Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-669-5
13x19.5 cm, 184 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Edward W. Said diğer kitapları
Şarkiyatçılık, 1999
Kış Ruhu, 2000
Medyada İslam, 2008
Başlangıçlar, 2009
Yersiz Yurtsuz, 2014
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Geç Dönem Üslubu
Rüzgâra Karşı Edebiyat ve Müzik
Özgün adı: On Late Style
Çeviri: Özge Çelik
Yayına Hazırlayan: Bülent Doğan
Kapak Kolajı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2008

"Geç dönem çalışmalarının bir ömür boyu süren estetik çabayı nasıl taçlandırdığını gösteren örnekleri hepimiz rahatlıkla bulabiliriz. Rembrant ve Matisse, Bach ve Wagner. Peki ya uyum ve çözüme ulaşma değil de, uzlaşmazlık, güçlük ve çözüme ulaşmayan bir çelişki şeklinde ortaya çıkan sanatsal geçlik örnekleri? Yaşın ilerlemesi ve sağlığın bozulması 'hazırlıklı olmanın', olgunluğun sükûnetini beraberinde getirmezse?"

Said'in zihnini uzun zaman meşgul eden bir mesele geç dönem üslubu. Richard Strauss, Beethoven, Thomas Mann, Jean Genet, Giuseppe Tomasi di Lampedusa, Konstantinos Kavafis, Luchino Visconti ve Glenn Gould'un geç dönem eserlerini inceleyen Said bu kitabın yayımlandığını göremeden aramızdan ayrılmıştı.

Said'in 1995'te Columbia Üniversitesi'nde verdiği dersleri temel alan bu eser, sanatçı ve sanat eserine dair mitlere çomak sokarak, geç dönem eserlerinin başka bir boyutunu gün ışığına çıkarıyor. Çoğu durumda toplumun beğenilerine ters düşen bu eserlerdeki hakiki sanatsal deha ışıltısının büyüsüyle ilgilenenler için...

İÇİNDEKİLER
Önsöz, Mariam C. Said
Giriş, Michael Wood
1 Vakitlik ve Geçlik
2 On Sekizinci Yüzyıla Dönüş
3 Sınırlarda Dolaşan Bir Yapıt: Così fan tutte
4 Jean Genet'ye Dair
5 Baki Kalan Bir Eski Düzen
6 Entelektüel Olarak Virtüöz
7 Geç Dönem Üslubuna Genel Bir Bakış
Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş, Michael Wood, s. 11-19.

Samuel Beckett sert ve karmaşık bir ironiyle, "Ölüm bir günümüzü boş tutmamızı istememiştir bizden,"(1) derken, ölümün çat kapı geldiğini ve bir şeylerle meşgul olduğumuz bir sırada da pat diye ölebileceğimizi ima eder. Ama ölümün bizi beklediği zamanlar da olur ve bu bekleyişin son derece farkında olmak da mümkündür. Böyle durumlarda, tıpkı ışığın değişmesinde olduğu gibi, zamanın niteliği de değişir; çünkü şimdiki zaman bütünüyle diğer mevsimlerin gölgesi altında kalmıştır: canlanan ya da silikleşen geçmiş, yeni yeni kestirilemez hale gelen gelecek, zamanın ötesindeki tasavvur edilemez zaman. Böyle durumlarla beraber, geçliğin bu kitapta işlenen o özel anlamını hazırlayan koşullara varırız.

Geç kelimesinin incelikle yer değiştiren, geç kalınan buluşmalardan tutun da doğanın döngüsüne ya da kayıplara karışan bir hayata kadar uzanan çok çeşitli anlamları üzerinde biraz durmakta fayda var. Geç'in belki de en sık kullanılan anlamı sadece "çok geç" tir, olmamız gerekenden daha geç, zamanında olmayandır. Ama geç akşamlar, geç çiçeklenmeler ve geç sonbaharlar çok dakiktir – uymaları gereken başka bir saat ya da takvim yoktur. Ölü insanlar şüphesiz zamanı aşmışlardır; öyleyse bizim onlara "geç"(*) dememizde hangi zorlu ve zamansal özlem yatar? Geçlik zamanla kurulan bir ilişkinin adını anmaz ama daima zamanı beraberinde getirir. İster ucu ucuna kaçırılmış, ister yakalanmış, ister çoktan geçip gitmiş olsun, zamanı hatırlamanın bir yoludur.

Columbia'da verdiği şu meşhur "Geç Dönem Yapıtları/Geç Dönem Üslubu" dersi için aldığı notlardan birinde Said, "mekânın zamana dönüştürülmesi"nden bahseder: "Kronolojik bir dizilişin açılarak zamanı daha iyi görmemizi, deneyimlememizi, kavramamızı ve zamanla daha iyi çalışmamızı sağlayan bir manzara haline gelmesi... Adorno: hedefin paramparça bir manzara elde etmek oluşu" (Said'in italikleri). Bu not, Proust'tan çeşitli pasajlarla ve Hopkins' in üç şiiriyle devam eder. Bütün pasajlar Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'sinin sonundan alınmıştır; burada anlatıcı hem geçmişin geri getirilebilirliğine dair yeni içgörüleri karşısında büyülenir hem de kalan yıllarının ya da aylarının muhtemelen az olması yüzünden ıstırap çeker. Said'in notuna göre, bu anlatıcının gözünde insan bir kavşaktır, zaman bir beden, "karakterler ise süre". Said –Hopkins ile birlikte– şairin delicesine sevdiği kararan manzaraları, "birkaç kere belli belirsiz iç geçirdikten sonra ... açıklamalarımıza teslim olan" "kış dünyasını"(2) ve belki de hepsinden önemlisi zihnin sert yağmurları ve azgın havalarından tek kaçış yolumuzun uyku ve ölüm olduğu korkunç tabloyu düşünür:

Ey zihin, koca koca dağların var; derin uçurumların

Dehşet saçıyor, dimdik, dibi görünmüyor. Yakala onları

Asla yanına yaklaşmayanları. Küçük mahpusluğumuzun

O sarplıkla ya da derinlikle işi kalmasın artık. İşte! sürün,

biçare, kasırgaya diz çöken bir avuntunun altında: her

Hayat mutlaka son bulur ve her gün uykuda ölür.(3)

Bütün bunlar ("Geç Dönem Yapıtları/Geç Dönem Üslubu" dersinin tanıtım yazısından bir alıntıyla) "üslubunun kendine has nitelikleri sebebiyle yapıtlarında geçliği sergileyen ... sanatçı" örnekleridir ve bu "kendine has nitelikler"in zamanı mekâna dönüştürmeyi aştığı açıktır. Adorno'nun "paramparça manzarası", geç dönem yapıtlarının zamanla cebelleşme ve ölümü –Adorno'nun tabiriyle– "kırılmaya uğramış bir biçimde, alegori şeklinde" temsil etmeyi başarma yollarından sadece biridir. Bu kırılma açısı Said için de önemlidir. Adorno'nun ürettiği tabirle "geç dönem üslubu", yaşlanmanın ya da ölümün doğrudan bir sonucu olamaz çünkü üslup ölümlü bir mahluk değildir ve sanat eserinin de organik bir hayatı yoktur ki kaybetsin. Yine de, sanatçının yaklaşan ölümü yapıtlara girer, hem de çok farklı yollardan; bu açıdan imtiyazlı biçimler, Said'in ifadesiyle, "anakronizm ve anomali"dir. Şimdiden alıntıladıklarımız da dahil olmak üzere böyle sanatçılardan oluşan bir kanon vardır ve bu sanatçıların hemen hepsi elinizdeki kitapta bir biçimde karşınıza çıkar: Adorno'nun ta kendisi, Thomas Mann, Richard Strauss, Jean Genet, Giuseppe Tomasi di Lampedusa, K.P.Kavafis. Said'in hayatının sonlarına doğru yayımladığı başka başka denemelerde karşımıza çıkan sanatçılar da vardır: Euripides, Britten, hatta –en azından bir operada– Mozart. Son örneğimizde, aniden ortaya çıkan, olgunluktan farklı bir geçlik –bu kitapta okuyacağınız gibi– "kelimelerin ve durumun çok ötesinde, özel ve ironik bir ifade biçimi" üretmektedir.

Said'e göre, bu geçlik türü Sophokles'in ve Shakespeare'in son yapıtlarında bulduğumuz doğaüstü dinginlikten çok daha farklıdır. Oidipus Kolonos'ta, Fırtına ve Kış Masalı kendilerine özgü biçimlerde zaten geç yapıtlardır ama zamanla cebelleşmeyi çoktan bırakmış ve yatışmışlardır. Bu kitabın ilk bölümünde, Said şunları yazar: "Geç dönem çalışmalarının bir ömür boyu süren estetik çabayı nasıl taçlandırdığını gösteren örnekleri hepimiz rahatlıkla bulabiliriz. Rembrant ve Matisse, Bach ve Wagner. Peki ya uyum ve çözüme ulaşma değil de, uzlaşmazlık, güçlük ve çözüme ulaşmayan bir çelişki şeklinde ortaya çıkan sanatsal geçlik örnekleri?" Bir taraftan uzlaşmayı reddedip canlı performans dünyasını terk ederek ölüler arasına katılan, diğer taraftan faaliyetlerini olanca yoğunluğuyla devam ettiren ve böylece kendi geçlik biçimini yaratan Glenn Gould gibi sanatçılara ne diyeceğiz?

Kendisinin de tekrar tekrar dile getirdiği gibi, Said Adorno'ya çok şey borçludur. Son röportajlarından birinde, Said "tek gerçek Adorno takipçisinin kendisi olduğunu" söyler. (Tel Aviv'den Ha'- aretz Magazine'e verdiği bu röportajda bir de "son Yahudi entelektüel" olduğunu söylemiştir.)(4) Ciddi olmadığı çok açıktır ama bu şakayla asıl dalga geçtiği şey verdiği örneğin önemi değil, Adorno' nun takipçileri olabileceği (ya da Said'in Adorno'yu bu kadar yakından takip ettiği) düşüncesidir. Yine de Said, çok can alıcı noktalarda bizim melankoli ustasından ayrılır. Kendi geçliğinin kayda değer tek geçlik türü olduğunu düşünmemiş ve Adorno'nun bütün bu zorluğun "trajik boyutunu" gözden kaçırdığını düşünmüştür.(5) Ayrıca, Adorno'nun "bütünüyle yönetilen toplum"unun(**) her zaman bir tehlike olmakla beraber her yerde bir gerçeklik olmadığını düşünmüştür. Müzikal Nakışlar'da "haz ve mahremiyet bütün bunların altında kaybolup gitmeden kalır" yazar ve Brahms'ın müziğiyle ilgili düşüncelerini anlattığı unutulmaz bir pasajda onun "müziğinin müziğini" hatırlar – herhangi bir dünyevi sanat her türlü siyasi ve ekonomik yönden incelendikten sonra da varlığını hissettiren deruni müzik.(6)

Bu kitapta yazdıklarına bakılırsa, Said'e göre geçlik "bir sürgün biçimidir" ama öyle ya da böyle sürgünlerin bile yaşadıkları bir yer vardır ve "geç dönem üslubu şimdiki zamanın içinde olduğu gibi, tuhaf bir biçimde de ondan ayrıdır". Said Adorno'nun geçlik anlayışını "kabul edilebilir ve normal olanı aşıp ayakta kalma düşüncesi" olarak yorumlar; dahası Adorno'ya göre "geçlik insanın aslında geçliğin ötesine pek geçemeyeceği düşüncesini de barındırır". İşte, zamanın dışında gibi göründüğümüz anlarda bile bizi zamanın içinde tutan tam da budur ve geçliğin trajik tarafları kadar eğlenceli yanları da vardır. Mesela, Richard Strauss'un Der Rosenkavalier (Güllü Şövalye) ve Ariadne auf Naxos'taki (Ariadne Naksos'ta) geç dönem üslubu şüphesiz insanı "tedirgin eder"; ama bu tedirginliğin tek nedeni, vahşi bir şimdiki zamanı büyük bir kararlılıkla başka bir zamanla ikame etmesidir. "Bu dünya, hakikaten tarih öncesidir; gündelik baskı ve kaygılardan bağımsızdır ve bireysel arzulara düşkünlük, eğlence ve lüks kapasitesi sınırsız gibi görünür; yirminci yüzyıl geç dönem üslubunun karakteristik özelliklerinden biri de budur."

Said'in "eğlenceyi" bir direnme biçimi olarak görmesi, eleştirel imgeleminin zenginliğinin bir parçasıdır. Bunu yapabilir çünkü haz ve mahremiyet gibi eğlence de statükoyla ya da egemen bir rejimle uzlaşmayı gerektirmez ve elinizdeki kitapta geçliğin bütün örneklerini bir araya getiren de bu özgürlüktür. Verilen örnekler tek başlarına bir trajedi, komedi, ironi, parodi ya da başka bir şey olabilir ama Said'in kullandığı anlamda geç olan sanatçılar her zaman uzlaşmadan kalacaktır. Adorno, Beethoven'ın "uzlaştırılmamış olanları tek bir imge halinde uzlaştırmayı"(7) reddedişinden söz eder ve bu nokta Said'in müzik ve dünya hakkındaki fikirlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkar. "Benim gözümde Adorno'nun en değerli tarafı bu gerilim nosyonu, uzlaştırılamazlıklar dediğim şeyleri vurgulaması ve çarpıcı kılmasıdır" (ESR s. 437). Başka insanların yol haritaları dediği şeylere Said uzlaştırılamazlıklar der; ama Adorno'nun aksine hiç de ümitsiz değildir ve kültürel ya da siyasi açmazları kabul etmez. Müzikte ya da Ortadoğu'daki uzlaşma rüyalarının büyük bir kısmı güçlükler ve farklılıklar üzerine sağlıklı bir biçimde düşünmeyi engellemekten başka bir işe yaramaz. Ama bu durum illa ki sağlıklı düşünmenin imkânsız olduğu anlamına gelmez ve asıl ihtiyacımız uzlaşma olmayabilir. Stathis Gourgouris'in yakın tarihli bir denemesinde hatırlattığı gibi, Said'e göre "her eleştiri, bir geleceği olacağı varsayımına dayanarak koyutlanır ve böyle uygulanır". Gourgouris şöyle devam eder: "Hem şimdiki zamanın zayıf yanlarına hem de geçmişin tesellilerine meydan okuyan biçim kesinlikle geç dönem üslubudur. Bunu söz konusu geleceği arayıp bulmak, yerine oturtmak ve kafa karıştırıcı, vakitsiz ya da imkânsız görünen kelimeler ve görüntülerle, jestler ve temsillerle bile olsa uygulamaya geçirmek için yapar."(8)

1989'da Irvine'deki California Üniversitesi Wellek Kütüphanesi'nde konferans şeklinde sunduğu ve 1990'da kitaplaştırdığı Müzikal Nakışlar'da, geç dönem üslubu hakkındaki fikirleriyle ilgili ipuçlarına ve Adorno'nun 1938 tarihli ve Beethoven konulu bir denemesinden alıntılara rastlanır; görünüşe göre, Columbia'da açacağı ders için çalışmaya da bundan kısa bir süre sonra başlamıştır. 1993'te Londra'da verdiği üç Lord Northcliffe konferansında belli başlı kilit düşünceler ve örnekler gayet gelişmiş durumdadır. İşte, elinizdeki kitabın 1., 2. ve 5. bölümlerinin temelini de bu konferanslar oluşturuyor. Bu arada iki olay daha meydana geldi. Said'in annesi Müzikal Nakışlar yayımlanmadan öldü. Said Müzikal Nakışlar'da "müzik ile ilgili pek çok şeyi annesiyle birlikte deneyimlediklerini" söyler ve şunu ekler: "Kitabımın çeşitli kusurlarından ziyade, annemin bu kitabı okuyup bana ne düşündüğünü anlatacak kadar yaşayamamış olmasından duyduğum üzüntüyü kelimelerle ifade etmeme imkân yok" (ME s. xi). Said'in ailesini tanıyan herkes bu sözlerin ne kadar dokunaklı olduğunu hemen hissetmiştir, çünkü Bayan Said gerçekten kafası çalışan ve kendini açık seçik ifade edebilen bir kadındı. Hatırlıyorum da, ne zaman New York'a gelse –uzun süre aynı binada yaşamıştık– ikisi de erken kalkmaya alışkın bu ana-oğul, daha bizim afyonumuz patlamadan pek çok mesele hakkında hararetli hararetli tartışmış olurlardı. İkinci olay şuydu: Eylül 1991'de Said, rutin bir sağlık kontrolünden geçerken lösemi olduğunu öğrendi. Kendisinin de pek çok defa dile getirdiği gibi, bu iki olay Said'i Yersiz Yurtsuz'u yazmaya yöneltti; 1994'te üzerinde çalışmaya başladığı bu kitabı 1999'da yayımladı. "Sanırım daha önce ciddi ciddi ölümden korktuğum olmamıştı," diyordu, "ama ne kadar az zamanımın kaldığını hemen anladım" (ESR s. 419).

Yapılacak bir sürü işi vardı: ders vermek, seyahat etmek, konferans vermek, otobiyografisi üzerinde çalışmak ve Reflections on Exile'ı (Sürgün Üzerine Düşünceler, 1998), The End of Peace Process'i (Barış Sürecinin Sonu, 2000), Power, Politics and Culture'ı (İktidar, Siyaset ve Kültür, 2001), Paralellikler ve Paradokslar'ı (2001), Hümanizm ve Demokratik Eleştiri'yi (2004) ve Oslo'dan Irak'a ve Yol Haritası'nı (2004) tamamlamak. Telefonu elinden hiç düşürmüyordu; bu yüzden onu Henry James'in "Saklı Yaşam" isimli öyküsündeki yazara benzetiyordum – sanki toplum içinde o kadar fazla zaman geçiriyordu ki, besbelli üzerinde çalıştığı kitapları bile bir türlü bitiremiyordu. Yani, geç dönem üslubu üzerine yazmayı tasarladığı kitabın, sık sık bundan bahsettiği halde neden bir köşede kaldığı konusunda fazla söze gerek yok.

Yine de, bu kitabı bitirmek istemiş olması gerçekten inanılmaz geliyor bana. Ya da bitirmek istemiş olması ama bunun için belki de asla gelmeyecek bir zamanı beklemesi. Vakitsizlikle ilgili bu kitabın da bir zamanı olmuştu elbette ama bu zaman daima "daha değil"di. Bu eseri tamamlamak bir hayatın sonunu yazmak gibi olacaktı; Said'in Başlangıçlar'ıyla, hatta daha da evvelinde yazdığı –ve başlangıçlarla ilgili asıl meselenin, kökenlerden farklı olarak bunların seçilmesinden ibaret olduğunu öne sürdüğü– Conrad kitabıyla açılan ve bir insanın kendisini oluşturmasıyla ilgili olan uzun bir bölümü kapatmak gibi. Richard Strauss'un geç dönem yapıtını nasıl hatırladığını düşünüp duruyorum: "Radikal bir biçimde, güzelce işlenmiş", "Bu müziğin hazları ve keşifleri, serbest bırakma fikrine dayanıyor" (ME s. 105). Bu sözleri, 1991 Eylülü'nde kendisine koyulan teşhisten çok daha önce yazmıştı ama Said'in geç dönem üslubuna ya da başka herhangi bir şeye duyduğu ilgi bu tarihten sonra da asla sadece otobiyografik olmadı. Kendi ölümüyle ilgili düşünceler, Said'in geç dönem üslubuna ilgisini şüphesiz derinleştirmişti, ama kesinlikle bu ilgiyi başlatan faktör değildi. Ne var ki, bu düşüncelerin tasarladığı kitabın uzun ve bir türlü nihayete eremeyen hayatının bir parçası haline geldiğine inanıyorum. Serbest bırakmak konusunda yazmak başka bir şeydir, bunu yapmak başka. İnsanın kendini oluşturmasıyla ilgili keşifler ölünceye kadar sürer; kendini oluşturduktan sonra bozması ise apayrı bir meseledir ve geç dönem üslubu da işte buna yaklaşır.

Şimdi bütün bunlar Said'in bir geç dönem üslubu olmadığı anlamına mı geliyor? Geç dönem üslubuyla ilişkilendirdiği siyaset ve ahlak, uzlaşmaz ilişkilerin hakikatine gönülden bir bağlılık şüphesiz Said'de de vardı ve bu açıdan kendi eserleri de hakkında yazdığı denemeler, şiirler, romanlar, filmler ve operalarla aynı grupta yer alıyordu. Ama nasıl olgunluk her şey demek değilse geçlik de değildi ve Said başka yerlerde ve kişilerde de aynı siyaseti ve ahlakı, aynı tutkuları bulmuştu; hatta bunlar onun kendi erken dönem siyaset, ahlak ve tutkularıydı. Başka bir bağlamda dile getirdiği gibi, geçlik "açıklığa kavuşturur ve çarpıcı kılar" (ME s. 21), yanılgılarımızla yaşayıp gitmemizi güçleştirir. Ölümü düşünmeden de yanılgılarımızdan vazgeçebiliriz. Said işte bunu özellikle de entelektüelin görevi sayar – bu açıdan, müzik ile icranın toplumsal dünyası arasındaki ilişkiyi sorgulamaya ve yeniden kurmaya çalışan Glenn Gould Said'in entelektüel modelidir. Bana sorarsanız, geçlik meselesiyle ne kadar ilgilenirse ilgilensin ve çok az zamanı kaldığının ne kadar farkında olursa olsun Said geç, çözülen bir benlik düşüncesinin cazibesine kapılmamıştır. Bu kitapta, Adorno'nun Beethoven tasvirini anlatmak için kullandığı tabirle, "kederli bir kişilik" olarak geç dönem yapıtlarını mesken tutmuş değildir. Said kendini oluşturmaya devam etmek istemiştir ve bir insanın hayatını erken, orta ve geç olmak üzere evrelere ayırırsak, o lösemi teşhisinden tam on iki yıl sonra, Eylül 2003'te tam altmış yedi yaşında öldüğünde, hayatının ancak orta evresinde olduğunu söyleyebiliriz. Said olsa, gerçek bir geçlik için biraz erken, derdi herhalde.

Geç dönem üslubuyla ilgili kitap yarım kalmıştı kalmasına ama malzeme açısından çok zengindi. Daha neler olabileceğini düşünüp hayıflanabilir ve bütün üzüntümüze rağmen Said olsa ne yazardı diye düşünmeye çalışabiliriz; yine de, elimizdekinin kıymetini bilmemenin de âlemi yok. Bu kitapta çok çeşitli malzemeleri bir araya getirmeye çalıştım; her ne kadar metinleri kesip birleştirsem de, özet yazmayı ya da bölümler arasında geçişi sağlayacak pasajlar eklemeyi gerekli görmedim. Okuyacağınız her şey Said'in kaleminden çıkma. Daha önce de söylediğim gibi, bu kitabın 1., 2. ve 5. bölümlerinin temelini Lord Northcliffe Konferansları ile London Review of Books'ta yayımlanan "Geç Dönem Üslubu" başlıklı bir makalenin genel hatları oluşturmaktadır. Bu makalede Kavafis ile ilgili bazı düşüncelere yer verilmiş, Visconti'nin The Leopard/ Leopar adlı filmi hakkında daha önce yazdıklarına değinilmiş, Adorno'yla ilgili epeyce malzeme üretilmiştir. Bu çalışma ilgili bölümlere yerleştirilmiştir. Birinci bölüme, konuya giriş niteliği taşıyan ve Said'in Aralık 2000'de New York'ta (kendi doktoru da dahil olmak üzere) bir grup doktor karşısında yaptığı bir konuşmayı da aldım. Sırasıyla Mozart, Genet ve Gould ile ilgili olan 3., 4. ve 6. bölümler birbirinden bağımsız makaleler şeklinde ortaya çıktılar. 7. Bölüm dört farklı unsurun bir araya getirilmesinden oluşuyor: Maynard Solomon'un Beethoven hakkındaki kitabıyla ilgili bir eleştiri yazısından alınan bazı fikirler, Euripides prodüksiyonları üzerine bir deneme, London Review makalesinden alınan Kavafis malzemesi ve Britten'ın Venedik'te Ölüm'ü üzerine bir deneme.

Bu diziliş bizi tekrar Adorno'ya ve felaket olarak sanat eseri düşüncesine getirir ve burası durmak için uygun bir yerdir. Ama durmak bitirmek değildir; burada, sadece elinizdeki kitabı bitiremediği için değil, Said üslubu söyledikleri kadar da söyleyemedikleriyle ilgili bir mesele olarak gördüğü için de bunu tekrar hatırlamamız gerekir. Bir konuşmasında, "Dışarıda bırakılan her zaman ilgimi çekmiştir" der. "Temsil edilen ile edilmeyen, açıkça dile getirilen ile sessizliğe gömülen arasındaki gerilimle ilgileniyorum" (ESR s. 424). Böyle bir bakış açısına göre, susmak üslubun veçhelerinden biridir; Said'in yayımlanmayan bir notunda ifade ettiği gibi, "sadece bir şey söylememek değildir". Filistinliler için, "Bizler mesajların ve işaretlerin halkıyız," der, aynı zamanda da, "anıştırmaların ve dolaylı ifadelerin".(9) Müziğin "ketumluğu" dediği şey, onun "imalı sessizliğidir" (ME s. 16); bize müziğin en derinlerindeki hazları sunar, siyasi ve daha pek çok türden ümitsizliğin tam ortasında bir ümit verir ve insanın "kavranamayanın güçlüğünü gerçek anlamda ilk defa kavradığı ve her şeye rağmen denemek için öne atıldığı", "ayaklarının altından kayan bir sürgün yeri" yaratır.(10)

Princeton, New Jersey, Nisan 2005

Notlar

(*) Late sözcüğü Türkçedeki "merhum" anlamında da kullanılır. –y.n. Yukarı
(1) Samuel Beckett, Proust, çev. Orhan Koçak, İstanbul: Metis, 2001, s. 27. Yukarı
(2) Gerard Manley Hopkins, Poems, Oxford: Oxford University Press, 1970, s. 108. Yukarı
(3) A.g.y., s. 100. Yukarı
(4) Power, Politics and Culture: Interviews with Edward W. Said, Gauri Viswanathan (haz.), New York: Pantheon, 2001, s. 458. Yukarı

(**) "Adorno'ya göre, bütünüyle yönetilen bir toplumda ideolojik zorlamaya maruz kalmayan yoktur. Müzik sanatının en keyifli, en tatmin edici taraflarının allayıp pullama, metalaştırma, şeyleştirmenin –ve benzerleri ile uzayıp giden uzun bir listenin– altında kaybolup gittiğini ileri süren Adorno'ya katılmamak mümkün değildir" (Said, Musical Elaborations, New York: Columbia University Press, 1991, s. xvi). –ç.n. Yukarı
(5) "An Interview with Edward Said", The Edward Said Reader içinde, Moustafa Bayoumi ve Andrew Rubin (haz.), New York: Vintage, 2000, s. 427. Diğer alıntılar, bundan böyle metin içinde "ESR" ibaresi ve sayfa numarasıyla birlikte aktarılacaktır. Yukarı
(6) Edward W. Said, Musical Elaborations, New York: Columbia University Press, 1991, s. xx, xxi, 93; Türkçesi: Müzikal Nakışlar, çev. Gül Çağalı Güven, İstanbul: Agora, 2006. Diğer alıntılar, bundan böyle metin içinde "ME" ibaresi ve orijinal sayfa numarasıyla birlikte aktarılacaktır. Yukarı
(7) T. W. Adorno, "Alienated Masterpiece: The Missa Solemnis", Essays on Music içinde, Richard Leppert (haz.), Berkeley, Los Angeles ve Londra: University of California Press, 2002, s. 580. Yukarı
(8) Stathis Gourgouris, "The Late Style Of Edward Said", Alif: Journal of Comparative Poetics (Kahire), Haziran 2005, No: 25, s. 168. Yukarı

(**) Başlangıçlar: Niyet ve Yöntem, çev. F. Burak Aydar, Metis'ten çıkacak. –y.n. Yukarı
(9) Edward W. Said, After The Last Sky, Londra: Faber and Faber, 1986, s. 53. Yukarı
(10) Edward W. Said, Humanism and Democratic Criticism, New York: Columbia University Press, 2004, s. 144. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Mahir Bora Kayıhan, “Geç dönem ‘cazibesi’ ”, Olay Gazetesi, Mayıs 2008

Edward W. Said'in Geç Dönem Üslubu, geç dönem üretilen yapıtlardaki derinliği keşfetmek, yazarıyla yapıtı arasındaki perdeyi biraz olsun aralamak isteyenler için benzersiz bir kitap.

Geride bıraktığımız yüzyılın tanınmış düşünürlerinden Edward W. Said'in Geç Dönem Üslubu, okurla buluştu. Rüzgâra Karşı Edebiyat ve Müzik alt başlığıyla çıkan kitapta Said, ilgi uyandırabilecek bir konuya el atıyor. Edebiyat ve müziğin devlerinin son dönem çalışmalarını masaya yatıran Said, konuyla ilgili düşündürücü saptamalara ulaşıyor. Geç dönem ürünlerinin yaratıcıya neler sağlayacağını sorgulayan kitabında ünlü düşünür, taçlandırma ile hüsrana uğrama arasındaki ince çizgiye dikkat çekiyor. Bir ömür süren sanatsal yatırımın sonunda estetik düzeyde başyapıtlar çıkarmanın ya da çeşitli nedenlerle bozguna uğramanın örneklerini veren Said, Richard Strauss, Beethoven, Thomas Mann, Jean Genet, Giuseppe Tomasi di Lampedusa, Konstantinos Kavafis, Luchino Visconti ve Glenn Gould'un geç dönem yapıtlarını mercek altına alıyor.

Edward W. Said'in dikkat çektiği noktalardan biri de toplumun beğenilerine ters düşebilen bu geç dönem yapıtlardaki hakiki sanatsal deha ışıltısı... Geç dönem yaratılan müzik ve edebiyat yapıtlarının altında sadece olgunluk mu yatıyor? Peki ya başyapıtlarını gençliklerinde vermiş olan yaratıcılar?

Özge Çelik'in Türkçeye çevirdiği kitapta, bu soruların yanıtlarını olgunluk dönemini yaşayan bir düşünürün kaleminden öğrenmek daha da ilgi çekici. Bu arada kitapta, edebiyat kadar klasik müziğin dâhilerinin yaratıcılıklarına dair ilginç ipuçları bulmak da mümkün.

Kitabın basılışını göremedi...

Vakitlik ve Geçlik, On Sekizinci Yüzyıla Dönüş, Sınırlarda Dolaşan Bir Yapıt: Cosi Fan Tutte, Jean Genet'ye Dair, Baki Kalan Bir Eski Düzen, Entelektüel Olarak Virtüöz ve Geç Dönem Üslubuna Genel Bir Bakış bölümlerinden oluşan yapıt, Said'in 1995'te Columbia Üniversitesi'nde verdiği dersleri temel alıyor. Ancak Said'in Geç Dönem Üslubu'nun basılışını göremediğini hatırlatayım. Mariam C. Said, bu durumu önsözde şöyle açıklıyor: 'Edward bu kitabı yazdığı sırada, 25 Eylül 2003 Perşembe sabahı aramızdan ayrıldı. Ağustos'un sonlarında Avrupa'daydık; Önce Sevilla'ya uğradık, Edward Doğu-Batı Divanı atölyesine katıldı; daha sonra Portekiz'e geçip birkaç arkadaşımızı ziyaret ettik, işte o sırada Edward hastalandı. Birkaç gün içinde New York'a döndük, üç hafta boyunca ateşler içinde kıvrandıktan sonra iyileşmeye başladı. Cuma günü, yani hastalığı Edward'ı son defa pençesine düşürmeden üç gün önce, işine devam edecek kadar iyi hissediyordu kendini. O sabah birlikte kahvaltı ederken, 'Bugün Hümanizm ve Demokratik Eleştiri'nin (bu bitirdiği en son kitaptı, o sıralar çıkmak üzereydi) teşekkür bölümünü ve önsözünü yazacağım. Pazar'a doğru Oslo'dan Irak'a ve Yol Haritası'nın giriş yazısını bitirmiş olurum. Gelecek hafta Geç Dönem Üslubu'nun başına geçerim. Aralık gibi de onu bitiririm' demişti. Bunların hiçbirini yapamayacaktı. Gelgelelim, kitabını bitirmemizi ve onun aklındakine benzer bir versiyonunu vefatından sonra üretmemizi sağlayacak kadar bol miktarda malzemeyle başbaşa bırakmıştı bizi.'

Edward W. Said'in Geç Dönem Üslubu adlı yapıtı, geç dönem üretilen yapıtlardaki derinliği keşfetmek, yazarıyla yapıtı arasındaki perdeyi biraz olsun aralamak isteyenler için benzersiz bir okuma şöleni sunuyor okura.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, “Beklenmeyen geç dönem yaratıcılığı”, Radikal Kitap Eki, 20 Haziran 2008

Geç Dönem Üslubu’nun yayımlandığını göremedi Edward Said. Onun düşünsel derinliğini yalnızca oryantalizmin yinelendikçe sığlaşan çevreniyle sınırlı görenlerin pek ilgi göstermediği edebiyat ve sanat üstüne yazılarındaki zenginlik, siyasal yazılarından elbette bambaşka düzeydedir. Üstelik Geç Dönem Üslubu öylesine yaratıcı bir buluşun daha derine yapılan kazılarının ürünüdür ki, orada sanatçının yaratıcı zekâsının sınırlarına ilişkin, daha önce okumadığımız düşüncelerin fısıltısı vardır. Ormanın içlerinde, karanlık bir bölgedir yaşlılık; demek ki zaman da mekân da bizim gözlediğimizden farklı yaşanıyor orada.

Öyle ki, “Bu dünya, hakikaten tarih öncesidir,” diyor Said, bu tümcenin ardından gelenlerden bağımsız, bir başına yaşadığımız zamanın anlamını derinleştiren sözcüklerle. Şimdiki kuşakların, yenisine kendininkinden daha iyi olmayan bir dünya bıraktığını gösteren acı sözcükler. Üstelik öyle bir yanılsamadır ki bu dünya, “gündelik baskı ve kaygılardan bağımsızdır ve bireysel arzulara düşkünlük, eğlence ve lüks kapasitesi sınırsız gibi görünür; yirminci yüzyıl geç dönem üslubunun karakteristik özelliklerinden biri de budur.”

Edward Said bu yanından söz etmiyor, ama yaşanan yanılsama da bir gençlik hastalığı, insanın erken dönem algılama düzeyindeki kara delik, yeterince olgunlaşmamış bedensel özelliklerin sonunda yeterince olgunlaşmamış zihinsel özelliklere açtığı yoldur. Sanatçının erken döneminde başyapıtlarını verdiği zamanlar geride kalmış görünüyor. Ne büyük yapıtların verildiği zamanların gencecik eleştirmeni Dobrolyubov ne yirmi yedi yıllık ömrünü sürerken Puşkin anıtının ardılı sayılan Lermontov gibi dehaların ortaya çıktığı zamanlardayız. Şimdi sanırım bizim edebiyatımızın genç kahramanları da edebiyat tarihinin konusu gibi duruyor. Yaratıcı aklı çılgıya vuran genç yazarlar yok artık, demek, bir tezi de adamakıllı donatmayı gerektirebilir. Gelin görün ki, Edward Said’in saptadığı tarih öncesi, kısacık bir tanım içinde tezi temellendiriyor: Artık yaratıcı yazarların ustalık yapıtları geç dönemlerinde verilecektir, çünkü yalan zamanlar içinde erken başyapıtların yaratılma süreçlerinin oluşması gitgide güçleşmektedir.

Zaman: insanın baş belası: bir gerçeklik, dahası bir nesne gibi dikilir yolumuzun üstüne, kaldırabilirsen kaldır. İnsan, hayatı ellerine aldığı günlerden bu yana üretici olmayı ne zaman keşfetti, zamanla da neden sonra arapsaçına dönüşecek ilişkisinin ucundan yakalamış oldu. Zaman, ister sokaktaki insanın günlük koşturmacası içinde, ister felsefecinin düşünce karşısındaki tanımsız dramı sonunda görünsün, nasıl ilk vuruş hakkını hep elinde tutmayı biliyorsa, yaratıcı yazarın yazınsal dil içindeki bütün sorunlarını da çözülmesi gereken sayısız düğümle sarmıştır.

Geçlik, Edward Said’e göre “bir sürgün biçimi”: yazarın çıkardığı bu olağanüstü sonuç karşısında hem şapka çıkarmak, hem de zaman dışına geçen bir olgudan söz ettiğimizi bilmek gerekir. Geçlik: bir olgu, ama bir yaşama biçiminden mi, yoksa yalnızca düşünsel bir uzamdan mı söz ediyoruz. Artık ötesine geçemeyeceğimizi hatırlatıyor Adorno. Değil mi ki yaşlılıkla birlikte alınması gereken fiziksel bir uzamdır aynı zamanda, geçlikten ötesi saçmadır artık. O zaman geçliği bir süreç olarak almayı gerektiren gerçek başyapıtların varlığı nasıl açılanabilir? Adorno’nun kendisi Beethoven’ın geç dönem yapıtlarını bir süreç olarak alıyor, dolayısıyla bitmediği izleniminin kendini kararlı biçimde duyurduğunu belirtiyor.

Etkinlik içinde bir yaşlılık

Belki bütün büyük yapıtların yazgısından söz ediyor Adorno; gerçek yazınsal metinlerin hiçbirinin bitmeyeceğini, dolayısıyla alımlayıcılarında birer süreç olarak yaşamayı sürdüreceğini temel önermesi olarak seçen çağdaş ve çözümleyici eleştiri düşüncesini böylece bambaşka bir düzeyde yineliyor. Üstelik geç dönem yapıtları yaratıcılarınca nasıl sert düşünsel ve duygusal çarpışmalar içinde yaratılmışsa, okurun da onları aynı “acı ve dikenli yol”a girmeyi göze aldıkça alımlayabileceğini belirtmiş oluyor ki, yaratıcı yazarlar ancak dünyevi olanı büsbütün yadsıdıkları zaman bu acıya katlanabilir. Katlanmak için de yaratıcılık yetilerinin de sapasağlam olması gerekir elbette.

Beckett, “Ben her zaman zinde, etkinlik içinde geçen bir yaşlılık dönemi dilemişimdir...” diyor. “Beden çekip gidiyorken içimizdeki ateş yanmaya devam ediyor...”

Yaşlılıktan söz açınca çoğu kez Yeats’i düşündüğünü belirtir Beckett, onun en iyi şiirlerini altmış yaşından sonra yazdığını... Yeats’in geçlik yaşantısını bu denli yüksek verimlilikte geçirmesi en iyi yapıtlarını yaşlılıkta veren bütün yazarlarınkiyle aynı değildir. Bazen dış etkenlerin çekim gücü, şairin yaratım sürecini gelgitlere zorlar; kişisel sorunları kadar, sözgelimi kendini bağladığı ilişkiler, siyasal etkenler, kaygılar da geri çekilmeye yol açabilir. Nâzım Hikmet bu nedenlerle kendi kesintisiz arayışı içinde aynı kaygıları yaşamış, neden sonra Son Şiirler’de toplanan geç dönem şiirlerinde en önemli şiirlerinin önemli bir bölümünü yazmıştı.

Beckett’in yaşlılıktan üzüntü duymadan, yaşlılığı bilgece içselleştirip dinginlik içinde yaşadığı zamanlar, onun yazma biçimini de etkilemiş. Yaşlılıkta üstünde her zamankinden daha çok yoğunlaştığı metinlerin hemen yanı başında biçimciliğin çekimini de hissediyor, ama kendini büsbütün kaptırmamış o. Dinginlik, pek çok etkene bağlı olarak yaşlılıkta gelir insanın yanına. Gençlik yıllarında hangi dinginlikten söz edilebilir; ne sokakta, ne evde bulunur insanı kendisiyle daha uzun süreler baş başa bırakan zamanlar.

Memet Fuat, yaşlılık günlerini aynı zamanda Edward Said’in geçlik kavramıyla örtüşen bir deneyim olarak yaşadı. Yazarın kendisi bir yaşantı halini deneyim olarak yaşamaz, çoğu kez gönül indirmez bu ritüele, ama dışarıdan yapılan gözlemler yazarın vermediği anlamları yaşantısına pekâlâ yakıştırabilir. Bütün ömrünü başkalarının yapıtlarına son biçimleri vermeye harcamışken geçirdiği hastalık nedeniyle eve çekilen Memet Fuat, yalnızca kendi çalışmalarına kapandıktan sonra öylesine verimli oldu ki, bütün ömrü boyunca yazdıklarından daha çoğunu son altı yedi yıl içinde yazarken hem kendi başyapıtlarını geçlik döneminin pırıltıları olarak ortaya koydu, hem de anlatım biçimi yaratıcılığa doğru hızlı biçimde evrildi. Son yıllarında yazdığı iki romanı bir yanda bırakalım, Gölgede Kalan Yıllar anılarıyla Nâzım Hikmet biyografisi bile onun geç dönem olgunluğunu gösterir. Hayatın anlamını düşünmekle yetinmeyip kendi hayatının anlamına yoğunlaşan bir yazarlık tutumunu bir başına yaşaması, Memet Fuat’ı ayrıca onca birikimden çıkan bambaşka bir yaratım sürecine sokmuştu.

Artık ölebilirim

Demek yazarın bir gerilim olarak yaşamak yerine, kendine sürgün olarak rasyonelleştirme güdüsü yaşlılığın biçimini belirleyebilir. Yaşlanmayı, giderek ölümü yadsımak yerine, ölüme yaklaşırken yaratım sürecini tasarlamak, hayatı akılcı bir biçimbozumuna uğratmaktan geçer.

Adorno geçliği gerilemeye denk görüyor ki, bunu yadsımak anlamsız, ama bu gerilemenin yaratıcılığı öldürmekle ilgisi yok elbette, daha çok tensel gerilemenin yaratıcı zekâyı sıkıştırmasından söz edilebilir. Üstelik yaratma cesareti kalkıştıkça yaşlılık ve gerileme de sönümlenmeye başlar. Proust, “Artık ölebilirim,” diyerek on altı kitaplık Yitik Zamanın Ardında’yı tamamladıktan sonra cılız bedenini ruhuna bırakır. Bu bir bakıma yolun sonuna geldiğini, yaşlandığını gönülden benimseyen erdemliliği anlatır. Erdem olmadan yaşanamaz yaşlılık. Yoksa ölüme karşı koymak gitgide koyulaşan ruhani endişelerin abartılmasıyla sonuçlanır. Üstelik Proust kendi zamanının ötesine geçen bir roman estetiğinin yaratıcısıydı ve öteye geçen bir estetik yaratma amacı olmadan yapmıştı bunu.

Yaşlının ölümü hayatın dinginliğini, genç ölümleri sonsuzluğunu anlatır. Belki yaşlılık her durumda kötüdür: Doğanın kendine biçtiği elbiseyi görmezden gelmek metafiziğin işe yaramaz bir haliyse, yaşlılığı Said’in geçlik kavramını düşünerek geçirmektir yapılacak iş. Son zamanları öldürmek yerine canlı tutmak insanı biraz daha insanlaştırır.

Edward Said’in sözleriyle: “Geç dönem üslubunun ayrıcalığı buradan gelir: İnsana gerçeği gösterme ile zevk verme arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmadan, bunların ikisini de gerçekleştirme gücüne sahiptir. Bunları zıt yönlü iki eşit kuvvet gibi gergin tutan, sanatçının olgun öznelliğidir; kibiri ve gösterişi çoktan bırakmıştır, ne yanılmış olmaktan utanır ne de yaşın ve sürgünün getirdiği o mütevazı kendinden emin olma halinden.”

Hiç yaşanmayacakmış gibi beklenen geçlik, yaratıcılığı kendiliğinden böyle besler.

Devamını görmek için bkz.

Beyaz Arif Akbaş, “Rüzgâra fısıldayan adam”, Birgün Kitap Eki, Haziran 2008

Edward Said, 1935 yılında Hristiyan bir ailenin çocuğu olarak Kudüs'te dünyaya gelir. Aslında Filistinli olan Said, birkaç yıl sonra Filistin'in İsrail tarafından işgali üzerine göçmen olarak Mısır'a yerleşir ve eğitimine Kahire'deki okullarda başlar. Mısır'daki okuldan bir takım nedenlerle disiplin cezası alarak uzaklaştırılınca, babası onu eğitimini sürdürmek üzere Amerika'ya gönderir. Amerika'nın en önemli liselerinden Mount Harman’da okuyan Said, Princeton Üniversitesi'nde lisans eğitimi, Harvard Üniversitesi'nde ise yüksek lisans eğitimini tamamlar ve daha sonra New York'da Columbia Üniversitesinde ders vermeye başlar. Doktora tezi Joseph Conrad üzerinedir.

Vefatına kadar Columbia Üniversitesi, Karşılaştırmalı Edebiyat doktora programının başkanlığını yürütmüştür. O, Filistin sorununun bölgesel bir mesele olmaktan çıkıp, evrensel bir meseleye dönüşmesine herkesten daha çok katkıda bulundu. Kendi deyimiyle söylersek o bir entelektüeldi; sürgün, marjinal, yabancı...(Ayrıntı, 1995) Siyasal kimliğe de sahipti, her yazdığı yazıda mevcut iktidara karşı mazlumdan yana tavrı olan, Batı’nın kendi konumunu Doğu’ya borçluluğunu ortaya koyan tavizsiz bir entelektüel idi.

Sürgünlük, bir insanın içinde yaşadığı toplumun yerlilerinden olmamayı, orada hep tedirgin, rahatsız ve başkalarını da rahatsız eden bir yabancı olmayı içeren bir konumdur. Ama geçmişinin, dilinin, milliyetinin sunduğu ucuz kesinliklerin ötesine geçip evrensellik idealin de ısrar edenler, hep marjinal kalmayı bir yoksunluk olarak değil, bir özgürlük, bir keşif süreci olarak yaşarlar. Entelektüel, toplumda bir uzlaşma oluşturacak genel simgeleri yaratan biri değil; bu simgeleri sorgulayan, kutsal sayılan gelenek ve değerlerin ikiyüzlülüğünü, ırkçılığını, cinsiyetçiliğini teşhir eden; hiçbir fikir ayrılığına tahammülleri olmayan kutsal metin gardiyanlarıyla mücadeleden çekinmeyen kişidir. Kış Ruhu kitabında Edward Said'in sürgünlük, göçmenlik, sömürgenin temsil edilme biçimi ve günümüzdeki edebiyat eleştirisi üzerine fikirleri anlatılmıştır. Akademi ve fikirler dünyası ile kaba siyaset, devlet iktidarı ve askeri güç dünyası arasındaki fiili yakınlıkların görmezden gelindiği çağımızda, entelektüellerin ahlaki rehabilitasyona ve yeniden tanımlanmaya ihtiyaç duyduğunu belirten Said, herkesi bugünkü kültürel durumla hesaplaşmaya çağırıyor ve "Entelektüel sıfatıyla içine kapatıldığımız disipliner gettoların sınırlarını yıkıp geçmek, dünyanın nesnel temsilini uzmanlarla onların müşterilerinin oluşturduğu küçük zümrenin eline bırakmamak zorundayız," diyor.

İktidarların baskısı giderek artarken, kamusal alanda yoksullar, yok sayılanlar, güçsüzler adına kendi görüşünü ve tavrını temsil etmekte ısrar eden bireydir entelektüel. Bu manada Said hiçbir kahramana veya otoriteye boyun eğmez. Yaşadığı ülkede kamuoyunun linç edici rüzgârına karşı bıkmadan usanmadan davasını anlatmıştır o. Hatta bir keresinde Lübnan sınırına giden ünlü entelektüel, İsrail tarafına attığı taşın Reuters muhabiri tarafından görüntülenmesiyle dünya basınına konu olmuş, kendisiyle konuşan gazetecilere "Taş atarken çok hoş duygular yaşadığımı inkâr edemem. Galiba bir tanesini de isabet ettirdim" demiştir.

Edward W. Said’i, son yüzyılın en büyük entelektüellerinden biri olarak anmak abartma sayılmamalı. Oryantalizm kavramını, eleştirel bir kuramsal araç olarak, o ‘icat’ etti. Bunun ötesinde, siyasal fikirleri doğrultusunda da harekete geçebilen bir entelektüeldi. Vicdanlı bir entelektüeldi ve entelektüel vicdanın taşıyıcısıydı. Her türden tahakküm ilişkilerine karşı radikal bir sol tavrı vardı – muhalefetin kendi içinde de olsa... Yersiz Yurtsuz isimli otobiyografi Said’in kanser olduğunu öğrendiği 1991 yılında yazmaya başladığı anılarını sunuyor okurlara.

Said’in en yoğun şekilde uğraştığı konulardan birisi de Kültür ve Emperyalizm idi. Batı emperyalizminin on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın başlarında ulaştığı olağanüstü etki alanı, siyasal tarihin en şaşırtıcı olgularından biridir.

Şarkiyatçılık ise Avrupa'nın Doğu fikridir. Genellikle Doğu'yu anlatmaya çalışan ve Doğu'yu inceleyen bu ilim, Batı'da meydana getirilmiş ve Batı'nın çıkarlarına yönelik olmuştur. Edward Said bu kitabında Batılıların Doğu'yu nasıl çarpıtarak ele aldıklarını ve bunu hangi yöntemlerle gerçekleştirdiklerini ve böyle bir davranışa hangi gaye ile başvurduklarını gözler önüne sermeye çalışır.

Şarkiyat bilgisinin bugün bir anlamı varsa eğer, o da Şarkiyatçılığın, herhangi bir bilgide, herhangi bir yerde, her an ortaya çıkması mümkün bir zaaf konusunda uyarıcı bir örnek oluşturmasıdır. Okuruma Şarkiyatçılığa verilecek yanıtın Garbiyatçılık olmadığını göstermiş olduğumu umuyorum.”diyor.

Amatör bir müzisyen olan ve The Nation dergisinde müzik hakkında düzenli olarak yazan Said'in bu konudaki yazıları, Müzikal Nakışlar adlı kitabında toplanmıştı. Batı klasik müziğinin nasıl inşa edildiğine bakıyor. Kendisi de –Adorno gibi– bizzat iyi bir piyanist olan Said, Adorno'nun açtığı yoldan, onun izini sürüp bazen onunla tartışarak modern müziğin ve modernitenin dinamiklerini arıyor Müzikal Nakışlar'da.) Müzik sadece müzik değil, Said'e göre, aynı zamanda büyük bir paradigmanın, toplumsal değişkenlerin parçası. Üstelik Beethoven’den itibaren toplumsallaşmanın –ya da toplumdan kaçmanın– aracı... Klasik müziğe sonsuz sevgi duyan Edward Said, bu kitabı oluşturan üç konferansında, günümüzde pek çok kişiye uzak, soğuk ve eski gelen bu müziği sevilir kılmanın ipuçlarının, kitlesel gösterilerin gizlediği bir hazzın ve mahremiyetin peşine düşüyor –frak giymeden.

Son olarak Said’in dilimize Geç Dönem Üslubu / Rüzgâra Karşı Edebiyat ve Müzik adlı eseri çevrildi. Yazımızın başlığı birazda bu yapıta bir göndermeyi içeriyor. Rüzgâra fısıldayan adam Edward Said'in zihnini uzun zaman meşgul eden bir mesele geç dönem üslubu. Richard Strauss, Beethoven, Thomas Mann, Jean Genet, Giuseppe Tomasi di Lampedusa, Konstantinos Kavafis, Luchino Visconti ve Glenn Gould'un geç dönem eserlerini inceleyen Said bu kitabın yayımlandığını göremeden aramızdan ayrılmıştı. Bu kitabında Fırtınalı vadilerde esen bir rüzgâr değil de sanki hayatının son demlerindeki bir ıhlamur ağacını yavaşça okşayan meltemin sesi ve müziği var. Esasen Said'in 1995'te Columbia Üniversitesi'nde verdiği dersleri temel alan bu eser, sanatçı ve sanat eserine dair mitlere değinerek, geç dönem eserlerinin başka bir boyutunu gün ışığına çıkarıyor. Çoğu durumda toplumun beğenilerine ters düşen bu eserlerdeki hakiki sanatsal deha ışıltısının büyüsüyle ilgilenenlere hitap ediyor. Ne diyor şair: ‘Büyü! Bir ölüm gibi ortak...’

Devamını görmek için bkz.

Emrah Pelvanoğlu, “Geç Gelen Üslup”, Kitap Zamanı, 7 Temmuz 2008

“Edward Said’den başka belki de hiç kimse sömürgecilik-sonrası tarihyazımı, klasik müzik ve anti-emperyalist politikalar arasındaki kuramsal bağlantıları bu denli ikna edici ve belâgatli bir şekilde anlatamazdı”. Said’in son dönem çalışma arkadaşlarından Andrew N. Rubin, onun 2003 yılındaki ölümünün ardından yazdığı yazıda, Said’in Columbia Üniversitesi’nde verdiği seminerleri bu cümleyle anlatıyordu. İlk basımı 2006 yılında yapılan Geç Dönem Üslubu: Rüzgâra Karşı Edebiyat ve Müzik de temelde Rubin’in tanımladığı bu seminerlere dayanıyor. Aslında yarım bir çalışma olan Geç Dönem Üslubu, kendisi de bir piyanist olan Said’in, Adorno’nun Bethooven yorumlarından ödünçleyerek kullandığı “spatstil” (geç dönem üslubu) tabiri etrafında yaptığı bir dizi okumadan oluşuyor. Bu okumaların önemli bir kısmının Mozart, Strauss, Glen Gould, Bethooven gibi bir dizi besteci ve yorumcunun geç dönem çalışmaları üzerine olması ve kimi yerlerde Said’in bir uzman düzeyinde teknik detaylarla tartışması Geç Dönem Üslubu’nu, Şarkiyatçılık sonrası metinlerden ve Said’in edebiyat eleştirisini merkeze alan yazılarından farklı kılıyor gibi gözükebilir. Ancak “Dünya Metin ve Eleştirmen” gibi yazılarıyla ve özellikle Kültür ve Emperyalizm’de tartıştığı kontrapuantal (iki ya da daha fazla melodinin bir arada çalınmasından meydana gelen) eleştiri nosyonuyla Said, Rubin’in de belirttiği gibi klasik Batı müziğini eleştirel hümanizminin kuramsal bir parçası kılmıştı. Doğu Batı Divanı Orkestrası bu pozitif eleştirelliğin en somut örneği olarak da okunabilir. Nitekim Geç Dönem Üslubu’ndaki Glenn Gould (1932-82) yazısında Said, bu uzaklık yanılsamasını klasik Batı müziği dünyası ile daha geniş bir kültürel çevrenin arasındaki giderek büyüyen uçuruma bağlar.

Yaş ilerledikçe bilgelik artar mı?

Kitabın ilk yazısı olan “Vakitlilik ve Geçlik”te Said, kendi geç dönem üslubu yorumları için bir başlangıç hazırlar. “Yaşı ilerledikçe, insanın bilgeliği artar mı” diye sorar örneğin. Bir ömür süren estetik çabayı taçlandıran yapıtlar herkesin aşikârıdır: Rembrant ve Matisse, Bach ve Wagner’de olduğu gibi. “Peki ya uyum ve çözüme ulaşma değil de, uzlaşmazlık, güçlük ve çözüme ulaşmayan bir çelişki şeklinde ortaya çıkan sanatsal geçlik örnekleri?”. Adorno’nun (1903-69), Beethoven’in (1770-1827) geç dönem yapıtı “Missa Solemnis” (1823) üzerine yazdıkları bu soruyu kışkırtan en önemli etkendir çünkü Said’e göre Adorno’nun kendisi başlı başına bir geç dönem figürüdür. O çok parçalı ve hemen her konuda söz söyleyen külliyatıyla Adorno, zamanın ruhuna (Zeitgeist) karşı savaşmış ve onunla asla uyuşmamıştır. Benzer bir uyuşmazlığı Said, Richard Strauss’un (1864-1949) “denetimsiz ve zamanının itibar gören ekollerinden hiçbirine dahil edilemez” geç dönem gelenekçiliğinde bulur. Mozart’ın (1756-1791) yazdığı son operalardan biri olan Cosi fan tutte (Bütün Kadınlar Bunu Yapar, 1790) bütün yüzeyselliğinin ve şımarıklığının altında, kesin bir şekilde çizilmiş sınırlarını aşmadan krizdeki toplumun yozlaşmasına ışık tutan bir geç dönem rahatsızlığının ürünüdür.

Geç Dönem Üslubu’nun en ilgi çekici bölümlerinden biri de “Jean Genet’ye Dair” yazılanlar. Fransa’nın bu onulmaz muhalifinin Kara Panterler’den Cezayir Savaşı’na ve orandan da Filistin Davası’na sıçrayan, altüst edici ama yine de sert enerjisini ve vizyonu Said, Deleuze ve Guattari’nin Bin Yayla’da sözünü ettikleri göçebe figürlerin sürekli farkındalık ve aydınlanma arayışıyla açıklar. Paravanlar (1961) ve Sevdalı Tutsak (1986) Cezayir ve Filistin mücadelelerinin öyküleridir ancak Said’e göre hiç tükenmeyen bir ölüm izleğinin peşindeki Genet (1910-86), bu geç dönem yapıtlarında kendi mutlağının yani “her şey söylendikten ve yapıldıktan sonra bile sakinleşmeyecek, başka bir şeye dahil edilmeyecek ve ehlileştirilmeyecek” olanın derdindedir.

Kitabı yayıma hazırlayan Michael Wood, yazdığı giriş yazısında Geç Dönem Üslubu’nun Said’in son çalışması olarak bir vakitsizliğe ertelenmiş olmasını inanılmaz bulur. İlk çalışması Başlangıçlar olan bir yazarın ölümünden sonra yayımlanan son çalışmasının spästil üzerine olması gerçekten ironiktir. Ancak Said için geç dönem olgunluk ve dinginliğin değil, tekinsizlik ve uzlaştırılamazlığın üslubudur. Tamamlanmış ve vaktinde yayımlanmış bir Geç Dönem Üslubu’nun aynı çekiciliği ve ironiyi taşıyacağını iddia edebilir miyiz? Bir de Türk edebiyatı özelinde düşünürsek; hangi yapıtlar, hangi yazarlar geç dönem üslubunun çekiciliğinde değerlendirilebilir? Yahya Kemal, Aldülhak Şinasi Hisar, Oğuz Atay?

Devamını görmek için bkz.

Didem Güngören, “Rüzgâra Karşı Nasıl Yaşanır?”, TimeOut İstanbul, Ağustos 2008

Edebiyat da müzik de uğraşının bir ömüre yayıldığı alanlar. Bir çalışma alanı gibi değil de, daha çok kişinin kendisinin, her şeyi ile neredeyse, su yüzüne çıktığı yerler bunlar. Dolayısıyla işin sonucu, kişinin “sonucu” ile daha doğrudan bağlantılı. Bu varoluş biçimi ve bunun geç dönem eserleri Edward W. Said’e göre genellikle bir tür dünyayla uzlaşma, kendiyle barışma özellikleri gösteriyor. Ama her zaman değil. Uyum ve çözüm önermeyen geç dönem eserlerinin varlığı Said’i kendi geç döneminde böyle bir tema kesiştiriyor.

Edward Said kanser olduğunu öğrendiğinde bu kitabın temasını bir süredir kafasında evirip çeviriyordu. İnsan hayatının evrelerden oluştuğu düşüncesi, bu evrelerin de kopmadan birbirini izlediği düşüncesi bir biçimde insana hayatının bu evrelerinde ortaya çıkan eserlerin de estetik anlamda birbirini izlediği ve sonunda bir toplam çıkarılarak bunların birbirine eklenebileceği fikrini getiriyordu. Peki o halde, hiç de böyle görünmeyen, aksine geç dönemin “olgun” meyvelerinden hiç de nasibini almamış gibi görünen, içinde deneyimin ve bilginin özsuyundan sanki bulundurmayan eserlere ne diyecektik?

Adorno’nun bu açıdan açtığı yoldan giden Said’in kavramsal çerçevesi oldukça akıl karıştırıcı ve hatta bir o kadar da cazip. Bu geç döneme ithaf edilen uyum ve çözüm önerisi bir bakıma modern bireyin üzerine yüklenen işlerden, görevlerden bir tanesi. Modern dünya ile uyum sanki insan ömrünün içinden çıkarılarak ulaşılması gereken bir yüksek mertebe gibi. Öte yandan, her şeyin bir vaktinin olduğu düşüncesi Eski Ahit’ten beri kültürel insanın donanımının en önemli parçalarından bir tanesi. Yaş ilerledikçe, sağlık bozuldukça insanın bilgeliğinin artması, kutsallığa ulaşması söz konusu. Bu durumun bozulduğu, sekteye uğradığı, bu çizginin kırıldığı anlar Said için önemli anlardan, zira bir bakıma hali hazırdaki düzene insanın ömrünü ateşe atarak, bilgeliğinden, kendisinden beklenenden, feragat ederek karşı durması demek bu. Kültürel bilgeliği, modernliğin en önemli önerisini reddetmek; insanı belki de ilk önce olduğu şeyin gücüne (hatta yıkıcı günüe) yaklaştırmak demek. Bir bakıma kendisinin en önemli öğelerini tam da tamamına erdireceği yerde dünyaya diklenmek adına kat ettiği yolu bambaşka bir biçimde dünyaya fırlatmak demek.

“Kariyer ve sanatçı ustalığı nosyonları paramparça eden” eserlerin yolunu Adorno Beethoven’in son beş piyano sonatı ile açıyor. Edward Said’in kavramsallaştırmasının hareket noktası da Adorno zaten. Örnekleri çoğaltan ve bu kavramsallaştırmayı derinleştiren Edward Said bir noktada Adorno’nun yakıcı ve yıkıcı gücünden biraz olsun sapıyor. En yetkin örneği Glenn Gould. Zamanımızın en ikonik piyanisti Gould aynı zamanda yetkin bir entelektüel. Bir icracı olarak başka alanlara gitmeyi, oralarda da aynı yetkinlikle düşünmeyi çalışmayı ihmal etmemekle dikkat çekiyor. Kültürel dünyanın farklı alanları arasındaki gitgide açılan uçurum Said’e göre Glenn Gould’u pek etkilemiyor gibi, dahası Gould’un Bach ile kurduğu “bir ömürlük” ilişkisindeki derinlik ve “haz” Gould’un eserlerinde doğrudan izlenebiliyor. Said’in “haz” kavramını Adorno’dan ayrılarak Geç Dönem Üslubu’na yerleştirdiği yer burası. “Parmaklarını ustalıkla kullanan bir çok müzisyenin aksine” Glenn Gould’un izleyici/dinleyici üzerinde yarattığı etki onları doğrudan onları etkilemek olarak değil, onları “kışkırtarak, beklentilerini boşa çıkararak ve kendi Bach müziği okumalarına dayanan yeni düşünme türleri yaratmak” şeklinde ortaya çıkmakta Said’e göre.

Mesele eğer birilerine yaşamdaki düşünme biçimine üzerine düşünme alanı açmaksa, eğer sanatçılıkla ilgili keyifli ya da zor olan şeyi düşünme biçimlerini yeniden örgütleme olanağı sağlamak gibi bir yerlerden çıkaracaksak ve sanat gibi bir şeyi buradan /yeniden okumaya kalkacaksak, Said’in getirdiği öneri dinlenmeye değer gibi duruyor. Ne Adorno’nun kendi yaşadığı dönemin de etkisiyle yaşamın ağır yükünü yüklenen, ne de günümüzün izole, kendisinden başka bir şeyi bilmeye ve denemeye, sanatın ve eserlerin sıfır noktasındaki doğasını araştırmaya kalkışmayan, rahatına düşkün sanatı... Edward Said yaşamının geçliğinde araştırdığı ve ortaya çıkarttığı şeyi, tam da bunu araştırırken, bunu çalışırken yapıyor. Bu kitabı oluşturan notlar ve verdiği dersler yaşamının sonunda aklına takılanı ve geliştirerek önerdiği önerdiği şeyin de gerçekleşmiş hali gibi. Gould gibi o da, “iyi bir restoranda arkasına yaslanmış” ve alıştığı hazır ve lezzetli yemeğin gelmesini bekleyen okuru sarsıyor. Yola çıktığı yerden araya bir yere sapıyor, Glenn Gould ile devreye giren bu analitik analize dayanan, sarsılıcıktan kuvvetini alan “haz” meselesini gündeme getiren bu sanat okuması bizim karşımıza müzelerde, sokaklarda karşımıza çıkan “sanat eserleri”ne bakışımızı kökten değiştirmeye aday.

Sanat bu şehirde artık daha fazla dolaşıma girmişken, hatta artık göz ardı edemeyeceğimiz durumdayken, Edward Said’in önerisi bize yol gösterebilir. Atlamamakta fayda var.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.