Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-973-3
13x19.5 cm, 144 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Çalgın, 2006
Efsus'a Yolculuk, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Ahmet Oktay, "'İtirafçı' bir şiir", Cumhuriyet Kitap, 16 Ekim 2008

Yücel Kayıran, daha ilk kitabı Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu'nda (HFEA), okurunu hem psiko-nevrotik bir labirentin içine kapatmaya niyetli olduğunu hem de böylesine bir sorunsalla işin başında tedirgin ettiği 'ikiyüzlü benzerinden', yani okurundan, kişisel/ bireysel tarihin dünya-zamansal ekseninde oluşmuş/ oluşan toplumsal/siyasal olay ve olgularına ilişkin ve katmanlaşabilen hem kronolojik bir dikkat hem de bu süreçsel olay ve olguları en azından sezinlenebilen nedensellikleri içinde anlamaya ve anımsamaya yönelik bir fenomenolojik bellek ister gibidir. Şiirlerin söylem özneleri, kimi zaman doğrudan başlıklarda ('Hem Türk, hem solcu, hem sünni Müslüman' -Beni Hiç Göremezsin [BHG]- s.37), kimi zaman 'iyyâke na'budu ve iyyâke nestain' (Çalgın, s.77) türünden Arapça kökenli deyiş ve söyleyişlere baş vurarak, kimi zaman da 'oruçsuz yakalandığım iftar vaktine' (s.108) gibisinden bir suçluluk duygusunu açığa vuran örtük (latent) olmayan dizeler kurarak ve 'ayş-i dehruza' (s.108) türünden göndermeler yaparak, 12 Eylül sonrası şairlerinin bir bölümünde belirgin bir özürcü tik haline gelen dini/islami bir boyut kazanma ya da çok ihmal edildiği sanısı uyandıran bir manevi iklim edinme duygusuna uygun düştüğü öne sürülebilecek bir tavrı benimseyerek, şu anda üç kitaba yayılmış bulunan bütün şiirlerin tek bir üst-özne'ye ya da tek bir üst-anlatıcıya aitmiş gibi algılanmasına izin verir gibidirler.Dahası, söylem öznelerinin entelektüel ilgi alanlarının çeşitliliğine, yetkinliğine düşünsel ('bitkiler bile böyle çürüye çürüye/ vücud oluyor' Çalgın, s.87), siyasal ('komünizm heyulası kol geziyor benim içimde', 'sonradan görmüş köylü faşistlerin olmadığı' [s.20], 'go home bush, go home bush' [s.101]), dinsel ('geçtim göğsümdeki hıra dağını' [s.71], 'nisa suresi gibiydin' [s.97], 'Ey hilekâr suret! Ey mihrek it tennur' [s.98]), kültürel ('Kızılordu Korosu, Mahzuni Şerif, Kitaro' [s.83], 'gençken, tüzeyken, dokuzu beş geçeyken' [s.73]) ve imgesel (gördüklerim/ mi yoksa avcum mu kan içinde?' [s.94] vb...) düzeylerde söylenceler, özel adlar ve imalar aracılığıyla yapılan ısrarlı ve bilinçli vurgu, tek bir üst-anlatıcının varlığını güçlendiren öğeler olarak beliriyor. Kaldı ki, Çalgın'daki 'geçtim göğsümdeki hıra dağını', 'mürselat suresi dediler, salavat getirdiler' (s.71) gibi daha açık ve anlaşılabilir dizeler, hem daha kapalı imgelerin oluşturduğu 'ruh da çürür beden gibi' (s.68), 'duadan yoksun ruh bedenle dolu' (s.72) türünden sezgisel ve çağrışımsal içerikleri sonradan anımsanabilecek göndergeler, tek söyleyen olduğuna ilişkin yaklaşımı pekiştirmektedir. Burada bir nokta daha vurgulanabilir: 'mürselat suresi dediler' dizesinin ardından gelen ve 'humanam impotentiam in moderantis' gibi anlamsal, sessel ve imgelemsel açıdan okuru bir anlamda zorlayan ve açmazda bırakan Latince bir sözün alıntılanması bu güçlendirme çabasını daha da doğrulamaktadır. Spinoza'ya ait ve eksik (tamamı şöyledir: 'et coerendis affectivus vervitutim voco') bırakılmış bu alıntı-sözün anlamı, yaklaşık olarak şöyledir: 'insanın duyguları denetleme ve kısıtlamadaki güçsüzlüğüne kölelik diyorum' (Bk: 1-Spinoza: Törebilim, s.130, Çev: A.Yardımlı, İdea Yay, 2-Spinoza: Etika, c.2, s.3, Çev: H.Z.Ülken, 1947, MEB). Söyleyen öznenin kimliğini pekiştirmede, daha doğrusu kesinlemede 'Uykuda' şiirinin 'Go home bush' dizesinin ardından gelen yine Latince 'pratico-inerte' (s.101) sözü de ilginçtir. J.P.Sartre'ın Diyalektik Aklın Eleştirisi adlı yapıtında kullandığı bu kavram-sözcük, 'kurumlaşmış ve donmuş, bundan ötürü de etkisiz kalmış toplumsal gerçek' (Bk: O. Hançerlioğlu: Felsefe Ansiklopedisi, c.5, s.234, Remzi Kitabevi) anlamına geliyor ve söyleyenin okur nezdinde felsefeyle yakından ilgili biri, yani Yücel Kayıran olduğu yolundaki sanıya, bir kanıt daha oluşturuyora benziyor.

Çoğul Bir Özne

Ama ben, bu güçlü kanıtlara rağmen, halen üç kitapta gerçekleştirilmiş bulunan psiko-anlatının, kolektif, daha doğru ve uygun düşeceğini umduğum sözcükle, çoğul bir özneye ait olduğunu öne süreceğim. Kolektif sözcüğünden vaz geçişimin nedeni şu: Çünkü, kolektif özne; 'son kertede, kendi varlığıyla birlikte karşıtının, hasmının, yani burjuvazinin de varlığını sona erdirecek, dolayısıyla bütün yabancılaşma/şeyleşme biçimlerinin yanı sıra, felsefenin ve devletin de sönümlenmesini sağlayacak olan devrimci proletaryadır'; komünist eskatologyaya ait bu öngörüyü bir yana bırakırsam, söyleyen çoğul özneyi, ilk kitap olan Hayaline Firar Edemeyenler'de saptama olanağına sahibiz. HFEA'daki 'Bir Firar Masalı' şiirinin 6.1 bölümünde, kederli bir tonlamayla 'devrim istikbalde kaldı' (s.84) diyen özne, 'Yolları Çatallanan Bahçe' bölümünde belirtilen/yazılan özyaşam öyküleriyle kimliğini açığa vurmaktadır: Devrimi sonsuzca ötelemeyen, sadece bir ertelemeden söz eden bu yenik ve üzgün özne, 'komünizm heyulası kol geziyor hâlâ benim içimde' Çalgın, s.20) dizesiyle devam eden ve 'eşitlikten söz edilen günler gerçekten de var mıydı dünyada', 'her tek kişiye ait olanın ona verileceği', 'bir dünya olanaklı mıydı dünyada' (s.20) dizeleriyle bir soru cümlesine dönüştürmüş olsa bile, bu olanağın imkânı üzerinde hâlâ düşünebilen bir öznedir ve bu haliyle de, lise ve üniversite yıllarında devrimci örgütlerle şu ya da bu ölçüde bağ kurmuş olduğu söylenebilecek biridir. 'Heyula' sözcüğü tesadüfi değildir, tam tersine, İslam felsefesindeki kaotik ve batıni gelenekteki oluşma sürecine ilişkin bir terimdir ve bir korkuyu dile getirdiği kadar bir hayranlığı, bir beklentiyi de dile getirir. Yenilginin olumsuz momentine ilişkin bir durum, bir algılayış biçimidir söz konusu olan. Bu çoğul özne, 'ruhundan bir parça çalınan ve eksilen ruhuyla çalınan parçanın peşinde dolaşıp duran, o eksik parçayı arayan kişidir' (s.10). Yitirilen, tek kişiye ait değildir: ortak bir kayıptır sözü edilen: 'benden kopan bana mahsus olaydı' (s.15). Yitirilen o 'eksik parça' söylemek gerekirse kamusal'dır. Tarih'in bizzat içinde bulunan, oluşmasına katkıda bulunan biziz; daha tikel konuşmam gerekirse, 'komünizm heyulasıyla' birlikte yaşayan, eylemde bulunan ve yenilgiye uğrayan bir kuşaktır. Söyleyen çoğul özne, aşırı yorum sayılsa bile, şunu öne süreceğim: Acıların, yenilgilerin, unutulmanın, kefaretinin peşindedir, onu aramaktadır ya da kefareti talep etmektedir: 'ilham yoktu yoklukla ıralı dünyada/ emare yok! dil! yoktu/ yok kendime kefaret olacak tercüme' (Çalgın, s.36). Belirtildiği üzere, kişisel/bireysel dil ya da şikâyet yeterli değildir, yitirilen kamusalı ancak kamusal bir yanıt karşılayabilecektir. 'buradayım, bana tayin edilen yerde' (s.31) diyen ve kendisine tayin edilen yerden memnun olmayan, 'rahatta' bile 'rahat değilken' (s.33) acıları ve yitirdikleri dolayısıyla 'dışındaki dünyada' (s.33) olamayan ve bir türlü 'tayin edildiği yeri bulamayan' (s.34) söyleyen, toplu bir yanıt beklemektedir ya da toptan bir af dileği. Bir bir açıklanan özgeçmişler (HFEA, ss.87-94) özgönderimsel imgeler, ölenlerin, yitenlerin, unutulanların adlarının sayılışı, bu dünyasal unutuluşun kuntluğunu, sağırlığını kırabilmek içindir. Burada Horkheimer'e başvurulabilir: 'Tanınmamış olmak ve karanlıkta ölmek acıdır. Bu karanlığı aydınlatmak, tarihsel araştırmanın onurudur' ( Bk: Alıntılayan M. Löwy: W. Benjamin: Yangın Alarmı, s.40, Çev: U. Uraz Aydın, Versus Yayınları, 2007) Kefaretin ön gerekliliklerinden biri ya da başlıcası, şimdi'nin olumlu içeriğini bilinçli olarak dışlayan, bu olumlu içeriği reddeden bir anımsama pratiği ya da anımsama motoriğidir. 'Nizamlı', disipline edilmiş bir 'dünyaya' (s.32) ve yaşama girmek, katılmak için bile 'nizamiye kapısından geçerek girmek zorunda' (s.32) bırakılan her ezilmiş, her unutulan, en küçük vesileyle de olsa anımsanmalı, yeri ve hakkı verilmeli, tanınmalıdır. Marc Auge'nin yorumunu tersinden okuyabiliriz: 'Bireysel ve kolektif yaşamın en önemli kurmaca (Auge, sözcüğü tırnak içinde yazmaktadır [A.O]) işlemcisi' (Auge: Unutma Biçimleri, s.99, Çev: M. Sert, Om Yayınları, 1999) anımsamadır. Ama geçmişin ve şimdinin olumlu içeriğini dışlayan böylesine protestocu bir anımsama sürecinde bellek sorgulayıcı bir işlev yüklenir. Böyle bir durumda, tarihsel ya da öyküsel anlatılar genellikle mevcut durumu onaylamazlar. Özellikle ezilenlerin, yenilmişlerin koşullarında ve durumlarında. İçerik, ister istemez öfkeyle dolar. Kendilerini kışkırtmış, biçimlendirmiş olan geçmiş ya da şimdi, 'geri getirilemez bir kahramanlık dönemi olarak değil, uğruna yaşanacak ve çalışılacak politik ve sosyal bir ütopya olarak görünür' (J.Assmann: Kültürel Bellek, s.82, Çev: A.Tekin, Ayrıntı Yay, 2000). 'Çarşı izninin yanması' (Çalgın, s.32) korkusu içindeki söyleyene her şey hayaletimsi ya da hortlaksı gelmektedir: komut verenler de, alanlar da: 'hatırlamadan olma hayalet' (s.31). Ezilenlerin, yitirmişlerin, unutulmuşların dünyası kederli, yaslı bir dünyadır: 'kapalı tabuttu dünyanın içi' (s.29), kimsenin 'gönlünün rahat edemeyeceği' (s.27) bir yerdir.Burada, yersiz görünse bile Derrida'yı anımsamakta yarar bulunuyor: 'Yas' diye yazıyordu: 'geri kalanları şimdi burda kılmaya, varlıkbilimselleştirmeye yeltenir hep, ilk başta da cesetlerin kimliğini ve ölülerin yerini saptamaya yeltenir hep' (J.Derrida, Marx'ın Hayaletleri, s.27, Çev: A.Tümertekin, Ayrıntı Yay, 2001). Hayalet, çoktan varlık kazanmıştır, burada, aramızda dolaşmaktadır. HFEA'daki özgeçmişlere bir göz atalım: 'bir operasyonda gözaltına alındı. bir hafta sonra cesedi ailesine teslim edilmeden defnedildi. Otopsi raporu ailesine ve avukatlarına verilmedi' (s.87), 'harp okulundan mezun. Şırnak ilçesine tayin edildiğinde teğmendi. pusuya düşürüldü, öldürüldü' (s.88), 'afşin lisesi mezunu. önce, sıkıyönetimin, vilayetin kapalı spor salonunda kurduğu sorgulama karargâhına götürüldü' (s.89), ' '81'de vilayetin spor salonundaki sorgulama karargâhına götürüldü'(s.90), 'afşin lisesi mezunu. '82'de sorgulama karargâhına yanlışlıkla götürülüp bırakıldığında 'bütün korkum bitti' demişti.' (s.91). Derrida'yı izliyorum 'ruh hayalet olarak ete kemiğe bürünür, bedenlenir. Hayalet, ruhun belirli bir görüngüsel ve tensel biçimi, beden oluşu, padoksal bir bedenlenişidir' (age, s.23). Ve tamamlamak üzere: 'Karabasan tarihseldir' (age, s.21) ve bu karabasansı, hortlaksı tarihselliğin içinde 'hayalet bir geri-gelen'dir' (age s.30). Hayalet bu geri-dönüşü içinde, bize kaybedilmiş, daha doğrusu elimizden alınmış olanın içeriğini sezdirir, bu sezilen içerik, tam da Proust'un betimlediği mutluluk vaadidir (Promisse de bonheur). Kefaret düşüncesine bağlanmak üzere yine Derrida'dan: 'Hayalet ruhun etsel belirişi, görüngüsel bedeni, boşa gitmiş ve suçlu yaşamı olmakla kalmaz, ayrı zamanda geçmişe özlem duyarcasına ve sabırsızca bir kurtuluş, yani gene bir ruh beklemektir. Hayalet, ertelenmiş bir ruhtur, kefaretin ödenmesi vaadi ya da hesabıdır' (age s.208).

Aşağılanan Özne

Özel 'sorgulama karargâhları'nda (HFEA, ss.89, 91) baskılanan, küçümsenen, hakaret edilen, 'uzayan ömrünü' 'arkadaşlarının ölümününe' (s.79) borçlu olan, 'belleğinin sınırları, ölüm ve yalnızlık duyarlığı' (s.79) içinde genişleyen söylem öznelerinin, kefaret ve kurtuluş gününe bir tarih biçmedikleri, süresiz bir imada bulundukları söylenebilir. 'Neyi aramıştık? olanakların/ doğrudan antitezini, gökyüzünün/ keşfini, işçi sınıfının/ kendine aşkın sesini/ iktidarın değillenmiş dilini' diye hayıflanarak söylenen özne, tekil bir dil kullanmıyor aslında. Yukarda vurguladığım gibi kamusal bir yanıt aranıyor. 'Hafızaya ağır gelen' (Çalgın, s.46) tam da bu vurdumduymazlıktır. Çünkü her şey, bu kamusal belleğe sunulan malzemenin önünde, son kertede gazeteler, dergiler ve televizyon aracılığıyla kamusal belleğe de ait olan bu anılar toplamının önünde olup bitmiştir. Psiko-nevrotik özne, böylesi bir resmin tam merkezinde yer alarak yalnız ve çaresiz kalmıştır: 'bir elveda gibi duran kendimde' (s.48). 'Alarm Zili' şiirinin söyleyeni, açıkça bir itirafname gibi algılanmaya uygun bir biçemle şöyle der: 'Onlar mı? Evet sinir ilaçlarım/ Evet, almadan çıkamıyorum sokaklara/ Çünkü orada kötü kalpliler/ İlkel ruhlar: Medeni bir insan kılğında' (HFEA, s.17). Nevroz, ötekiler arasında, onlarla temas halindeyken, onların varlığıyla oluşmaktadır: 'Kısa bir ilişkiye bile girsem onlarla/ değer dizgelerim bozuluyor, belleğimin dili/ bozuluyor içimdeki çocuğun masumiyeti' (s.17). Ama, asıl itiraf, 'Mayınlı tarla' şiirindedir; biçem neredeyse bir sağlık raporunun biçemidir: 'Kuvvetli depresyon/ Değersizlik duygusunda yoğunlaşma/ Hassasiyette artma/ Seksüel özdeşimde çatışma/ Kuvvetli anksiyete/ İntihara girişme olasılığı/ Şizoid obsesif bulgular'/ Tanı: Şizoid yapıda anksiyete depresif reaksiyon/ 'Psikoterapiye motivedir' (s.44).

Biçare Özne

Sonra 'dünyaya dönmek' durumunda kalan, orada da 'hatırlamadan olma gözyaşından' başka şey bulamayan (Çalgın, s.107) ve 'geceden başka çağ yok' demekten başka çaresi kalmayan özne, bu çaresizlik içinde 'eksile eksile anımsamaya' (s.26) devam eden ve 'delilerin iyileştiği bir mevsim değil bu', 'aklını rüyada bırakanların mevsimi değil' (s.27) diye sızlanan bu özne, intihara ilişkin ya da mazoşist imgelerle dolmaktadır: 'koşarak atlayabilirim yüzümdeki camdan dışarıya' (HFEA, s.16), 'bahçe tarhasıyla kesmek geliyor sol kolumu bileğimden' (Çalgın, s.20). Bu saklanamayacak ölçüde sinirceli duyarlığa, bir suçluluk duygusunun da eşlik ettiği söylenebilir: 'kim kaldı yitirmediğim şimdi benim içimde' (s. 39). Bu suçluluk duygusunun, ilk gençlik yıllarından, çocukluk zamanlarından devralındığını söylemek bile mümkün görünüyor: 'yan odaya kulak kesilmiş beden, yasakladım kendime/ ilkçağdan beri, yatak odasından duyduğum sesi, algıladığım/ sadece benim için değildi. Evli kadınlar haram değil miydi/gözlerimize bile. Hevesinden vazgeçene gövdesi neden tutukevi' (s.75). Bu dizelerdeki hayali olduğuna inanmamız gereken, dahası korku verici gerçekliği hayali olmasından kaynaklanan ve suç olduğu daha başlangıçta kabul edilmiş bulunan ensest arzusu görmezden gelinebilecek gibi değil. Sadece hayali bir ensest ilişki kurmacasının varlığı değil bu suçluluk duygusunun asli kaynağı. Bence daha derinde bir şeyler var. Söylem öznelerinin sesine kulak verelim: 'istemedim hiç güneş doğsun içimde' (s.77), 'istediğim görülmek istemediğim/ bir yer' (s.100), 'ben mi günah içindeyim günah mı benim içimde' (s.99), 'Yok! Biliyorum beni kendime yapıştıracak tutkal'(s.88), 'Öyle kirlendim ki kurtlar beni yiyecek mezarımda/ suçu hissediyordum bir başka odaya bırakıldığımda' (s.79). Sanki bu suç ve suçluluk duygusu, söylem öznelerinin neredeyse bütün gövdesini kuşatmış, baskı altına almıştır. 'güneşin içinde hiç doğmamasını' dileyen, 'kimselerce görülmek istemeyen' özne, dünyada bulunmaktan, burada olmaktan pişmandır. Ensest korkusunu bile aşmış bir durumdur söz konusu olan. Daha derin, daha varlığa içkin bir pratiktir. 'Ben mi günah içindeyim günah mı benim/içimde' (s.99). 'Günah' sözcüğü, bana çok yerinde kullanılmış geliyor. Kendini suçlu hisseden, dünyanın yapıp etmelerine katılan, bunlara katıldığı için kendisi suçlu sayan, her şikâyet ve yakınma duygusunun altında kendi varoluşunun da kınandığı bir günahlılık düşüncesinin yattığı öne sürülebilecek gibi görünüyor: 'yağmur yağdığında akmayan bir evimiz olmadı hiç' (s.78). Açık bir benzerlik olduğu söylenemese bile, kendini her an Tanrı'nın önünde duyumsayan Kierkegaard'ın tonu vardır bu çoğul öznenin kırılgan sesinde: 'Günarkârlıkla birlikte oluruz, onunla birlikte bulunuruz'. S. Kierkegaard: Kaygı Kavramı, s.105, Çev: V. Taşdelen, Hece Yay, 2004). Kamusal bellekte daha derin yankılar ve tortular bırakmış olması istenen bireysel/kişisel yoksunluklar, acılar, unutuluşlar, yani son kertede kamunun gözleri önünde edinilmiş bütün anılar; kefaretin ta kendisi olarak belirsin diyedir. İncil'deki cümleyi anımsayalım: 'Bütün dünya Allah'a karşı suçlu olsun' (Kitabı Mukaddes, S. Pavlus'un Romalılar'a Mektubu, 3, 19, s.156, Kitabı Mukaddes Şirkite, 1976). Söylemek gereksiz: Söylem öznesi, Hırıstiyanca bir duyarlığın içinden konuşmamaktadır ama suç ve suçluluğa, günaha ve günarkârlığa bakışında, bu türden yorumlara izin verebilecek bükülmeler olduğu da göz önünde bulundurmaya uygun görünmektedir.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.