıdır.) Abdalla, yıllar yılı kuşağının katları arasında taşıdığı, cırnaklarını abdalın etine geçirmiş keme; kendini balıkçıya yakalatan, ardından onu yutan orfinoz; kendini kayırana saldıran, kendi yıkımını hazırlayan Kekovalı yengeç. Ya da hayvanla insanın iç içe geçmesiyle oluşmuş karma yaratıklar: Hayvanını kuşanan adam, bir kolu balık bir adam, ağzından bir insan başı bitivermiş bir balık, bir insanla çiftleşmiş bir balık, bir balıkla tekleşmiş bir adam. Hepsi yıkımını içinde taşıyan bir tutkunun, sonu ölümle bitecek bir ilişkinin, dönüşmüş bir gövdenin imgeleridir. Kısmet Büfesi'nin "Çeşitlemeli Korku"sunu da belki bu bağlamda düşünebiliriz: Tutkunun, korkunun imgesi yine bir hayvan, durduğu yerde çılgınca dönenen bir böcek olmuştur şimdi.

Kediye de sıra gelecek. Ne Kitapsız Ne Kedisiz'in yazarından söz ediyoruz çünkü. Ama kedinin masala nerden girdiği önemli. "Masallar," diyordu Karasu, "alışılagelmiş bir düzen içinde akıp giden yaşamın bir yerinde, bu düzen, bu alışılmışlık dokusunun yırtılıvermesinden ortaya çıkmıştı hep." Bu doku yırtıldığında eşitsizlik gerçeği üzerine kurulu, karanlık, ürkütücü bir içerik çıkmıştı karşımıza. Geceyarısına ulaşılıp karanlık iyice çöktüğünde ise bu kez yeni günün umudunu karanlığa sızdırabilmek için masalın da yırtılması gerektiğinden söz edecektir Karasu. O halde masaldan çıkmak, yeniden alışılagelmiş düzene değilse bile şu bildiğimiz hayata (yazarın kendi hayatına da) geri dönmeyi içerir. Bu kez eşitsizlik gerçeğinin içinde de olsa eşitlik imkânından söz edecektir Karasu. Bu yüzden "Masalın da Yırtılıverdiği Yer"in hayvanı bir evcil hayvan, insanın birlikte yaşamayı öğrendiği, karşılıklı bir dengenin kurulabildiği bir hayvandır, kedidir. Masal yırtılmış, kedi masala o yırtıktan girmiştir. Ama kedinin hem kestirilmezliği hem de yatışmışlığı içerdiğini unutmayalım. "Masalın da Yırtılıverdiği Yer"de genç, toy olandır kedi; umursamazlığı, bağımsızlığıyla karşısındakinin efendisidir, karşısındaki ise tanrılara yakışır hoşgörüsü, bağışlayıcılığı ile kusuru işleyen kediyi ezer ya da bir gün gelir kediye öykünüp, usanıp ilgisizliğini gösteriverir. Ama yeşil gözlü kediyle sahibinin ilişkisi, tıpkı "Yeşil Gözlü Yontu"yla yontucunun ilişkisinde olduğu gibi, bu ilişki kipinin bozulabileceğini ima eder: Bir gün gelir toy yaratık usanıp gider, sonra da geri döner, bütün bağımsızlığıyla. Karşılıklı bir eşitsizlik gerçeğinin içinde de olsa bir eşitlik kurulmuş gibidir.

Göçmüş Kediler Bahçesi'nden sonra yabanıl imgenin zamanla yerini daha yumuşak, en azından daha tanıdık bir imgeye bıraktığından söz etmiştik. Gerçekten de Narla İncire Gazel ve Altı Ay Bir Güz'de parsın, tekboynuzun, yengecin, kemenin yerini bir kıyı kentinde her an karşımıza çıkabilecek lokanta kedileri ya da eski bir kentin yıkık kemerlerinde uyuklayan kediler almıştır. Gerçi Troya'dan beri Karasu'nun öykülerinde kediler hep vardır, ama son iki metinde kedi (bir hayvanla iki insan arasındaki başarılı arkadaşlığın simgesi Güdük, insanların büyüttüğü Kedibey, Kerim'in çocukluğunun Mırmır kedisi) artık metnin orta yerine yerleşmiş gibidir. Narla İncire Gazel'in içindeki "Hayvanlar Kitapçığı"nda başka hayvanlar da vardır. Kumsalda oynaşan köpekler, anıtların alınlıkları üzerinde otlayan karakeçiler, yasemin kokuları içinde görünmeden öten sakangurlar, kahvelerin önünde gezinen sarman çoban köpeği, eski bir kentin yıkıntıları arasında hışıldayan hayvanlar, batan güneşi seyreden kertenkeleler, çekirgeler, yabanarıları ("ölmek bilmez taşlar arasında bunca ürkek, bunca yepelek dirim...")... Ama hepsi masalın sembolizminin iyice uzağında, evde, kırda, bir otel odasında karşımıza çıkabilecek, izleri sürülebilecek varlıklar olmuştur şimdi. Narla İncire Gazel'de Karasu'nun kedisi Bibik de artık kendi adıyla alabilecektir yerini.

Yanlış anlaşılabilir. Karasu'nun sonraki anlatılarında yırtıcı imgeden vazgeçtiğini söylemiyorum. Tersine, Karasu bu imgeden hiç vazgeçmedi. Kısmet Büfesi'nde yer alan "Ertuğrul Oğuz Fırat'ın Resimleri Üzerine Akdeniz'den Uzak Bir Metin"de bu resimlerde "saldırganlığın, acımasızlığın en belirgin imi" dediği kedileri, atları, horozları, iki göz yuvarıyla kuluçkaya yatmış kuşları, insan gözleriyle kedi gözlerinin birbirine dönüştüğü anları gördü. "Boğaziçi Üzerine Ön Metin"de insanla ilişkisi ancak bir tutsaklık ya da düpedüz yemek-yenmek kipinde kurulmuş hayvanları, balıkları, martıları anlattı. Kılavuz'da kedi (Mümtaz Bey'in kedisi Gümüş) bu kez kestirilemezliği, tedirgin ediciliği, ürkütücülüğüyle tüm anlatıdaki kaygının, düşle gerçek arasındaki kestirilmezliğin işareti gibiydi. Yine aynı anlatıda, Yılmaz Bey'in Uğur'a hediye ettiği Goya resminde, usun uykuya dalmasıyla birlikte uyuyan insanı çevreleyen "yarasalar, baykuşlar, kediler, gece karanlığının yaratıkları, güçsüzlük anlarımızın uğursuz düşmanları" vardı. Karasu "İki Kadının Işığı Gitgide Azalan Bir Resmi Üzerine Metin"de görme, yaşama açlığı içindeki kısık gözlü yaşlı kadını anlatırken hortumgöz imgesini, Narla İncire Gazel'de Nevres hanımı anlatırken bir eski zaman kıyıcısının yanından ayrılmayan, çakmak çakmak gözleri, apak dişleri, kocaman diliyle canavar bir kara köpek imgesini karşımıza çıkaracaktı. Yine Narla İncire Gazel'de, Erol Akyavaş'ın resimlerini anarak yazdığı "II. Tanım"da, boyanın ya da çamurun içinde gizlenen yırtıcı hayvan imgelerine, boyunları zincirli, ağızları aralık, dişli, gözlü bir eli de andırabilen kurt kellelerine, kalenin efendisi gibi görünen üç başlı üç gövdeli tek kuyruklu yılanlara, yine eski çağların en eski simgelerine geri döndü. Orada da Kısmet Büfesi'ndeki "göz yazıları"ndan hiç eksik olmayan, Kılavuz'da gördüğümüz, Gece'de bütün metne yayılmış yırtıcı imgeler vardır. Boyanın içinde yaşayan en eski masalları, insanın en eski ilişkilerini anımsatan, "gücün, acının, kıyıcılığın, ermenin insanlara buldurduğu en eski sözlerin imleri" vardır. Atlar, atlılar, tolgalı savaşçılar, diri ya da baygın, yarı ölü hayvanlar, "canavarlar, iktidar yürütücüleri, savaşanlar, savaşçılar..." vardır. Aslında "Hayvanlar Kitapçığı" için de söylenebilir bu. Tek farkla: Bu kez yırtıcı imge hayvana değil, doğrudan insana işaret etmektedir. Bu yüzden "Hayvanlar Kitapçığı"nda kedinin, keçinin, sakangurun yanı sıra insanın kendi canını tehlikeye atmadan kıydığı, yerinden ettiği hayvanlar vardır. İnsanların kendi yollarıyla dünyasını böldüğü, hızla geçen bir arabanın kesip attığı kaplumbağalar, çiğnenmiş kurbağaların yassılmış cesetleri, yenmiş, sıyrılmış, emilmiş yengeçlerin artıkları; bir evin avlusunda, bayrama bekletildiğini bilmeden uyuklayan koç; kül olan yılanlar, kurbağalar, kuşlar...

Şöyle söylemek belki daha doğru olur: Yırtıcı imge anlatıdaki payını sürdürüyordur, ama bir yandan da kendini dengeleyecek bir içeriğe, masal aracılığıyla varılabilmiş ama daha az masalsı, belki daha dolaysız denilebilecek, Karasu'nun metinlerinde başından beri kendini hissettirmiş bir ikinci içeriğe daha geniş bir yer açmış gibidir. Altı Ay Bir Güz bu bakımdan önemli. Aslında bu kitapta Karasu'nun temalarının pek değiştiği söylenemez. Orada da gencin ustayla ilişkisi (Kerim'in İsabey'le, Küçük Yohanna'nın İsa'yla, Kedibey'in Kerim'le ilişkisi) anlatılır. Orada da bir yandan yaşamanın, bir yandan da yazmanın yolu üstüne düşünen bir anlatıcı vardır. Orada da bir yandan hayvanları, ağaçları, taşlarıyla bir sahne kurulur, bir yandan da yavaş yavaş bir metin oluşmaktadır; biri bir kenarda cümlelerini deniyor, bir doku oluşturuyor, olabilecek birçok öykü arasından birini kuruyor, onu silip başkasını kuruyordur. Orada da bir kitap nasıl biter, ne zaman biter soruları sorulur. Ama, başka metinlerinde daha az belirgin olan, belki en çok Troya'da Ölüm Vardı'yı hatırlatan bir sadelik de vardır orada. Masalsı yaratıklar, düşün karanlık canavarları, karşı konmaz yıkımlar, cinayetler geriye çekilmiştir. Belki yeniden eve, hayatın daha dolaysız biçimde yaşandığı bir döneme, çocukluğa, ilkgençliğe geri dönüldüğü için bulunmuş bir sadelik vardır. Bir zamanlar masaldan umulan özgürleşmeyi sanki yaşlılık sağlamış gibidir şimdi: "Sonun, başın, ortanın birbirine karıştığı, anlamını yitirdiği, tersinmez zamanın boyunduruğundan kurtulduğunuzu duyduğunuz bir gün gelir. Yaşlanmışsınızdır, yaşamınız artık sizin malınızdır. Malınızı istediğiniz gibi kullanabilirsiniz." Anlatıdaki zaman çizgisi kendiliğinden kırılacaktır artık. Zamanın eriyip dağılıverdiği, kişilerin bölük pörçük bir gerçeklikle görünüp kaybolduğu; elli yıl önceki bir sabahla yaşlılığın, yazanın gözünde iç içe geçtiği bir ânın kitabı olarak kurulmuştur Altı Ay Bir Güz. İnsanın yenilerek yaşadığı, ama bu yenilginin yırtıcı bir şey olarak değil, her zaman bir eşitlik arayışını da barındıran; yoksulluğa, korku ve kaygılara rağmen hayatta kalmayı da içeren bir şey olarak algılandığı, "şansız şerefsiz" ama umudu da içeren bir hayata geri dönülmüştür. Kazançları, eksiklikleri, korkuları, umutlarıyla yazarın kendi hayatını içine akıtabileceği, daha önce ayrı ayrı yazıp bitirdiği ya da yarım bıraktığı her şeyi içine sığdırabileceği bir kalıptır Altı Ay Bir Güz. Karasu'nun bütün diğer kitaplarının tersine bu metnin altına tarih atmamış olması bu yüzden olabilir mi?

Bu yazıyı yazmaya başladığımda kafamda belli belirsiz şekillenen düşünceyi söyleyebilirim artık. Bilge Karasu, içinde yaşadığımız çağda bence ihmal edilmiş, pek cazibesi olmayan bir alanla, iyilikle uğraşıyordu. Yırtıcılıktan söz etmeden, unutulmuş bir tarihe geri gitmeden bu konuda pek bir şey söylenemeyeceğini çoğumuz biliriz, ama ben bunu Karasu'nun anlatılarını okurken daha iyi anladım. Göçmüş Kediler Bahçesi'nin son masalındaki "bir yemişin, hamlığından kurtulması sürecini insancaya çevirmek" sözcüklerinin ne anlama gelebileceğini, Altı Ay Bir Güz'ün neden aynı zamanda bir "büyüme tarihi" olduğunu, Karasu'nun yazıda neden yırtıcı bir alan yaratırken aynı zamanda anlatısını mesafeli, hatta soğuk denilebilecek bir dille işlediğini, korkuya rağmen dirimin "bir kez daha, açıkta, oracıkta" başladığı yeri anlatabilmenin neden öyküyü bölmek pahasına onca ayraç, not, ara-not, dipnot gerektirdiğini o zaman anladım. Sonunda, bir iyilik ânı var. Yoksa, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nda "Ada" ve "Tepe"nin ardından gelen "Dutlar", Narla İncire Gazel'in sonunda güneş batarken limana doğru süzülen tek direkli, ince, uzun, apak tekne başka nasıl açıklanabilir?

Altı Ay Bir Güz'e bakıyorum. Kerim'in İsabey'in ölüm haberini aldığı sahnede karaca bir an görünüp kaybolur. Geriye çocukluğun mır mır kedisi, bir de insanların büyüttüğü, ana tanımamış Kedibey kalmıştır.

Devamını görmek için bkz.

Belgin Önal, “Bilge Karasu-Cemil Kavukçu: Yazarın iki ayrı dünyası”, Varlık, Mayıs 2010

80. doğum yılında

Bilge Karasu’nun anısına...

“... yazıcıdır, yazıcı olduğu için de söz-/cüklerin, sözcüklerin dünyaya kattığı im-/gelerin kölesidir...”

H. Bianciotti

El Amor no es Amado(1)

Bilge Karasu öykülerinin hemencecik, bir solukta okunmayacağını daha ilk satırında anlar kişi. Bir sessizlik, bir çift göz ve bir öykü yetmeyecektir okurken. Kılıçlar kuşanılmalı, algı, dikkat, önceki zamanlarda biriktirilmiş felsefi bir bakış, anlayış yanı başınızda olmalıdır.

“Geceleri, çoğu zaman uyanık, beklerim. Uyuyanların uykusunun kapısında dikilen nöbetçiyim ben; o uyku benden sorulur. Düşün kalıba girmez kütlesi üzerinde yüzen ruhum ben.”(2)

Okurunu yeniden yaratan yazardır Bilge Karasu. Anlamamız gerekenleri imler bize. Bu anlamda yazarın da, okuyanın da işi pek kolay değildir. Yazar, çünkü, bir kitap yazmakla bitirmemiştir işini.

“Nasıl okumak gerektiğini, gerekebileceğini durmaksızın araştıran, öğrenmeğe çalışan, biraz olsun öğrendiğini düşünebilecek hale gelmiş okur... Okumasını bilen, gerçi, okuyarak öğrenmiştir; her okuyanın (hatta “yazanın” demeli) okumasını öğrendiği ise hiç söylenemez.”(3)

Her okuyucuda yeniden yeniden yazılacak ipuçlarını bırakmıştır sayfalara, belki de öğretmen olmasının etkisi vardır bunda. Okur, bir satır okuduktan sonra geriye dönmek ister, sanki eksik bir şey kaldı ya da peşimden beni takip eden bir şey var tedirginliğiyle hep arkasındaki varlığını hissettiği o gölgenin gücüyle okuduklarını tekrar anlamaya çalışır. Satır aralarına saklanmış ipuçlarının düğümünü sabır ve maharetle çözmeye uğraşır. Çünkü okuyucu olmak, en az yazabilmek kadar ciddi, önemli bir iştir. Bilge Karasu’nun dili kullanırken gösterdiği inceliği, kuyumcu titizliğini okuyucu da göstermelidir. Çünkü “Türkçe, yeterince gelişememiş, ya da sevdiğimiz için, kendisinden umudu kesmeye kıyamadığımız bir delikanlı değildir ki!”(4)

Okurken çoğalan ve çoğaltan öykülerin yazarıdır Bilge Karasu. Kendisi ne kadar zor yollardan geçtiyse okurunu da peşi sıra sürükler.

“Yolculuk bir yola vurmaktır kendini; karşı yakaya ulaşmanın bütün hazlarıyla acılarını, güçlükleriyle kolaylıklarını yaşatacak bir yola... Kendimizi sınayıp tanıyacağımız, çeşitli yol arkadaşlıkları kurabileceğimiz ya da yalnız, yapayalnız kalacağımız bir yola...”(5)

Okuyucusuyla birlikte yol almak ister. Yalnızlığını hissettirecek kadar kalabalık bir yol arkadaşlığı ister içten içe sanki. Çünkü yalnızlık yolculuğun kendisidir başlı başına.

“Öykücü, romancı, her yazdığının nereye varacağını bilen kişi sanılır; kendi de zaman zaman buna inanır, ya da inandırılır... Oysa yazdığı her tümcenin ardından ne geleceğini –o ‘bir sonraki’ tümceyi yazmadıkça– hiçbir zaman bilemeyeceğini, kendisi, unutmamak zorundadır.”(6)

Ama böyle söylese de ne yazacağını, nereye doğru gideceğini pekâlâ bilir.

Karasu, zamanın ve hayatın ötesinden yazar bir anlamda. Bu nedenle zamanın kayığında batmadan ya da şişenin içine saklanmış bir sonraki zamanlarda kıyıya vuran köpüklerin arasında bulunup okunacak yazılar yazar. Görünen insan ve hayatının başka katmanlarından kelimelerdir okunan. Bilincin ötesinden, derin kuyudan doldurmuştur kovasındaki harfleri.

“Diller yaşamağa başlıyor. Her şeyden önce, çözülmeğe...”

Hızla çözülen diller, uzun süre söylemeden durdukları şeyleri, sıra sayı gözetmeden, ölçü biçi bilmeden söylemeğe başlarlar.

Çeşitli katlarda işler diller.”(7)

Anlam yüklü imgelerin gücü hemen fark edilir Karasu’nun öykülerinde. İmgeler olmalıdır, çünkü bilinç ötesindekileri karşılayacak kelimeler yoktur gerçeklikte.

“‘Gerçeklik’ dediğimiz, her birimiz için, imgelerimizden başka bir şey değildir bir bakıma. İmgelerimizi sürekli olarak bozup düzelterek, yeniden kurarak, onlara bu özümleme ile uyarlanma işlemlerini uygulayarak, kendimizi, kendimizin dışında kalanı, anlamlı tutmağa çalışırız.”(8)

Anlamak bu bağlamda zorlaşır okurken Bilge Karasu’yu. Bilincin ötesine geçebilmek çok kolay olmasa gerek. Kendini paranteze alıp dışarıda kalanlara ulaşmak sayılmalı bir anlamda bu. Çok derinlerinden dalıp çıkardığı mercanların, istiridyelerin içindeki incilerin ve hatta daha önce varlıklarından habersiz olduklarımızın yazarıdır. Bilge Karasu’nun “karasuları”nda dolanmayı bilmek gerekir okurken. Öykülerdeki dil biraz bize yabancı ve öğrenilmesi gereken yeni bir dil gibidir.

“... bir dilde kendi söyleminizi kurabiliyorsanız, başkasının söyleminin yalnız anlamına değil, tadına da varabiliyorsanız, o dili bilmekten söz edebileceğiniz ölçüde o dilde kurallardan öteye geçebiliyorsunuz, bir başka deyimle, yaratıcılığa yaklaşabiliyorsunuz demektir.”(9)

Cemil Kavukçu ise gündelik, hepimizin ağzında dolanan dili kullanır. Anadilimizle yazar. Hepimizin içinde olduğu hayatlardan, yabancısı olmadığımız, hatta yanı başından geçip giderken durup dikkat bile etmediğimiz kareleri yazar.

“Yemekten sonra bulaşıkları yıkayıp yeniden yukarıdaki odaya çıktı ablam. Çok üzgündü, çok kırgın.

O gece rüyamda gördüm, bir motosikletim varmış. Hem de Nam Kadir’in motosikletinin aynısı. Kıpkırmızı, pırıl pırıl. Evin önüne gelip duruyormuşum. Ablam kapıyı açıp dışarı çıkıyormuş. Çok güzel gülüyormuş. Arkama oturup belime sarılıyormuş. Öyle bir fırlıyormuş ki motosiklet, uçuyormuşuz. Eşarbını fırlatıp atıyormuş. Uzun saçları savruluyor, peşimiz sıra dalgalanıyormuş. Caddelerde, sokaklarda kimseler yokmuş. ‘Canım,’ diyormuş, ‘pastanenin önünde dur da sana dondurma alayım.’”(10)

O kadar meşgul, telaşlı ve büyük işlerimizin peşinde koşmaktayızdır ki, Cemil Kavukçu’nun üzerinde ayrıntılarıyla durup kaleme aldığı, içinden öyküler çıkardığı küçük kareler üzerinde durmayız bile. Fotoğrafçının bir “an”ı kaybolmasın diye sabitleştirmesi gibi Cemil Kavukçu da “an”ları geriye doğru hikâyeleştirir. Gördüğünüz insan, hayvan, kasaba görüntülerinin arka plandaki hikâyeleri kolaycacık anlaşılır, “Bak yahu benim gibi konuşuyor buradaki kahraman” dedirtecek kadar bizden yazar. Anlatıcıdır. Gördüklerini yalınlıkla anlatır.

“Mahallemizde adı haylaza çıkmış bir çocuk vardı. Babasından her gün sopa yese de yapacağını yapardı. Her türlü oyunu oynar, küçük yaşına aldırmadan yetişkinler gibi sigara içerdi. Bir gün onu sarhoş görmüştüm, iki arkadaşı koluna girmiş taşıyorlardı. Henüz erkekleşmemiş sesiyle nara, daha doğrusu çığlık atıyordu. Arkadaşları hem gülüyor, hem de çevrede nasıl bir etki yarattıklarını kontrol ediyorlardı. İçki içmiş olabilirdi, ama sarhoş değildi. İçkiyi, büyümenin bir ölçütü gibi değerlendiren abilerini taklit ediyordu. Yıllar sonra İnegöl’de karşılaşmıştık. O seslenmese, kendini tanıtmasa asla tanıyamazdım. Kırlaşmış sakalı, kederli bakışlarıyla bambaşka biri olmuştu. Çevresindekiler ona ‘Hacı Abi’ diyorlardı. Uzun yıllar otobüs şoförlüğü yapmış, hacca gitmiş. Bir oğlu, iki kızı varmış, hepsini evlendirmiş. Oğlu da onun gibi otobüs şoförüymüş. Artık çalışmıyormuş. Anlaşılan her şeye tövbe etmiş, geçmişine bir sünger çekmiş.

Kasabada kalmak buydu işte.”(11)

Cemil Kavukçu bize sorulacak, sorgulanacak dünyalar bırakmaz. Aktarıcı ve anlatıcı yönüyle okuyucunun işini kolaylaştırır. Gösterir. Olanı olduğu gibi, hatta hüznü dahi içimizi çok acıtmasına fırsat vermeden anlatır. Bilge Karasu’daki izler, imler, ipuçları yoktur peşinden gidilecek. Cemil Kavukçu, anlatıcılığıyla keyiflenilen bir dostla karşılaşmanın verdiği rahatlıkla, o var olduğu düşünülen samimiyete dayanılarak; Bilge Karasu ise, öğreticisinin karşısında az sonra parmak kaldırması gereken sorulara vereceği cevapları kafasında yaratmaya çalışan bir öğrenci disipliniyle okunur. Çünkü Cemil Kavukçu herkese doğru, Bilge Karasu kendine doğru yazar. Ne sadece erkek, ne sadece kadın, ne de sadece bir “an”ı yazar.

“Aynada tanıyamadığım ben. Binlerce parça. Artık ben de olmayan yüz binlerce parça.”(12)

Karasu’da asıl kahraman kendisidir ve kendisinde “insan”ı yazar. Bir dişi ya da erkek olmanın, “insan”ın kimlikler ötesinde kalan yanının aynılığını gösterir. Okuyucuya görülecek, anlaşılacak yenidünyalar yaratır, ödevler verir. “Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?”(13) Bu soruyla baş başa kalan bir okurun zaten felsefeden başka sığınacak yeri kalmıyordur.

Felsefe bakışıyla gördüklerini çepeçevre saran, büsbütün kavrayan ve görünen ötesinde –buna bilinçaltı süreçler denebilir pekâlâ– buzdağı altındaki coğrafyamızın yazarıdır Karasu. Okuyucusundan kendini saklayarak yazar. Belki de bir oyundur bu yakalanmak için.

“Yazmasaydım unutup gidecektim belki, çoğunu... Oysa şimdi geviş getirip duruyorum. Şu ‘aracı olmak’, ‘araç olmak’, ‘bir oyunun taşı, ya da taşları olmak’...

... İşin tümü bir oyun belki, ama bu oyundaki taşlardan biri, yalnız biri, ben, neyi oynadığımı bilmiyorum. Oyundaki yerimi bilmek şöyle dursun, birilerinin beni oynatıp oynatmadığını da kestiremiyorum.

Ölümden de kaygılandırıcı olan, dönülmez olan durum, bu muydu acaba?”(14)

Bilge Karasu’yu yakalama becerisi olan okuru için yarattığı bir oyun. Hem de kelimeleri sıralayışı, harfleri dizişi, güçlü imgeleri kullanışı bakımından okuruna karşı özenli bir yazar. “Okuyanın şaşırması gerek; okuyanın şaşması, ürkmesi gerek. Dünyayı bütünüyle elimde tutabileceğim duygusu artıyor. En değişik kişilerin ben’liğini elimde tutabileceğim duygusu...”(15)

Bu, onun kadar yaşamışlıkla mı, onun kadar derinlerde yüzebilmekle mi, yoksa yarattığı oyuna katılmakla mı başarılır bilinmez ama okuyucudan da aynı saygı ve özeni bekler.

“Bir imgeden yararlanarak üretebileceklerimiz, ya da, bu imgenin ‘içine’ yerleştirip doldurabileceklerimiz, bu imge yardımıyla kavrayıp yorumlayabileceklerimiz tükenmez, tüketilemez. Öyle sanıyorum.”(16)

Kendisi göçtükten sonra dahi okuru olacak çok uzak ve başka coğrafyalardaki her kişiye gösterdiği bu incelikli özenden ötürü zamanın demir teknesinden her çağda denize dalıp ellerinde yeni imgelerle okuyucusuyla oyununa devam edebilecektir.

“Ama yazarın, farkına varmaksızın, içinde yaşadığı dünyadan alıp kullanarak yazılı dolaşıma ilk kez (ya da, yeniden) soktuğu, kattığı imgeler vardır. Bunlar yeniden üreyecek, başka tüketimlere kaynaklık edecektir.”(17)

Bilge Karasu’yu anlamak hangi yaşa denk gelir bilinmez. Belki de derinden derine hissedilen hüznüne hüznümüz denk geldiğinde.

Cemil Kavukçu, zaten içinde olduğumuz oyunları hatırlatır bize. Rahat bir anlatım, günlük hayatın içinde her gün karşılaşabileceğimiz olaylar, kahramanlar, oluşturur onun öykülerini.

“Önce Karga Vahit’in sesini duyuyorum, bir şey söylüyor, ya da gaklıyor. Anladığım kadarıyla, ‘Bu Fatma Girik,’ diyor. Ya da, ‘Aaa, Fatma Girik buraya geliyor,’ diye bağırıyor. Birden kendime geliyorum. Başımı kaldırıp duvardaki saate bakıyorum. Akrep de, yelkovan da yerli yerinde. Karga ağzını açabileceği kadar açmış, gözleri dışarı uğramış. Saat on sekiz! Hayat başlamış. Başlamış ama, kaldığı yerden değil. Arada iki saatlik bir kayıp var.

‘Sefiiil!’ diye haykıran tiz sesi duyuyorum.

Başımı sesin geldiği yana çevirmeden Karga Vahit’in karga gözlerine bakıyorum.

‘O kadın, Fatma Girik değil,’ diyorum, ‘o, beni almaya gelen karım.’

Meyhaneden bir karga sürüsü havalanıyor. Hepimiz ellerimizle kulaklarımızı tıkayıp başımızı önümüze eğiyoruz.”(18)

Kavukçu, erkek dünyasının ironik acısının yazarıdır bir anlamda. Erkek dünyasının altyazısı gibidir.

Doğal, samimi, sanki karşı komşunuzun açık kalan perdelerinin arasından içerdeki hayatı izliyormuşçasına sizi sıkmayan bir yakınlıktan anlatılır yazılanlar. Başrolde bazen kendinizin, bazen tanıdıklarınızın oynadığı iç içe geçmiş hayatların ne kadar basit nedenlerle birbirlerini etkilediğini, domino taşlarına benzerliklerimizi yalınlıkla anlatmasından neredeyse bir filmi izler gibi okursunuz rahatça. Güven, farkına varmadan önemsiz ayrıntılara tutunup gittiği için çabuk kaybolandır.

“Elli kuştan yalnızca biri geri dönmüş. O anda ihanete uğradığı için çılgına dönen biri, güvercinin sadakatini anlayacak durumda olabilir miymiş? Nasıl olsun muş ki. Bütün firarilerin cezasını ona kesmiş ve boynuna tasma geçirip iple kafesine bağlamış. Bir kuşun minicik kalbini çok büyük kırdığını bilmiyormuş tabii.

Anlaşılamamak bu işte, demişti adam. Rakısından bir yudum içmişti.

Anlaşılamamak bu işte!”(19)

Ve her şeye karşın yaşamın keyifli bir yanı mutlaka kenar süsüdür öykülerinde. Bunu hisseder okuyucu. Ama yine de Felsefi derinlik yoksunluğunu hissetmemek mümkün değildir okurken. Soru bırakmaz kafamızda ya da merak edilecek, bizi rahatsız edecek küçük bir ayrıntı, bir diken, görünenin ötesinde bizi gölgeleyen bir sır. Kendimizi gördüğümüz, bizi aynalayan öykülerdir okuduklarımız. Bildik, tanıdık bir yüz, merak edemeyeceğimiz kadar aşina bir hayat. Belki de hayatın basit, sıradan, sadece görünen gözüyle yazılar yazmak felsefeye yakın durmaktır Cemil Kavukçu için.

“‘Sınırlı olan, engel yaratan, dil değil, vericinin kafası; metin değil, alıcının kafası...’ Bizim dile getiremediğimizi bir başkası getirebilir, bizim anlayamadığımızı bir başkası anlayabilir. Çok görülmüştür bu; biraz tarih bilmek yeter...”(20)

Zamanın ateşine hangi yazar dayanacak? Onu ancak başka çağın okuyucuları bilecek...

“İnsan ölür, gövdesi yeniden toz olur/ benzerlerinin hepsi toprağa döner yeniden/ ama kitap, anısının ağızdan ağza iletilmesini sağlar./ Bir kitap, sağlam bir evden yeğdir/ ya da Batı’dan bir tapınaktan,/ bir kaleden de yeğdir...”(21)

Notlar

(1) Aktaran: Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz, 6. Basım, Metis Yayınları, İst. 2006, s. 18. Yukarı

(2) Karasu, Gece, 6. Basım, Metis Yayınları, İst. 2007, s. 11. Yukarı

(3) Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz, s. 12. Yukarı

(4) Age, s. 29. Yukarı

(5) Age, s. 14. Yukarı

(6) Karasu, Gece, 6. Basım, Metis Yayınları, İst. 2007, s. 176.. Yukarı

(7) Age, s. 23. Yukarı

(8) Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz, s. 17. Yukarı

(9) Age, s. 26-27. Yukarı

(10) Cemil Kavukçu, Başkasının Rüyaları (“Ablam”), 6. Basım, Can Yayınları, İst. 2008, s. 26. Yukarı

(11) Kavukçu, Angelacoma’nın Duvarları, Can Yayınları, İst. 2008, s. 101-102. Yukarı

(12) Karasu, Gece, s. 230. Yukarı

(13) Age, s. 231. Yukarı

(14) Karasu, Kılavuz, 6. Basım, Metis Yayınları, İst. 2008, s. 57. Yukarı

(15) Karasu, Gece, s. 97. Yukarı

(16) Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz, s. 14. Yukarı

(17) Age, s. 20. Yukarı

(18) Kavukçu, Başkasının Rüyaları (“O Kadın Fatma Girik Değil”), s. 52. Yukarı

(19) Kavukçu, Tasmalı Güvercin, Can Yayınları, İst. 2009, s. 28. Yukarı

(20) Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz, s. 34. Yukarı

(21) Aktaran: Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz, s. 10. Yukarı

Devamını görmek için bkz.

Semiha Şentürk, “Kitapsız, kedisiz ve onsuz 15 yıl: Bilge Karasu” Milliyet, 20 Temmuz 2010

Brezilyalı yazar Clarice Lispector, “Yumurta ve Tavuk” adlı metninde klasik ‘yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan’ sorusuna ayrıksı ve son derece özgün bir cevap getirir. O metinde öne sürdüğü düşünce şu şekilde özetlenebilir: Tavuk yoktur aslında; tavuk yalnızca yumurtanın gördüğü bir düşten ibarettir. Bir başka deyişle, tavuk sadece yumurta var olabilsin diye vardır.

15. ölüm yıldönümü nedeniyle Bilge Karasu’nun edebiyatını tanıtmayı amaçlayan bu yazıya Lispector’un bu düşüncesiyle başlamamızın nedeni, tavuk ve yumurta sorusuna verilen bu cevabın bir benzerini Bilge Karasu’nun, kendi edebi faaliyeti boyunca da verdiğini düşünmemiz. Bu bağlamda, yapmamız gereken yumurta ve tavuk terimleri yerine yazar ve yapıt terimlerini koymak ve soruyu bu kez şu biçimde sormak: “Yazarlar mı kitapları yazar, kitaplar mı yazarları?”

Soruyu bu şekilde sormak, esasında bir yazarın edebi yapıtıyla gündelik hayatı arasındaki ilişkinin niteliğini sormaktır. Bu soru tam da Bilge Karasu’nun edebi faaliyetinin temel eksenlerinden birini oluşturur, Bilge Karasu her yapıtında bu sorunun cevabının izini sürmüştür.

Yaşam-yapıt, yaşamak-yazmak, gerçek-kurmaca, hakikat-yalan, tüm bu kutuplaşmalar arasındaki ayrımları ya da denklikleri düşünmüş, denemiş ve ete kemiğe bürümüştür Bilge Karasu. Nurdan Gürbilek, Karasu’nun “yazmayı bir kol emeği, bir el becerisi olarak, yani öğrenilebilecek ya da öğretilebilecek bir şey olarak” anlattığını söyler ve ekler: “Yazmayı yemek pişirmeye, dikiş dikmeğe, çiçek dermeğe benzetir örneğin; kitabı çatmaktan, dokumaktan, demlemekten, budamaktan, makaslamaktan, yoğurmaktan söz eder, yazının etlenip butlanmasından, yazıyla birlikte yaşamaktan söz eder. Yani kitap yazmak hep ‘yaşamın benzeri olabilecek bir iş’ yapmak olarak görünür metinlerinde.”

Sınırlı biyografi

Belki de Bilge Karasu yazmayı yaşamaya dönüştürdüğü için, kitapları onun yaşamını kurduğu ve görünür kıldığı için biyografisiyle ilgili bilgiler çok sınırlıdır.

1930 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Çocukluk ve ilk gençlik yılları Beyoğlu’nda annesi, dayıları ve teyzesiyle geçer. Çocukluk yaşamının en ‘harikulade şeyi’ piyano çalmayı öğrenmesi olur. Hatta sonraları zaman zaman geçim sıkıntısı içindeyken piyano çalarak para bile kazanacaktır Karasu. Şişli Terakki Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümünü bitirdikten sonra 23 yaşındayken Ankara’ya taşınır. Burada önce Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’nde, daha sonra da TRT Ankara Radyosu Dış Yayınlar Bölümü’nde çalışır. 1974’ten ölümüne kadar ise Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak Metin Okuma ve Yazma dersleri verir.

Bilge Karasu’nun ‘gündelik’ yaşamı bu küçücük paragrafla özetlenebilir aslında. Onun asıl yaşamını ise her daim dert edindiklerini kaleme döktüğü yapıtları anlatır okurlara.

Karasu’nun “Usta Beni Öldürsen E!” adlı öyküsünde genç cambaz sorar: “Usta, bir yerde, yaşamanın yolunu da bulmakta ustalaşmış değil midir ki?” Bilge Karasu yaşamanın yolunda ustalaşmaktan çok, sürekli bu yolu aradığı için yazardır belki de.

HARİKULADE BİR COŞKU

Bir söyleşisinde, hayatı boyunca doğru düzgün, doyurucu, sağlıklı insan ilişkileri kuramamış birinin peri masalları yazmasına şaşılmaması gerektiğini söyler. Karasu’nun bu düşüncesi yapıtlarının yaşam ile nasıl ilişkilendiğinin, yaşama nasıl ve neresinden dokunmak ve değmek istediğinin anahtarını verir bizlere. Karasu’nun tüm edebiyatı bireyin diğer insanlarla ve varlıklarla ilişkilerini anlamaya, insanları tanımaya yönelik ince ince işlenmiş, sabırlı ve devasa bir çabadır. Aşk, sevgi, dostluk, korku, ayrılık, özgürlük, bir yas ve yaşama kaynağı olarak ölüm, harikulade bir coşku ve beraber olunan varlıklara duyulan özen olarak yaşam... Tüm bu duygular ve haller, Bilge Karasu’nun yapıtında basitçe birer izlek olmaktan öte, birer edebi dayanak ve çıkış / varış noktası olarak somutlaşır. Bu yoğun duygu ve hallerin ortaya çıkardığı durumların tüm sevincini, tüm açmazlarını, tüm trajedisini de yüklenmekten kaçınmadan araştırır Karasu. Yapıtını bu duygu ve halleri en ince noktasına dek açmak için seferber eder.

Bunun için onun yazısı durağan değil, dinamik bir yapı ortaya koyar. Bilge Karasu yazısı, okuru Salah Birsel’in deyişiyle ‘fıştıklayan’, okurun etkin katılımına çağrı yapan yönüyle dinamiktir. Bu dinamizmde, 20. YY. edebiyatında Kafka’nın, Proust’un, Musil’in yapıtlarında en has biçimini bulan modernizmin etkisi olduğu kadar; Bilge Karasu edebiyatının malzemesinin ele avuca sığmayan, dengelerin sürekli alt üst olabileceği ve dönüşümlere açık insan ilişkileri olması da son derece belirleyicidir.

ÖTEKİ ZORDUR

Karasu için ilişkide olunan öteki, bu ister bir insan ister bir kedi ister bir sanat yapıtı olsun, asla kolay, kendini tüm açıklığıyla veren şeffaf bir varlık değildir. Öteki zordur, kişiyi sürekli teyakkuzda tutacak ölçüde düzensizleştirir. Bu yüzden de öteki hep özen ister. Nurdan Gürbilek “Yazı ve Arınma” adlı yazısında, Karasu’nun yazı aracığıyla ötekiyle hep bir denge kurmak istediğini belirtir: “Hazzın, yıkıcılığın, yırtıcılığın alanının terk etmek, ötekini yalnızca haz, yalnızca korku kaynağı olarak değil, aynı zamanda kendinden farklı biri olarak görmek, onunla dengeye ulaşmak istiyor sanki yazı aracığıyla.”

Ötekiyle kurulan ilişkileri kılcal damarlarına kadar betimlemeye ve o gergin dengeleri yumuşatmaya çabalar Bilge Karasu’nun yapıtı. Bu nedenle Bilge Karasu okumak modern yaşamın derinliksizliği ve yıkıcı yüzeyselliği içinde karşılaşılması ender bir boyut açabilme gizilgücüne sahiptir.

Karasu’nun birçok tür içinde yer alabilecek yapıtları (roman, öykü, şiir, günlük, deneme, metin, radyo oyunu, libretto) 1950’lerden itibaren Türk edebiyatında örneklerini vermeye başlayan modernist ve dahası postmodernist yazı anlayışı içinde değerlendirebilecek özellikler gösterir.

İlk ürünlerini 1950’li yıllarda vermeye başlayan Karasu’nun yapıtları, kendini okura bir çırpıda açmayan ve bu anlamda bir yazı kolaycılığına yaslanmayan bir biçim getirir. Bu durum, daha ‘50’li yıllarda dönemin önde gelen dergileri Seçilmiş Hikayeler, Dost, Forum, Türk Dili gibi dergilerinde yayımlanan ilk edebi yazılarında ortaya çıkar.

İLK YAPIT

Karasu’nun dergilerde çıkan ilk öykülerinin bazıları “Troya’da Ölüm Vardı” (1963) adlı kitabında bir araya gelir. Bu kitabı kuran öyküler, bağımsız birer öykü olarak okunabilecekleri gibi, bir araya getirildiklerinde zaman-mekansal ya da atmosferik bir bütünlüğün parçaları olarak da okunabilir. Bunun için de “Troya’da Ölüm Vardı”, dünya edebiyatında modernizmin anıt ismi James Joyce’un “Dubliners” yapıtını anımsatır. Her bir öykü, bir karakterin ya da bir durumun psikolojik, etik, varlıksal boyutlarıyla kuşatılmasına ve betimlenmesine yönelik bir edebi deneme niteliğindedir.

Karasu, bu ilk yapıtında bundan sonraki diğer yapıtları boyunca izleyeceği yolun taşlarını döşemiş gibidir. Merkezde Karasu edebiyatının sorunsalları durur bu ilk kitapta: İnsanlar arasındaki sevgi, yalnızlık, kıskançlık duyguları.

Enis Batur, Bilge Karasu’ya dair bir denemesinde Karasu’nun edebi etkinliğinin en verimli dönemini şöyle ortaya koyar: “En güçlü metinlerini 1960-75 arası yazdı: 30-45 yaş dilimde. ‘Acı Kök’ten ‘Uzun Sürmüş’e, ‘Göçmüş Kediler’den ‘Kısmet Büfesi’ne. Sonra bir düşüş oldu diyecek değilim elbette, Bilge’de düşüş hiç olmamıştır, bir başka evreye geçiş başladı.”

DORUK YAPIT

1970 yılında çıkan “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”, yalnızca Bilge Karasu’nun bu verimli döneminin doruğu değil, modern Türk edebiyatının ve dünya edebiyatının en güzel metinlerinden biridir. Bizans putkırıcılığı (ikonoklazma) döneminde yaşayan iki keşişin, Andronikos ve İoakim’in, inanç- inançsızlık, geçmiş-gelecek, baskı-özgürlük ikilemleriyle sarsıcı bir biçimde karşılaşmasını anlatan “Ada” ve “Tepe” adlı iki öyküyle “Dutlar” adlı bağımsız bir öykünden oluşur “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”.

Bu iki keşişin içinden geçmek ve yüzleşerek katlanmak zorunda olduğu temel sorun, Bilge Karasu’nun hem edebi etkinliğe hem de varoluşa dair her zaman yedeğinde taşıdığı sorunsallardır: Yaşam kurmak ve yapıt kurmak. ‘Kurmak’ fiili, Bilge Karasu’da doğrudan hayat ve aynı zamanda doğrudan edebiyat ile olan bağı içinde düşünülür ve işletilir. Yoğun ve dengesizliklere açık ilişkiler içinde sağlam bir temel üzerine bir yapı kurmak nedir ve mümkün müdür? Hem ilişkiye girilen ötekiyi ezmeye, baskılamaya çalışmadan birlikte yaşamak; hem de ötekinin benliğe getirdiği bütün düzensizliğin içinde bir düzen kurabilmek nasıl mümkündür?

USTA-ÇIRAK

Bireyin varlık zemini, bireyi ayakta tutan, var kılan inanç dizgesinin altüst olması durumunda kişi nasıl ve neyle yaşar? “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”nda genel olarak modern yaşama biçimine, özel olarak ise Türkiye’nin geçirdiği etik-politik dönüşümlere dair sorulan radikal sorulardır bunlar. Kitapta, iki keşişin deneyimleri üzerinden bu tür soruların olası cevapları açık bırakılır. Okurun kendini ve yaşadığı dönemi sorgulaması sağlanır böylelikle. Anlatı aynı zamanda, metindeki yoğun betimlemelerle ve karakterin düşündükleriyle bir öykü dünyasının adım adım kurulmasını da bize gösterir.

Tümden bir varoluş krizini sorgulayan, anlatan “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”nı, Karasu’nun masallar dönemi olarak adlandırabileceğimiz dönemi izler. Bir ibret dersi vermek ya da bir öğretiyi billur bir biçimde aktarmak masalların temel özelliğidir. Bu etik kaygı Bilge Karasu’nun tüm yapıtlarında olduğu gibi masallarında da vardır.

“Göçmüş Kediler Bahçesi”nde toplanan modern masalların her biri, insan ilişkilerinin bir biçimi üzerine odaklanır. Sözgelimi, yiyenin hiç yalan söyleyemediği çiçekleri arayan bir bilgini anlatan “Alsemender” masalı... Bu masal hakikat-yalan ikiliği karşında kişinin edinebileceği tutumları ve bu tutumların sonuçlarını öyküler. Yine bir başka masal, “Usta Beni Öldürsen E!”de Karasu usta-çırak ilişkisini ve bu ilişkiden doğan sevgi, gelenek, gelecek ve yaşam kurma hallerini anlatır. Bu masal, Barış Pirhasan’ın aynı adlı filminin de çekirdeğini oluşturmuştur.

Usta-çırak ilişkisinin Karasu’nun yaşamında da izlerini görürüz. Hacettepe Üniversitesi’nde verdiği felsefe ve edebiyat dersleri bu usta çırak ilişkisi bağlamında düşünülebilir. Enis Batur da Bilge Karasu’nun yapıtlarındaki etik kaygıyı hocalığa taşıdığını vurgular: “Bilge’nin anlatı dünyasında ahlak baş köşeyi tuttu. Özellikle masallarla başladı yoğunluk, masalın klasik tanımına içkin bir ögeydi ‘ders’, bana öyle geliyor ki, ‘Göçmüş Kediler’de altın bir denge yakalamıştı. Sonra, gene Üniversite’deki uğraşı ve onu kuşatan ortam (öğrencilerinin soruları ve sorunları) felsefe ve etik ilişkisini koyulaştırdı.”

Masallardan sonra metinler dönemi gelir: “Kısmet Büfesi”. Karasu bu yapıtına alt başlık olarak ‘metinler’ sözcüğünü seçer. Enis Batur ‘metin’ terimini bilinçli olarak kullanan ilk yazarımızın Bilge Karasu olduğunu söyler. Bu terim, genellikle belli bir türün kalıplarına sığdırılamayan, ne tamamiyle öykü ne de tamamiyle deneme niteliğinde olan bir yazı biçimini adlandırır.

Karasu’nun metinleri de bu tarz bir tür-ötesilik ve edebi sınırların aşılması gerçeğini yansıtır. Karasu, bu metinlerde kurmaca dünyasının da dışına taşıp, tüm yaşamı boyunca ilgi ve uğraş alanı içinde yer alan resim ve müzik gibi sanatlara yoğun bir biçimde temas eder. Bu metinlerle Karasu edebiyatının görsellikle, işitsellikle ve hacimle ilişkili olan boyutunun ipuçlarını bulabiliriz. Karasu’nun edebiyatı modern masallardan metinlere uzanan bu haliyle her zaman çok boyutlu, çoğul bir edebiyat olmuştur.

BELİRSİZLİKLER METNİ

“Kısmet Büfesi”nden üç yıl sonra yayımlanan “Gece” (1985) adlı romanı, hem Bilge Karasu edebiyatı içinde hem de Türk edebiyatı bağlamında eni konu ayrıksı bir yapıttır. Üstkurmaca mantığını çok yetkin bir biçimde yazıya döken, hem modernizmin hem postmodernizmin temel düğümlerini oluşturan gerçeklik-kurmaca, yaşamak-yazmak ikilikleri arasındaki denklemi birçok boyutuyla işleyen bir yapıttır “Gece”.

‘Gecenin işçileri’ olarak adlandırılan bir grup karakterin neden olduğu bir terör halini anlatır roman. “Gece” bir belirsizlikler metnidir. Mekan, zaman, anlatıcının kimlikleri roman boyunca muğlaktır hep. Karasu bu muğlaklık aracılığıyla “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”ndan bu yana gelen baskı-özgürlük, inanç-inançsızlık sorunsallarını deşer. 110 parçadan oluşan bu dağınık görünümlü yapıt, Karasu’nun diğer yapıtlarından biraz daha yoğun bir biçimde bütünlüğünü gizler. Parça parça kurulan bu metni okur da parça parça kurmak zorunda bırakılır. Bu anlamda tıpkı “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”nda olduğu gibi kurmak fiili bu yapıtın da ana motifidir.

“Gece”de, “Benim dilim çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına dalgalanışına ulaşmalı” diye yazar Bilge Karasu. Karasu’nun dili bir mesaj iletmeye yönelik bildirim dilinin şeffaflığına sahip değildir. Bu dil somut bir biçimde yoğundur. Okur daima bir şiir diliyle karşı karşıyaymış gibi hisseder. Bu dil, sözcükleri ve cümleleri işler sanki. Sanki gereksiz bir cümle ya da bir sözcük hiç yokmuş gibidir. Tek bir sözcük bile fazla değildir. Hatta okurun ilk bakışta yadırgayabileceği dirim, günü, çapavul, binit gibi bazı sözcükler ve sözcük yazılışları (Örneğin gelmeğe, gitmeğe) bile yerini yadırgamaz bu metinlerde. Aksine Karasu’nun “Gece”de sözünü ettiği yumuşaklığı ve dalganışı sağlar sanki. Hatta metne yepyeni bir ses ve ritim kazandırır. Karasu’nun Türkçe tutkusu; yapıtlarının diline sanki bir tat, koku, bir ses ve doku aşılar. Duyumsal bir dildir Karasu’nunki. Yalnızca akıl yürütmeye ya da felsefe yapmaya çabalamayan, duyulara da seslenen bir dil...

TÜRKÇE TUTKUSU

Türkçe, Bilge Karasu’nun tutkusudur diyebiliriz. Yedi-sekiz yabancı dile hakimdir, George Eliot’i İngilizceden, Lorca’yı İspanyolcadan, Robert-Grillet’yi Fransızcadan çevirmiştir. Hatta çevirdikleri arasında Çinceden atasözleri bile vardır. Ancak Bilge Karasu’nun yazarlık kariyeri boyunca temel tercihi hep Türkçenin ifade olanaklarını zenginleştirmek yönünde olmuştur. Bu yabancı dilleri bile bu olanakları genişletmek için öğrendiğini söyler.

Karasu’nun ilk romanı “Gece”den beş yıl sonra ikinci romanı “Kılavuz” gelir. Sevgi, dostluk, suçluluk, sorumluluk gibi Bilge Karasu’nun temel meseleleri bu romanda da yürürlüktedir. Ancak bu sefer polisiyeye yakın bir kurgu ve tekinsiz bir atmosfer hissedilir bu romanda.

Füsun Akatlı, “Kılavuz”a konulması düşünülen ve sonradan vazgeçilen bir alt başlıktan söz eder: “TV İçin Düşünülmüş Bir Karabasan”. “Gece”nin aksine güneşli, aydınlık, huzurlu bir güney kasabası olan Turunçlu’da geçen “Kılavuz”da alttan alta bir karabasan havası hakimdir. Berna Moran’ın “gotik türde fantastik bir roman” olarak nitelendirdiği romanda okuru sürekli tetikte tutan tedirginlik, özellikle roman karakterlerinden Yılmaz’ın Uğur’a hediye ettiği tabloyla ve onun altındaki yazıyla somutluk kazanır: “Usun uykuya dalması, canavarlar üretir”. “Kılavuz”da okurun usu hep uykuda gibidir sanki.

YARIM KALANLAR

1990’da yayımlanan “Kılavuz”dan sonra “Ne Kitapsız Ne Kedisiz” adlı deneme kitabı ve anlatının sınırlarında gezindiği “Narla İncire Gazel” adlı kitabı çıkar Karasu’nun. 1994 yayımlanan “Ne Kitapsız Ne Kedisiz”in adı belki de Karasu’yu en iyi anlatan sözlerden biridir. Karasu’nun metinlerinde de yer verdiği kedilere olan sevgisi ve ilgisi dillere destandır. Aslında sadece kediler değil, ‘hayvan’ imgesi Karasu’nun metinlerinin en temel parçasıdır: Tilkiden yengece, kirpiden karacaya hemen her metninde bir hayvana rastlarız. ‘Dirim’, sevgi ve ötekiyle ilişki kimi zaman bu hayvanlar aracığıyla yazıya dökülür Karasu metinlerinde.

Bilge Karasu 14 Temmuz 1995’te aramızdan ayrılır. Fakat yaşamını verdiği yazı serüveni ölümünden sonra da devam eder. Sağlığında tamamlayamadığı “Altı Ay Bir Güz”, vasiyeti üzerine ölümünden bir yıl sonra yayımlanır; 1999 yılında ise Füsun Akatlı’ya bıraktığı ‘bir bavul ve irice bir seyahat çantası dolusu’ metinlerden derlenen “Lağımlaranası ya da Beyoğlu” ve “Öteki Metinler” buluşur okurla. Bundan bir yıl önce ise dergilerde ve gazetelerde kalmış yazılarından, şiirlerinden, öykülerinde oluşan derleme “Susanlar” çıkar.

Karasu “Gece”de, “Hangi ayna kendimizi gösterecek bize? Sürekli bir yürüyüş içinde gibiyiz, bir lunaparkın eciş bücüş görüntü veren aynaları gibi,” der. Bilge Karasu’nun yapıtları, aslında kendimizi ve ötekiyle kurduğumuz o kırılgan ilişkiyi ‘doğru düzgün’ görebilmek ve irdeleyebilmek için bakılması gereken en yetkin ayna belki de. Yarım yüzyılı devirmiş bu yapıtları tekrar tekrar okumanın vakti şimdi...

ÖDÜLLERİ

- “Ölen Adam” ile 1963 TDK Çeviri Ödülü

- “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı” ile Sait Faik Hikaye Armağanı

- “Gece” ile 1991 Pegasus Edebiyat Ödülü

- “Ne Kitapsız Ne Kedisiz” ile Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü

Özgürlük

özgürlük

sınırlarla işlenmiş incecik bir oyadır,

aşk gibi,

dirim çığlığı, ele saygıdır;

yırtılmak bilmediği içindir

sık sık yakılması;

tuttuğu yer, onu kullanmaktaki becerimiz kadardır hep.

BÜTÜN ESERLERİ

- “Troya’da Ölüm Vardı” (1963)

- “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı” (1970)

- “Göçmüş Kediler Bahçesi” (1979)

- “Kısmet Büfesi” (1982)

- “Gece” (1985)

- “Kılavuz” (1990)

- “Ne Kitapsız Ne Kedisiz” (1994)

- “Narla incile Gazel” (1995)

- “Altı Ay Bir Güz” (1996)

- “Lağımlaranası ya da Beyoğlu” (1999)

- “Öteki Metinler “ (1999)

Çevileri:

- “Şehir Çocuğu” (H. Wouk) (1953)

- “Abraham Lincoln” (E. Ludving) (1953)

- “Doktor Martino” (W. Faulkner) (1956)

- “Ölen Adam” (D. H. Lawrence) (1962)

- “Peter Pan” (J.M. Barrie) (1966)

- “Sessiz Bir Ölüm” (S. de Beauvoir) (1966)

- “Bella’nın Ölümü” (G. Simenon) (1981)

- “Üç Deneme “(İ. Calvino) (1993)

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.