Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-952-8
13x19.5 cm, 392 s.
Liste fiyatı: 36,00 TL
İndirimli fiyatı: 28,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Edward W. Said diğer kitapları
Şarkiyatçılık, 1999
Kış Ruhu, 2000
Geç Dönem Üslubu, 2008
Medyada İslam, 2008
Başlangıçlar, 2009
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yersiz Yurtsuz
Özgün adı: Out of Place
Çeviri: Aylin Ülçer
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ağustos 2014
3. Basım: Mayıs 2017

Yersiz Yurtsuz, zamanımızın en önemli düşünürlerinden Edward Said'in çocukluk ve ilkgençlik yıllarına dair anılarını aktardığı samimi bir otobiyografi. Said'in küçüklüğünde yaşadığı kimi ikilemlerin, otoriter babasıyla ve hem çok sevdiği hem de içerlediği annesiyle ilişkilerinin onda bıraktığı izleri görmek mümkün bu anlatıda. Hayatının ilk yıllarında yaşadığı kimlik karmaşasının, kendi deyişiyle "budalalık derecesinde" İngilizvari bir adla Araplığı su götürmez bir soyadına sahip olmanın, Hıristiyan bir Amerikan vatandaşı olarak Filistin, Lübnan ve Mısır'da, ardından bir Arap olarak Amerika'da yaşamanın Said'in kimlik ve aidiyet konusundaki görüşlerini nasıl biçimlendirdiğini görmek de mümkün. Hepsinden önemlisi, Said'in "ülkeden ülkeye, şehirden şehre, evden eve, dilden dile, ortamdan ortama sürüklenişler" sonucunda gelişen "yersiz yurtsuzluk" haliyle barışıp, mezhepleri ve ülkeleri aşan entelektüel aidiyetini bulmasının hikâyesi olarak okunabilir bu anılar.

Arka planda Ortadoğu'da yaşanan siyasi olayların Said'in o zamanki bakış açısından aktarıldığı, gündelik hayatın son derece canlı ayrıntılarla betimlendiği bu kitap, sadece kişisel yönüyle değil, "büyük ölçüde yitik ya da unutulmuş bir dünyayı" gözler önüne sermesiyle de kayda değer bir eser.

OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 13-17

Yersiz Yurtsuz, büyük ölçüde yitik ya da unutulmuş bir dünyanın çetelesi. Bundan birkaç yıl önce, hekimlerin koyduğu tanıya bakılırsa ölümcül olan hastalığımı öğrendiğimde, doğduğum, çocukluk yıllarımı geçirdiğim Arap dünyasında ve ortaokula, liseye, üniversiteye gittiğim Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşadığım hayatın öznel bir muhasebesini ardımda bırakmanın ne derece önem taşıdığı birden kafama dank etti. Bu kitapta andığım yerlerin, insanların çoğu artık yok; yine de onları en küçük, en akıl almaz ayrıntılarına varıncaya dek nasıl da içimde yaşatmış olduğumu keşfetmek yazma sürecim boyunca sık sık hayrete düşürdü beni.

Elimi kolumu bağlayan hastalık, tedavi ve endişe dönemlerimde ayakta kalabilmemdeki en büyük pay kuşkusuz belleğime aittir. Bir yandan başka şeyler yazarken, bu kitabın müsveddeleriyle hemen her gün gerçekleştirdiğimiz buluşmalar hayatıma keyifli olmasına keyifli, ama bir o kadar da emek isteyen bir düzen, bir disiplin getirdi. Üzerinde çalıştığım diğer kitap ve üniversitedeki görevim, bu kitabıma konu olan dünyalardan, deneyimlerden beni uzaklaştırır gibiydi: Bellek denen şey, üzerine düşeni yapsın diye tenezzül edilen yordamlar ve etkinliklerce zora koşulmadığında kuşkusuz çok daha verimli, çok daha özgür oluyor. Yine de Filistin sorunuyla ilgili siyasi yazılarımın, siyaset-estetik ilişkisini özellikle opera ve düzyazı kurmaca ölçeğinde sorguladığım çalışmalarımın ve halen yazmayı sürdürdüğüm, günümüz biçem anlayışını (Beethoven ve Adorno’dan başlayarak) ele alan diğer kitabımın konusuna kendimi fazlasıyla kaptırmış olmamın bu hatıratı alttan alta beslediği de su götürmez.

Kitabı bitirdikten sonra, 1998 Kasımında yeniden bir Ortadoğu yolculuğu yaptım. Bir Zeit’te düzenlenen, benim de katılımcı olduğum Filistin manzarası konulu konferans süresince Kudüs’te kaldım. Ardından, Kahire’nin seksen kilometre kuzeyindeki Tanta Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan, gelecek vadeden bir öğrencimin doktora tezi savunmasında bulunmak üzere Mısır’a gittim. Bir zamanlar geniş ailemin bütün fertlerinin yaşadığı onca kasaba ve köyün Filistinli azınlığın İsrail egemenliği altında yaşadığı bir dizi İsrail yerleşimi —Kudüs, Hayfa, Taberiye, Nasıra ve Akra— haline gelmiş olduğunu bir kez daha kendi gözlerimle gördüm. Batı Şeria’nın, Gazze’nin bazı kesimlerinde özerk denebilecek Filistin yerleşimleri olmakla birlikte, özellikle sınırlardaki, kontrol noktalarındaki ve havaalanlarındaki bütün güvenlik denetimleri olduğu gibi İsrail ordusunun elindeydi. ABD pasaportumun doğum yeri hanesinde Kudüs yazdığından, İsrailli memurların tüm güvenlik noktalarında bana yönelttikleri rutin sorulardan biri de, doğumumdan tam olarak kaç yıl sonra İsrail’den ayrıldığımdı. Filistin’den Aralık 1947’de ayrıldığımı “Filistin” sözcüğünün üzerine basarak söylüyordum. Arkadan gelen, “Burada yakınlarınız var mı?” sorusuna verdiğim “Hayır, kimsem yok” yanıtı, hiç beklemediğim ölçüde derin bir üzüntü ve kayıp duygusu uyandırıyordu içimde her seferinde. Kimsem yoktu, çünkü 1948 baharının başlarında geniş ailemin bütün fertleri bu topraklardan sürülmüş, o günden beri de sürgünde kalmışlardı. 1947’deki ayrılışımızdan sonra ilk kez 1992 yılında, aynı zamanda doğduğum ev olan Batı Kudüs’teki aile evimizi, annemin büyüdüğü Nasıra’daki evi ve dayımın Sefad’daki evini ziyaret etmeyi başarabildim. Bu evlerin başka sahipleri vardı artık ve bu durum, elimi kolumu fena halde bağlayan belirsiz bazı duygusal nedenlerle, şöyle bir göz gezdirmek için bile olsa bir kez daha kapılarından girmemi çok zor, hatta gerçek anlamda imkânsız kılıyordu.

1998 Kasımında yaptığım gezi dahilinde Kahire’de bulunduğum sırada, eski komşularımız Nadia ve Huda’yı ve Aziz Osman Caddesi’ndeki apartmanımızda uzun yıllar bizim üç kat aşağımızda oturmuş olan anneleri Mrs. Gindy’yi ziyarete gittim. Bana yirmi numaranın, yani eski dairemizin boş olduğunu ve satılığa çıkarıldığını söylediler. Evi yeniden satın almamı öneriyorlardı. Bir an düşündükten sonra, neredeyse kırk yıl önce boşalttığımız bir evi yeniden almanın bana bir şey ifade etmediğine karar verdim. Bu konuşmanın üzerinden bir-iki dakika geçmemişti ki, Nadia ile Huda mutfakta benimle görüşmeyi bekleyen biri olduğunu söylediler. Öğle yemeğine oturmadan onu görmeyi ister miydim? Yukarı Mısır köylülerine özgü koyu renk kaftanı ve türbanıyla ufak tefek, ince yapılı bir adam girdi odaya. İki kadın kendisine, sabırsızlıkla görmeyi beklediği Edward’ın ben olduğumu söylediğinde, adam biraz geri çekildi ve başını iki yana sallamaya başladı. “Hayır,” diyordu, “Edward uzun boyluydu ve gözlük takıyordu. Bu Edward değil.” Neredeyse otuz yıl hizmetimizde kalmış olan sofracımız Ahmed Hamid’i tanımakta gecikmedim. Hepimizin aileden biri gözüyle baktığı, alaycı, fazlasıyla dürüst ve sadık bir adamdı Ahmed. Otuz sekiz yıllık bir yokluktan sonra karşısında gördüğü bu kişinin ben olduğuma, değişikliğin hastalığımdan ve yaşımdan ileri geldiğine ikna etmeye uğraştım onu. Kavuşmanın mutluluğunun ve yası tutulan o geri getirilemez zamanların gözyaşlarına boğularak birbirimizin kollarına atıldık birden. Beni nasıl omzuna aldığından, mutfakta ettiğimiz sohbetlerden, ailece Noel’i ve yılbaşını kutlayışımızından ve bu gibi eski anılardan konuştuk. Ahmed’in yalnız yedimizi —annemle babam ve beş çocuk— değil, bütün halalarımı, bütün teyzelerimi, amcalarımı, dayılarımı, kuzenlerimi, anneannemi, hatta aile dostlarımızdan birkaçını bile en umulmadık ayrıntılarına varıncaya dek hatırlıyor olması ağzımı açık bırakmıştı. Geçmiş, Asuan yakınlarındaki uzak kasabalardan Edfu’da bir başına yaşayan bu yaşlı adamın dudaklarından dökülmeye başladıkça, yalnız hepten maziye karışmış olmakla kalmayıp, akıllara düşen bir-iki hatıra ve kırk yılın başında yapılan sohbetler de olmasa kimseler tarafından hatırlanmaz olmuş, kaydı tutulmamış o tarihin ve yaşanmışlıkların ne derece kırılgan, ne derece kıymetli ve ne derece ömürsüz olduğunu bir kez daha anladım.

Bu tesadüfi karşılaşma, o günlerde yaşanan hayatı elimden geldiğince gün yüzüne çıkardığım bu kitabın, Ortadoğu’da yaşanan o gelgitli yılların —doğduğum yıl olan 1935 ile doktoramı tamamlamak üzere olduğum 1962 yılı arasına denk gelen yıllardı bunlar— gayriresmi kişisel bir kaydı olarak bir ölçüde geçerlik taşıdığına dair inancımı daha da pekiştirdi. İkinci Dünya Savaşı’nın, Filistin’in yitirilmesinin ve İsrail’in kurulmasının, Mısır’daki krallık rejiminin sona ermesinin, Nâsır yıllarının, 1967 Savaşı’nın, Filistin hareketinin doğuşunun, Lübnan İç Savaşı’nın ve Oslo barış sürecinin oluşturduğu bir arka planda hayat hikâyemi anlatırken buldum kendimi. Sayfalar arasında firari varlıklarına rastlamak mümkün olsa da, bu olayların tümü hatıratımda yalnızca üstü kapalı bir biçimde yer aldı.

Giriştiğim bu işin bir yazar olarak daha da ilginç bulduğum yanı ise, yalnız uzak bir manzarada değil, üstüne üstlük farklı bir dilde biriktirilmiş olan deneyimlerimi sürekli tercüme etmeye çalışarak dile getiriyor olduğum hissiydi. Herkes hayatı belli bir dilde yaşar; deneyimlerini bu dilde kazanır, bu dilde hazmeder ve yine bu dilde anımsar. Benim yaşamımdaki temel çatlak, anadilim olan Arapça ile, eğitim dilim ve eğitim sonrası akademisyenlik ve öğretmenlik kariyerim süresince ifade dilim olan İngilizce arasındaydı. Bu nedenle de kendi anlatımı başkasının dilinde kurmaya çalışmak —ki bunu yaparken dillerin birbirine karışmasının, bir dil dünyasından diğerine kayıvermemin önüne geçemediğim anların sayısı da az değildi— karmaşık bir uğraş oldu. Bu yüzden de Arapçada sözgelimi dayı ile amca arasındaki farkı belirtirken kullanılan sözcükleri İngilizcede ifade etmek başlı başına bir güçlük olup çıktı. Ama böyle ayrımlar ilk gençlik yıllarımda belirleyici bir rol oynadığından, bir yolunu bulup onları ifade etmek zorundaydım.

Dille başa baş giden bir diğer unsur da o yıllara ilişkin anılarımın merkezinde yer alan ve özellikle ayrılışlardan, varışlardan, vedalardan, sürgünden, nostaljiden, sıladan, ait olma ve yolculuk kavramlarından oluşan kaygan bir zeminde ele alınmış olan coğrafyaydı. Yaşadığım yerlerin her biri —Kudüs, Kahire, Lübnan, Amerika Birleşik Devletleri— büyümemin, bir kimlik kazanmamın, kendime ve başkalarına dair bir farkındalık oluşturmamın yabana atılmaz bir parçası olan karmaşık ve yoğun bir değerler yumağına sahiptir. Ayrıca bu coğrafyaların her birinde okulların anlatıda özel bir yeri vardır; çünkü annemlerin beni yerleştirdiği bu okullar bulundukları şehirlerin ya da kasabaların minyatürleri gibiydi. Kendim de bir eğitmen olduğumdan, okul ortamını anlatılmaya, tasvir edilmeye değer bulmamın şaşılacak bir tarafı yok. Beni asıl hazırlıksız yakalayan, küçük yaştan itibaren gittiğim okulları dahi bu kadar iyi hatırlıyor olmamdı; Amerika’daki üniversite günlerimde ya da yatılı okul yıllarımda edindiğim arkadaşlardan, tanışlardan ziyade bu okullarda kurduğum arkadaşlıkların hayatımın bir parçası haline gelmiş olduklarını fark etmekti. Üstü kapalı bir biçimde izini sürmeye çalıştığım şeylerden biri de çocukluk yıllarıma denk gelen bu okul deneyimlerinin üzerimdeki etkisi, bu etkinin neden halen sürdüğüydü; neden onları elli yıl sonra halen okurlarıma anlatmayı isteyecek denli büyüleyici ve ilginç bulduğum sorusuna bir cevap bulabilmekti.

Her şey bir yana, bu hatıratın yazılmasındaki asıl neden bugünkü yaşamımla o günlerdeki yaşamım arasındaki zamansal ve mekânsal uçurumun iki yakasını bir araya getirme ihtiyacıydı tabii ki. Bu kavuşmak bilmez mesafeye bariz bir gerçeklik olarak değinmek isterim yalnızca; yoksa onu uzun uzadıya ele almak ya da tartışmak gibi bir niyetim yok. Tek söyleyebileceğim, uzaklarda kalmış bir zamanı ve deneyimler yumağını yeni baştan kurmaya soyunduğumda bu mesafenin anlatımda bir kopukluk hali, ironik bir tavır ve hava yaratmış olduğudur. Bu kitapta sözü edilen insanlardan bazıları hâlâ hayattadır ve olasıdır ki, onlara ya da başkalarına ilişkin betimlemelerimden hoşlanmayacak, benimle aynı fikirde olmayacaklardır. Hiç kimsenin duygularını incitmek gibi bir niyetim olmamakla birlikte, yazma sürecimdeki birincil yükümlülüğüm başkalarına hoş görünmek değil, ne denli tuhaf olursa olsun kendi anılarıma, deneyimlerime ve duygularıma sadık kalmaktı. Anımsadıklarımdan ve gördüklerimden yalnızca ve yalnızca ben sorumluyum, geçmişte kalan ve üzerimde nasıl bir etki yarattıklarını asla bilemeyecek olan bireyler değil. Gerek anlatıcı gerekse anlatının bir karakteri olarak, aynı ironilerden, aynı yüz kızartıcı tasvirlerden payıma düşeni fazlasıyla aldığım, bu anlamda bilinçli olarak kendime bir ayrıcalık tanımadığım da yeterince açıktır umarım.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Gaye Özdemir, "Edward Said olmadan önce", Taraf Kitap, Eylül 2014

Hayatı, uzun ve ince bir yol olarak algılamak çizgisel bir düzlemde ilerlediğimiz algısını da beraberinde getiriyor. İster kadercilik deyin adına, ister evrenin çekim gücü: Edimlerin, eylemlerin, eylemsizliğimizin, hâsılı cümle ritmiyle bugünümüzün dünün doğal bir uzantısı ve sonucu olduğunu kabul ediyoruz.

Hatırlamak ve UnutmakOysaki dünümüzle bugün, dün olduğumuz insanla bugün yansıttığımız kişi arasında sadece geçen zamanla da açıklanamayacak derecedeki büyük ve göz korkutan uçurumlar, insan doğasının daha çetrefil olduğunu düşündürüyor ister istemez. Bu büyük uçurum nasıl kapanır? Kapanabilir mi? Dahası elzem midir bu? Hatırlamak, bir hatırat kurmak geçmiş ve öteki sizler üzerinden bugüne ne sağlar, sizden ne kaybettirir?

Zamanımızın en büyük düşünürleri arasında gösterilen Edward Said, Yersiz Yurtsuz adlı hatıratını kaleme almasının asıl nedenini “bugünkü yaşamımla o günlerdeki yaşamım arasındaki zamansal ve mekânsal uçurumun iki yakasını bir araya getirme ihtiyacı” olarak tanımlıyor. Zamanında İletişim Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alan Aylin Üçler’in incelikli çevirisi, Metis tarafından yeniden basıldı.

Baskıcı Aileden Kaçarak...

Yıl: 1991. Said, lösemi olduğunu öğrenir. 1994 yılında “bugüne anlam verebilmek ve kaybolup giden bir dünyanın anısını canlı tutabilmek adına” çocukluk ve ilkgençlik anılarını yazmaya başlar. Out of Place, ancak 1999’da okurla buluşacaktır. Anılarıyla New Yorker Kurmaca Dışı Kitap Ödülü’nü de kazanacak olan Said, 2003’te yaşamını yitirecektir. Edward Said, “Edward Said olmadan öncesi”ne uzanıyor bu kitabında. Lübnan’ın yılankâvi sokaklarından Kahire’nin zıtlıklarla bezeli kozmopolit caddelerine ve İsrail’in devlet statüsünü almasından önce 40’lı ve 50’li yıllarda Filistin’de yaşanan değişimleri, ABD’nin sadece kendine benzeyen ABD’liliğini o gün algıladığı şekliyle ve tatlısert bir üslupla anlatıyor Said. “İngiliz olduğu su götürmez bir” isimle apaçık Arap izleri taşıyan soyadı, gittiği hiçbir yerde peşini bırakmayacaktır. Sonrasında İngilizce ile Arapça arasında salınırken de aynı yabancılığı hissedecektir o: Yersiz ve yurtsuzdur o.

Said, “Ortadoğu’daki değişimlerin epey şahsi bir bakış açısından gayrıresmî kaydı” olarak da okunmasını istedi hatıratında, ailesinin kişiliği ve hayatı alılmaması üzerindeki etkilerine özellikle değiniyor. Baskıcı bir baba figürü ile her hareketini izleyen bir annenin daimi alakası altında büyümeye başlayan Said, olgunlaşmasının ancak ve ancak ailesinden ayrılmasıyla mümkün olduğunu bilir.

Yersiz Yurtsuz’da, siyaset ancak hepimizin hayatını etkilediği hâliyle yer alıyor. Anlatının merkezine yerleşmeyi asla başaramasa da, Demokles’in kılıcı gibi atmosferin aldığı şekli derinlemesine etkiliyor. Said de o günleri anarken “politikanın hayatının merkezinde olmadığını özellikle” vurguluyor.

Yersiz Yurtsuz, geçen yüzyılın en büyük düşünürlerinden birinin kişisel ve epey tantanalı gelişimini anlatıyor. Yer yer şiirsel, yer yer de romantik bir üsluba yakın duruyor. Said ama son tahlilde hiçbir tanımlamaya girmemeye özen gösterircesine yazıyor adeta. Zira o hep ve daima "Yersiz Yurtsuz."

Devamını görmek için bkz.

Can Bahadır Yüce, "Yazmak Panzehirdir", Zaman Gazetesi, 16 Eylül 2014

Türkiye’de "hem Doğulu hem Batılı" denince akla hemen Edward Said’in gelmesi ilginçtir. Oysa Said tepeden tırnağa Batılı bir entelektüeldi. Kuşkusuz Doğu-Batı arasındaki diyaloğun artmasına katkıda bulunmuştu; Batı entelektüel dünyasının kaymak tabakasıyla (Derrida, Sontag, Chomsky) Filistin direnişinin öncülerini aynı evde buluşturan bir isimden söz ediyoruz. Ama eğitimi, entelektüel donanımı, düşünme biçimi, kuramsal yaklaşımları ve sonuna kadar savunduğu hümanist kimliğiyle ‘Batılı’ bir aydındı. Şarkiyatçılık adlı başyapıtında oryantalistlerin Doğu algısını ustalıkla teşrih masasına yatırmasının sırrı da Batı düşüncesine ‘içeriden’ bakabilmesinde saklıydı.

Bugünlerde Said’i hatırlamak için iyi bir sebebimiz var: Otobiyografisi Yersiz Yurtsuz (Metis) yeni baskısıyla raflarda. Anna Karenina’nın girişini hatırlatan, bir otobiyografide rastlanabilecek en çarpıcı açılış cümlelerinden biriyle başlar bu kitap: "Bütün aileler ana babalarını, çocuklarını icat ederler; her birine bir hikâye, bir kişilik, bir yaradılış, bir kader, hatta bir dil biçerler." Çocukluğunu ve ilkgençliğini anlattığı kitapta, ömrünü edebi metin çözümlemekle geçirmiş Said’in kendisinin de ne kadar usta bir hikâye anlatıcı olduğunu görmek insanı şaşırtıyor. Edward Said anılarını 90’lı yılların sonuna doğru, kanser olduğunu öğrenince yazmaya başlamıştı. Amansız hastalığına karşı belleğinin gücü sayesinde ayakta kaldığını söylüyor. Yersiz Yurtsuz, "yazmak panzehirdir" önermesinin doğrulandığı örneklerden biri.

Kendi deyişiyle "Araplığı su götürmez Said soyadına zoraki iliştirilmiş, budalalık derecesindeki İngiliz Edward adını" taşıması Said’in bölünmüş kimliği hakkında bir fikir veriyor. Ama bundan yola çıkarak onun Doğu ile Batı’yı buluşturduğunu söylemek kolaycılık olur. Said, anılarında hayatının 1967 Savaşı’ndan itibaren değiştiğini belirtiyor: "1967’den sonra eskiden olduğum kişi değildim artık." Arap dünyasının İsrail karşısında uğradığı bozgun, onu edebiyat eleştirisinin ve akademinin sınırlı dünyasından politik aktivizmin ön saflarına taşımış.

Yersiz Yurtsuz’un müsveddelerini temize çeken, kitabın sunuşunda Said’in de coşkuyla teşekkür ettiği, asistanı Zaineb (Zeynep) Istrabadi’den iki yıl Arapça dersi almıştım. Zaman zaman Zeynep Hanım’dan da Said’in soyu gittikçe tükenen klasik 20. yüzyıl entelektüellerinden biri (mutlaka dolmakalem kullanan, pipo içen, klasik müzik tutkunu) olduğunu dinledim. Edward Said ismini klişelerden ve efsanelerden temizlemek için geç bile kalındı. 10. ölüm yıldönümü için kızı Najla Said’le yaptığımız söyleşide, babasının taş attığı ünlü fotoğrafın aslında turistik bir gezide çekildiğini anlatmıştı örneğin. New York Post gazetesi “Terör Eylemi” manşetiyle verme fırsatını kaçırmayınca o fotoğraf zihinlere kazındı. Hâlâ Said’in İsrail tarafına bir çatışmada taş attığını sananlar var.

Edward Said’in entelektüel uğraşı iktidarla ittifak kurmaya çalışan sanat ve siyaset biçimleriyle mücadele ederek geçmişti. Daima edebiyatın muhalif içeriğini hatırlattı ve iktidarların canını sıkan bir aydın oldu. Yeni muhafazakâr devlet entelektüellerine karşı sesini yükseltti. Akademik birikimini kayıtsız şartsız iktidarın hizmetine sunmak şöyle dursun, bunu yapanlarla sert polemiklere girmekten çekinmezdi. Bunun ispatı, danışmanlığını yaptığı Arafat’la yolunu ayırmış olmasıdır. Oslo’daki barış görüşmelerini kişisel iktidarını korumak için kullanan Arafat’ı şiddetle eleştirdi ve hiç affetmedi. (Tanıdık geliyor mu?)

Edward Said, Filistin’in dünyayla bağıydı ama siyasetin çiğlikleri, son yıllarında kabuğuna çekilmesine sebep oldu.

Devamını görmek için bkz.

Esra Yalazan, "Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler", Radikal, 28 Eylül 2014

Bugünlerde sınır boylarında berbat politikaların bedelini ödeyen insanlığın akıbetini Edward Said çok önceden yazmıştı. "Yersizliği, yurtsuzluğu", 'anadil' tartışmalarını, mezhep savaşlarını çaresiz izleyerek okuduğunuzda çok daha anlamlı oluyor.

Kök salmak, bir fiil olarak da çekicidir. İnsanın temel kimlik meselelerinden biri olan ‘aidiyet’ duygusunu besler. Kök salan insan, kunt bir ağaç misali asırlarca yeryüzüne tutunmaya ant içmiştir sanki. Faniliğe inat atalarıyla, gelenekleriyle, kültürüyle, diliyle varlığının sürmesini arzu eder. Kendini ait hissettiği ‘kutsal toprağa’ saldığı derin kökler sayesinde edindiği kimlik, bu dünyadaki yolculuğunu anlamlı kılar.

Bu düşünceyle başı hoş olmayanlar da vardır elbet. Sürüklenerek yaşamanın kazançlarının tadını çıkarır onlar ve bir süre sonra o ‘yersizlik’ bilinçli bir tercih haline gelir. Yaşam pratikleriyle pek örtüşmese de Heidegger’in kök salma inancına karşı çıkanlardan biri olduğunu okuduğumda şaşırmıştım. Yerinden olmanın, savrulmanın dünyada var olmanın temel bir biçimi olduğunu anlatıyordu eserlerinde. Kaybolmadan varoluşun hakikatine vakıf olunamıyordu ona göre.

Bu yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olan Edward Said, yersizliği ve yurtsuzluğuyla halleşmeye karar verdiği an, varoluşunun manasını kavradı sanırım. Ülkeler, şehirler, okullar, evler, diller arasında savrulurken aidiyetinin esas itibarıyla kültürel ve entelektüel bir bakışla şekillendiğini fark etmiş olacak ki hastalandığını öğrendiğinde anılarını gecikmeden yazmaya karar vermiş. Yersiz Yurtsuz bir otobiyografi mi, evet böyle de tanımlanabilir.

Kitlesel Göç Çağı

Çocukluk, ilk gençlik anılarının, kimlik karmaşasının, çelişkilerin yanı sıra döneminin Ortadoğu siyasi atmosferini de çıplak bir bakışla aktaran, edebi lezzeti de olan çok uzun bir deneme bence. Said, önsözde dillerle olan ilişkisini hatırlattıktan sonra coğrafyanın öneminden bahsediyor: “Dille baş başa giden bir diğer unsur da o yıllara ilişkin anılarımın merkezinde yer alan ve özellikle ayrılışlardan, varışlardan, vedalardan, sürgünden, nostaljiden, sıladan, ait olma ve yolculuk kavramlarından oluşan kaygan bir zeminde ele alınmış olan coğrafyaydı. Yaşadığım yerlerin her biri - Kudüs, Kahire, Lübnan, Amerika Birleşik Devletleri – büyümemin, bir kimlik kazanmamın, kendime ve başkalarına dair bir farkındalık oluşturmamın yabana atılmaz bir parçası olan karmaşık ve yoğun bir değerler yumağına sahiptir”.

Said’in altını çizdiği çok dilli, kültürlü hayat onun entelektüel hayatını zenginleştirmişti. İçinde yaşadığımız çağın ‘mülteciler, yersizler ve kitlesel göç çağı’ olduğunu anlatan muhteşem makalesi ‘Kış Ruhu’nda gönüllü ve ‘eksantrik’ sürgünlükle mültecilik arasındaki farkı gösteriyordu: “Sürgünü çağımıza özgü bir siyasi ceza olarak kavramak için, haritası edebiyat tarafından çıkarılmış deneyim alanlarının ötesine geçmek şarttır. Joyce’u, Nabokov’u ve hatta sürgün hakkında dokunaklı bir şeyler yazmış olan Conrad’ı bile bir kenara koymak şarttır. Bunun yerine, adlarına BM kuruluşları yaratılmış olan sayısız kitleleri, yurtlarına dönme imkanı kalmamış, ellerinde sadece ekmek karneleri ve söz konusu kuruluşlardaki numaraları olan köylü mültecileri düşünmek gerekir”.

Bugünlerde kenarları mavi çarpılarla işaretlenmiş bu cümleleri okurken kanlı Ortadoğu coğrafyasında yüz binlerce mülteci korkunç bir vahşetten kaçıp kendilerine dünyada sığınacak “bir yer” arıyor. Sınır boylarında devletlerin berbat politikalarının bedelini ödeyen insanlığın akıbetini Edward Said çok önceden yazmıştı. Yersizliği, yurtsuzluğu, bugün hala gündemde olan ‘anadil’ tartışmalarını, mezhep savaşlarını çaresiz izleyerek okuduğunuzda çok daha anlamlı oluyor.

İktidar ve ‘Bir Ben Duygusu’

Said, sadece Filistinlilerin sözcüsü konumundaki siyasi duruşuyla tanınan bir yazar, düşünür değil kuşkusuz. Onu edebiyat, sanat, müzik alanında da güçlü kılan, opera salonunda, bazen bir kitabın önsözünde, edebiyat eleştirilerinde, müzik yorumlarında, akademik çalışmalarında, belgeselde, sinemada, iktidara meydan okumak ve muktediri rahatsız etmekti. Bu bilinçli bir tercih değildi elbet. Tabiatının, parçalanmış kimliğinin bir parçasıydı o meydan okuma. ‘Yersizlik’ sadece köklerini salamadığı topraklardan ibaret değildi çünkü. Benliğinin dehlizlerindeki karanlık tünellerde doğuyordu asıl ‘kimsesizlik’. Said, ilk gençlik yıllarını anlattığı bölümlerde, o parçalanmayı ve devamındaki kırılmaları da yazmış: “Ben olmak yalnızca asla tam olması gerektiği gibi olmamak değildi; asla huzurlu olamamak, sürekli sözümün kesilmesini, düzeltilmeyi ve mahremiyetimin ayaklar altına alınmasını beklemek, kararsız kişiliğimin ezilmesi demekti aynı zamanda. Babamın dokuz yaşından itibaren beni tutsak eden sıkıyönetim rejimi ve hayat terbiyesi bana ne bir soluklanma fırsatı, ne de onun kurallarının ve kalıplarının ötesinde bir ben duygusu bıraktı. Müebbeden yersiz yurtsuzdum artık.

Said’in müebbet yersizliği, o ‘ben duygusunun’ parçalanışından sonra bir yere oturtamadığı çok kimlilik meselesini de hayatı boyunca taşımasına neden olmuş. Ve nihayet birikmiş hatıralarıyla anlatmaya karar vermiş. Yersiz Yurtsuz üzerinde çalışmaya 1994 Mayısında, lösemi yüzünden gördüğü ilk üç kemoterapi seansı sonrasında başlamış. Sayfaları merakla, manevi derinliğine şaşırarak, üzülerek, kimi zaman güçlü ironisine gülümseyerek çevirirken, sıkça “iyi ki yazmış, iyi ki yazmış” diye sayıklayıp durdum.

İyi ki yazmış çünkü o sadece hali hazırda tanığı olduğumuz ‘göç çağının’ anlatıcısı değil. Evet yarı gönüllü bir sürgün olarak yaşadığı hayatta kendisi gibi dünyanın her tarafına savrulanları, mültecileri, sürgünleri de anlattı. Hümanizm için hümanizme eleştirel yaklaşılması gerektiğini söyledi. “Savaş kışkırtıcısı, antisemit, ırkçı” türünden muhtelif saçma yakıştırmalar nedeniyle ölüm tehditleri aldı. Hakaretlere nüktedanlığıyla cevap veren harika makaleler, kitaplar yazdı. Ama bu son kitabıyla, en kıymetli varlığını, ömrü boyunca göğsünde bir mücevher gibi taşıdığı ‘kimliksizliği’, insan olmanın çaresizliğini incelikli bir dille teslim etti. Onun gibi bir düşünürün, yazarın benliğinin oluşma sürecini dönemin atmosferiyle birlikte okumak ayrıcalıktır, diye düşünüyorum doğrusu.

Said’in annesine olan düşkünlüğü öyle klişe bir anne-oğul ilişkisinden ibaret değil. Hayatının ve kitabın sonundaki itiraf onu ‘yersizlikten’ kurtarmıştı belki de: “Kendi içimde entelektüel, duygusal ve siyasal anlamda köklü bir değişim geçirmekte olduğum bir sırada, annemin bizzat idealize ettiğim kişiliğinin, sesinin, beni kuşatan anaç ilgisinin ve bakımının, hayatta gerçek anlamda güvenebileceğim yegane şey olduğunu hissetmiştim”.

Baskıcı babayla, merhametli anne arasındaki ‘yersizlik’, onu sıkıştırmış gibi görünse bile aileden, gönül bağıyla kök saldığı topraklardan kopartılarak Amerika’ya gönderilmesinin, yalnızlıkla, mutsuzlukla geçen bütün o yılların kendisi için talihli olduğuna karar vermiş nihayetinde: “Artık ne ‘doğru’ olmak ne de yerli yerinde (sözgelimi evde) olmak önemli, hatta arzulanıyor geliyor bana. Yersiz yurtsuz dolanıp durmak, bir eve sahip olmamak, bundan böyle hiçbir yerde kendini pek de evinde hissetmeyecek olmak daha iyi. Hele de ölene dek kalacağım New York gibi bir şehirde…”

Bazıları için ‘ev, yer, yurt’ kök salmak değil, geçmişin hatıralarını canlı tutan sağlam köklerin hayaliyle, özlemiyle, burukluğuyla insanlığa büyük bir miras bırakabilmektir. Edward Said, hayatı, eserleri, konuşmaları ve galiba en çok da Yersiz Yurtsuz'la bunu gerçekleştirdi. Dünyanın kirinden, pasından, ‘öksüzlüğünden’, insan sevgisinden, edebiyattan, müzikten, sanattan hepimize kocaman bir ‘Ev’ yaptı.

Devamını görmek için bkz.

Harun İlhan, "Yersiz yurtsuz bir entelektüel", Zaman, 28 Eylül 2014

Sürgün, marjinal ve yabancı entelektüel Edward Said, dünyadan göçeli tam 11 yıl oldu. Entelektüel birikiminin yanında, hayatı boyunca hakkaniyetli bir aydın olabilmenin getirdiği yükümlülük vardı üzerinde. Belki de bu yüzden “çağın vicdanı” sıfatı eklendi her seferinde isminin başına. Onu ve eserlerini kıymetli kılan da bu herhalde.

"Ah Doğu Doğu’dur / Batı da Batı / Bunların buluşmasıysa mümkün değildir asla." İngiliz şair Rudyard Kipling, 1889’da kaleme almıştı yukarıdaki mısraları. Bu ünlü dizeler, tarih boyunca iki kıtanın, iki kültürün, iki rengin karşılaşmasının, modern zamanlarda bambaşka bir hale geldiğinin özeti gibiydi. Doğu ve Batı… Bu iki düşman kardeş, dünya kurulduğundan bu yana sürekli beraber anılmışlar, kâh birbirlerine üstün gelmişler kâh savaşlar altında yaralanmışlar ama her zaman karşılıklı bir ilişki içinde olmuşlardı. Batı için Doğu, esrarengiz ve cezbedici bir hale taşıyordu kadim zamanlarda. Doğu için Batı ise benzer bir bilinmezlik taşıyordu ve merak uyandırıcıydı. Bu iki medeniyet içerisinde isimleri tarihe yazılmış veya tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuş pek çok gezgin, tacir ve asker, bu ezeli karşılaşmanın iki farklı dünyadaki sürekliliğini sağlıyordu.

Galibinin veya mağlubunun, yerlisinin ya da yabancısının belli olmadığı bu ilişki, tarihler 19. yüzyılı gösterdiğinde bambaşka bir seyre oturdu. Öteden beri gerek Doğu’nun gerek de Batı’nın bu ilişkide, kendi varlığını üstün gören bir kültürü yeni nesillere miras bıraktığı biliniyordu. Fakat bu esrarengiz karşılaşma, ötekinin, tahayyül edilenden bambaşka bir şey olabileceğini hatırlatmaktan da geri kalmıyordu. Modern zamanlar, üstünlüğün izafi bir şey olduğu ihtimalinin bir kenara atılmasına ev sahipliği yaptı. Batı’nın kendi içindeki gelişmeler ve kazandığı yeni toplumsal kimlik, ‘ötekiyle’ karşılaşmasında kendisine ‘Allah vergisi’ bir üstünlük telkin ediyordu. İşte oryantalizm, bu üstünlüğün Batı dışında aranıp modern uluslara teşhir edilmesi vazifesiyle bilim dünyasına adımını atmıştı. Edebi metinlerin ve tarihi vesikaların çözülmesi, şifresinin kırılması ve Doğu’nun bütün çıplaklığıyla tanımlanması, bu disiplinin yaklaşık 150 yıl boyunca başlıca etkinlik alanını oluşturmuştu. Doğu’nun günceli sanki tarih boyunca hiç değişmemiş gibi yaklaşıyordu ilk oryantalistler. Lakin bu alışkanlık; ilerlemenin, akılcılığın ve bilimin önderlik ettiği modern Batı’nın bilinçaltını oluşturuyordu ve oluşturmaya da devam ediyor.

Modern zamanların yalnız düşünürü Edward Said, bu bilinçaltını tersyüz etmiş ve Doğu hakkındaki gerçeklerin aslında Batı’nın kendi yansımasından başka bir şey olmadığını göstermişti. Said, Filistinli Hıristiyan bir baba ve Lübnanlı Hıristiyan bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İsmindeki sentez durumu, özellikle Türk kamuoyunda yıllarca Said’in Müslüman bir Arap olarak algılanmasına neden olmuştu. İngiliz edebiyatındaki profesörlüğünün yanı sıra usta bir piyanist olan düşünür, sadece akademik dünyanın değil, siyasal aktivizmin de önde gelen isimlerinden biri oldu. Kimliğindeki birbirine taban tabana zıt ve karmaşık unsurlar eserlerini ve mücadelesini belirleyen ana ekseni oluşturuyordu. İşte bu renkli hayatın ilk bilindik uğrağı, 1978 yılında basılan ünlü Oryantalizm kitabıydı.

Kitap, Batı toplumlarında büyük bir şok ve Doğu toplumlarında coşku uyandırmıştı. Said, 68’li yılların sistem karşıtı ilhamının tetiklemesiyle Doğu’nun, Batı tarafından üretilen bir söylem ve tarih dışı bir yorum olduğunu belirterek Oryantalizm’in temel kabulünü yıkıp geçme harekâtına girişiyordu. Haklı veya haksız pek çok eleştiri ve iltifatın bu hamleden sonra peşi sıra gelmesi ile Said sevgisi ve nefretinin çığ gibi büyümesi söz konusu süreçte kaçınılmazdı. İyi de Said, bu ‘rahatsız edici’ metinlerinde neyden bahsediyordu?

Oryantalizm ve Batı’nın İslam algısı

Oryantalizm kitabı, modernliğin siyasal, toplumsal ve felsefi krizleri üzerinde hayat bulmuş bir metindi. Bir yandan Batı’nın refah toplumu, sefaletin ayak seslerini işitiyor, siyasal sistem uzun yıllar boyunca pek de farkında olmadığı yeni aktörlere (kadın, göçmen, ırk vb.) alışmaya çalışıyordu. Diğer yandan da varoluşçu ve yapısalcı felsefeler, artık büyüsü bozulmuş aydınlanma düşüncesinin hakkından geliyordu. Said, meşhur kitabında bütün bu gelişmelerin ışığında Oryantalizm’in Batı tarafından yazılan bir tarihin sonucu olduğunu ileri sürdü. Ona göre modern bilinç, Doğu’yu kendi talep ve beklentileri çerçevesinde sürekli olarak yeniden inşa etmişti. Doğu’nun durağan ve esrarengiz atmosferi, Afyon Savaşları veya Pearl Harbor vakası, farklı zaman dilimlerinde Batılı zihniyetin hep aynı duyguyu kendi bilinçaltından çekip çıkarması ile meydana geliyordu. Elbette ki Oryantalizm’in ilham aldığı ya da araştırdığı olaylar gerçekte vardılar fakat bu olayların anlamı ve tekabül ettiği hakikat, Doğu’nun değil Batı’nın yorumlarıyla biçimlenmişti. Kısacası Doğu hakkında söylenenler, Oryantalist söylemin içinde bu medeniyetin kendisi haline geliyordu.

Said, ikinci başyapıtı kabul edilebilecek Medyada İslam (1981) kitabında ise Oryantalist eleştirilerin kapsamını biraz daha daraltıyordu. İslam topraklarında doğmuş ve genç yaşında Batı’ya göç etmiş bir aydın olarak Batı’nın İslam’a nasıl baktığını tartışıyordu. Said, İran Devrimi (1979) ve Batı’daki yankılarını analiz ederken adeta Oryantalizm’in klasik tarihinin güncel bir tekrarını sunuyordu. Yine Batı’nın cehaleti, tahakkümün sarhoşluğu ile birleşiyor, gerçekte yaşananlar pek de soruşturulmaksızın haber sütunlarını süslüyordu. Said, burada Oryantalist bir aktör olarak haberci ve haber yapım uygulamalarından hareketle, kamuoyunda zaten oluşmuş bir algının nasıl abartılıp manipüle edilerek canlı tutulduğunu vicdanlı okuyucularına duyuruyordu.

Marjinal, sürgün, yabancı

Yalnız bir düşünürün kimliğini özetler şu üç kavram: Marjinal, sürgün ve yabancı. Said, gerek kişisel gerek de entelektüel yaşamıyla bu üç sıfatın canlı bir örneğidir. Filistin’de Hıristiyan bir Arap, Amerika’da ise Ortadoğulu bir göçmen olarak görülmesi, yabancılık duygusunun bütün hayatına yön vermesine neden olmuştur. Bu duygunun tetiklediği marjinallikle kültürlerin sınırlarında dolaşır ve belki de bu marjinallikle iki kültürün mahiyetini gösterme imkânına kavuşur. Bu yalnız ve vicdanlı düşünürün yabancılığı ve marjinalliği, onu dünyanın her noktasında iki kere sürgün haline getirir. Batı’da, Doğu ve İslam hakkında cadı avları düzenlenirken Said, vicdanının sesiyle bu duruma tepki gösterir ve içinde yaşadığı toplumca görmezlikten gelinir. Filistin’de masum insanlar katledilirken, koskocaman bir medeniyet ayaklar altında çiğnenirken, haklı ancak yalnız bir isyan başlatır. Fakat akıcı ve derin üslubu, sağır kulaklara çarpıp geri döner.

Yersiz yurtsuz düşünür Edward Said dünyadan ayrılalı 11 yıl oldu. Bu süreç içinde dünyanın dört bir yanında kan ve gözyaşı akmaya devam etti. Said, edebiyat profesörlüğünden siyasal aktivistliğe uzanan yaşamı boyunca iktidarın zihinleri nasıl ele geçirdiğini, olayların gerçekte ne olduğu ile pek de ilgilenmeksizin nasıl yeniden ürettiğini ve vicdanların dünya çapındaki bir haksızlığa karşı nasıl duyarsızlaştığını gösterdi insanlığa. Siyasal propagandalar arasında yolumuzu kaybettiğimizde ve dünyanın hengâmesi arasında sağduyumuz rotasını şaşırdığında ise Said ve eserleri, vicdanımızı aydınlatmaya devam ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Aysel Yaşa, "Yeri yurdu yoktu vicdanı hep vardı", Yeni Şafak, 11 Ekim 2014

Biz onu şarkiyatçılık konusunu titizlikle ele alışıyla, meşhur Oryantalizm (Şarkiyatçılık) isimli kitabıyla tanıyoruz daha çok. Karşılaştırmalı edebiyat profesörü ve aktivist olan Edward Said, elbette bunların ötesinde derin anlamları olan, hayatı birçoklarına örnek bir isim. İçimizdeki birçok yersiz yurtsuzun inandığı vicdanı göğsünde gururla taşıyan Said, aramızdan ayrılalı on bir yıl oldu. 1994 yılında kanser olduğu haberini öğrenince yazmaya başladığı otobiyografik eseri Yersiz Yurtsuz, inişlerle çıkışlarla, yer yer kimlik arayışlarıyla geçen dolu bir ömrün özeti niteliğinde. Yersiz Yurtsuz: Anılar, Said'in 1967 yılındaki Arap- İsrail Savaşı'na kadarki döneme denk düşen gençlik yıllarını ele alıyor. Filistin meselesi üzerine yazdığı makaleleriyle kitleleri etkileyen Said'i, Said yapan etkenleri kitabın satır aralarında bulmak mümkün. Annesi ve kız kardeşleriyle ilişkisi, Edward ismi Said soyadıyla Arap dünyasında geçen çocukluk, ortaokul, lise ve üniversite için ABD'de geçen hayata dair öznel muhasebeler kitabın yazılmasının asıl sebebi.

Samimi Yoldaşı Annesiydi

Kanser olduğu haberinden sonra New York'a dönüp, 1992 yılında ailesi ile birlikte doğduğu yer olan Filistin'e giden Said'in, bir de tek başına çıktığı Kahire seyahati var. Karmaşık ve anlaşılması güç bir ruh haliyle satır satır işlenen hayat bir entelektüelin oto portresi olunca, dünyanın bir dönemi de resmi geçit olarak akıp gidiyor. İkinci Dünya Savaşı, İsrail'in kuruluşu, Nasır yılları, Mısır'da krallık rejimin sona erişi, Filistin direnişi, Lübnan Savaşı ve Oslo barış süreci. Bunların yanı sıra Said'in özel yaşamına dair anektodlar da var. Annesiyle yaşadığı aşk- nefret ilişkisi mesela. 'Entelektüel, duygusal bir yakınlık yoldaşlık aradığımda yalnızca ve yalnızca anneme dönüyordum. Yaşamımın ilk 25 yılı boyunca en yakın, en samimi yoldaşım kuşkusuz annemdi' cümleleri Said'in hayatında sürekli tekrar edilenler arasında. O, hayatında yaşadığı birçok olayı, gerçekleştirdiği çoğu davranışı annesiyle ilişkilendirerek bir çizgi çekiyor kendine. Kudüs'te doğması kuşkusuz, ona hayatında çok şey katıyor. Kitapta da sıklıkla dile getirdiği yersiz yurtsuzluk onun en büyük zenginliği. Hayatının çetelesini sunarken şu cümleleri aktarıyor Said: 'Edward olarak sözünü ettiğim benliğe ait olan, çoğu zaman ustalıkla kuşanıp kullandığım toplumsal özelliklerin altında, uzun bir zaman gömülü olarak kendini gizlemiş olan ikinci bir benliğin belirişi ve giderek artan sayıdaki göçlerin çocukluk yıllarımdan itibaren yaşamımı nasıl allak bullak ettiğiydi.'

Köksüzlük O Kadar da Kötü Değil

Yaşamı boyunca sürekli bir göç halinde yaşar Said. Şehirden şehire, kültürden kültüre, dilden dile gezer durur. Sonunda vazgeçemediği bir göçerlik hali, yersiz yurtsuzlukla kalakalır. Fakat okuduklarımızdan anlıyoruz ki o, bu durumdan hiç şikâyet etmiyor: 'Yaşamımdaki bunca uyumsuzluktan sonra pek doğru bir şey olmamayı, yersiz yurtsuz olmayı yeğlemeyi öğrendim.' Farklı kültürler arasında yaşadığı geçişkenlik, adı anıldığında 'çağın vicdanı' denilen Said için her zaman açık bir pencere olur. Filistin'de Hıristiyan bir Arap, Amerika'da Ortadoğulu biri olarak görülmek, marjinal bir noktaya konumlandırılmak onun hayatına pozitif yönde bir yol çizmesine neden olur. İki kültürü de iyi benimser, çıkarımlar konusunda objektif davranır, her daim vicdanının sesini dinler. Filistin'de masumlar katledilirken susmaz, bu yüzden yalnız kalır ama mücadeleyi hiç bırakmaz. Dünyadaki insanlara köksüz olmanın o kadar da kötü olmadığını gösterir. Hayatına değen yığınla insandan hep bir şeyler öğrenir. Filmden, müzikten, sinemadan, spordan, edebiyattan, operadan, piyanodan kısacası sanatın ve hayata dair güzelliklerin barındırdığı her daldan ayrı ayrı meydan okur. Köksüzlüğünü de bu dal budak salmış hayatta yine ve yeniden önemsemez...

Profesörsün, kendi işine bak!

Yaşadıkları sürgünlük hali için 'O sıralar olayların iç yüzünü hiç bilmeyen, dünyadan habersiz bir tanığıydım bu sürgünlük halinin' diyecektir sonraları. Yirmi yıl sonra siyasetle ilgilenmeye başladığında da anne ve babasından ret cevabı alacaktır. Annesi 'Mahvına sebep olacak bu,' derken, baba 'Sen edebiyat profesörüsün, kendi işine bak' diyordu. Ölümünden birkaç saat önce babasının Said'e söylediği son sözler ise şöyle: 'Siyonistlerin sana yapacaklarından korkuyorum. Kendine mukayyet ol.' Said aramızdan ayrılalı çok oldu. Hayatı boyunca vicdanıyla hareket etti, okudu, yazdı, mücadele etti. Peki, tüm bunlara nasıl zaman ayırdı. Onun da cevabı var: 'Bende ne boş zaman ne de dinlenme kavramı vardır. Hele bir işi zamana yayma anlayışından büsbütün yoksunumdur.'

Baba gölgesi altında

Pek parlak bir okul hayatı geçirmez Said. Babasının kamburluğuna, düz taban oluşuna takmalarını saymazsak, o hayatından memnundur. Atletizme merak salar, fakat yaşadığı talihsiz bir olay sonucu koşu kariyeri sona erer. Daha sonra tenis, yüzme ve biniciliğe merak salar. Piyano çalar, öyle ki bir dönem müzik kariyerini bile düşünür. Öğrencilik hayatından bahsederken 'Öğrencilik hayatımın tutarsız gidişi…' özeleştirisini de yapmadan geçemez. Babasının, Said'in hayatına düşen gölgesinin ise tesiri çok büyük: 'Babamın dokuz yaşımdan itibaren beni tutsak eden sıkıyönetim rejimi ve hayat terbiyesi bana ne bir soluklanma fırsatı, ne de onun kurallarının ve kalıplarının ötesinde bir ben duygusu bıraktı. Müebbeden yersiz yurtsuzdum artık. Böylece Edward oldum çıktım- her gün katlanmak zorunda oldukları, dışarıdan görünenden farklı olmasına farklı, yine de dışarıdakinin kaderini değiştirmeye gücü yetmeyen bir iç benlik tarafından gözlenen bir anne-baba yaratısı.' Edward Said, hep üzerinde konuşulan soyadı içinse '…Araplığı su götürmez Said soyadına zoraki iliştirilmiş, budalalık derecesindeki İngiliz 'Edward' adına alışmam, daha doğrusu bu adı daha az yadırgar hale gelmem yaklaşık elli yılımı aldı' derken de 'Amerikalı bir iş adamının, Amerikalılığa dair en ufak bir his taşımayan oğlu olarak başlamıştım Kahire Amerikan Lisesi'ne…' cümlelerini kurarken de 'etiketler' üzerine sıklıkla düşündüğünün vurgusunu yapıyor.

Devamını görmek için bkz.

Zekeriya Başkal, "Yitik bir dünyanın çetelesi: Said’in anıları", Zaman Kitap Eki, 8 Ekim 2014

Edward Said, edebiyat kuramları ve eleştirisi, siyaset, karşılaştırmalı edebiyat ve müzik alanlarında en önemli ve çok tartışılan entelektüellerden biridir. Bu konularda onun eserlerinden bahsetmemek, ona gönderme yapmamak hemen hemen imkânsızdır. 1978’de yayımlanan Şarkiyatçılık, Ortadoğu çalışmalarında, postkolonyal eleştiride hâlâ kült kitaplardandır. Olayların Ağında İslam, Kültür ve Emperyalizm, Entelektüel gibi eserleri bu alanlara ilgi duyanların mutlaka okuması ve üzerinde düşünmesi gereken eserlerdir.

Yersiz Yurtsuz, Said’in doğumundan profesyonel hayata başlamasına kadarki anılarını içeriyor. Ön planda Said’in ve ailesinin hikâyesi var. Ancak Edward Said o kadar karmaşık bir ilişkiler ağı içinde büyümüş ki bu kişisel hikâyede Amerikan kimliğinden İsrail’in kuruluşuna, Nasır milliyetçiliğinden Princeton Üniversitesi’ndeki erkek egemen havaya kadar pek çok tarihsel ve toplumsal katmana rastlamak mümkün.

Kitabın hikâyesinden bahsetmişken Aylin Ülçer’in son derece başarılı bir çeviri ortaya çıkardığını da söyleyelim. Said gibi birkaç dili konuşan ve İngilizceyi nüanslarıyla yazabilen bir yazarı Türkçeye çevirmek kolay bir iş değildir. Kitabı okurken çeviri tadı almıyorsunuz ve eğer İngilizceden de okumuşsanız Said’in sesini duyabiliyorsunuz. Çevirinin başarı ve güzelliğindeki tek istisna, çevirenin bana göre gereksiz bir şekilde ısrarcı olduğu “çoğun” kelimesi.

Unutulmuş Bir Dünyaya Dair

Said, kitabın büyük bir kısmını hastalık ya da tedavi dönemlerinde yazdığını söylüyor. Anıları “yersiz yurtsuz, büyük ölçüde yitik ya da unutulmuş bir dünyanın çetelesini çıkarmak” ve “ölümcül olan hastalığını öğrendikten sonra yaşadığı hayatın öznel bir muhasebesini ardı[n]da bırakmak” için yazdığını ifade ediyor. Farklılıkların hayatının bir parçası olduğunu ve bundan dolayı hiçbir tek kimliğe indirgenemediğini, giderek bu yersiz yurtsuzluğa alıştığını ve yersiz yurtsuz olmayı yeğlediğini vurguluyor.

Yazar, kışları Kudüs’te yazları Kahi-re’de yaşayan bir ailede doğmuş. Annesi Lübnanlı, babası Amerikan vatandaşı. Aile Hristiyan ve Arap. Said, Kahire’de bir İngiliz okuluna gidiyor. Adı bir İngiliz kralının adı ve soyadı Arapça. Said’in tek bir yere, milliyete, kültüre ait olamama ya da birbiriyle kesişen kimliklere ait olma hali, diller için de geçerli. Küçük yaşlardan itibaren Arapça, İngilizce ve Fransızca konuşuyor. Özellikle Arapça ve İngilizce arasında sürekli gelgitler yaşıyor, birini konuşurken diğerini hatırlıyor. Bunda annesinin onunla her iki dilde konuşmasının ve ona daima İngilizce yazmasının etkisi var.

Said taşıdığı özelliklerin kimliklerle olan bağını nasıl fark ettiğini kişisel anekdotlarla anlatıyor. İngiliz okuluna giderken okuldaki öğrencilerin çoğunun İngiliz olmamasına rağmen İngilizcenin zorunlu olmasından, İngiltere’nin çayırlarından, dağlarından, krallarından oluşan müfredatın absürtlüğünden, muhteşem kelimesinin daima İngiliz tarihine gönderme yaptığından bahsediyor.

Anılarında gördüğümüz iki ana izlek ,Said’in annesiyle ve babasıyla olan ilişkisi. Said ta küçüklüğünden annesinin ve babasının ölümlerine kadar ikisiyle olan ilişkisini büyük bir dikkat ve ayrıntı zenginliğiyle sunuyor. Annesinin şefkatli ama buyurgan duruşu, babasının Amerika’da sadece 10 yıl yaşamış olmasına rağmen ömür boyu devam eden ve hiçbir şekilde sorgulanmasına izin vermediği, milli günlerde işyerine Amerikan bayrağı asmasından Şükran Günü hindi yemesine kadar ayrıntılarla süslü Amerika’ya bağlılığı, Said’in canlı ve güçlü gözlemleriyle anlatılıyor.

Said’in hatıralarında, sadece Ortado-ğu’da değil Amerika’da geçirdiği yıllar da var. Princeton ve Harvard Üniversiteleriyle ilgili gözlemleri ilginç. Örneğin, 1950’li yılların Princeton’ı son derece muhafazakâr, entelektüel hiçbir ortam sunmayan, kadınların sadece cumartesi akşam altıya kadar girebildiği bir elit okulu olarak anlatılıyor. Benzer eleştiriler Harvard için de var. Entelektüel gelişimini ise ufuk açan birkaç hocanın dışında şöyle özetliyor Said: “Saatlerce, günlerce, haftalarca doymak bilmezcesine kitap okuduğumu hatırlıyorum.” (s. 381) Benzer cümleleri tüm entelektüel formasyonu için de kuruyor: “Müzik, yazın ve felsefe tarihine ilişkin okumalarım hem öğrenci hem de öğretmen olarak yapıp ettiğim her şeyin temelini oluşturdu.” (s. 365)

Said, dilinin ve zihninin tüm imkânlarını kullanarak ve adeta hiçbir engel tanımadan hayatının bu dönemine ait anılarını kaleme almış. Anılarında bir edebiyat eleştirmeni, bir akademisyen, bir müzikolog olmanın getirdiği tüm avantajlar mevcut. Bunun yanında son derece insani, sıcak bir tarzı var. Said bu anıları yazdığında altmışlı yılları aşmış. Annesini şöyle betimliyor: “Onun kollarının arasında olmak cennetten çıkma bir mutluluktu.” Ya da Amerikan pasaportunun Ortadoğu’daki nüfuzunu şöyle anlatıyor: “…birer muska misali taşıdığımız Amerikan pasaportlarımız bizleri Filistin üzerinden oynanan siyasi oyunlardan sakınıyordu.” (s. 165)

Uyumak istemeyen yazar

Eserin hemen her yerinde nesnel ve mesafeli bir entelektüelin sesiyle, günleri sayılı olduğunu bilen bir fâninin sesi birbirine karışıyor. Eserde bu nesnel duruş ve insani yönle ilgili pek çok öğe var. Ancak benim en ilginç bulduğum, yazarın uykuya direnişi ve hayatı kutsayışı: “Uyku insanın farkındalığını sekteye uğratan her şey gibi ölümden farksız benim gözümde… Uykusuzluk, ne pahasına olursa olsun arzulamaya devam edeceğim kutlu bir hal.” (s. 388)

Kitabın sonu adeta aceleye getirilmiş gibi. Onca anekdottan, onca hatıradan sonra yazarın bunları bir yere bağlamasını, birkaç sayfayla da olsa bir muhasebe yapmasını bekliyor insan. Bu durum kim bilir belki de sonunun yakın olduğunu bilen bir insanın tıpkı uykuya direndiği gibi bir son yazmaya da direnmesi olarak açıklanabilir.

Said, büyük bir açıkyüreklilik ve güçlü bir dille hayatının ilk 23 yılını zaman zaman siyasete, Ortadoğu ve ABD tarihine değinerek anlatmış. Çok yönlü, çok katmanlı, çok zengin bir zihnin muazzam bir kültürlerarası tecrübe, dil, müzik ve felsefe bilgisiyle yoğrularak hayata ve kendine bakışından öğrenebileceğimiz çok şey var. Kesinlikle okunmalı!

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.