Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-372-4
13x19.5 cm, 264 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murat Uyurkulak diğer kitapları
Har, 2006
Bazuka, 2011
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tol
Bir İntikam Romanı
Kapak Resmi: Gesner Armand
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2002
12. Basım: Ekim 2015

Epeydir yazmayan ayyaş bir şairle hayattan çoktan vazgeçtiği halde son noktayı koyamayan genç bir musahhihe, Diyarbakır'a yaptıkları tren yolculuğunda eşlik ediyoruz bu romanda. İstasyonları birbiri ardında geçerken Türkiye'nin yakın siyasi tarihi de yavaş yavaş seriliyor gözlerimizin önüne, hem de sesi bize genellikle ulaşmayan aktörlerin ağzından. Murat Uyurkulak bu ilk romanında çok güç bir işi başarıyor: acıklı olduğu kadar komik, eleştirel olduğu kadar yandaş, hüzünlü olduğu kadar ümitli olmayı.

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 11-17

Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.

Saraylara merakla bakan sivil çocuklar hatırlıyorum. Geniş caddeler arşınlayan kavruk adamlar, böğürtlen yiyen kara kadınlar, sert laflar gezdiren kuru ağızlar...

Annemin ağzı fazla bozuktu.

Herhalde sadece benim korkmadan bakabildiğim, baştan başa izlerle kaplı yüzünün ortasında, buruşuk bir yaraya benzeyen ağzını açar ve her seferinde aynı şeyi söylerdi: "Bizi düzdüler. Çocuklarımızı da düzecekler. İçlerinde ne kadar tarih, dua, silah ve dahi şan varsa üzerimize kusacaklar..."

Annem biraz kaçıktı. İlkokula başlamıştım, intihar etti.

Ben babasız da bir Yusuf'tum. Konsey'i gözümle gördüğüm sabah, uslu ve yaşlı bir çocuktum. Yatağımı ıslatmıştım yine. Utangaç bir serinlikle uyandım. Perdeyi araladım ve yetiştirme yurdunun kapısında bekleyen ufak tefek askeri seyretmeye koyuldum.

O askerin üniformasında, sonradan bütün hayatımı boydan boya çizecek, haki bir bıçağın bilenmeye başladığını nereden bilecektim? Çiş kokusu hoş bir kokuydu, haki tuhaf bir renkti. Hep yarım kaldım, hiç tam doymadım, tam bağırmadım, tam dokunmadım. Bıçak ruhumda dehşet bir fısıltı gibi ilerledi ve ben tam ortamdan yarıldım. Ruhuma bir hayat yakıştıramadım.

Oysa o sabahtan önce ben, henüz ruhubütün bir Yusuf'tum...

*

Yıllar sonra ben nedense hâlâ Yusuf'tum. Çok düşünüyor, düşünürken dalıp gidiyordum. Durmadan ne düşündüğümü soruyorlardı bana. Birilerini, bir şeyleri, bir yerleri diyordum, ama yetinmiyorlardı. Aç köpekler gibi soruyorlardı: Kimi, neyi, nereyi?

Borçlarımı, desem inanmazlardı. Borçlu olmamı yadırgarlardı. Yıllardır aynı ayakkabıyı, aynı gömlekle ceketi giyiyordum. Çaycıya bir kez bile çay ısmarlamamış, öğlen kazıntılarını simit kemirerek bastırmış, her mesafenin yayası olmuş, yaş günü partilerinin bir tekine bulaşmamıştım.

Aynur'un memelerini, desem hiç olmazdı. Aynur patronun yüksek lisanslı metresiydi. Ulaşılamayacak kadar pahalı memeleri vardı.

Ben de, onu diyordum. O'nu, O olanı. O kimdir diye soracak olduklarında, sizin ve benim tanımadığımız O, bir başka O, herkesin O'su diyordum. Gülüyorlardı tabii. Onların gözünde zararsız bir deliydim.

Dünyada varoluşumun bu kadar sorunlu olacağını hiç tahmin etmezdim. Yirmi yaşında, kalıbı, rotası, adı gayet belli bir hayata yazılıydım. Otuz yaşına geldiğimdeyse, bin kapıdan kışlanmış bir tavuk kadar şaşkındım. Ne bir rotam, ne kalıbım, ne de adım kalmıştı artık. Bildiğim, öğrendiğim hiçbir şeyden emin değildim. Ağzımı araladığımda, dudaklarım yuvarlaklaşıp bir balık misali ağır ağır açılıp kapanıyor, beynimde cümle fikrimi felç eden sıcak, koyu sıvılar dolaşıyordu. Oysa yaşlandıkça, en azından birkaç şeyden emin olması gerekmez miydi insanın?

Bu sefilliğimin nedenleri üzerine uzun uzun düşünecek vaktim de yoktu. Otuzlu yaşlarında insanın en az sahip olduğu, sahip olduğu yıllara karalar bağladığı şeydi vakit. Bazıları için vaktin kendine uygun işlerle buluşup, tek bir hücreye sığışıp, bir hale yola konulduğu oluyordu elbet. Ama benim gibiler için, kendine göre yatak bulamamış, bulacağa da benzemeyen bir hayatın bütün ferahlıkları es geçerek azalttığı bir vakitle, ancak azap verici bir karşılaşma söz konusuydu. Tabelada sürekli şöyle yazan bir karşılaşma:

Vakit: 1 - Tavuk: 0.

Neyse ki tabelayı ara ara silebilme şansın vardı. Bir sabah kalkıyor, sigaraya, içkiye, pespayeliğe lanetler okuyup eline fırçayı alıyor ve tabelayı boydan boya beyaza boyuyordun. Ve karşısına geçip mutlu mesut son sigaranı yakıyordun. Ne var ki sigaradan daha son nefesi çekerken, o taze mutluluk, o güçlü bir arabanın gazına hafif hafif dokunma hissi dondurma misali erimeye, fazla vefalı bir cıvata gibi aşınmaya başlıyordu. Kaçınılmaz olanı, çok iyi tanıdığın sonu beklemeye başlıyordun böylece. İşe gidiyordun, mesai yapıyordun ve akşam müdavimi olduğun meyhanenin kapısından girerken, tabelada bu kez siyah rakamlarla, daha da vahim bir skorun yazdığını görüyordun:

Hayat: 5 - Balık: 0.

Her yaşın kendine göre bir güzelliği yoktu. Emin olduğun, farkında olduğun hiçbir yaşın güzelliği yoktu. Yaş öyle bir şey olacaktı ki, sen bilmeyecektin. Sana yaşını sorduklarında şaşıracaktın, şöyle bir durup hesaplamak zorunda kalacaktın. Yaş günü hediyesi verenlere ajan provokatör gözüyle bakacaktın. "Benim yıllarımı paketlemeyin ulaan, bırakın dağınık kalsın!" diye bağıracaktın.

Ama gelin görün ki ben hayatımı neredeyse dakika dakika sayar, yaşımı saniye nevinden hesaplar olmuştum. Gece geç vakitlerde eve döndüğümde, kalın harita metod defterimi açıyor ve hazırladığım on yıl süreli, 300 sayfa uzunluğundaki çetelede 24 kutucuğu daha karalıyordum. Dayanamayıp sızarsam da, ertesi gece, güleç, coşkulu, ellerimi titizlikle titreten bir tören eşliğinde, tek seferde 48 tane birden vurup geçiyordum. Burnum sızlıyordu zevkten.

Aslında yirmi dört saat esasına göre hazırladığım o çeteleden hiç memnun değildim. Sürekli dakikaları hesap edebileceğim, dahası yanımda taşıyıp her fırsatta karalayabileceğim bir çetele yapmayı hayal ediyordum. Ama zordu, her şey, hep zordu. Çetelenin yirmi dörtlüsüyle yetinmeli, kırk sekizlik geceleri şölen saymalıydım.

Uzun yıllar yalnızlığımla teselli buldum. Çünkü yalnızlık kolay bulunur bir olanak değildi. En azından herkes yalnız kalamamaktan şikâyet ettiğine, şikâyet ettikçe çözülüp çoğalıp düzüştüğüne göre öyle olması gerekirdi. Bense bundan şikâyet etmek bir yana, aşırı dozda yalnızlıkla iştigal halindeydim. Hayatımda önemli birer yer işgal eden iki masayı gözüm gibi sakınıyordum başkalarından. İş ve içki mekânlarında sahip olduğum masaların yanına yöresine kimseyi yaklaştırmıyor, yaklaşanları öyle heybetli bir suskunlukla karşılıyordum ki, bir-iki aşağılayıcı, alaycı lafı sineye çekmek dışında pek hırpalanmadan tekrar kendime gömülüyordum.

Masalarıma konuk gelen kadınlar olmadı değil. Çoğunlukla beni ahir zaman peygamberi veya edebi bir mucizenin hazırlığı içindeki uçuk bir şair sanan, sarhoş, fazla tokatlanmış, canı sıkkın kadınlardı bunlar. Yanımdan ayrılmaları birkaç dakikayı bulmuyordu neyse ki. Sonra ben evime çekiliyor, videoya en sevdiğim pornoyu takıyor ve ağır sarhoşlukla ağdalanan bir bedenler denizinde kaybolup gidiyordum.

Kadınlar haklıydı aslında, yirmili yaşların eşiğinde mucizevi şiirler yazdığını düşünen bir şairdim ben. Yazdıklarım benim kaderimdi, bu yüzden kaçınılmaz bir kuvvet taşıyorlardı. Ben, seçilmiştim. Yıkılacak ve yeniden kurulacak bir dünyanın, sadece benim bildiğim, dokunabildiğim diyarlarından zihnime akan kelimelerini yayıyordum etrafa. Akıl almaz, tanrısal ve büyülüydüler. Bu, tek bir kelimeyi bile ağlamadan, ölecek gibi coşkulanmadan, birilerini aklımdaki ölüm listesine eklemeden yazamamamdan da belli değil miydi?

Değildi.

Günün birinde dilimden bazı sokak adları, kapı numaraları, insan isimleri döküldü ve o ilahi ses kesildi, bir daha da hiç duyulmadı. Oysa kollarımdaki kırıklar kaynar kaynamaz, yaralarım kapanır kapanmaz O'nun beni affedeceğini, en azından olanları açıklamama izin vereceğini umuyordum.

İki evden üç ceset çıkmıştı ama, olmadı.

Şiirlerle birlikte bir kenti de böyle arkamda bıraktım ve kimsenin beni tanımadığı, benim kimseyi tanımadığım bu büyük şehre ayak bastım.

Bana ne düşündüğümü sorduklarında, O'nu diyordum. Ve eklemek istiyordum: O kadar dev, yılmaz, yıkılmaz bir O'ydu ki o, bir zamanlar, sanırım, bana ben kadar yakındı.

Sarhoşluktan boğulacak gibi olduğum bazı geceler, yüzlerce küçük resimle, yazıyla, fotoğrafla kapladığım masa aynasının karşısına geçiyor ve eksik, eğri büğrü kelimeler eşliğinde pes bir yakarışa koyuluyordum:

"Tanrım, söyle bana, ben daha ne yapabilirdim? Herkesin darbelerle buzdan delilere döndüğü bir zamanda ayağa kalkmadım mı? Benim de kanı çekilmiş bir devrime adadığım kanatlarım, uzun, serin nefeslerim olmadı mı? Sesimi, paramparça bir devrimi devralan kardeşlerimin sesine katmadım mı? Batı'dan Doğu'ya, her biri aşkla titreyen kelebekler uçurmadım mı? Beni bağışlasana, beni bağışlasana, beni bağışlasana..."

Küçük bir açıklık kalmıştı fotoğrafların arasında, her defasında sol gözüm o açıklığa rast geliyordu ve ben sadece sol gözümle ağlıyordum. O açıklığı kapatıp aynayı tamamlamaya cesaret edemiyordum. Sol gözüm yaşayan, hatırlayan yanımdı benim. Bu yarım hatırlamalarla, minvali hiç değişmeyen bir ömrü tamama erdireceğimi sanıyordum. Sol gözüm son kez aynadaki açıklıkta kendisine bakarken, ben yine aynı evden aynı ofise, aynı ofisten aynı meyhaneye, aynı meyhaneden aynı eve yürüyecek, aynı O'na yakaracak ve neden sonra elimde bir tabancayla, kalan yirmi dört kutucuğu da karalayıp gölgelere çekilecektim.

Yanılmışım.

Hayatım, artık varlığından bile emin olmadığım bir şehre akacaktı aniden.

Nihayet ruhumun fermuarını çekebilecektim.

Ve haysiyet denklemime bir çekidüzen verebilecektim...

*

Yusuf olan ben, zamane kitapları basan bir yayınevinde musahhihtim. Ansiklopedi maddelerinden, tarih kayıtlarından kolajlanmış kitaplar düzeltirdim. Kapıdan, kollarının altında nemli, haşat kâğıt tomarlarıyla giren, sakallarından, saçlarından, bütün mahrem yerlerinden öfke tüten esmer kadınların ve erkeklerin dışarı kürenmesini seyrederdim her gün.

Vicdanı beline kaymış editörüm, ölüm listemin ilk beşinde olduğunu düşünemeyecek kadar muteber bir adamdı. Ona, bizzat bastığı kitaplardan harlayacak, giyotinli ve mancınıklı bir ölüm yakıştırıyordum.

Musahhih olmak, sapık olmak gibi bir şeydir. Taze dizilmiş sayfalardan kafa kaldırıp ânında bir seri katilin kıyafetine bürünebilecek, bereli insanlardır musahhihler. En azından, ben de dahil, tanıdıklarım hep öyleydi.

Bu işi garip bir tesadüf sonucu bulmuştum: Günün birinde meyhanede, hemen arkamdaki masada birilerinin, bilmem ne yayınevinin, masasının başında gece mesaisinin son demlerini otuz bire ayıran kıdemli musahhihini nasıl kovduğunu kahkahalarla anlattığını duydum. Ben o sıralar eklendiğim otel odasında, yatağımda, sık sık, ama olsa olsa kirli sarı bulvar gazetelerine bakarak otuz bir çekerdim. Terbiyeli mesailere fazlasıyla vaktim ve sabrım vardı.

Ertesi gün yayınevinin kapısını çaldım, benimle görüşen kadına melül melül baktım ve işe alındım. Vaktiyle zeki bir adam olduğum söylenirdi. Bir kez bile fırça yemeden, ne olduğunu anlamadan, düşe kalka, it gibi öğrendim işi, çok da başarılı oldum. Beş yüz sayfa düzeltir, tek virgül atlamazdım. İşaretlerin ve kelimelerin tuğlalar gibi köşeleri vardı, uygun yerlere yerleştirilmeleri yeterliydi.

Patronun, önünde duran biçimsiz, yırtık pırtık, yeşil dosyayı dalgın dalgın karıştırıp sigarasından çektiği derin nefesler eşliğinde beni kovduğunu söylediği sabah, yüzündeki üzüntü sanırım biraz da bundan kaynaklanıyordu. İyi, sessiz, sorunsuz bir elemandım. Yıllardır üç otuz paraya çalışıyor, gıkımı çıkarmıyordum. Kovulmamı gerektirecek ne olabilirdi? Dahası hakkımdaki bütün davalar düşmüştü ve polisin artık benimle ilgilendiğini hiç sanmıyordum.

Ama ilk gördüğümde, gıcır gıcır kapağının içindeki kâğıtlara kanlı imzalar bulaştırdığım o yeşil dosya işte şimdi patronun elindeydi. Demek bazı gazetelerde çıtlatılanlar doğruydu: Bittiğinde bile bırakmıyorlardı insanın yakasını. Ellerindeki dosyaları, birer lanet gibi peşine salıyorlardı. Belledikleri, bellemekten hiç vazgeçmedikleri binlerce insanı işinden ediyorlardı böylece.

Patron, iki gün nezarete alındığında yediği dayakları her fırsatta kıçı yanan bir tek kendisiymiş gibi uzun uzun anlatan, ne var ki kıçından korkan bir herifti. Yüksek bir düşüklük yaşıyordu, keyfi yerindeydi ve bozulsun istemiyordu.

Son derece net cümleler kurdu beni kovarken: Bölücüydüm, teröristtim, mimliydim ve bu şartlarda birlikte çalışmamız namümkündü. Cümlelerinin arasına bir küçük "üzgünüm" sıkıştırıp sıkıştırmayacağını merak ediyordum. Sıkıştırmadı. Yüzüme beyaz, temiz bir lazımlık gibi ışıldayarak baktı, "Hayatta başarılar," dedi ve başını önündeki kâğıtlara gömüp sustu.

Midemde kalın bir bulantıyla kalktım karşısından. İki-üç parça eşyamı topladım, birkaç kişiye veda kelimeleri mırıldandım ve bürodan çıkar çıkmaz köşedeki büfeden bir küçük şişe kanyak alıp içmeye başladım.

Eve dönüşü mümkün mertebe geciktirmeye, kafamda mecburen erkene alınmış bir veda töreninin ayrıntılarını kesinleştirmeye çalışıyordum. Geride iz bırakmamalıydım. Önce harita metotta boş kalacak kutuların ait olduğu sayfaları yırtıp yakmalıydım. Aynayı, üzerindekileri yok ederek kendi haline bırakmalıydım. Porno kasetlerimi çok uzaktaki bir çöp bidonuna atmalıydım. Saçma sapan cümlelerle dolu bazı kâğıtlar da vardı sonra imha edilmesi gereken.

İz bırakmamam lazımdı. Yaşadığımın bilinmesini istemiyordum. En kötü ihtimalle, herhangi bir gazetenin bir vesikalığı bile taşıyamayacak kadar küçük bir köşesinde, tek satıra 11 puntoluk bir başlığın altında sıyırmalıydım bu belalı işten.

Ama töreni fazla geciktirdim. Gün ağarırken bir şişe daha kanyak aldığımı ve her daim taksilerin kuşatmasındaki o meydanda, bir banka, beni durmadan yalayan, pis bir köpeğin yanı başına uzandığımı hatırlıyorum en son.

Sızmadan önce köpeğe şunları söyledim sanırım:

"Bir zamanlar asra manşettim, şimdi 11 puntoyum..."

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hakan Gülseven, “Bir intikam fantezisi”, Radikal Kitap Eki, 4 Ekim 2002

Uzun lafın kısasını önceden söylemek ve yazıların ilk paragraflarına bakıp bırakma alışkanlığı olan okurlara mesajı iletmek bakımından, Tol'u alıp okuyun, sonra da çıkışı bilboardlar, TV reklamları vs. vasıtasıyla duyurulan, her hafta bir mecmuaya kapak olan, 'popüler' konuları ve 'flaş' yazarlarıyla 'best-seller'laştırılan kitaplarla karşılıklı kefelerde bir tartın, demek isterim...

Şimdi devam edebiliriz...

Tol, 'Avrupa Birliği'ne uysun' diye çıkarılan yasalarla serbest bırakılmış bir dilde, intikam anlamına geliyor. Yazar Murat Uyurkulak, o dilin sadece misafiri. Belli ki, 'tol'u, fonetik bakımdan 'intikam'a daha yalın, sert ve net bir anlam kazandırdığı için tercih etmiş. Ayrıca sözcükteki üç harf, kitabın üç ana bölümünün başlığı. Harfleri siz dilediğiniz gibi tamamlayabilirsiniz.

Tol yaklaşık dört yılda tamamlanmış. Dört kuşak ve dört kent, bir roman kurgusunda iç içe geçiyor. Romanda acıma yok; sıradışının olağan fantezilerine ya da sıradanın olağandışı düşlerine konu olabilecek çarpıcı bir intikam öyküsü var. 50'lerden bu yana öldürülen, eziyet çektirilen, teslim alınan, böcekleştirilen tüm kayıp kuşak mensuplarının üzerinde anlaşabileceği bir fantezi bu.

Murat Uyurkulak, insan yaşamlarını öğüten çarklarda yitip giden kurbanlara da, o kurbanların öfkesinin ulaştığı 'intikam mağdurları'na da aynı acımasızlıkla yaklaşıyor. Kurbanlara acımak yerine, intikamın haklılığını vurguluyor.

İntikam, İzmir'de, Yamanlar Dağı'na bakan bir yetiştirme yurdundan, Diyarbakır'daki ciğerciye, İstanbul'daki musahhihin masasından, Ankara Maltepe'deki ucuz bir otel odasına kadar, 'dipteki' türlü mekânlarda büyüyor Tol'un içinde. Murat Uyurkulak, her kentin kaldırım taşlarına sinmiş birer karakteri olduğunu biliyor, onları ücra mekânlarında buluyor, kulaklarından çekip çıkarıyor, berrak tasvirlerle okuyucunun önüne atıyor. Üstelik dört kuşaklık zaman dilimi içinde kentlerin geçirdiği doku değişimini, ki buna çoğu durumda şahsiyetsizleşme süreci demek de mümkün, teşhir ediyor. Evet, teşhir ediyor!

Narin okur için bir uyarı: Tol, yoksul mahallelerde, ölü evlerindeki yemek bolluğunu gören çocukların, yaşlı nenelerinin ölümünü 'keşke'lerle beklediği gerçeğini tokat gibi çarpıyor suratınıza. Ezilenlerin, itilenlerin, günlük yaşamlarında ne kadar sefilleşebileceği ve fakat o sefilleşme içinde büyüyen intikamın ne büyük bir değişim gücü taşıdığı anlatılıyor Tol'da.

İntikam ne kadar haklı?

İşte bu yüzden, Tol'daki öykü pek çok kişide 'intikam'ı ve biçimlerini sorgulama isteği yaratabilir, hatta kesin yaratır. Tol'la birlikte, ister istemez intikamı bir vaka olarak düşünmek hali zuhur ediyor. İntikam ne vahşi bir duygu! mu?

Bir 'intikam' olarak 11 Eylül bombalamaları, karşılığında 'terörizme karşı savaş' intikamını doğurdu. İkiz kulelerde ölen yaklaşık 5 bin kişinin intikamı Afganistan'ın yoğun biçimde bombalanmasıyla alındı. Şimdi sırada Irak 'terörizmi'nin cezalandırılması faslı var. Aslında intikam çok ikili bir vaka. Ne taraf intikam alıyorsa, kendi meşruiyetini kolayca yaratıyor. Bu vakitten sonra meselenin ahlaki boyutunu tartışmanın da bir manası kalmıyor.

Soruna ezen-ezilen ilişkisi çerçevesinde bakan Troçki, 'kaşarlanmış ahlakçılar'ın, insan hayatının 'mutlak değer'i üzerine saatlerce nutuk atabileceğini, oysa o 'mutlak değer'in, başka bir 'mutlak değer' konu olduğunda derhal devre dışı kalabileceğini söylüyor. Ardından ekliyor:

"Bugün onların milli kahramanı, en kutsal hak olan özel mülkiyet adına silahsız işçilere ateş açılması için emirler veren bakandır; ve yarın, işsiz kalmış bir işçinin çaresizlikten deliye dönmüş eli yumruğa dönüştüğünde ya da bir silahı kavradığında, şiddetin hiçbir çeşidinin kabul edilemeyeceği üzerine türlü türlü saçmalamalara başlayacaklardır.

Ahlakçı haremağaları ve müritleri ne derlerse desinler, intikam duygusu haklıdır. İşçi sınıfının, olası dünyaların bu en iyisine boş bir aldırmazlıkla bakmamasını sağlayan en önemli ahlaki değerdir."

Bundan sonra da intikamın biçimi üzerine tartışmaya geçiyor... Bu fasıldan sonra, Tol için intikamın güncel ve fantastik manifestosu desek sınırları pek zorlamış olmayız.

Tol'un edebi gücünün, yazarı hakkında, 'Bu adam şimdiye kadar neredeydi?' dedirteceği kesin. Ama başka bir şey daha var; Murat Uyurkulak, farklı yaşamların farklı dilleri olduğunu, ya da kullanılan dilin bir yaşamın en can alıcı noktasını oluşturduğunu gösteriyor Tol'da.

Ve elbette bu 'dip romanı'nda 'kayıp kuşaklar'ın kendi aralarında bir dil bağı kurabildiği de görülüyor. Belki de kaybedenlerin ortak dilinden söz edilebilir. Hatta ortak puslu bakışlarından, ortak sürüklenmelerinden, ortak intikam fantazilerinden...

Devamını görmek için bkz.

DeepNot, 23 Aralık 2002

“Yıllar sonra ben nedense Yusuf’tum. Çok düşünüyor, düşünürken dalıp gidiyordum. Durmadan ne düşündüğümü soruyorlardı bana. Birilerini, birşeyleri, biryerleri diyordum,ama yetinmiyorlardı.

Aç köpekler gibi soruyorlardı: Kimi, neyi, nereyi?

Borçlarımı desem inanmazlardı. Borçlu olmamı yadırgarlardı. Yıllardır aynı ayakkabıyı, aynı gömlekle ceketi giyiyordum. Çaycıya bir kez çay ısmarlamamıştım, öğlen kazıntılarını simit kemirerek bastırmış, her mesafenin yayası olmuş, yaşgünü partilerinin bir tekine bulaşmamıştım.

Aynur’un memelerini, desem hiç olmazdı. Aynur patronun yüksek lisanslı metresiydi. Ulaşılamayacak kadar pahalı memeleri vardı.

Ben de ONU diyordum. O’nu, O olanı. O kimdir diye soracak olduklarında sizin ve benim tanımadığımız O, bir başka O, herkesin O’su diyordum. Gülüyorlardı tabii. Onların gözünde zararsız bir deliydim.”

Murat UYURKULAK’ın “TOL” romanının daha başında işte bu satırlar yer alıyor. Arkadaşım tezgahın arkasında makarna sosunu kaynatırken ben de tam kendi kendime bambaşka alemlerin içine yuvarlanıp gitmişken o meşhur soru “NE DÜŞÜNÜYORSUN?” zuhur edince dayanamayıp tezgahın üzerindeki TOL’u alıp ona bu satırları okudum.

NE DÜŞÜNÜYORSUN sorusunun cevabı yoktur çünkü. O sadece bir sorudur. Ama puslu zamanlarda şak diye ortaya atılıveren bir pusudur da aynı zamanda.. Bir caz kulübünde tek başınıza dikiliyorsunuzdur mesela. Hiç tanımadığınız bir bitiverir yanınızda “Çok hüzünlü gözüküyorsunuz NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?” Sana ne, diyemezsiniz, Nasıl olur da sana düşündüklerimi anlatırım diye soramazsınız. Bu müstehcen bir soru cevabını duymaya hazır mısınız diye üstelemezsin. “Yoo Üzgün değilim.” dersiniz. NOKTA.

Devamını görmek için bkz.

Suzan Samancı, “Diyarbakır'a giden tren”, Aydınlanma.net, 2003

Gustave Flaubert'e göre "Herkesin hayatı bir roman olmayı hak eder." Ve kimin ağzını açsanız benim hayatım romandır der. Dinlerin, büyülerin ve mitolojilerin kıvrımlarından doğup gelen roman, kentleşme olgusu ve birey olma süreciyle ortaya çıkarken, her roman, her öykü, farklı bir eskiyi barındırır içinde. Okuru sıkmadan tatlı bir serüvene sürükleyip aynı zamanda kalıcı izler bırakan, düşündüren, sarsan romanlar çok azdır. Son aylarda çokça söz edilen Murat Uyurkulak'ın Tol adlı romanını okudum. Doğrusu 31 yaşında böylesi özgün ve başarılı bir romana imza attığı için kutlamak gerekir. Tol kolay gibi zannedilen, ama zor okunan bir roman. Özgünlük kurguda değil, onu sunmadadır şüphesiz. "Tol" adının yabancısı değiliz. "Tol" Kürtçe'de "Orospu" demek. Cesur, kıvrak, karmaşık bir o kadar da kendi olan orospu kurmacanın içine dalındığında, delimsirek ihtiyar Don Quijote'nin, Dostoyevski'nin sülalesinden fırlayanları görür gibi oluyor insan. Ve son yıllarda yaşananların kuvvetli bir izdüşümü. Başkaldırıp yara alanların sığınağı olmuş Diyarbakır'a giden tren. Sarsak şairin bir tomar dolusu mektuplarında, kaçıklar, sapıklar, devrimciler, mafyacılar, bürokratların yanı sıra, savruluşların, inançların, dağa sevdalıların, intikamcıların selinde sürüklenirken bol küfürlü sayfalar insanı hiç incitmiyor; öylesine doğal, öylesine yumuşak ve vurucu verilmiş ki... bunu çekici kılan ironik dili yerli yerine oturtmasıdır.

Devamını görmek için bkz.

Haydar Ergülen, “'Tol', şiir!”, Radikal, 13 Kasım 2002

Yıldırım Türker'in roman dediğine ben şiir derim, hele bu enflasyonda! O, roman diyorsa, sonunda ünlem olsun olmasın, hepimize dokunan, bizi aramızda biraz daha azaltan, yokluğun ve hiçliğin dilini (var mıdır) şımartan bir kitaptan (defter, mektup, bakış, hatıra, yani suçsuzluk kâğıdı) söz ediyordur mutlaka. Bu da bana şiir gibi gelir, ben Tol'a şiir derim. Bilirim şimdi bazı az kitaplar için şiir de roman da aynı şey demeye gelir: İtiraz dilde sürmektedir ve kendini toparlayamadan, kelimeleri bir cümlede örgütleyemeden, çarpıcı bir başlangıç yapmadığı gibi vurucu bir bitirişle de bağlamadığı için, dünyayı ve hayatı roman gibi seyreden (okuyan) muhterem çokokurların kuvvetli alkışlarını alamadan, eee insan kendini her zaman yunmuş, arınmış ve aydınlanmış hissedemiyor, pazar öğle sonu, sonu başından belli 'hayatı seviyorum' filmlerine gidip dönüşte bitki çayı içmeye benzemiyor hayat, ve elbette Tol, yani itiraz sürüyor.

Murat Uyurkulak'ın Tol romanı (şiiri) için 3 Kasım 2002 pazar günkü Radikal İki'de, Yıldırım Türker'in yazdığı yazıyı mutlaka okuyun, ister romandan önce, ister sonra. Bazı yazılar, bazı kitaplardan aldığımız tadı daha da benzersiz kılarlar, çünkü kitap tanıtma yazısı değildir onlar, Tol'un da romana gelinceye kadar her şey ve hiçbir şey olduğu gibi. Tol, şiirdir, çünkü şiirsel bir dili ve şairane bir üslubu yoktur, bizzat şiirdir, çünkü "Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi"r, hâlâ, ve 'ruhuna bir hayat yakıştıramamış', şimdi, bütün çocukların sır kitabıdır. Hayret ve hayranlık kitabımızdır, o yüzden Ülkü Tamer'in dizeleriyle "Ben sana teşekkür ederim" Murat Uyurkulak Tol için.

Didem Madak'ın şiirleri de biraz Tol gibidir, sanki hiçbir kelime şiiri 'muktedir' kılmaya yetmesin diye yazılıyor gibidir. Ne tuhaf, Tol'u okumaya başladığımda aklıma Didem Madak'ın Grapon Kâğıtları ve şimdi Ah'lar Ağacı'nda topladığı şiirleri gelmişti. Tol'da Didem Madak'a rastladım sonra. Tol'un 'bütünleşmeyecek' yapısı, kurgusu, konusu, dili bizi hangi yolculuklara çıkaramıyorsa, ki yol yoktur yolcudan başka, Didem Madak'ın şiirleri de öyle, deliksiz bir uyku değil, parçalı, uykulu şeyler: "Heceleme beni artık Allahım/ Bırak okumaksız kalayım" derken öyle de. "Kaç metredir benim yokluğum?/ Benden daha çok var sanmıştım./ Benim yokluğumdan dünyaya/ Bir elbise çıkar sanmıştım./ Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan/ sonunda ben de alıştım" derken yekpare parçalanmış bir rüya yok mu burada?

Osman Akınhay Gün Ağarmasa romanında 'nasıl bir insan olarak öleceğim?' sorusunu soruyor 'ölümü seçen çocuklar'ın gecesinden eski uzun geceye giderek. Şimdi burada mıyız? Şimdiye hiç geldik mi? Nasıl bir insan olarak yaşadığımızı biliyor muyuz? Bunların yanıtını aramak için geçen ve çoğu kez yetmeyen gençömürlerin toplamı hep eksik çıkar, eksiye çıkar ve sonunda roman, hayat, yazı, şiir hepsi birbirine karışır, 'keşke yazılmasaydı!' dersin: Yazı. Neyse yazı? Yaşamak ağırdır ya bazı şeyleri, bazen okumak daha da ağır gelir. Yazı ağırdır çünkü. Kimin yazısı? Vaktiyle bir ihtimal olarak ruhuna bir hayat yakıştırmaya çalışanların yazısı elbette. Osman Akınhay, üzgün kelimeler seçmemeye çalışsa da, bizi daha fazla üzmemek için, ne diyelim, 'hiç kimse yetişemez bizim suçsuzluğumuza' (Cemal Süreya) sayılsın üzgünlüğümüz.

Suçsuzluktan mıdır susuzluk çekmemiz, roman, şiir, hayat, geldik yine kum yazıya: Her mektup çöle düşüyor, her yazı Kerbela!

Devamını görmek için bkz.

Sezai Sarıoğlu, 'Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi', Yeniden Özgür Gündem, 13 Şubat 2003

Genç yazar Murat Uyurkulak Tol kitabına bu cümleyle başlıyor. Tol"u ikinci kez okurken devrimin ihtimal hesaplarının yapıldığı günleri düşünüyorum. Devrimle oturup, kalkan bir kuşak için "devrim" sözcüğü hala sihirli ve efsunlu. Ne ki, dünyanın hali kötü. Bizim mahallenin çocukları için de uzun bir zamandır "Devrim"in "D"si önce dipnota sonra da "tarih dışına" düştü. Sadece devlete değil, kendi savlarına ve kendi devrimlerine de yenilen bir kuşak şimdilerde "evrim"i başarmaya çalışıyor. Geçmişin "profesyonel devrimci"leri "profesyonel evrimci" olarak kerte kerte sisteme eklemleniyor. Kendini devrimin birinci tekil öznesi kabul eden bir gelenekten olan, yıllardır sistem içi yaşayan birinin, "Pazartesi günü devrimciliğe başlayacağım!" sözü bence tarihimizin bütün tuhaflıklarını açıklayacak kadar ironik bir cümle. Zaman zaman sosyalist olmak, hayatı, "Rivayet olunur ki kaçamak bir aşkmış devrim/ rivayet olunur ki, kaçamak bir devrimmiş aşk" gibi birşey.

"Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi."

Eskiden uzak ülkeler bilirdik. Onlar için yakın sözler söylerdik. Dünyanın bir ucunda bir halkın burnu kanasa, bizi ilgilendirirdi. Yani, bütün ülkelerin işçileri ve dünyanın bütün ezilen hakları devrime dahildi. Uzaklar, gitmeler devrime dahildi. Alıntılarımızı, dipnotlarımızı uzaklara da nişan alırdık. Uzaklara bakarken yakını, yakındakileri unuttuğumuz, dayanışmada imla hatası yaptığımız da olurdu. Çünkü yakın halklar devrime dahildi ama, o halk başka bir siyasi geleneğin sözünü dinliyorsa halklığından şüphe edilirdi. O halk gerekirse iptal edilip yeni bir halk seçilebilirdi. Çünkü biz halkın/halkların bilgili, bilinçli ve bizim siyasetimizden olanını severdik. Yine de, zaman zaman önce dilimizi, sonra yüreğimizi düzeltir, bir çaresini bulurduk dayanışmanın.

Devamını görmek için bkz.

Yıldırım Türker, "’Tol’, roman!”, Radikal 2, 3 Kasım 2002

Benim bugünkü seçimim, beni çok heyecanlandıran bir romandan söz etmek. Seçim yasağına sığındığım sanılmasın. Seçimler yaklaştıkça gürültünün gücüne iyice yaslanıp ikbal avına çıkan beter muktedirlerin kararttığı dünyamıza çok inanmayın, isterim. 'Seçimler bir şey değiştirecek olsa, çoktan yasaklanırdı' sözünü hatırlatarak, eğer hemen yarına yönelik bir umudunuz varsa bir an evvel köreltin isterim. Hayatımızı gerçekten değiştirecek olanın nasıl bir şölen olacağına dair kişisel arkeoloji çalışmamda tesadüfen varmış olduğum bir durak, sözünü edeceğim roman. Murat Uyurkulak'ın romanı: Tol.

Tol'un altbaşlığı, "Bir İntikam Romanı". İrkiltici bir uzlaşmazlığın, koyu mu koyu bir yeisin romanı, aynı zamanda. Kuşaktan kuşağa devredilen bir lanetin izini sürmek için yola düzülen bir adamın romanı. Kendine, tam da tükendiği, yolun sonuna geldiği, silinip kaybolmak, ardında en ufak iz bırakmadan buharlaşmak istediği bir anda armağan edilir, hiç tanımadığı babasının serüveni. Uzun bir tren yolculuğu boyunca başka bir lanetlinin eline sıkıştırdığı defterlerden, o acılı dönüşme-paralanma-kaybolma serüvenini takip eder.

Adettendir. Sorulur. Murat Uyurkulak, 30 yaşında; Tol, ilk romanı. Okuru sarsacak olan, romanın olağanüstü başarılı yapısı, benzersiz zenginlikteki dili ve yakıcı derdinden çok, kanımca, yazarın kendini oldurma serüveninin şiddeti. Uyurkulak, daha önce yazılmamış bir roman yazmaya oturduğunda edebiyatın o en tekinsiz, en karanlık bölgesini yurt ediniyor. O kıyıda emanetçisi olduğu dilin kilitli kapılarını bir bir kırarken, ne okurdan ne de dünyadan özür diliyor. Sonu gelmez bir sarhoşluk içinde gerçekliğini kurarken, kendini yazar yapan her şeyden vazgeçmeye hazır, asabi bir kırılganlıkla dikiliyor karşımıza. İnsan olmaya dair her şeyin son sözlerine talip, durmadan kendi kendini kışkırtan, muhteşem inançsızlığından şefkatli bir iman çıkarıveren bir yazar o. Soyuna soyuna derisini çatlatmış, incele incele havaya karışmış insanların şiddetini anlatırken kaleminin ucu da sivriliyor. Romanını kurdukça kendini de yeniden kurduğunu hissetmek mümkün. Dolayısıyla, Tol, klasik ilk roman tanımlamalarının dışında kalıyor. Kendinizi şehvetli bir edebiyat serüveninin ortasına dalıvermiş buluyorsunuz.

Uyurkulak'ın her anı, her duruşu didikleyen, okuruna soluk aldırmayan tavrı, zifiri bir dünya tasviri oluşturuyor. Suratsız, okunaklı olmak için okuru da yanına alıp yaratı serüvenine katmayan, ağzı bozuk bir roman, Tol. Ama belki son 30 yıldır bu toplumun kulaktan kulağa yaşattığı bütün sırları naralarla ifşa ediyor. Bu toprakların serapa yoksulluğunu, batının analitik geleneğinden tamamıyla kopuk bir sentaksla, son derece kişisel bir tarih okumasına yediriyor. Hiçleşme, kaybolma, kimlik değiştirme, sakatlanma, bu toplumun uğultulu ruh haletinin metaforuna dönüşüyor. Yeni dünyalar kurmaya çalışan, bu yolda önce kendini yok eden insanların hikâyesini anlatırken coşkunun, inancın, aşkın, zulmün, ihanetin, düşmanlığın ve intikamın en derin sarhoşluğundan ses veriyor. O derinlik sarhoşluğunda kara alay sonsuz hayranlığa; intihar yaşam coşkusuna; delilik peygamberliğe dönüveriyor. Birbirinin yaralarını yalayarak sağaltmaya çalışan aşağılanmışlar, dağılıverip bir başkası olarak uyanıyorlar rüyalarından. Belki bir tek o çok derin yaralarından uyanamıyorlar.

Yazarın, yokluğun köpeksiliğinden, vahşetin sonsuzluğundan, merhametin delirten karanlığından beline kadar sarkışını yürek ağızda izleyip tam da yuvarlandığı anda romanla buluşuyorsunuz. Murat Uyurkulak, büyük edebiyatçıların o benzersiz cesaretiyle çıkıyor karşımıza.

Bu yüzden kullandığı her kelime, sadece onun oluyor. Yazdığı roman da, sadece onun yazabileceği.

Bilirim, kapışılmaz. Şıpınişi bir tarza oturtulabilecek, önceleyeni saptanabilecek bir roman değil, elimdeki. Yazarı da ortaya çıkıp romanını anlatmaya kalkışmayacak besbelli. Ama bu romanın beni neden bu kadar heyecanlandırdığını, okuduğum andan itibaren neden o romanla yatıp o romanla kalktığımı anlatmaya çalışmalıyım belki de. Böylesine koyu bir anlatı, kendi özel ışığını kendi yaratıyor, desem yeterli olur mu? Türkçe'ye olan aşkımdan söz etsem? Bu romanı okurken Türkçe'nin engin imkânları karşısında bir kez daha içim ışıdı desem? Böyle bir dil, böyle bir anlatı yaratılabiliyorsa, bu dünyada kalmakta yarar var, desem çok mu abartılı kaçar? Varsın, kaçsın. Yakın geçmişine kıçını dönmüş, ağzını umuda açmış oturan insanlara kendi havai fişekler patlatan dilini armağan eden, böylesine tenezzülsüz bir edebiyatçıya az bile.

Tol, bize her şeyin parçalanabilirliğini hissettirdiği için, çok güçlü bir roman. Yazmanın, yaratmanın, varolmanın şehvetini hissettirdiği için. Siyasi çalkantı dönemlerini siyasetin kekeme lehçesine bir an olsun bulaşmadan yaşatabildiği için. Hiçbir çıkış yolu göstermediği, hayatı yolculuğun kendisi olarak yansıtabildiği için.

Hayır, böyle olmayacak. İyisi mi romanı açıp birlikte okumaya başlayalım:

" Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.

Saraylara merakla bakan sivil çocuklar hatırlıyorum. Geniş caddeler arşınlayan kavruk adamlar, böğürtlen yiyen kara kadınlar, sert laflar gezdiren kuru ağızlar...

Annemin ağzı fazla bozuktu.

Herhalde sadece benim korkmadan bakabildiğim, baştan başa izlerle kaplı yüzünün ortasında, buruşuk bir yaraya benzeyen ağzını açar ve her seferinde aynı şeyi söylerdi: "Bizi düzdüler. Çocuklarımızı da düzecekler.

İçlerinde ne kadar tarih, dua, silah ve dahi şan varsa üzerimize kusacaklar..."

Annem biraz kaçıktı. İlkokula başlamıştım, intihar etti.

Ben babasız da bir Yusuf'tum. Konsey'i gördüğüm sabah, uslu ve yaşlı bir çocuktum. Yatağımı ıslatmıştım yine. Utangaç bir serinlikle uyandım. Perdeyi araladım ve yetiştirme yurdunun kapısında bekleyen ufak tefek askeri seyretmeye koyuldum.

O askerin üniformasında, sonradan bütün hayatımı boydan boya çizecek, haki bir bıçağın bilenmeye başladığını nereden bilecektim? Çiş kokusu hoş bir kokuydu, haki tuhaf bir renkti. Hep yarım kaldım, hiç tam doymadım, tam bağırmadım, tam dokunmadım. Bıçak ruhumda dehşet bir fısıltı gibi ilerledi ve ben tam ortamdan yarıldım. Ruhuma bir hayat yakıştıramadım.

Oysa o sabahtan önce ben, henüz ruhubütün bir Yusuf'tum..."

Devamını görmek için bkz.

Asuman Kafaoğlu Büke, “Tol”, Cumhuriyet Kitap, 9 Ocak 2003

Murat Uyurkulak'ın romanı Tol'u okumaya başlamadan önce "tol" sözcüğünün anlamını bilmiyordum. Aslında roman boyunca da sürekli "tol"un ne anlamlara gelebileceğini aradım durdum satırların arasında. İlk başlarda, bilmediğim bir dilde, belki Kürtçe bir anlamı olduğunu sandım, daha sonra "Betofın", "Bah", "Mayls" gibi bir besteci ya da yazarın adının Türkçe yazılışı olabileceği takıldı aklıma, çünkü kitapta yabancı isimler hep Türkçe okunuşlarıyla yazılmıştı. Sonunda, 213. sayfada "Tosun Osman'ın Leventleri" diye bir kitabın adı geçince "tol"un anlamını bulduğumu sandım, çünkü bu kitabın adındaki harflerin yanlış dizilmiş olması sayesinde roman kahramanı kendini (ve adını) silmeye çalıştığı bu dünyada, istemeden bir iz bırakıyordu. Ve bu dizgi hatası sayesinde bulunuyordu. Ya da "Tol", örneğin "yol" yerine, aynı romanda anlatıldığı gibi, yanlış dizilmiş bir başlıktı (T, O ve L harfleri aynı zamanda, romanın üç bölümünün başlıkları ve T harfinin yazıldığı başlık sayfasına uzun süre bakınca bunu Y gibi görmek bile mümkün!) Neyse ki, "tol"un halk dilinde bir kelime anlamı olduğunu da sözlükten öğrenmiş oldum bu sayede, fakat sözlükte belirtilen üç anlamın da roman açısından fazla aydınlatıcı olmadığını söylemeliyim, böylece ilk kez bir roman hakkında, en önemli gizemini çözemeden yazmaya başlıyorum.

Tol'da bir başka takıldığım nokta kapağında yer alan Gesner Armand'ın "Karnaval Figürleri" resmi oldu. Neden böyle bir resim seçilmişti kapak için? Resimde önde duran figürün elindeki ip (yoksa bu kamçı mıydı?) darbeler, devrim, işkence, intikam ve adam asmaca ile anlam kazandı ama resme asıl anlamını veren sanırım, romanın ilerleyen sayfalarında karnaval ile devrimin özdeşleştirilmesiydi. Kitabı bitirdikten sonra, bundan daha iyi bir kapak seçilemezdi herhalde diye düşündüm kapağa tekrar bakarken.

Devrim İhtimali

Roman, "Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi" tümcesiyle başlıyor ve romanın sonunda "Bir ihtimal olduğunda, devrim ne kadar da güzel" diye tekrarlandığında, tüm romanın bu anlam üzerinde geliştiğini görüyoruz. Her şeyin kökünden değişebilme olasılığı, sadece bir ülkede değil, tüm dünyada değişebilmesi, gerçek anlamda tek heyecan yaratabilen düşünce aslında. Devrimin artık bir olasılık olmadığı bir dünyada yaşadığımızın üstüne basması da ağır bir yük gibi geride kalıyor romandan.

Tol, Diyarbakır'a trenle yapılan uzun bir yolculuğu anlatıyor; geçmişe sarkan bir yol romanı bu. Roman kahramanı Yusuf, bir yayınevinde düzeltmen olarak çalışıyor, trende onunla yolculuk yapan, aslında Yusuf'u babasına götüren kişi de, Şair. Yıllar ve kişiler çok iç içe anlatıldığı için, ilk başlarda karmaşık görünen düğümler sayfalar içinde çözülüp anlam kazanıyor. Romanın diğer kahramanları şöyle Cumhuriyetle yaşıt olduğunu bildiğimiz İsmail, hem de Şair'in ağabeyi. İsmail'den 15 yaş kadar daha genç olduğunu öğrendiğimiz Şair bu durumda 1938 doğumlu. Tren Diyarbakır'a 2000 yılında varıyor diye varsayarsak, Şair 62 yaşında. Genç Yusuf ise ilkokuldayken 1980 darbesini yaşadığından, henüz otuzlu yaşlarına yeni başlamış biri.

Bu iki Diyarbakır yolcusu içki ve duman etkisiyle geçmişe uzanıyorlar. Önce 60'lı yıllar, sonra devrimcilik ve ardından 80 darbesinin fon oluşturduğu öyküler, anılardan, mektuplardan anlatılıyor. İsmail dışında diğer tüm roman kahramanlarında belli bir benzerlik göze çarpıyor. Aşkları, çaresizlikleri, içki düşkünlüğü, hep aynı karakterin portresinin devamı gibi görünmeye başlıyor bir zaman sonra, Şair'in de Yusuf'a dediği gibi "...öğrendikçe sevdim seni, hikâyeni sevdim... aynı benim gibiydin, aynı baban gibiydin..."

Şair, Ahmet ve Yusuf farklı üç karakter olmalarına rağmen, hiç bitmeyen bir kavganın erleri gibi her nesilde yeniden çıkıyorlar sanki; tüm Cumhuriyet tarihi de benzer üç karakteri bir teke indirerek süreklilik kazanıyor. Hep dışarıda kalan, hep yalnız ve her defasında deliren bir karakter.

Uyurkulak romanda bazı gelenekselleşmiş imgeleri tersine kullanarak da bir etki yaratmayı başarıyor. Örneğin güvercin, bir barış simgesi olarak değil, kamu binalarına yerleştirilen bombaları ihbar eden görev üstlenmiş, böylece güvercinler uçtukça bomba haberleri yayılıyor ve devrimin çok farklı bir yoldan da olsa yine güvercinler simgesi haline geliyor.

Romandaki kadınlar da Aynur, Müyesser, Asya ve Senem gibi erkeklerin ulaşamadıkları kadınlar. Arzulanmalarına ya da büyük bir aşkla sevilmelerine rağmen ulaşılmaz olan bu kadınların yanı sıra, bir de dava yoldaşı kadınlar var. Bu kadınlar ise sevgiliden çok dost olarak tanımlanabilecek kahramanlar. Romanda anlatılan anneler ise hep uzak bir geçmişte kalmışlar; üç kahramanın da annesiz ve babasız büyümüş olmaları onları yine bu bahsettiğimiz benzerlik kalıbı içine sokuyor.

Kuşkusuz roman kahramanları arasında en sıkı bağ hepsinin şiir yazmış olmaları, aslında şiir, romanın bütünlük kazanmasında da önemli rol oynuyor. Ayrıca romanın kendisi de çok şiirsel bir anlatıma sahip

"Ülke güvercine kesmişti.

Şair'e göz kırptım, o gülerek dilini çıkardı.

Pencereden dışarı baktım.

Tren uçsuz bucaksız bir bozkırda ilerliyordu.

Bir fermuarı çeker gibi..."

Murat Uyurkulak'ın ilk romanı Tol, bir ilk romandan beklenmeyecek ustalığa sahip bir anlatımla yazılmış. Belki tek kusuru fazla kalabalık bir marjinal dünya anlatmasında yatıyor ve kişisel öyküler çok birbirlerine benziyorlar. Fakat yine de 2002'nin en iyi romanlarından biri.

Devamını görmek için bkz.

A. Ömer Türkeş, "İsyanın Kürtçesi", Virgül, Sayı 56, Kasım 2002

Toplumsal ve siyasal tarihimizin yakın dönemini Murat Uyurkulak da fantastik bir kurguyla anlatmış. Kürtçede isyan anlamına gelen Tol, etkileyici cümlelerle başlıyor: "Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi. Saraylara merakla bakan sivil çocuklar hatırlıyorum. Geniş caddeler arşınlayan kavruk adamlar, böğürtlen yiyen kara kadınlar, sert laflar gezdiren kuru ağızlar... Annemin ağzı fazla bozuktu. Herhalde sadece benim korkmadan bakabildiğim, baştan başa izlerle kaplı yüzünün ortasında, buruşuk bir yaraya benzeyen ağzını açar ve her seferinde aynı şeyi söylerdi: ‘Bizi düzdüler. Çocuklarımızı da düzecekler. İçlerinde ne kadar tarih, dua, silah ve dahi şan varsa üzerimize kusacaklar...’ Annem biraz kaçıktı. İlkokula başlamıştım, intihar etti. Ben babasız da bir Yusuf’tum."

Okuduğumuz Yusuf’un "annesinin öngörüsünü haklı çıkaran" trajik hikâyesidir. Okuyucu Yusuf’la, o otuzlu yaşlarını sürerken, "bin kapıdan kışlanmış bir tavuk halindeyken," yani yıllardır aynı ayakkabıyı, aynı gömlek ve ceketi giydiği, çaycıya bir kez bile çay ısmarlayamadığı, öğünlerini kuru simitle geçiştirdiği, her mesafenin yayası olduğu günlerde tanışır. Parlak şiirlerin şairi olarak bilindiği yirmili yaşları çoktan geride kalmış, bir tesadüf eseri bulduğu işini de yitirmiştir; hayat mağluplarındandır o!.. Büyük kenti tüketerek terk eder, Diyarbakır’a giden trenin yük vagonlarından birine cebinde tabancası, yüreğinde isyanıyla atar kapağı... Gözlerini rakı kokusuna açtığında, vagonda yalnız olmadığını anlayacaktır. Takıldığı meyhaneden aşina gelen bir yüzdür karşısındaki; romanın sonuna kadar sürecek bir hesaplaşma başlamıştır...

Kolaylıkla özetlenebilecek bir hikâye anlatmıyor Murat Uyurkulak; çoğu kez zamanların, kentlerin, insan ve mekânların iç içe geçtiği, yakın tarihin siyasi faillerinin savrulup giden hayatlarının öne çıktığı, şiddetin, işkencenin, direnişlerin bir görünüp bir kaybolduğu romanda, zihni alkolle bulanmış Yusuf ve yol arkadaşı, kişisel tarihlerinden yola çıkarak bugüne geldiklerinde, Yusuf’un babasının isyanıyla başlayan dairesel zaman tamamlanıyor. Yusuf’un kayıp babası Oğuz, ihtiyarın elindeki defterdeki hikâyelerle katılıyor onlara. Bu andan sonra hikâye yitik bir devrimcinin hayatına, Oğuz’a odaklanıyor ve yol boyunca mola verilen istasyonlarda ülkenin dört bir yanında patlayan bombaların, önemli şahsiyetlere düzenlen suikastların haberleri yayılıyor. İsyan günlerindeyiz artık...

Kendilerini o vakitler bir ihtimal olan devrime adayan birkaç kuşağın, Oğuz'un, Canan'ın, Adnan, Şadi ve diğerlerinin İstanbul'un gecekondu mahallelerinde, Doğu'nun dağlarında, İsmail gibi işkencecilerin ellerinde sönüp giden hayatlarını, parçalanmış bir bilincin içerisinden yansıtan Murat Uyurkulak, zaman zaman yaşanan şiddeti bütün çıplaklığıyla resmetmekten de kaçınmamış. O şiddet ki romana adını veren isyanın meşruiyetini kanıtlıyor. Çünkü onlar "sabahı ezip geliyorlar. Toplarıyla, tüfekleriyle, kasaturalarıyla, hınçlarıyla geliyorlar. Hepsi çok iri, hepsi çok haki. Başlarına yeşili sarılı bezler sarılı, yüzlerine siyah yağlar sürülü, postalları kocaman, bir karış eninde palaskaları, kn kırmızı madalyonları, yüzkleri, kn donduran gülüşleri..." İşte gecekondu mahallesine darbe sonrası yapılan bu çevirme harekatını anlatırken bilinci giderek silikleşiyor Oğuz'un, belleğinden silip atmak istediği kelimeler birbirine dolanıyor, bölük pörçük dökülüyor ağzından; "Vhşi bir dörthen çiziyorlr.. Komutahne, şkenchan, myhne, tecavha.. Yakaladıkları gnçlri kurşn diz.. Esmr'i, Sle2i, KMam'yı, Burc'yu ve dğrlern mydna sürkl.. parç.. soyy.. sryla... dflrc.. dövrk satlrc... bcklrmn arsndan kn... gğslr lm lm.. Şr srünerek şknchndn... biri klna giriyor, salih, kamyonet az ileride.. Hadi... hd... Esm... ğzındn kn kn... gözleri bembeyaz... gzlr bmbyz... Aaaaaaaaaaaaaa......."

Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm'de kullandığı fantastik anlatıyı hatırlatan Tol, siyasi ve toplumsal olayları, o olayların mağduru kitlelerin perspektifinden aktarırken, mekân da doğal olarak yoksul mahallelerden, yetimhanelerden, bitirimlerin kol gezdiği meyhane ve randevu evlerinden seçilmiş. Böylelikle o alıştığımız bıkkınlık verici Beyoğlu manzaralarından da, küçük burjuva entelektüelinin varoluş sorunlarından da uzaklaşıyoruz. Üstelik ele aldığı hiç kimseye iltimas geçmiyor Uyurkulak; yoksulluk ve açlığın yarattığı acımasızlığa da tanık oluyoruz.

Fantastik bir tarzda, işlenmesi kolay olmayan meseleleri içinden çıkılması zor bir kurguyla, üstelik hiç aksamayan bir tempo ve dille anlatan Murat Uyurkulak, roman kariyerine iyi bir başlangıç yapıyor, umarım ikinci romanı için dört yıl daha bekletmez okuyucusunu...

Devamını görmek için bkz.

Halim Şafak, "Dil acımasızdır", İmlasız, Sayı 2, Temmuz-Ağustos 2003

bir

Roman dili gündelik dilin dönüşmesi olarak pek anlanmaz. Gündelik verili dil romanda tam anlamıyla bir farklılaşmayla ve kendini yıkarak ortaya çıkmaz. En azından bizde yazılan romanlarda genelde bu böyledir. Şiirsellik, imgesellik ve daha başka kimi arayışlar ve biçimsel yenilikler, savrulmalar kuşkusuz roman dilinde bir kırılmadır ama; buradaki asıl sorun yazılan romandaki dilin aldığı biçim ve içerdikleridir. Dilin anormalleşmesi, yıkıcılıkla ortaya çıkması, yıkmayı hedef almasıdır. Dil okuru sarsmanın en önemli yoludur. Bu yüzden romanda geliştirilen dilin günümüz dünyasında o sarsmayla dönüştürme ve yıkma gibi bir özelliği sahiplenmesi gerekir. Bir bakıma dil okuru mahvetmelidir. Buradaki mahvetme pratiğinin bir yandan da romanın kendisine dönük olması da başka bir taleptir.

Murat Uyurkulak’ın ilk romanı Tol bu bağlamda dil ve insan olgusunu tartışabileceğimiz özelliktedir. Tol’un roman olarak yapı ve kurgusunu dil ve insanın acısıyla ilişkilendirerek farklı çıkarımlar yapmamız mümkündür. Bu yazının meramı dili üstünden Tol’u irdelemektir. Derdim birey insanın edepsizliğinin ve bayağılığının romanın diline dönük açılımlarını ve bunun sonuçlarını tartışma konusu etmektir.

iki

İki kişinin İstanbul’dan Diyarbakır’a uzun tren yolculuğunun geçmiş ve bugün arasında acı bir yolculuğa dönüşmesi Tol’un asıl eksenini oluşturur. Tol, roman bütünlüğü içinde birbirleriyle bağlantılı öykü parçalarıyla kendini ve babasını başka bir deyişle dünyayı tanımaya ve yıkmaya çalışan bir düzeltmenin bir şairle geçen yolculuğudur.

Romanda tanımaya ve dahil olmaya çalışılan iktidarlaşmayanların dünyasıdır. Oluşturulan dil de iktidarlaşmayanların dilidir. Bu özelliğinden dolayı da Tol öncesinde sonrasında "devlet" ve "iktidar" olgusuna karşıdır. Tartışılan da insanın devlet ve iktidar olgusu karşısındaki anormal durumudur. İktidarlaşmayanların dünyası da devlet olgusundan uzakta yaşanan devletsiz bir dünyadır. Ama bu devletin onlara olan ilgisini hiçbir biçimde ortadan kaldırmış olmaz!

Romanın düzeltmenin babası ve geçmiş üstünden dünyayı sorgulamaya yöneldiği de belirtilmelidir. Dünya (sol dünya dahil) içinde de iktidarlaşmayanların durumu ayrı bir ilgi konusudur. Dünyaya yönelik bu olumsuz bakış romanın devlete yönelik bakışını hiçbir biçimde zayıflatmaz. Tersine o devlete karşılıktan dolayı sol dünyanın da sorgulanması gündeme gelir. Bu bağlamda Tol devlet kadar sol dünyayla da bir hesaplaşmadır. Roman kişilerinin anormalliği de doğrudan sola yönelik bir tutumdur.

Roman kişilerinin anormalliği insana bu dünyada yer açmayla yakından ilgilidir. İktidar talebinin ve otoritaryenizmin kendi biçimi dışında başka biçimlere hayat hakkı tanımadığını hatta düşünce olarak bile buna izin vermediğini biliyoruz. Roman kişilerinin ise büyük bölümünün belirlenmiş ve kurgulanmış insan tipinden başka bir şey olduğu bellidir. Bu halleriyle iktidar anlayışının hiçbir biçimde onları kabullenemeyeceği açıktır. Bu yüzden dışlanmışlardır, ötekidirler. Bu bağlamda Tol öteki’nin, öteki’lerin romanıdır. Öteki’lerin dünyası romanda müthiş bir iktidar karşıtlığıyla otorite ve devletle çarpışmaktadır.

Okuru asıl etkileyen olgu ise yazanın geçmişe ve geçmişin oluşturduğu dünyaya başka bir bağlamda duygusal yaklaşımı ve bağlılığıdır. Denebilirse Tol duygusallıkla örülü bir romandır. Buysa yaşanan ve okurun dahil edildiği acının doğurduğu bir etkileşimdir. Bir yandan da söz konusu duygusallık romanın insana ilişkin vurgusunu kalınlaştırıp daha belirgin hale getirir. Acıysa müthiş bir duygusallıkla yaşanır. Romanın bu özelliği geçmişe ilişkin bir doğallığı da belirginleştirmiş olur. Romandaki duygusal tavır bu bağlamda yazılanın şiirsel yanını da oluşturur. Şiirsellik o duygusallıkla romanı belirler.

üç

Tol öykülerin oluşturduğu bir romandır. Bunun romana ilişkin tercihlerden biri olduğu söylenebilir. Ama bu öyküler arasında bir bağ olmadığı anlamına gelmez. Tersine bağımsız gibi görünen öyküler birbiriyle ilintilidir.Tol’daki öyküler arasındaki ilişkilendirme ve bağın bildik "kurgu"yu içerdiği pek iddia edilemez. Öyküler arasında kurgudan çok kendiliğinden oluşan bir bağ söz konusudur. Murat’ın istediği bu muydu bilmiyorum ama böyle bir yapının oluşmasının romanın lehine olduğunu belirtebilirim.Romanı öykülerin oluşturmuş olmasını da yazılanın oluşturacak olduğu dile ilişkin bir imkân olarak görüyorum. Tol’un duygusal ve şiirsel dilinin bir bakıma bu öykülerden özelde de şiirle öykünün arasındaki şiddetli ilişkiden kaynaklandığını düşünüyorum.

Tol bu özelliğiyle kendini büyük ölçüde kurgusallıktan kurtarmaktadır. Murat’ın Tol’da kurgusallığa fazla ilgi göstermemesi anlatılmak istenenlerin ihtiyaç kabul ettiği bir tavırdır. Bu sayede Tol tarihini yazdığı insanların dünyasıyla uyumlu bir roman özelliği kazanır. Kaldı ki, Murat’ın romanında konu ettiği iktidarlaşmayanların belirlenmiş bir biçimi zaten hiçbir zaman olmamıştır, yoktur.

dört

İktidarlaşmayanların öne çıkan iki özelliği vardır. Bunlardan birisi sözcüğün tam anlamıyla insan olmalarıysa ikincisi insanlıklarına bağlı olarak iktidar karşıtlıklarıdır. Kurgu değillerdir. Buradaki iktidar karşıtlığını bütün iktidar biçimlerine ve otoritaryenizme karşıtlık olarak okumamız mümkündür. Romanda söz konusu edilen insanların normallik haline gelen anormalliklerini bu iktidar karşıtlığı oluşturur. Çünkü iktidar karşıtlığı normallik olmaktan çok bir anormallik halidir.

Bu bağlamda Tol’un insanın anormalliğinin yanında yer aldığı rahatlıkla iddia edilebilir. Üstelik verili olan açısından anormalliğin tam anlamıyla bir muhalifliği, karşılığı içerdiği görülecektir. Bunlara bağlı olarak belirtilmesi gereken başka bir ayrıntı ise roman kişilerinin büyük çoğunluğunun psikolojisinin bozukluğudur. Bunun da anlaşılır olduğunu düşünüyorum. İnsansal olmayanın normallik olarak sunulduğu bir dünyada anormalliğin ve psikolojik bozuklukların "normalliği" temsil ettiği belirtilmelidir. İnsanın insanlaşma eylemi zaten sözü edilen "bozukluğun" ta kendisidir. İktidarın/iktidarların oluşturduğu dünyada insanı belirleyecek olan anormalliktir. Çünkü anormallik normallik kadar iktidara karşıtlıktır. İktidara karşı bir durumdur.

beş

12 Eylül 1980 öncesi ve sonrasının yani son elli yılın birey insan temelinde ele alınışı bu iki döneme yönelik bir hesaplaşma düşüncesi kadar bir intikam duygusunu da somutlaştırır. Çünkü iktidarlaşmayanların hayatı yenilginin ve kaybedenlerin tarihidir.

Buradaki hesaplaşma ve intikam duygusunu iki insan özelinde bireyliğin şiddetli acısı olarak görmek mümkündür. Anlatılanın, belirlenenin ve kurgulanın aksine başka bir geçmiş ve bugün oluşturma talebidir. İki olgunun ihtiyaç kabul ettiği kadar şiddetlidir. Bu anlamda Tol roman olarak bir yadsıma ve reddetmedir. İkisinin beslediği yenilenme talebi ise müthiş bir kuşkuyla dillendirilir. Hatta bunun bir yenilenme olup olmadığı da tartışılır bir durumdur. Belki insanın ilkelliğinin bir kez daha yaşanmasıdır. Bu anlamda da insanın kendileşmesine yönelik bir çağrıdır.

Son elli yıl böyle de okunabilir. Elli yıl şimdiye kadar daha çok verili bir bakış açısıyla yazılanlarda söz konusu edildi. İnsana ilişkin durumlara ya değinilmedi ya da yüzeysel değerlendirmelerle yetinildi. Buysa insana ilişkin çıkarımlarda bulunmanın önünde engeldi. Oysa Murat’ın romanındaki dil büyük ölçüde bu verililiği kırılmaya uğratmaktadır. Tol insanı bütün kötücüllüğü ve olumlu yanlarıyla ortaya koymaktadır.

altı

Tol’da asıl dikkat çekici olan ise sürekli acıya ilişkin esaslı vurgudur. Acı insana ilişkin bir duygu ve haz olarak karşı çıkıldığı kadar olumlanır. Olumlama ise yazanın ve yazının asıl zorluğudur. Bu zorluk hiçbir biçimde acıyı ihtiyaç olmaktan çıkarmaz. "Acı olumlanması gereken bir şeydir ve, hiç kuşkusuz, olumlanması en zor şeydir de. Acı gerçek olanın gerçekliğine bir çağrıdır ve bu yüzden bizim gibi mahlukların en çok ihtiyaç duyduğu şeydir." (Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik. Ayrıntı,1999)

Murat Tolbağlamda Diyarbakır’a doğru zamanın egemenliğini hızla yararak ilerleyen tren birey insanın kendine yolculuğudur. Üstelik yalnızca acının gerçeklik kazandırabileceği bir yolculuktur. Zamana ise romanda sürekli belirsizleştirilerek karşı çıkılır. Zamanın egemenliği ve insan üstündeki belirleyiciliği o zamansızlaştırma sayesinde ters yüz edilir. Ama okurun Tol’u istediği zaman ve düzlemde okuma talebinin aynı zamanda yazanın da talebi olduğu bellidir.

Acı geçmişe ve bugüne yönelik hatırlamalarla insanın kendiliğinin yolunu açar. Hatırlamanın ise bir yaşantılamadan çok hayatın kendisi olduğu belirtilmelidir. Müthiş bir yaşama ve hayatta kalma isteğiyle bu hatırlamanın izi sürülür.

Hatırlama için insanın ihtiyaç kabul ettiği ise düzenli algının bozulup yerini düzensiz algıya bırakmasıdır. Ancak algının düzensizliği böyle bir hatırlama karşısında yaşamayı sağlayabilir.Tol’da yer alan kişilerin neredeyse hepsinin alkoliklerden oluşmasının yegane açıklaması da budur. İnsanlar alkolle kendilerine kimi zaman altından kalkamayacak kadar "güç" uygularlar. Hayatının düzensizliği ise "kendi hayatı pahasına" yaşama isteğine bağlanabilir. (agy) Bunu Thoreau’dan hareketle"sahici bir deneyim" yaşamak olarak anlayabiliriz. (agy)

Tol’un ortaya koyduğu hayat/lar bir deneyimdir. Bu deneyimler ise bugüne yönelik olarak kuşkusuz yeni deneyimlerin ve hayatların kapısını aralar. İki insanın tren yolculuğu özünde hayata ilişkin bir deneyimdir. Üstelik bu tren yolculuğu doğrudan hayatın içine olduğu kadar dışınadır. Bir bakıma dünyadan kurtulma isteğidir. Oysa Tol’u okudukça dışarı çıkmanın Sartwell’in deyimiyle "dünyaya karışmak" olduğunu anlarız. (agy) Hatta buradaki dünyaya karışmayı yine dünyadan "kurtulmak" olarak okumak da mümkündür. Tren yolculuğunun asıl oluşturduğu ise yaşanan dünyayı anlamak isteği kadar yeni bir hayat/dünya oluşturma ya da istediğini istediği gibi yaşama çabasının sonucudur.

Tol baştan sona bunun bir kurtulmama hatta kurtulmak istememe olduğunu imler durur. Çünkü "dünyadan kurtulmanın tek yolu da tamamen dünyaya gömülmektir" (agy) Üstelik "Kişi daima dünyayla iç içedir ve dünyayı araştırmak kişiyi giderek daha fazla dünyanın içine sokar." (agy) Bu bağlamda Tol dünyaya dahil olmanın birey insanda oluşturduğu çarpışmadır.

yedi

Gündelik dil yazı dili karşısında başkalaşım geçirirken içerdiklerinden de büyük ölçüde kurtulur. Özellikle gündelik dilin hareketliliği yazı dilinde durağanlaşır. Birey insan katında yıkıcı bir özellik kazanan gündelik dil yazılanda başka bir bağlamda pasifleşmenin imkânı olur.

Gündelik dilin birey insandaki olumsuzluğu ve kötücüllüğü ortadan kalkar. Bu noktada edepsizlik ve bayağılıktan dolayı dilin içerdiği yoğun anlamlar sarsıcılığını kaybeder. Söz konusu kaybı insanın doğallığının ortadan kalkması olarak anlamak mümkündür. Günümüz romanında genelde insanlar kadar onların dili de mekanik ve yaşamasızdır. Mekanik olanın soğukluğu doğal olanın içtenliğini ve ilkelliğini acımasızca yok eder.

Bunu insanın kendinden uzaklaşması, kendine yabancılaşması, kendiyle arasına bir mesafe koyması olarak anlamak mümkündür. İnsanın kendiyle arasına koyduğu uzun mesafenin bir diğer anlamı kendini soyutluyor olmasıdır. Günümüz romanında insanın kendini dışlaması bu soyutlukla belirir. Bu durum insanın kendiliğinin, kendi olmasının zorluğu ile yakından ilgilidir. Belirlenmişi yaşayan insan ise hiçbir zaman kendisi olmayacaktır. Başkasının belirlediği biçim ve biçimlerde yaşayacaktır. Şiddetle ve çığlık atarak belirtilecek olansa açıktır: "insan olmak kendi olmamaktır!"

Kendi olmanın zorluğundan dolayı da insan yapı olarak kendi olmamaya eğimlidir. Buysa insanı yine kendi iç dünyasında varlığını tartışmalı hale getirir. Sartwell’in deyimiyle günümüzde insan iç dünyasında kendine karşı bir tür soyutlama haline çoktan gelmiştir. (agy) Birey insanın en tahammül edemeyeceği şey bu soyutlamadır. Tol ise bu soyutlamaya kesinkes karşıdır. İnsanın gerçekliğinden şüphe duymamızın boş bir çaba olduğu yineler durur. İnsanlar vardır ve soyutlamaya yönelik ağır müdahalelere rağmen istedikleri gibi yaşamaktadırlar. Yaşadıklarının acı olması bunu hiçbir biçimde değiştirmez.

sekiz

Başa dönersek dilin acımasızlığının düşünsel arkaplanını insanın acısı oluşturur. Dilin acımasızlığı ise insanın acısıdır. Acı ve acımasızlık dili aktif hale getirir. İnsanın acısı bu ilintiden dolayı dilde bütün şiddetiyle ortaya çıkar. Verili olanın dile ilişkin ayrımları ise çoğunlukla bu şiddeti bastırma amaçlıdır.

Verili dil hayatın içindeki dilin ayıklanmasından oluşur. Özellikle bedeni hatırlatan bir dilin dil dışı ilan edilmesi verili dilin asıl belirleyicisidir. Bu bağlamda dile ilişkin "argo" yada "müstehcen" gibi ayırmalar bu verililiğe ilişkindir. Böylesi bir ayrım insana uzaklığından dolayı baştan tartışmalıdır.

Sartwell’in "’en yüce’ olan en bayağı olandadır." (agy) demesi insanı ve bedenini bütün ayrımlar karşısında insana ilişkin tek bir gerçeğin parçası haline getirir. Arzu-haz ve acı’nın biçimlendirdiği şey insansal olan tek gerçektir.

Dile yönelik faşizan tavır bu bağlamda insanın içgüdülerinin gemlenmesine yönelik önemli bir araçtır. Modern dünya dilden başlayarak insan ve bedeni üstünde bir baskı oluşturur. Egemenliğin asıl oluştuğu yerse dildir.

dokuz

Son elli yılın romanı yenilerde yazılıyor. Şimdiye kadar yazılan romanların genel özelliği hayatı ve insanı ifade etmede içine düştüğü zorluktur. Günümüz romanına ilişkin dilsel sorunla da burada karşılaşırız. Çoğu zaman oluşturulan dil ve kişilikler hayattan uzakta durmanın asıl nedenidir. Buradaki durumu oldukça ideolojik bulduğum belirtmeliyim.

Bir bakıma romanda insanın hallerinin tekdüzeliği ve kurgusallığı yaşantılamayı engelleyen ideolojik bir durumdur. Söz konusu ideolojik durum insanın "olumsuzluğuna" ve "kötücüllüğüne" karşı bir eleştirellikle belirir. Bu bağlamda günümüz romanında insan bir eksiklikle –doğal olanın ve kendinin eksikliğiyle– ortaya çıkar. Kendine giydirilmiş bir dil ve rolle aramızda dolaşır.

Bu büyük ölçüde dilin oluşturduğu bir yaşamasızlık olduğu kadar insana bakışın sonucudur. Romanda oluşturulan insana ilişkinlik böylelikle tartışmalı hale gelir. Okuduklarımızda karşımıza çıkan ilişki kurmakta zorlandığımız insan suretinde başka bir prototiptir. Hayatın içinden çekip çıkarılanlar romanda oluşturulan hayata dahil olduklarında hayata ilişkin bütün özelliklerinden kurtulurlar. Doğallıklarını kaybedip sentetikleşirler. Buradaki durumu romanın kurgusuyla açıklamaksa oldukça zordur.

Müstehcenliğin bir "sarsma tekniği" olduğunu biliyoruz. Ne var ki, müstehcenlik günümüz romanında erotizm daha ileride de pornografi olarak ortaya çıkıyor. Sonunda da insan hayatıyla pornografik bir ilişkiye dönüşüyor.İtirazım müstehcenliğin bunlarla sınırlanmasınadır. Başka bir deyişle erotizmin ve pornografikliğin yıkıcılığının yerine görüntülerin öne çıkarılmasıdır. Pornografinin görüntü ve gösteriyle sınırlanmasıdır. Bu verili bir pornografiklikdir. Oysa müstehcenliğin asıl oluştuğu yer yazılanın dilidir.

TolMurat romanında bu dili özellikle öne çıkarmaktadır. Onu dışlamak isteyenlerin karşısında yer alarak onu hayatın içinde tutmaktadır. Üstelik Tol’daki dil hayatın ve onun acımasızlığının dilidir.

Edepsizliğin ve bayağılığın dilinin toplumsal olandan dışlandığını biliyoruz. Hatta bunun tam bir "kazıma" faaliyetine dönüştüğünü söyleyebiliriz. Sartwell bu durumu şöyle açıklar: "İncelikli bin bir yol denenerek edepsiz sözcükleri tamusal söylemden kazıma gayreti, o aman vermez bedensellik gerçeğini unutma gayretidir." (agy)

İnsan için belirleyici olan bedensel olandır. Bedeninin özgürlüğüdür. Bundan bedenin dilinin de özgür olması gerektiği anlamı çıkar. Oysa kamusallık bedensel olanı unutma, unutturma üstüne kurulmuştur. Jean Genet "Büyük sanatçının rolü, her kelimeyi değerlendirmektir." derken bu hatırlatmanın gerekliliğini belirtmiş olur. Genet’ye göre: "bu kelimeler varlar. Eğer var iseler onları kullanmak gerekir, yoksa onları icat etmeselerdi."(Jean Genet, Açık Düşman. Metis,1994)

Murat’ın romanında asıl meramı bu mudur bilmiyorum ama kaynağı ve nedeni ne olursa olsun romanının dilini iktidarlaşmayanların dili oluşturmuştur. Romanını günümüz romanlarından ayıran asıl özelliği budur. Dili kamusal alandan kazıma gayretlerinin tersine orada oluştuğunu göstermektedir. Toplumsal hayatın içindeki dilin varlık nedeninin de insanların kendisinin olduğunu belirtmektedir. Verili olanın normalleştirme çabalarının tersine dilin anormalliğini ve acımasızlığını duyurmaktadır. Benzer bir durum insan davranışları için de geçerlidir. İnsanların diliyle davranışları uyum içindedir. İnsan davranışıyla dili arasında bir eşitlik ilişkisi söz konusudur. Şiddet, saldırganlık gibi olgular da aynı bağlam içinde değerlendirilmelidir.

Tol bu özellikleriyle verili, belirlenmiş ve kurgulanmış olanın karşısına insanın arzusunu ve yaptığını koymaktadır. Romanda sıklıkla duyulan acının da asıl nedeni de bu arzu ve yapılanlardır. Burada bir baskılamadan çok özgürleşme söz konusudur. İnsanın özgürlüğünün davranışlarındaki ve dilindeki karşılığı bulup çıkarılmaktadır.

Tol bu bağlamda doğrudan insanın geçmiş ve bugün okumasıdır. Roman bunu oluşturmaktan çok doğallığı için de okura sunmaktadır. Özellikle belirginleşen hüzün ve kaybetme duygusuna okurun dikkatini çekmek isterim. Ne var ki, ordaki kaybetme duygusu yeni deneyimlerin de motorudur. Kaybetmek bir korku olmaktan çok yaşamaya nedendir. Kaybetmek için yaşamak gerekir. Romandaki ölümle hayat arasındaki gidip gelme de yaşama duygusunu ve isteğini çoğaltan başka bir etkendir. Buysa iktidarlaşmayanların yaşama isteği ve çabasıdır.

"- horlananları, dışlananları, kenardakileri sevmezsek şansımız kalmaz, tadımız hiç olmaz.

-Biraz açsan?

-Yerlileri, ibneleri, kadınları, çocukları, sakatları, bitkileri, hayvanları, taşı toprağı sevicez.

-Ayyaşları?

-En çok onları.."

yukarıdaki diyalog bunu bütün açıklığıyla gösterir.

on

Murat’ın ilk romanı Tol birey okuru yazdığı acının içinde görmekte ve peşinen acının paylaşıldığını kabul etmektedir. Bu yüzdenTol okurun acı duyarak okuyacağı bir yapıttır. Murat’ın Tol’da yazdıklarıyla acılarından kurtulduğunu ise hiç sanmıyorum. Çünkü yazının acımasızlığı öncesinde sonrasında okurdan önce yazanı karşısına alır. Murat’ın bu romanı yazarken çok acı çektiğini düşünüyorum. Tol’u yazmakla bu acılarından kurtuldu mu yoksa yazdıkları yeni acıların başlangıcı mı oldu bu sorunun yanıtını ancak Murat verebilir. Bana sorarsanız Murat eskisinden daha fazla acı çekiyor. İçtiği her sigaranın, doldurduğu her bardak rakının,biranın, şarabın bu acıyı daha da çoğalttığını biliyorum. Öyleyse okur Tol’u okurken insanın acısının hiç bitmeyeceğini peşinen kabul etmelidir. Tol insanın acısını paylaşmak kadar onu birlikte yaşamaya çağrıdır. Okura düşense bu çağrıya kulak vermektir.

Devamını görmek için bkz.

Umay Umay, "Pis ve güzelsin Tol", HaberTürk Gazetesi, 19 Aralık 2002

... sol elimi gererek açıyorum. avcuma bakıyorum. bakıyorum, bakıyorum; kahretsin yaa çok güzelim. avcuma gül suyu döküp annemin bacaklarını, ateşlenen her yerini ovuyorum. bu ona iyi geliyor. sağ elimle sık sık Tol'ün sayfalarını çeviriyorum. tekrar tekrar okuyorum. içim zangırdayan buzdolabı gibi. yanımda olsan murat, suratının ortasına öyle hiddetli bi tokat sallardım ki... annemi uyandırmadan, anıları uyandırmadan. birileri bilir hiç korkmam. korkmam da, eğer bu kadar güzel ve sarsıcı bir kitap okumamışsam!!! pis ve güzelsin Tol. annem iyileşince gözlerimde yüzen balıkları kırık akvaryumuna dolduracağım.

şair şiirine, şiir şairine, acı hakikatine, O EDEPLİ SÜRÜNGENLİK HALLERİMİZE, çok ama çok sevildiğimiz, hiiiiiiç sevilmediğimiz 12 eylül dönemine böyle bir kalemle ilk kez dokunuluyor. bu kadar usta, bu kadar genç, bu kadar acıtıcı. annem habire ne okuduğumuzu soruyor. 'bir elmanın kızgın soba üstünde çıkardığı patırtının romanı anne' diyorum. 'elma yanıyor mu' diyor, 'soba sönüyor' diyorum.

hemşire, bi şarkıcıyla neler konuşacağımı bilmiyorum dedi. biraz yüzü kızardı... benim de kızardı. dereceyi annemin sol kolunun altına koyup odadan usulca çıktı. bi kitapla neler konuşacağımı iyi bilirim murat. ama bi kitap nasıl kıskanılır bilmiyordum. bi kitap sol elim gül suları içinde ve anne tenindeyken nasıl okunur hiç bilmiyordum. öğrendim. sigara molası için hastanenin kapısına çıktım, denize baktım, bu kasabanın en yakışıklı devrimcisi kimdi diye düşündüm, buldum... ağladım; hepsi. babaa, balıkların gözyaşları mı denizler? yalan ya da gerçeklerin zapingini yapmaktan, çalım satmaktan, ahh edip inlemekten, ne kadar öğrendiğimi göstermekten, yırtık dondan fırlamış gibi ortalıkta gezmekten, gevezelik hastalığımdan, feylozof olma çabalarından, kısaca ıvırdan-zıvırdan vazgeçeli epey zaman oldu sevgili Tol. çünkü kendime başka unutuşlar, başka yalanlar, başka şarkılar, tuhaf ıvır zıvırlar, başka gürültüler, tükenmez kalemle sadece elbiselerime ve bacaklarıma yazdığım şiirler buldum. bana ya inanırsın, ya inanmazsın. usanmadan hep aynı şeyi yazacağım, her şeyi ama her şeyi aşk üzerinden anlatacağım. bana ya inanırsın, ya inanmazsın, ya da diğer sayfaya sıçrarsın. çünkü ondan daha güzel, daha büyük, daha gerçek bi yalan bulamadım. üzgünüm... belki annem de bu yüzden bu kadar hasta... belki sen de Tol'ü bu yüzden yazdın...

Devamını görmek için bkz.

Selah Kemaloğlu, "Ötekilerin intikamı: Tol", Yeni Şafak, 13 Ekim 2002

Murat Uyurkulak, Tol adlı romanıyla parçalanmış, ötekileştirilmiş, örselenmiş hayatların bir varolma biçimi olarak seçtikleri intikamın izleğinde ve gayet keskin biçimde, 1950'lerden bugüne "Türkiye'nin gayri resmi tarihine, gayri resmi bir bakış" fırlatıyor.

Tol, çoğu zaman hoyrat bir iç şiddete dönüşen, uçlara taşan sevgisizliğin ve sevginin, "aşkın ve nefretin" tezatlarında şizofrenik eğilimleri olan kahramanların anlatımlarında parçalanmış bir roman. Bizleri rahatsız eden merhametsizlik ve ruhsuzluk içinde bir trenin kompartımanında intikam, ihanet ve intihar kavramlarının gölgesinde "dişe diş" bir hesaplaşma...

Uyurkulak, kahramanlarının hayatlarını birbirini tamamlayan hikâyelerle anlatıyor. Zamanın ve kahramanlarının konumlanışına göre dilini esneten yazarın, bir üslup arayışında olduğunu birçok hikâyesinde ulaştığı anlatım zenginliğini bazen kaybetmesinden görüyoruz. Bunun içinde oldukça parçalı oluşan kurgu, romanda bazı kırılmalara neden olmuş. Ancak çoğu zaman başvurduğu şiirsel anlatımındaki zenginlik ve "bilinç akım"larındaki başarılı aktarımlarla bir Virginia Woolf denemesi duygusunu uyandırması açısından oldukça güçlü ve şaşırtıcı bir düzeye ulaşmış.

Devamını görmek için bkz.

Sim Campbell, "İyi, saf, masum çocuklar", Milliyet Sanat, Aralık 2002

Tol, tasarlamadığı bir tren yolculuğu boyunca babasının acıklı ve öç alınası hikâyesinin yanı sıra, ona eklemli, olmazsa olmaz başka hikâyelerle yüz yüze gelen yenik ve yılgın musahhih Yusuf'un anlattığı, bazen de diğerlerine anlattırdığı zengin ve dokunaklı bir öykü.

Bir darbe sabahı, ıslattığı yetiştirme yurdu yatağının serinliğinde uyanan Yusuf'un perdeyi aralayıp kapıda bekleyen ufak tefek askeri gördüğünde o sabaha dair söylediklerinin duruluğu daha ilk sayfadan kitaba bir süre teslim olmaya niyetlendiriyor okuru.

Uyurkulak'ın askeri darbe gibi sıkıcı ve karartıcı bir konuyu bile keyiflendiren örtüsüz, slogansız ve ahkâm kesmekten uzak yaklaşımını kitap boyunca hissetmek mümkün. Karakterler ustalıkla örülmüş, zengin ve gerek. Görünen o ki yazar, kitabının ana karakerleri kadar yan karakterlerini de hassas terazilerde tartmış, milim milim ölçüp biçmiş ve tam gereken yerlere, gerektiği kadar ve şekilde yerleştirmiş. Kitapta yazarın önemsiz gördüğü, içi biraz olsun şişirilmiş hiçbir karakter olmadığı gibi, ikinci derecede karakterlerin harcının kalitesi –kanıksadığımız ölçülerde bile– ana karakterlerin gerisinde kalmıyor. Assolist Müyesser'in de İsmail karakteri kadar inceden inceye düşünüldüğü, Asya ve iyi kalpli kocasının askıntı sarhoş şair kadar özenle ve keskin gözlemlerle tasarlandığı gözden kaçmıyor. Karakterlerin titizce saptanmış güçlü iç sesleri okuyucuya başarıyla aktarılmış.

Uyurkulak kitabında berrak ve zorlamasız bir dili ekonomik kullanıyor, aktarmak istediğini okuyucuya tekdüzeliğe düşmeden veya yorucu olmadan veriyor. Okuyucuyla bire bir konuşmaktan kaçınmadığı birkaç yer ise çeşni olsun diye yapılmış hissini asla uyandırmadığı gibi karakterin ruh halini deşifre eder nitelikte; tabii ki birer kahraman onlar, iyi, saf, masum çocuklar. Her kim ki bir an için onların unuttuğunu, ihanet ettiğini, düştüğünü düşünmüştür, bundan sonrasını okumasın.

Sessiz sedasız karşımızda beliriveren Uyurkulak'ın yazdığı metin üzerindeki kontrolü ve hâkimiyeti oldukça yüksek. Tol'da göz ardı edilmemesi gereken bir nokta da romanda çekülün kaymamış olması. Yazar romanının iskeletini çattıktan sonra içini etlendirirken kontrolü elden bırakmamış, "yazarken kendini kaybetmenin karşı durulması zor şehvetine" kapılmamış. Böylece lezzetli olsa da acemi elinden çıktığı belli, orası burası fazlaca çekiştirilmiş bir ramazan pidesi sunmamış bizlere. Romanda "yazar buralarda kaybolmuş, dağılmış, toparlayamamış, tekrarlamış, savsaklamış, sündürmüş" denecek bir yer bulmak zor ve bu şık otokontrol özellikle genç yazarlarımızda pek sık rastlayamadığımız bir lüks. Bu anlamda bir ilk roman için takdire şayan, profesyonel bir disiplinle çalışmış. Uyurkulak.

Uyurkulak Tol'da en trajik anlatımların üzerine belli belirsiz bir tül perde çekmiş, biz okuyucunun kitaptaki telafisiz acıyı iyice ve gerçekten görebilmemiz için aradaki görüş ve algı mesafesini hep korumuş. Kıyım, çığlık çığlığa ama sakince, canhıraş ama bir iç çekiş gibi aktarılmış okuyucuya. Topal Ahmet'in Fransa'ya yazdığı mektuplar ne eklenecek ne de çıkarılacak tek bir kelime yokmuş hissini veriyor. Topal Ahmet'in yazdığı her satır yeterli ve gerekli, mektuplar Ahmet'in hallerini anlatmaya tam yetkili.

Kitabı oldukça beğenen, şakacı ve sözünü sakınmaz bir arkadaşımdan sık sık görüştüğü Uyurkulak'a "Bir dahaki sefere böyle karanlık yazma" diye takıldığını duyunca içten içe telaşlandım, çünkü insan beğendiği bir şeyin devamının da aynı formlarda geleceğini düşünüyor. Kötümserlik bu ya, hadi aynı maya iç açıcı konularda tutmazsa, o zaman ne olacak? Uyurkulak, Tol gibi ağır ve daraltıcı konusu olan bir romanı, hiç de hafif olmayan bir dille, saçaklamadan, sündürmeden, edebi değer kaygısından taviz vermeden yazıp, üstelik başından sonuna düşürmeden okutuyorsa, sakın hiçbirimizi dinlemesin, biz onu çok sevdik, bildiği gibi yazmaya devam etsin...

Devamını görmek için bkz.

Salah Kemaloğlu, “Parçalanmış hayatların parçalı romanı”, Dergibi, 5 Aralık 2002

Murat Uyurkulak, Tol adlı ilk romanıyla parçalanmış, ötekileştirilmiş, örselenmiş hayatların bir varolma biçimi olarak seçtikleri intikamın izleğinde, 1950'lerden bugüne "Türkiye'nin gayri resmi tarihine, gayri resmi bir bakış" fırlatıyor.

Türkiye'de pazar ekonomisine endekslenmiş popüler konuların ve isimlerin ardında gizlenen romanların nitelikleri tartışılırken, genç romancı Murat Uyurkulak, "Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi" sözleriyle başlıyor romanına. Bir çokları için artık geride kalan bu kavramlarla giriş yaptığı romanıyla, Uyurkulak, popüler romanların vesayeti altındaki edebiyat dünyasında kendine farklı bir yer arıyor. Bunun yanında roman, Türkiye'deki birçok insana hiçbir çağrışımda bulunmayacak “Tol" gibi Kürtçe bir isim taşıması, yazarın, romanın mecrası hakkında önemli ipuclarını veriyor.

Kinin intikamı

"Tol, Bir İntikam Romanı" genç bir yazar Murat Uyurkulak'ın ilk romanı. Modern çağda kavramsal bir izafiyete maruz kalan intikam sözcüğü Kürtçe karşılığı olan "Tol"la tanımlanmış. Bu sözcüğün dilin belâgatindeki yeri hem Uyurkulak'ın romanındaki intikamın şiddetini, hem de bu kelimenin kendi dil bütünlüğü içinde zaman ve mekandaki sınırsızlığı ortaya çıkarıyor. Yazar, ötekileştirilmiş, ezilmiş, mağdur insanların ruhlarından taşan intikamın izini sürüyor. "Dibe vurmuş yaşamlardan" intikamın izleğinde kendini varetme biçimlerini tartıştırıyor.

Uyurkulak, sol bir dünya tasarımında olan iki ayrı kuşağın kaybettiklerinin ardında yaşadıkları debelenmelerin, kişilerin iç şiddetinin, saldırganlığının ve alkolün esrik havasının içinde "Tol"u örgütlüyor. İzmir'de bir yetiştirme yurdundan, Diyarbakır'ın surları ile dar sokaklarına giden bir trenin ardında sürüklenen hikayelerle gerçekleşen roman, İstanbul'da eylem güzergahlarında, Ankara'da bir otelin koridorlarında ve dağlarda örselenmiş insanların intikamını anlatıyor. "Kötü annelerin" çocuklarının, iktidarın vurduğu şamarlarla içlerinde biriken kinin intikamı "Tol"...

Parçalanmış hayatların parçalı romanı

Tol, çoğu zaman hoyrat bir iç siddete dönüşen, uçlara taşan sevgisizliğin ve sevginin, "aşkın ve nefretin" tezatlarında şizofrenik eğilimleri olan kahramanların anlatımlarında parçalanmış bir roman. Bizleri rahatsız eden merhametsizlik ve ruhsuzluk içinde bir trenin kompartımanında intikam, ihanet ve intihar kavramlarının gölgesinde "dişe diş" bir hesaplaşma...

Uyurkulak, kahramanlarının hayatlarını birbirini tamamlayan hikâyelerle anlatıyor. Zamanın ve kahramanlarının konumlanışına göre dilini esneten yazarın, bir üslup arayışında olduğunu bir çok hikayesinde ulaştığı anlatım zenginliğini bazen kaybetmesinden görüyoruz. Bunun içinde oldukça parçalı oluşan kurgu, romanda bazı kırılmalara neden olmuş. Ancak çoğu zaman başvurduğu şiirsel anlatımındaki zenginlik ve "bilinç akım"larındaki başarılı aktarımlarla bir Virginia Woolf denemesi duygusunu uyandırması açısında oldukça güçlü ve şaşırtıcı bir düzeye ulaşmış.

"Ben sözümü söyledim"

Uyurkulak, sol bir gelenekten geldiğini anlatarak bu kitapta kendisini yönlendiren dürtünün yeraltında yaşamak zorunda kalan, devletten "zulüm gören" sevdiklerinin ve kendisinin hikâyesini anlattığını söylüyor. Tol'u gayri resmi bir tarihe gayri bir resmi bir bakış olarak değerlendiren Uyurkulak, "Ben sözümü söyledim. Şimdi artık başkaları söyleceklerini söylesin" diyerek bütün eleştirilere karşı mütevazice bir tavır alıyor. Uyurkulak, kitaba "Tol" ismini vermesini, Kürtlerin ötekiliğine yapmak istediği politik vurguya ve kelimenin dilin bütünselliği içindeki gücüne bağlıyor. Yazar, "Tol kelimesini duyduğumda çarpılmıştım" diyor. Sokak dilinden kopmamaya çalıştığını belirten Uyurkulak, romanın içindeki bir çok ögenin romanın fantastik arayışı içinde kendiliğinden oluştuğunu söylüyor.

Devamını görmek için bkz.

Nurinisa Eroğlu, ''Tol şarkıları'', sanatatak, Mart 2013

Edebiyat ve Müzik yazı dizisi bu kez Murat Uyurkulak albümü yapma peşinde. İşte romanı rüzgâr gülü gibi havalandıran şarkılarıyla Tol diskoteği huzurlarınızda!

Burası Agora Meyhanesi!

Ümitler meze! İçmekteyiz her akşam!

Diyarbakır yolunda bir tren. Kompartmanda iki kişi: Babasız Yusuf ve Şair. Yolboyu rakı, şarap, kanyak, ot, bir daha kanyak, bir ara-Yusuf- süt, tekrar rakı, cin, viski ve bol sigara içiyorlar. Aynı yolda Şair ‘çarşıyı taşıdığı’ cebinden; tuzlu leblebi, gofret, küçük bir şişe kanyak, bir paket napoliten, gazete kağıdından küçük bir bohça, küçük bir paket tuzlu fıstık, el radyosu ve bir de yara bandı çıkarıyor. Şair, bir de Babasız Yusuf’a bir defter veriyor ki bakınız o vesileyle kimleri tanıyoruz: Topal Ahmet Komutan. Başlangıçta ‘iki kişi olan’ sonra tek: İsmail. Anne. Annenin erkek arkadaşları. Muavin. Yurt Bekçisi. Canan. Esmer. Ada. Kemancı Mahmut. Solist Müyesser. Tambur- kedi. Dersimli Şadi. Suskun, bilge kişi: Adnan. Kambur Mehmet. Muzo. Nezahat abla. Aslan amca. Sarışın. Asya.- Kocası. Veli. Vedat. İmam Hüseyin. Timur. Salih. Coşkun. Yüksel abi. Ayyaş Profesör Ali İhsan Hoca. Kira Mama Neba. Köpek. Kadın. Adam.-İktisat Doktoru. ‘Şehri öcalıcı gözlerle süzen’ adamlar. Bakkal. ‘...babaları öğretmen, babaları marangoz, çiftçi, kemancı, babaları her şeyden anlar’ , düşmüş bir meyhane kapısını bir kerede sırtlayıp hop yerine oturtuveren ‘kahramanca ölmüş arkadaşlar’. Çocuklar. İşçiler. Deliler. İşsizler. Sarhoşlar. Sarhoşlar. Sarhoşlar. Küfürbazlar.

Yine defterde yazılanlarla, İzmir, İstanbul, Paris ve Diyarbakır’a gidip, dönüyoruz. Bu şehirlerde; küçük izbe evler. Film stüdyoları. Meyhaneler. Umut Oteli. Sokaklar. Tepeler. Caddeler. Kadın’ın evi. Aşağı ve ‘aşağılık’ mahalleler.

Okullar. Yetiştirme Yurtları. Akıl Hastaneleri. Dağ-lar!.. mekanımız oluyor.

Eşlikçilerimiz şöyle: Okumak. Yazmak- şiir-. Yalnızlık. Birlikte olmak. Birlikte iş yapmak. Birlikte konuşup, ümit etmek. Kavga etmek. Ölesiye dayak yemek- atmak. Hayal. Devrim. Korku. Yalan. Doğru. İçmek. İçmek. İçmek.

Şarkılar. Cinayet. Cinnet. Tank. Silah-lar. Gitmek. Kaçmak. Çözülmek. Küfür. Küfür. Küfür. Babasızlık. Anasızlık. Kimsesizlik. Yoksulluk. Uzaklar. Sürgün. İhtimal-ler. ‘İnciler. Sinekler. Şişeler. Balıklar. Yağmurlar. Santimler.’

Ve: TOL! Ve... Müzik!

Önce tabii: Roman kahramanlarımızın mekanına atfen, o unutulmaz şarkı; Agora Meyhanesi. Muhayyerkürdi makamında. İsmet Nedim bestesi. Ardından… mesela: Adnan. Canan. Oğuz. Şadi, evdeler. ‘Allahı kaymış bir komşu radyosundan…’ kulağa çalınan: Ölürsem Yazıktır Sana Kanmadan. Segah şarkı. Hayri Yenigün bestesi. Güfte: Şair Orhan Seyfi Orhon. Derken… Agora Gazinosu’nun ‘emektar assolisti’ Müyesser Hanım, sevgilisi İsmail’den habersiz ‘Marmara kaçamağı yapmış’ üstüne bir de nispet gibi… coğrafyaya atıfla… iştahla ve pervasız söylüyor, İsmail sinir içinde iken ve saz heyetiyle kendisine deli divane aşık kemancı Mahmut’un eşliğinde: Adalardan Bir Yar Gelir Bizlere. Hicaz şarkı. Beste ve güfte: Yesari Asım Ersoy. Gel Gidelim Çamlıca’ya. Nihavend şarkı. Faize Ergin bestesi. Küçüksu’da Gördüm Seni. Şehnaz Buselik Şarkı. Tanburi Mustafa Çavuş bestesi.

Gazinodan çıktık şimdi Şair’in hatıralarına bakmaktayız. Cinnetine çoktan teslim olmuş Şair o ara bir meyhaneye kapılanmış vaziyette. Gülüyor, güldürüyor! ‘Deli diyorlar adına!..’ Gel zaman git zaman.. Polis baskınından hemen önceki gece ‘bin kişiler’ meyhanede. Okuyalım devamını: ‘...ellerimizde kadehler, benim ricamla Neruda’nın şerefine kaldırıyoruz: Çın çın çın… Kimdir lan bu Nureda? Mabel aldı ya lan, delinin anlattığı o memleketten, hani şu Pişonik mi, puşt oğlu mudur nedir, onun dümdüz ettiği yerden..’ Aşağıdakilerse, Şair’in hatıralar denizinden, dalga sesleri niyetine:

Evreşe Yolları Dar. Trakya Türküsü.

Yad Eller Aldı Beni. Hicaz şarkı. Sadettin Kaynak bestesi.

Talihin Elinde Oyuncak Oldum. Hüzzam Şarkı. Arif Sami Toker bestesi.

Körfezdeki Dalgın Suya Bir Bak. Nihavend şarkı. Osman Nihat Akın bestesi. Yahya Kemal’in muhteşem sözleriyle.

Dönülmez Akşamın Ufkundayız. Segah şarkı. Münir Nurettin Selçuk bestesi. Yine Yahya Kemal. Şiir sözlerle.

Bir İhtimal Daha Var. Nihavend şarkı. Osman Nihat Akın bestesi.

‘Sevdiğim Dünyalar Kadar- Vesvese. Hüzzam Şarkı. Münir Nurettin Selçuk bestesi. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın sözleriyle. Şarkıya ilişkin alıntımız, ‘Muhabbetler’ başlığından: ‘... -Velican, güzel kardeşim, öyle özlemişim ki seni. -... - Veli, hadi aga, bi vesvese patlat da söyleyelim. -Sevdiğim dünyalar kadar Gel dese bir gün gel dese Nesi var ömrün nesi var Vesvese hepsi vesvese...’ ...Şimdi şair bir gece aşağı mahallede ağzına kadar dolu bir çöp bidonunu karıştırmakta. Bir gözü, kimselere göz açtırmayan çöp mafyasında. Neyse ki.. yakalanmadan aradı taradı, ‘eşelendi’ ve hediyesi elinde şimdi: Bir radyo! Sonrası.. yine kitaptan: ‘Evine gömülü, taze sevgilisine vurgun bir yatalağım ben artık. Düğmelerine, içine kimbilir ne şahane bir uyumla yerleştirilmiş devrelerine, kablolarına aşkla taparak(...) bataryasının her an çökebileceği, minik yaramaz bir bobinin aniden eriyebileceği korkusuyla ölüp biterek, yemeyerek ve ama içerek, ağlayarak ve ama sızarak, mucize sevgilime sunuyorum varlığımı, Mahler: ala, Betofın: leziz, Mozart: uyar, Şostakoviç: yerim, Rahmaninof, ille de Rahmaninof: biterim... Arada bir Çarli’den, Luiz’den, Mayls’tan müteşekkil, siyaha çalan bir sos, nefaset katar... Şuman da çiğ köfte tadı yok mu, var... tek ızgara balık. Bah mı? O bol sarmısaklı işkembe…’ Bu faslı bitirirken notumuzu düşelim: Çöpte bulunan ‘sevgili’ bir gün, Bayati Faslı’nın orta yerinde ölecek!

*** TOL, Murat Uyurkulak’ın ilk romanı. Çok öfkeli, çok küfürbaz, çok sarhoş, çok şarkılı ve çok sıcak –sıcacık- ve tabii ki, elbette: çok kederli. Kurgusu: labirent. Meselesi: hakiki. Hala okumayan varsa, okusun.

Çok önce okuyan, bir daha okusun ve... ‘Kulağı olan duysun!’- dinlesin...derim.

Yazının Notları: Konusu, kişileri, mekanları ve meselesi –ismi- düşünüldüğünde TOL’un diskoteği tamamen sürpriz. Böyle bir romana, kalıplar içersinde kalınsa ne türden bir repertuarın eşlik edeceği malum. Lakin yazar, bu çok sert metnin müzik kutusuna Türk Müziği’nin Neo- Klasik dönem şarkılarını yükleyerek ezber bozmuş.

Bu güzelim şarkılar bir rüzgar gülü gibi havalandırıyor romanı. Vesvese, Neo Klasik dönemin dehası Münir Nurettin’in eseri. Hüzzam şarkı Uyurkulak’ın Har romanında da karşımıza çıkıyor. Mahur Beste –Tanpınar’da- ve Sine-i Suzanıma...-Leyla Erbil’de- gibi.. tekrar eden ezgi şeklinde.

TOL’da benim kahramanım, Şair’in çocukluk hali. ‘davetsiz sinek, orospu çocuğu’ Müdür Muavini bir gün okulun yatakhanesinde buldu onu. Annesinin öldüğünü söyledi. Arkadaşları sordular. ‘Mühim değil’ diye yanıtladı. Yattı. Göğsü sıkışıp, saç diplerinden soğuk terler fışkırırken derin bir uykuya daldı. Sonra trende arkadaşlarının okul mutfağından aşırdıkları peynir ekmeği yedi. Oktay Rıfat okudu. Kompartmandaki genç ve yaşlı adama ‘Nazım Hikmet’i severim ben’ diye diklendi o küçücük yaşıyla, Nazım’ın çok çok yasak ve sakıncalı olduğu vakti zamanda. O yüzden işte, o güzel- lirik çocuğun şahsında memleketin, kanatları vakitsizce koparılmış bütün evlatlarına bir şarkı göndermek istiyorum buradan: ‘Kanatları Gümüş Yavru Kuş’. Nihavend makamında. Mesut Cemil bestesi. Sözler: Nazım Hikmet. Hocam –İnci Çayırlı- söylesin. Herkes dinlesin. Düşünsün.

Bi zahmet! TOL ile ilgili -aslında- romanın kendisi kadar yazı yazılır. Siyasi, sosyolojik analiz yapılır. İzmir’in imbat rüzgarlarına karışıp, İstanbul’un aşağı ve ‘aşağılık’ mahallelerinde, Diyarbakır’ın sokaklarında gezilir.

TOL için konser-ler düzenlenir. Sofralar kurulur: Resim misali meyve tabakları ve o şahane ıspanaklı, soğanlı ve çökelekli börek mesela...- Fakat işkembe çorbası! Asla!

Bu kadar sert bir yemek sahnesini bir de yıllar önce Musa Anter’in anılarını anlattığı kitapta okumuştum ki… açıkçası o, TOL’un yanında hafif kaldı!- Tabii sofra demişken şu konuya da açıklık getirmek gerekecek: I - ıh! İçki olmaz o masada. ‘Racona’ ters olacak ve ayıp kaçacak biliyorum ama... roman kişileri hiç durmadan ve her şeyi her şeye karıştırarak o kadar çok içtiler ve mütemadiyen sarhoş oldular ki... ister istemez… reaksiyon manasında: Çay, ıhlamur, adaçayı, taze sıkılmış portakal suyu, su! Yalnızca! Ve… Yetmez ama! –esasında kese gerek çünkü- Evet: Her on sayfada bir hiç değilse.. duş almak da gerekiyor…- Oblomov’u okuduktan sonra beden hareketlerine başlayan Turgut Özben’e selam olsun!- Son olarak küfüre dair düşelim notumuzu: TOL’un bütün -canım- kahramanlarının hatırasına atıfla derim ki: Küfür yalnızca mazluma yakışıyor!

Devamını görmek için bkz.

Aylin Saraç, "Sarsıcı, çarpıcı, coşkulu...", okuryatar.com, 9 Ağustos 2011

Daha önce öyküleriyle tanımıştık ama keşke bize çaya gelse de kendi birkaç öyküsünü anlatsa diye düşünmüştüm. İyi bir kalem, insanda doygunluk ve çarpışma hissi yaratıyor.

Roman, son sözünü söylermiş gibi başlıyor. Sabahattin Ali’de de bu duyguyu çok yaşarım. “Eee şimdi ne kaldı söyleyecek…” derken öyle bir başlar ki şaşarsınız. Bu roman da başlarken bende böyle bir his uyandırıyor. Kahraman kendini anlatırken kafa sesiyle konuşuyor, zaman, mekân ve derinlik bu ilk sayfadan itibaren okuyucu yazar arasındaki anlaşma olarak kayda geçiyor.

Yusuf sakin, mi acaba?

Yusuf korkak, mı acaba?

Bu kadar dibe vurmuşken kim tekrar doğrulabilir?

Kim zamanından önce ölme cesaretini gösterebilir?

Yusuf görünmez sıradanlığının içinde...

Yusuf görünürken bambaşka...

Yusuf, üç yüz sayfa uzunluğundaki çetelede yirmi dört kutucuğu karalıyor. Günleri, saatleri, dakikaları hesaplıyor. Zamanı bekliyor.

Yusuf musahhih yani düzeltici… İşaretlerin ve kelimelerin tuğlalar gibi köşeleri olduğunu doğru yerlere yerleştirilmeleri gerektiğini düşünüyor. Zamane kitaplarını düzeltiyor. Kelimeleri seviyor.

Yusuf çok tanıdık geliyor, bir o kadar da uzak. Ama her kendi hayatına dokunuşunu anlatışında samimiyeti ve sahiciliği “Bir yerde görsem tanırım ben bu insanı” dedirtiyor. Yusuf beklenmedik bir günün sonunda, hayatın bazen ne kadar şaşırtıcı olabileceğini tahmin etmesine rağmen hesaplanmış gibi görünen ama aslında hesaplamadığı bir yolculukta buluyor kendini.

Şair, Yusuf’un hayatına hiç sormadan, tanıdık, yaşlı, küfürbaz, çocuksu, hesaplı ve sarhoş olarak giriyor. Baştan aşağı yapılan tanımlarla ete kemiğe bürünüyor şair ve artık biz de onu tanıyoruz. Sahici bir zamanda sahici insanların hayatlarındaki resmi yürüyüşe tanıklık ediyoruz. Kimine kızıp, kimine gülümseyip, kimine “Bu kadarı da pes!” deyip bir sonrakine geçiyoruz. Yusuf kadar merakla bekliyoruz onları. Yusuf’la çok ortak noktamız olduğunu düşünüyorum. O da şaşkın, Yusuf’la aynı anda tanışıyoruz pek çok insanla. Hayatının yapı taşları olan ama tanımadığı pek çok insanla. Pek çok tarih ve şehir görüyoruz beraber. Şehirleri anlatırken hep eski bir fotoğraf çıksın karşıma istiyorum. Yusuf’un yolculuğu devam ediyor, tabii ki bizimki de öyle. Oyuna dahil oluyor Yusuf, zaten yapabileceği başka da bir şey yok.

Tanımlamalar insana film izliyormuş duygusu uyandırıyor. Şairin fiziksel olarak anlatımı bittiğinde siz de onu tanıyorsunuz artık. Dolambaçlı anlatımdan, gereksiz ayrıntılardan uzak, sahici bir zamana tanıklık ediyoruz, tren gürültüsü ve gitmek fiiliyle birlikte.

50’lerden 90’lara kadar memleketim...

Tomar tomar kâğıtlar Yusuf’un kucağında, önce nazlanarak sonra ısrarla tanışıyor hayatının yapı taşları olan ama daha önce tanışmadığı insanlarla.

Arka arkaya geliyorlar. Hayatları, cesaretleri, hüzünleri, kavgaları, aşkları ve pespayelikleriyle. Derken şehirleri geziyoruz, tanıdık pek çok yer: Fotoğraflarını görmek, geziyor olmak istediğimi fark ettiriyor bana. Çay içmek istiyorum, uykum kaçar diyemiyorum çünkü hiç gelmedi. Bir sürü sürpriz aniden karşımıza çıkıyor kitapta. Hayat gibi akıyor, kâh kızıp kâh gülerken…

Yusuf daimi sarhoş ve bazen duyguları renkleri hatta kokuları yakalayıp cebine sokuyor. Sonun da yaptığına yapabildiğine şaşırıyor. Herkes onun için telaşlanırken o maçın kaç kaç olduğunu soruyor. Kendi tabelalarını hatırlıyoruz, hayat: beş, balık: sıfır. Kazanmak, kazanmayı herkes için istemek. Şimdilerde bizlere oldukça uzak gibi gelen bu cümle yakın tarihte ne kadar çok kullanılırdı. Kelimeyi biz mi unuttuk, yoksa o mu?

Okurken Yusuf’la yandaş, kızsak da “Hadi ya!” cümleleri ağzımızdan telaşla dökülse de sonuna kadar (ki son sayfaları ikişer kere okuyup vedayı uzatmaya çalışmıştım) yan yanayız.

Siz hiç ülkenizi börekle anlatabilir misiniz? Öyle güzel anlatmış ki çocuksu bir tebessüm sirayet edip yüzünüze bir süre orada kalıyor.

Çarpıcı, sahici ve samimi bir kitap okumak istiyorsanız..

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.