Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-550-6
13x19.5 cm, 256 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tol, 2002
Bazuka, 2011
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Nazan Maksudyan, “Tarihini hatırlamayan ülkede belleğine mağlup olanlar”, Virgül, Sayı 97, Temmuz Ağustos 2006

Unutmak. Unutmak istemek. Ve inadına unutamamak. Unutamadıkça yamulmak, netamelenmek. Har’ı okurken, düşünürken bu cenahlarda dolaşıyor insan. Romanın, teni kararmış, gözlerinin altı çökmüş, müptela meleği Tefail’in söylediği gibi: “Netamiye ülkesi, öyle böyle değil, çok netameli, pek hassas bir yerdir. Herkesin bin türlü takıntısı, çeşit çeşit sapıklığı, ruhundan söküp atamadığı kötü hatıraları vardır. Tarihini hatırlasa infilak edecek bir ülkedir.”

İşte Har, tarihini hatırlamayan ülkede, unutmayı beceremeyenlerin infilak (yamulma) öykülerini anlatıyor.

Unutma, bellek ve bilinç konuları uzun zamandan beri çok insanın kafasını kurcalıyor. “John Malkovich Olmak” filminin başında, kuklacı Craig şempanzesine şöyle der: “Maymun olduğun için şanslısın, çünkü bilinç bir lanettir. Düşünüyorum, hissediyorum, acı çekiyorum.”

Karakterin hayvanlara karşı duyarsızlığı bir yana, yazar CHarlie Kaufman’ın bu saptaması, filmi izlediğim 2000 senesinden beri kulaklarımda çınlıyordu.

Hegel’in “mutsuz bilinç” kavramı da bu saptamaya ekleniyordu. İlk safhada, sorgulayan bilinçten uzak olan insan mutludur. Bilinç kazandıkça, varoluşuna, kimliğine, şeylerin ve diğer insanların doğasına dair soruları çoğalan birey, parçalı dünyanın (var olan ve mümkün; tikel ve evrensel) bilgisiyle mutsuzlaşır. Kişi hem mutlak (evrensel) doğrunun peşindedir hem etrafındaki birbiriyle çelişen tikel doğrulara sırt çeviremez. Hem hakikati bulmak ister hem şüphecidir. Hakikate ulaşılamayacağı fikrini kabullenemez ve durmadan sorularla cebelleşir. Yine de bu mücadele iç huzura kavuşmasına yetmez. İşte Craig de bu kavgadan yorulmuş pek çok bireyden biridir. Kendini (bilincini, hafızasını, hayatını, tarihini) unutmak için başka birinin beynine göç etmeye karar verir. Netice ne yazık ki pek parlak olmaz! Başka bir bedene sahip olduysa da başka bir zihne bürünemez.

Bu konuyu ciddi anlamda dert edindiği çok belli olan Kaufman, beş yıl sonra yazdığı Sil Baştan’da yeni bir yöntem öneriyor: Hafızanın istenmeyen kısımlarını (beyindeki bazı noktaları) silmek. Sizi üzen, artık hatırlamak istemediğiniz her ne ise (filmde “eski sevgili”), doktor-terapist-bilgisayar uzmanı karışımı birinin ofisine gidip tüm hatıralardan kurtuluyorsunuz. Joel, silme sürecine ciddi bir direniş gösterse de, görev başarıyla tamamlanıyor. Ancak çıkmaz, ilk filmdekine çok benziyor: İnsan sevdiği insanı ve ona dair tüm anılarını silebilir, ama aynı kişiye yeniden âşık olma ihtimalinden (yani kendinden) kurtulabilir mi?

Unutmaya, hissetmemeye, uyuşmaya özlemden dem vuran bu filmleri, Har’ı okurken hatırlamadan edemedim. Ama bir yandan da hissediyorum ki, Murat Uyurkulak’ın önerisi tam tersi yönde: Hakikatin peşinden koşmak, açığa vurmak, düzeni sarsmak, infilak ettirmek, nisyana isyan, devrim...

Har, XX. yüzyıl tarihinin ve bugünün anlatılmayan (ya da çarpıtılarak anlatılan) en hassas meselelerini incelikli bir şekilde sayfalarına yerleştirmiş. Bu tarihin “dili lal” ötekileri (Xırbolar, Topikler, Cacikler, Çingolar), Har’daki Bekçi gibi, yıllar süren sessizlikten sonra konuşmaya başlıyorlar. Bu sayfalarda, oğlunu değil mahbubunu arayan Bitlis Beyi, payitahta gidip Doğu Anadolu’da medrese açılmasını öneren Said-i Nursi, Topikleri yiyen ve yemeyi reddeden gayri Topikler, Otuzbeş’in mübadeleyle gelen dedesinin talepname uğruna “denize döktüğü” aile, Numune’nin unutamadığı acımasız iç savaş, Varto depremi, Yamukbeş’in “koca bir meşale” gibi yakılan köyü, “Cile” Kasabı ve daha niceleri var.

“Şanlı tarih” peşinde olan resmi söylemin seçmeci tarihyazımı, totaliterlik tartışması bir yana, George Orwell’in 1984’teki tarih üzerine saptamalarını hatırlatır:

Parti, Okyanusya’nın Avrasya ile hiçbir zaman müttefik olmadığını söylüyordu. Oysa, o Winston Smith, henüz dört yıl gibi kısa bir süre önce, Okyanusya ile Avrasya’nın müttefik olduğunu biliyordu. Ama bu bilgi nerede saklıydı? Yalnızca kendi bilincinde, bu bile, bir süre sonra yitip gitmeye mahkûmdu. Eğer Partinin söylediği yalanları herkes onaylıyor, tüm kayıtlar aynı masalı anlatıyorsa, o halde yalan tarihe geçiyor ve gerçek oluyordu. “Geçmişi denetleyen,” diyordu Parti sloganı, “geleceği de denetler; şu anı denetleyen, geçmişi de denetler.” Oysa geçmiş, yapısı gereği değiştirilebilir olmasına karşın hiçbir zaman değiştirilmemişti. Şimdi gerçek olan şeyler, ezelden ebediyete dek gerçek kalacaktı. Basit bir işti bu: Tek gereken şey, belleğimize karşı sonsuz bir zaferler zinciri kazanmamızdı.

Muhtemelen Orwell’in kâbuslarına ilham veren Nietzsche, şimdiki zamanda herhangi bir şey yaratmak veya başarmak için, geçmişi taammüden unutmak gerektiğini söyler. Aynı kâbustan kaçmaya çalışan Har, belleğine mağlup olanların –ki iktidar karşısında asıl direnenler onlardır– romanı.

Bâb 16’dan başlayıp Bâb 0’a doğru geriye giden bölüm numaraları trafik kodları gibi algılanıp (16 Bursa, 10 Balıkesir, 2 Adıyaman gibi) o şehre ait bir ağıt, epigraf olarak konulmuş. Ağıtlar, tarihi unutturulmaya, bastırılmaya, silinmeye çalışılan bir toplumun yegâne kolektif belleği diye nitelendirilebilir, bu anlamda önemi büyük. Unutmanın sarsılmaz iktidarına karşın, duvarda açılmış ufak gedikler gibi, o büyük anlatının (sessizliğin) altını oymaya çalışıyor (isyanla bağırıyor) yakılan ağıtlar. Birçok yönüyle bağlamından koparılmış olsa ve içinde doğduğu tarihi aktarırken tökezlese de, insana umut verir devletin en aramadığı (ve susturamayacağı) yerde, başka bir iletişim formunda, unutulmaya ayak direyen tarih(lerimiz). Bu tarafıyla Murat Uyurkulak’ın romanı, insanın içine su serpen umut kırıntıları barındırıyor. Efendiler tüm delilleri ateşe verdiklerini düşünüp rahat rahat uyurken, en karanlık en sessiz gecede usulca mırıldanılan bir ninni uykuları bölüyor...

Har’da unutulası hikâyeler çok gerçek ve iç burkucu olsa da, dil muzipliği hiç elden bırakmıyor. Sanki dil alttan aldıkça, gerçeklik keskinleşiyor. Biliyoruz, insan çektiği acıları hiç de öyle görkemli bir hüzünle anlatamaz. Genelde kısa cümlelerle, bazen sessiz kalarak, olabilecek en basit anlatımla, üstelik en olmadık yerlerde yüzde beliren uyumsuz (alenen isterik) seğirmeler ve sırıtmalarla anlatırız yaşadığımız travmaları. Har’daki karakterler de derinlere ittikleri kişisel tarihlerini, hafızalarını tarayıp gün yüzüne çıkarırken, çıplak bir samimiyetle anlatıyorlar. Anlatılan trajedilerde zerre kadar duygu sömürüsü yok. Bunlar aynaya bakar gibi, insanın kendine anlattığı bir geçmişin parçaları. Duymaya alışık olduğumuz, tüketime yönelik ezberlere hiç benzemiyor.

Kitap bu yanıyla ciddi bir çokkültürlülük eleştirisini de barındırıyor. Yakın zamanda “birlikte yaşama sanatı” şeklinde sloganlaştırılan ve içi boşaltılmış bir nostaljiyi pazarlamaya çalışan bu söylemin, başlı başına bir sessizleştirme aracı olduğu çok güzel işlenmiş. Numune’yle rehin alındıklarında, gardiyanlarıyla samimiyet kurmaya çalışan Onüç, arkadaşına da akıl vermeye çalışırken Netamlarla Xırboların kardeş oldukları ezberini dile getirir: “Uydur işte... Yarımız sizdendir de... Kız alıp verdik de... Etle tırnak olduk de... Bizi ayıranlar kalleştir de... Ulan de işte bir şey...”

Numune’nin bunlardan herhangi birini “uydurması” mümkündür, çünkü hepsi de çoktan tekerlemeye dönüşmüş bir “eski günler” güzellemesidir.

“Ortak geçmişe” dair mutlu anılar elbette olasılık dahilindedir, ancak esas sorun, güzel sayfalar cımbızla ayıklanır ve romantize edilirken, acı hatıraların hasıraltı edilmesidir. Çok kıvrak bir zekâyla Topiklerden ve Caciklerden söz eden Uyurkulak, burada da çokkültürlülük övünmelerinin foyasını ortaya çıkarıyor. Aret Gıcır’ın karikatüründe “Ben Topik değilim!” diye bağıran adam gibi, roman da Türkiye’de liberal çokkültürlülük söyleminin azınlıklara dair her şeyi kültürel birer tüketim aracına dönüştürmesine parmak basıyor. “Mozaik”, “azınlıklar zenginliktir”, “ne güzel komşuluk hatıralarımız var” vb şekillerde karşımıza çıkan söylem, aslında tarihin üstünü parlak bir ambalajla kaplıyor. Bu söylem bağlamında, her türlü etnik, dilsel, dinsel, kültürel azınlık, hayvanat bahçesindeki ender türler gibi seyirlik hale getiriliyor ve herkes “A, ne kadar ilginç insanlar!” şaşkınlığıyla, tüketilmeye yönelik pazar ürünlerine (şarkı, türkü, yemek, kıyafet) pek rağbet ediyor. Bu samimi ancak duyarsız ilgi kendini ambalaja o kadar kaptırmış ki, paketin içindeki daha az cazip tarih gözden kayboluyor (kaybettiriliyor).

Numune’nin inkılap tarihi hocasının, bu “vatan millet delisi” adamın dersinde, “tuhaf, ruh gibi ortada gezinip” duran (yamukluğundan şüphelendiğim) bir çocuk der ki, “ben bazı kitaplar okudum, diyorlar ki biz canına okumuşuz cümle âlemin (...) Topiklerin, Caciklerin... elimize geçeni halletmişiz, kalanlara dayamışız vergiyi, sürgünü, yasağı...” Bu sözler karşısında çıldıran profesör, çocuğu sınıftan kovmakla kalmıyor, okuldan da attırıyor. İşte ironi de burada: Yedikleri üzümün bağını sormamayı atalarından öğrenmiş kuşaklar (tüketiciler), dinledikleri türküleri pek beğeniyorlar ama “Dersim’de ne oldu?” diye sormuyorlar.

Kitabı okurken ve üzerine düşünürken bir yerde durakladım. Kitabın, etrafında döndüğü unutma, hatırlama, hakikat gibi temalar, beni hep yukarıda anlattığım, gerçek kaybolmaz, hafıza sıfırlanamaz, bir yeri kazarsın ve hakikat ortaya çıkar mesajlarına götürüyordu. İlk başta tezat gibi görünen şey, hakikati hıfzedenlerin yamuklar olmasıydı. Bu adamlar unutamamanın acısını çekiyorlardı. Unutabilenler yollarına devam etmiş, yükselmiş, ferah feza yaşamış, unutamayanlar yamulmuştu.

“Teşrif”in (bâb 4) sonlarına doğru yamukların anlattıkları her bir hikâye, bireylerin de ne kadar unutmak istediklerini gösteriyor. Numune’den çok içtiği için şikâyetçi olan yamuklara akıl sorulduğunda, “Askerliği unutsun” cevabı geliyor. Numune’nin de tek arzusu unutmak aslında (“ben de savaşmışım, biliyorum neler olduğunu, biliyorum ve unutamıyorum”). Hakikat kitabını yazarsa, kafasının içindekilerden, karabasan gibi rüyalarından kurtulacağını hayal ediyor. Yazıp bitirdiğinde Onüç’e sorduğu ilk sorular, “unutacak mıyım artık”, “rahat uyuyacak mıyım” oluyor.

Hatırladıkça sancı veren bu kişisel tarihlerden kurtulamamak, bu adamları yamultuyordu. İşte burada takıldım. Bunca önemsediğimiz tarih neden taşıyıcılarına acı veriyordu? Evet, Platon’un mağara alegorisinde, ışığı değil sadece gölgeyi görmüş ve gerçek sanmış adam da dışarı çıkınca katlanılmaz bir acı duyar gözlerinde. Zira ilk defa aydınlığa çıkmıştır. Bu bağlamda, hakikatle yüzleşmenin her zaman örseleyici olduğu doğru. Diğer yandan, yapısal dinamikleri göz önünde bulundurursak, esas travma, toplumsal tarihsizliğin baskısından doğuyor. Düzen içerisindeki neredeyse tüm aktörlerin başka bir dil ve söylem kullandığı ve birçok insanın kendi belleklerine karşı zaferden zafere koştuğu düşünülürse, cezanın hatırlamaktan değil, sisteme ayak uyduramamaktan kaynaklandığı ortaya çıkar. Militarizm, akla gelebilecek her alanda hüküm sürerken, zorunlu askerlik (hele de iç savaş) –Mehmedin Kitabı’nda (Nadire Mater) okuduğumuz gibi– elbette insanları yamultur. Tefail’in en başta yaptığı saptamaya dönecek olursak, “tarihini hatırlarsa infilak edecek” olan ülkede, olan unutamayanlara olur. Yamulmak diye nitelenen kişisel infilaklar, ifade ironik olsa da, iktidar karşısındaki yegâne direnişi simgeler. Yamultan da bizatihi tarihin kendisini bilmek (unutamamak) ve teslim etmek değil, tüm insanlık inkârdan ve körlükten oluşurken, değirmenlere karşı gelmektir.

Bu sene İstanbul Film Festivalinde gösterilen Allegro’daki infilak teması da olumlanarak işlenmişti. Disiplinli piyanist Zetterstrom, sevgilisi için hayat (iş) rutinini değiştirmemek adına oldukça duyarsız davranır ve terk edilir. Büyük acı duyar. Animasyonla anlatılan sahnelerde görürüz ki, Kopenhag’daki hayatına dair tüm ayrıntıları, sevgilisini, evini, yaşadığı sokağı vs bir koliye koyup ağzını bantlar ve şehirden uzaklaşır. Unutmuştur! Bu arada kutuya koydukları Kopenhag’da girilmez bir bölgeye dönüşmüştür: Zone. Dışarıdan bakıldığında, evleri, caddeleriyle normal bir mahalleye benzeyen Zone, aslında bir görüntüden ibarettir, çocuklar üstüne şehir yansıtılmış bu duvarda top sektirirler. Zetterstrom yıllar sonra bir konser için geri döndüğünde, eski evine gitmek ister ve bu duvara toslar. Ancak bir yabancının yardımıyla Zone’a ulaşmak için bir geçit bulur (bir barın tuvaleti). Böylece tamamen kendi geçmişinden oluşan bir koli dolusu hatıra arasında dolaşır durur ve kendi geçmişini yeniden hatırlamaya başlar. Geçmişiyle yüzleşince Zone infilak eder.

Har’da da infilak bir çeşit yüzleşme, kurtulma, sağaltma anlamına geliyor. Pek hoş olmayan bir sıfatla yamuk diye nitelenen insanlar, aslında romanın “seçilmiş kişileri,” bir nevi kurtarıcıları. Kişisel çıkar, milli gurur, sermaye aşkı, tüketim hırsı gibi, modern toplumun yontulmalarına yeterince pabuç bırakamamış ve hakikatle bağlarını koparamamış yamukların yamulma hikâyelerinden oluşan kitap, işte bu yüzden Netamiye’yi sarsar.

Ülkenin dört bir köşesinde adı konulmamış türden sıkıyönetim var, sokaklar polise kesilmiş, kitapçılar, sokak tezgâhları, kütüphaneler ve evler hiç durmadan basılıyor. Sinemanın etrafında cop şakırtılarından geçilmiyor, kimliklerle birlikte feryatlar ve küfürler de havada uçuşuyor, nedense bir tek polis sinemaya girmeyi akıl edemiyor.

Zira, sinema Onüç’ün marifetiyle görünmez kılınmıştır: Allegro’daki Zone gibi, içi dopdolu dışı sanal bir dünya.

Marshall Berman’ın tanımına göre modernlik, kişisel ve toplumsal hayatı bir girdap gibi yaşamak, dünyanın ve insanın aralıksız bir çözülme ve yenilenme, sıkıntı ve ıstırap, müphemlik ve çelişki sürecinden ibaret olduğunu görmektir. Bu öyle bir evrendir ki, Marx’ın dediği gibi “katı olan her şey buharlaşır.” Sonsuz değişim ve dönüşüm, umuda gebedir. Pespaye, uçarken kusan bir ejderhanın ağzından çıkan, macunkilim bir sıvının katılaşmasından oluşan Netamiye’nin üstünde tüten dumanlar, buharlaşma alametleri olabilir mi? Acaba bu kaskatı ülkenin, nasırlaşmış ve gerçekten kopmuş ezberlerini buharlaştırmak mümkün mü? Milliyetçilik, militarizm, fanatizm buharlaşabilir mi? Har, dereceyi yükseltiyor. İçimizi ısıtıyor.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.