Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-806-4
13x19.5 cm, 96 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 13,00 TL
İndirimli fiyatı: 9,75 TL
İndirim oranı: %25
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murat Uyurkulak diğer kitapları
Tol, 2002
Har, 2006
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Bazuka
Aşk, yalnızlık ve şiddete dair hikâyeler
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Mustafa Horasan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2011
7. Basıım: Nisan 2016

"İnsan çocukken bir büyük saadet ülkesinde yaşıyor, sağa sola şuursuzca koşturup neşeyle kişniyor. Sonra büyüyor, büyüdükçe salaklaşıyor, salaklaştıkça unutuyor o mesut diyarı, bir nevi ölüyor. Çocuklukla yaşlılık arasındaki o dönem araf misali; kitabesi ağır mesailerle, küçük hesaplarla, kesif mutsuzluklarla yazılan bir mezartaşının gölgesinde azap gibi boktan hayatlar. Yetişkinler zombilere benziyor..."

2002'de yayımladığımız ilk romanı Tol, Bir İntikam Romanı'nın ardından, 2006'da Har, Bir Kıyamet Romanı gelmişti. Murat Uyurkulak bu kez hikâyeleri ile okur karşısına çıkıyor: Tutkular Kitaplığı; Kurtuluş On İki; Kuş Yuvası; Pembe; Aşk; Yalnızlık ve Bazuka; Şarap; Derviş; Kırmızı ve Gülsüm.

İÇİNDEKİLER
Tutkular Kitaplığı
Kurtuluş On İki
Kuş Yuvası
Pembe
Aşk, Yalnızlık ve Bazuka
Şarap
Derviş
Kırmızı
Gülsüm
OKUMA PARÇASI

Tutkular Kitaplığı’ndan, s. 11-13.

Ettore Scola’yı neden seviyorum? Tuhaf bir soru. Sinemadan döndük. Telesekreteri, radyoyu açtım. Sekreterde "Sayın Murat Davman. Bu kez bir reklamcı kaçırıldı. Merkezi aramanız rica olunur," vardı, radyoda ise kürdili hicazkâr.

Sarışın duştan önce mutlaka öper ve bir soru sorar. Öptü, sordu:

"Bu kaçıncı?"

"Beş."

"Ş" harfine müstehcen bir ilgi duyardı, ürperdi, suya gitti.

Neden Şakir veya Şaban değilim?

Merkezi aradım, ince sesli kalın gövdeli yardımcım teferruatı saydı:

"Orta halli bir dâhi. Pencere, boru, çikolata reklamları. İki gün önce işe diye çıkmış, dönmemiş. Karısı sinirli, metresiyle kaçtığından şüphe..."

Lafını bitirmesini beklemedim, kapattım, beyazların hikâyeleri sinirlerime iyi gelmez. Sanırım zekâmı bir tür ahlakla doldurup bozduğundan...

Defterimi çıkardım, kim bilir kaçıncı kez listeyi tetkik ettim. İlki büyük bir yayınevinin editörüydü. Yurtdışından dönüşte, havaalanından kaçırılmıştı. Hayatına karşılık bir teyp kasetine kaydedilen talep gayet basitti: Adı hiç duyulmamış bir şiir kitabı için ülkenin satkın gazetelerinden birinde tam sayfa ilan isteniyordu. Editör oyunbaz bir şahıstı, ciddiye alan olmamış, cesedi bir iç şehrin nehrinde bulunmuştu.

İkincisi gazeteciydi. Kokteylin birinde "Pardon yahu," deyip çıkmış, onu bir daha gören olmamıştı. Talep e-postayla gelmişti. Adı daha da duyulmamış bir şiir kitabı için iki büyük gazetede iki gün ilan verilecekti. Bu kez ciddiye alınmış, ilanlar çıkmış, gazeteci bir sabah, kokteylin yapıldığı barın tuvaletinde ağlarken bulunmuştu.

Ben üçüncü vakada devreye girdim, teşkilatta alengirli işlerin çoğu eninde sonunda benim üzerime kalırdı. Üçüncü talebin konusu olan edebiyatçıyı merak ettim. Kaçırılan eleştirmenin hayatı karşılığı, ülkenin beş büyük gazetesinde kitabı için ilan verilmesi istenen genç romancı suskun biriydi. Medyanın çoktan keşfedip diline doladığı bir hikâyenin yeni yıldızı olarak, hayran olunası bir umursamazlıkla, annesini görmesi gerektiğini söyleyip Tunceli otobüsüne bindi ve gitti.

Geriye dönük çalışmaya karar verdim. İlk kitabın şairi telefonuma bile çıkmadı. Olay onu fazlasıyla sarsmış, adının böyle bir cinayetle anılmasına dayanamayıp evine kapanmıştı. İkincide kaçırılan gazeteciyle görüşmemiz "iki klozet arası inanın hiçbir şey hatırlamıyorum" cümlesiyle başladı ve bitti. Gazetecinin tuvalette ağlak ve sağ bulunduğu vakaya vesile olan şair ise şenlikli biriydi. Kaçırılma olayına dair zerre bilgisi yoktu, ama dolabında kanyağı boldu. İçtik, şiirler okuduk, sabah onun evinde baş ağrısıyla uyandım.

En çok gürültü koparan ise dördüncüsüydü. Bir yayınevinin, aynı zamanda milletvekili olan sahibiydi ve güpegündüz bürosundan buharlaşmıştı. Vekili kaçıran kişi veya kişiler, bu kez "ölü" bir talepte bulunmuştu. Büroya bırakılan notta, antika dergilerin sayfaları arasında unutulmuş merhum bir öykücünün ürünlerinin derlenmesi ve büyük çaplı bir reklam kampanyası eşliğinde yayımlanması isteniyordu. Milletvekili nüfuzlu biriydi, bütün yayın dünyası bu iş için seferber oldu, arşivlerin tozu atıldı ve kitap kısa sürede hazırlanıp bilbordlarla tanıtıldı. Vekili bir otelin terasında, kıskıvrak bağlanmış halde bizzat ben buldum. Şakacı biriydi, ağzındaki bant çıkar çıkmaz neşeli bir Urfa türküsü söylemeye başladı. Ve o da hiçbir şey hatırlamıyordu.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Eray Ak, "Kırk ton çeken kuş tüyü", Cumhuriyet Kitap Eki, 26 Mayıs 2011

Murat Uyurkulak, 2002’de yayımladığı Tol’la bizi güzel bir hırpalamış, ardından 2006'da gelen romanı Har’la ise alaşağı edip yerimizden uğratmıştı. Aradan beş yıl geçti. Bu beş yıl içinde Uyurkulak adına, bazı dergilerde hikâyeleri bazılarında ise çevirileri ya da yazılarıyla rastladık. Beş yıl süren, suskunluk da diyebileceğimiz, dönemin ardından yazar bu kez hikâyelerini bir araya topladığı Bazuka ile çıkıyor karşımıza. Tol’la sarsan Har’la vuran bu adamın, Bazuka’yla ne yapabileceğini tahmin etmek çok da zor görünmüyor aslında. Uyurkulak’ın amacı bu kez dövmek. Açık ve net bu, ama tabi “Muratça” ve “Uyurkulakça”.

Bazuka’daki hikâyelerin çoğu, üstü örtülmek istenen, ancak bu isteğe direnerek kendine baş verecek bir delik; illa ki bulan, sorunlara borçlu doğuşlarını ve tabii Uyurkulak’ın bu kaçak dövüşe maruz kalan konuları, bizim yüzümüze çarpmak için hazır bekleyen yumruklarına. Afedersiniz, “kalemine.” Bunu söylememin bir sebebi var, çünkü Uyurkulak’ın hikâyelerinde anlattığı gerçekler, okuyanın yüzüne yüzüne vuruyor. Saklanan, perde arkasına itilen ve halı altına süprülen konular bunlar. Ülkedeki kadınlığa, erkekliğe ve öteki dediğimiz şeylere dokunun hikâyeler. Ancak, nasıl dokunuyor? Yazar bizi dövüyor dedik ya, nasıl dövüyor? Neyle dayak yediğinizi bilmek istersiniz herhalde?

Kırk ton çeken bir kuş tüyü almış eline, onunla girişiyor acımadan. Bazen gıdıklıyor bu kuş tüyü bazen de kramplar zerk ediyor yüreklere anlaşılmaz bir şekilde. Kuş tüyü dediğin hoşluktan başka ne verir ki insana? Hadi, gıdıklamasını anladık da yüreklere acı zerk etmesi de neyin nesiymiş? Kırk ton dedim, kuş tüyü dedim! Bir gariplik var bu işte değil mi?

Garipliği şuradan: Ağza alınması bile “zor” olan bu konular, Uyurkulak’ın kaleminde adeta evrim geçirerek güldürürken ağlatan hikâyelere dönüşüyor. Romanlarından da alışık olduğumuz o “hınzır” yan hikâyelerinde de hiçbir zaman eksik olmuyor. Bunu nasıl yaptığına gelirsek de yazarın asıl vuran tarafı ortaya çıkıyor: “Dili.” Romanlarından aşina olduğumuz yazarın bu dil anlayışı, hikâyelerinde farklı sularda da yüzdürüyor bizi. Kendine özgü ve her hikâyede, o metnin gidişine göre kendini oluşturan bir anlayış göze çarpıyor Bazuka’da. Yeri geliyor üç yüz yılın pasını sırtında taşıyan bir dervişi günümüz dünyasına konuşturuyor, yeri geliyor bir çocuğun düşleri ve korkularıyla sesleniyor. Ancak, küçük bir ilaveyle konuyu dallandırmak da gerekir. Romanlarının o kelle uçuran atmosferinin aksine, mütevazı yaşamların kıyısında kalmış vurucu ayrıntılardan yaratıyor yazar hikâye dünyasını.

Bu mütevazı dünyaların da kendi içinde uçuk yanları yok değil elbet. Ancak bu Uyurkulak’ın o kendine has dünyasıyla ilintili bir konu. “Özgün” kelimesinin içini tıka basa dolduran nadir kalemlerden Murat Uyurkulak. Derviş’in şeyhine tavşan terlik giydiriyorsa ya da okuma edimi üzerine polisiye bir hikâye kaleme alabiliyorsa ve bunları garipsetmeden okutabiliyorsa orada durmak gerekir. Başka bir şey olmalı bu büyüyü yaratan. Okumayı bu kadar vurucu kılabilecek başka bir şey… “Özgünlük” kavramıyla da bunu açıklamak çok yeterli gibi görünmüyor. Bunu ancak Uyurkulak’ın kendisiyle, “yaratmaya” ve yarattığı her neyse ona duyduğu doymak nedir bilmeyen “sevdayla” açıklayabiliriz gibi geliyor bana.

Bazuka’dan sonra Uyurkulak’tan bir şeyler okumak için daha çok bekler miyiz, bilmem. Bununla birlikte, yeni romanın ağırdan devam ettiğini de biliyorum. Yazarı yeni roman için intiharla tehdit eden okuyucular arasına katılmadan, ben de o romanı kanlı canlı elimde görmek istiyorum. Ancak biraz daha sabırlı olunması gerektiğinin de farkındayım.

Devamını görmek için bkz.

Aslı Tohumcu, "Acı-komik memlekette yaşayanların hikâyeleri", Radikal Kitap Eki, 6 Mayıs 2011

Kaygıyla geçti bütün gün. Zehir oldu diyebilirim. İnsanın bugüne ve bize değen, üstelik kullandığı dili ustalıkla bilen ve ona özendiren bir hikâye kitabı hakkında söyleyecekleri olmalı. Doğrusu, bu söyleyeceklerini derli toplu ve eksiksiz dökebilmeli satırlara. İnsanların ağzına, okusunlar diye bal çalabilmeli o hikâyelerden. Sonuçta, “Kalmadı şöyle efendi gibi hikâye yazan. Piç fırlıyor artık birçok yazarın kaleminden” değil mi ya?

Murat Uyurkulak’ın Bazuka’sı o piçlerden değil işte. Aşk, yalnızlık ve şiddete dair bu hikâyeler, kendi uzayında değil de basbayağı Türkiye denen acı-komik memlekette yaşayan ve kaleminin ucundan inatla bu memleketi apaçık gören, görmeye de cesareti olan bir yazarın hikâyeleri bir kere. Yazar kalemini bize, insanımıza ustalıkla tutarken bir büyüteç gibi, ustalıklı okurun da yazarı bir bütüyeç altında görmesi mümkün olabilir pekâlâ. Hikâyelere ve kitaba adını veren bazukanın erkeksi çağrışımlarına aldanmamak lazım ama. Murat Uyurkulak’ın, insanlara beslediği muhabbetten olacak, hikâye konuları ciddi meseleler olduğu ve kendisi de bu meseleleri yeterince ciddiye aldığı halde, hatta tam da bu nedenle, hiciv ve ironiye pek bir güzel daldığını, insanlara beslediği muhabbeti okuyana da bulaştırdığını söyleyebilirim rahatlıkla. Peki, hikâyelere ya da hikâye kişilerine muhabbet besleme olasılığımız sadece bu nedenden mi? Uyurkulak’ın insanları anlama çabası var bir de. İnsanlara hayatlarının içinden, yüreklerinden bakma becerisi var. Bu garibin, ancak bu şekilde ifade edebildiği üslubu Murat Uyurkulak hikâyelerinin, insanların/ hayatların karanlığının okuyanı boğmasına, okuyana da bulaşmasına engel oluyor. Geride buruk ama gülümser bir ruh hali bırakıyor.

Bazuka’nın dili Murat Uyurkulak’ın bildiğimiz dili; kendini düz yazıya hapsetmekte inat eden bir şairin dili kısacası. Neyse ki bu meclise gelmeden sabrı da bir parça öğrenmiştik ve allahtan, bir şairin hikâyelerinin kıymetini biliriz! Bazuka’nın insanları tanıdığımız, ancak edebiyatta sanki nicedir unuttuğumuz insanlar; savaşa ve kana tiksintisinden boğulan Hamza dede, aslında adı en çok duyulması gerekirken unutulmanın kuyusuna atılan yazarlar, her şeyi tamam gibiyken tamam olmayan, adamakıllı erkeğe benzerken erkek olmayan Tahir, pembenin hayatını kararttığı bir adam, aşkın her halükârda yalnızlık demek olduğunu anlayan bir oğlan çocuğu, AB adayı ülkenin kokmasınlar diye tuzlayan biliminsanı, hakkında söyleyecek söz bulamadığım bir derviş ve devir, milli sermayenin memleket bekası için ne mühim bir mesele olduğunu bildiğinden, zevk gayesiyle saçtığı banknotların Ermeni ve Rum mamalarının kasalarına girmesine asla müsaade etmeyen, ancak beslediği iri ümitleri oğlu tarafından heba edilen Nedim Bey...

Her şey ‘pembe’ yüzünden

Hikâyelerden ‘Pembe’ olanı okurken gözlerimden yaşlarla birlikte geldi kahkahalar… Sadece pembenin mi, bütün aptal önyargıların insanı nasıl da katil edebileceğini, delirtebileceğini hangimiz bilmeyiz, ancak kaçımız gülmece unsurunu Uyurkulak gibi güzel kullanarak anlatabiliriz bunu. Gözleri neredeyse kör olmuş anneannesinin kırmızı renkte olduğu yanılgısına düşerek ördüğü ‘pembe’ kazak yüzünden babasından, “Ulan bu ne, şorolo mu olacaksın başımıza?” cümlesi eşliğinde yediği tokatla bir gözü yüzde seksen görme kaybına uğrayan çocuğun, uğruna canını bile vereceği kankasının, dalgınlıkla pembe kilot giydiği bir talihsizlik eseri ortaya çıkınca, itibarını sıfırlamamak için dostluğunu sıfırlamak yolunu seçmesi, sevdiği kadından, ticari fırsatlardan ve hayattaki diğer bütün güzel şeylerden olması güya ‘pembe’ yüzünden.

‘Tutkular Kitaplığı’ yazarın değeri bilinmemiş yazar dostlarına saygı duruşu elbette, ama insanı, değerinin bilinmediği hissiyle aklından geçebilecekler ya da geçmişler üzerine de düşündürüyor, kendiyle dalga geçmeye de davet ediyor sanki bir yandan. Herhalde şu sıralar Nihat Doğan’ı kaçırıp Selçuk Baran için bir ulusal gazetede tam sayfa ilan istemek, aksi takdirde Nihat Doğan’ı kıtır kıtır keseceğimizi belirtmek nahoş olmazdı. Neyse, biz işin magazin tarafını bırakıp yazar duruşuna dair anlamlı bir şeyler çıkaralım bu hikâyeden! Hele hikâyedeki ‘değeri bilinmemiş okuyucunun durumunun, değeri bilinmemiş yazardan daha vahim olduğuna’ yapılan gönderme üzerine de düşünelim...

‘Kuş Yuvası’ adlı hikâye, ‘cinsiyet köprüsünün’ iki yakası arasında koşmaktan yorulan Tahir’in neden ne kadın ne erkek, neden hem kadın hem erkek olduğuna bakarken, bir yandan da aşkla dalgasını mı geçiyor ne! Tahir’in çocukluğundaki, köyündeki karanlık bir bakıyorsunuz hızla geride kalmış ve Funda’nın pamuk memeleri ile Funda’nın sumak dolmaları arasında kalmış bir Tahir çıkıyor sahneye. Siz ne derseniz deyin, her zaman dolmalar kazanır! İşin matrak tarafı bir yana, belki de kadınlar artık sürüler halinde ve alenen, tornavida ve diğer kesicilerle doğrandıkları için, erkeğin mağduriyetinin, erkeğin de mağdur olabileceğinin unutulmasıdır önemli olan.

Üç asırlık uykusundan küfler içinde uyanan ve hikâyesine de adını veren ‘Derviş’, yaşadığımız bu devirle mi dalga geçmektedir sadece, yoksa işin içinde bir lokma ekmek için kulluk ettiğimiz kapılara dikkat etmemiz gerektiğine dair de bir çift söz var mıdır! Ne yalan söylemeli, ‘Derviş’ kafamı karıştıran bir hikâye oldu; yazarın neyle dalgasını geçtiğini karıştırdım ara ara.

Ama en çok Hamza dedenin hikâyesi ‘Kırmızı’ bir garip etti içimi. Uyurkulak’ın meseleleri ele alırken, ele aldığı konu ne olursa olsun, okuyanı meselenin içinden elini yakarak değil de içini cız ettirerek çıkarmasını takdir etmek lazım. Şiddeti, kan/ter vs.ye bulayarak anlatarak okuyanın tepkisini almak kolay ve denenmiş bir yöntem aslında, oysa meseleyi (bu hikâyede şiddeti, savaşı, ölümü) estetize etmeden okuyanın içini burmak çok daha zorlu bir iş. Uyurkulak’ın bu zorluğun da üstesinden geldiğini sanırım zaten anladınız.

‘Âşık mı oldum ne?’

‘Aşk, Yalnızlık ve Bazuka’daki oğlan çocuğuna, Emrah’a âşık oldum! Çetenin toplandığı köşkte, mahallenin fıstıkları bir kez daha gözden geçirildiği sırada, Emrah’ın apartmana yeni taşınan komşu kızlarını anlatırken “âşık mı oldum ne?” sorusuyla dilinin bağlanması. Çetenin Emrah’ın posta kutusuna bıraktığı not: “Ya öğleden sonra köşke gelip kızları anlatırsın ya da çete üyeliğin biter. Tercih senin… Ama şunu unutma ki, bu mahalleyi dar ederiz sana, sokakta yürüyemezsin…” Tehdit ne yazık ki işe yarayıp da Emrah kızları anlatınca, o çete üyelerinin Emrahlar’ın apartmana doğru bir koşu tutturmaları… Hele Uyurkulak’ın hikâyenin düğümü çözme şekli var ya; hikâyenin ikinci yarısını sandalyemden düştüğüm yerden kalkmadan okudum! Çete olayı da var belki üzerine laf edilmesi gereken bu hikâye söz konusu olduğunda, ama ben bu kadın halimle ne anlarım o işlerden. Sonra Uyurkulak beni bir köşede kıstırıp “Nankör orospu… Size seçme seçilme hakkı verdik lan, seçme seçilme hakkı verdik” diye yürümesin üzerime!

Ulan, bu arada, Bazuka’yı okurken uyandım olaya; Taksim Meydanı’na bakan Devlet Tiyatroları binasının üstünde ne vakit Seks Shop açıldı, dünyadan haberimiz yok! Edebiyatın böyle faydalarını da göz ardı etmemek lazım...

Devamını görmek için bkz.

Şirvan Erciyes, "Cam kırığı öyküler", Bireylikler Dergisi, Temmuz-Ağustos 2011

Tol ve Har ile okurun bünyesine rahatsız edici cümleler yollayan Murat Uyurkulak verdiği rahatsızlığa devam etmekte ısrarcı görünüyor. Üstelik verdiği rahatsızlıktan dolayı hiç kimseden özür dileme niyeti yok. Pembe-mavi tabloların çizildiği, saadet asrı özlemiyle yanıp tutuşanların, kendi saadetleri için, kendilerinden olmayanları düşman bildiği ortamda, itirazını yüksek sesle dillendiren yazarın Bazuka adını verdiği öykü kitabı okurla buluştu. “Aşk, yalnızlık ve şiddete dair hikâyeler” alt başlığı ile yayımlanan kitapta dokuz öykü yer alıyor.

Aşkın, yalnızlığın ve şiddetin tanımını yapanlara, her şeyi çok iyi bildiğini sananlara, hatta nasıl sevip nasıl özleyeceğimizi, kiminle nerede ve nasıl sevişeceğimizi on emir misali listeleyenlere karşı sesini yükseltenlerin öyküleri yer alıyor kitapta. Bu kitabı plazalarda yaşayanlar, borsa endekslerinden gözünü ayıramayanlar, korkularını kucaklayanlar, otoriteye biat edenler, kişisel çıkarları için bulduğu her kıça münasip dil darbeleri uydurma heveslileri okumasın zaten, onlar için yazılmadı... Kendi yolunu çizmeye çalışanlar, itirazı olanlar, etraftaki kokuşmuşluktan midesi bulananlar, beş parasız kalanlar, üç kuruşa bir ay talim edenler, öfkesini içine gömenler, yumruklarını sıkarken avuçlarına batan tırnaklarının acısını hiçe sayanlar okusun bu kitabı, kendilerinden çok şey bulacaklar…

“Sıradan insanların öyküleri” şeklinde cümleler geçer kimi eleştirilerde. Öyküyü olumlayan bir cümledir ardından gelen… “Sıradan insanın günlük telaşının işlendiği öyküler”. Sıradan insan tanımına takılmışımdır daima. Oysa sıradan olduğu iddia edilen insanın gözlerinin gerisinde yer alan dünyayı kimse bilmemekte. Gece olunca sıradan dediğiniz insan belki de çok sıra dışı olduğunu sananların dudaklarını uçuklatacak ölçüde uçlarda, diplerde, sınırlarda dolaşmakta. Rus ruleti oynar gibi yaşamakta, güvenlik için beline bağlaması gereken ipi kesip atan cambaz gibi yürümekte… Yaşamla, sevdikleriyle, kurulu düzen dediğinizle ölümüne bir bahse tutuşmakta, kaybedeceğini bilen kumarbaz gibi masaya oturmakta… Ne olacaksa olsun yeter ki kopsun küçük kıyamet. Büyükte olur!

Kimin içinde ne var, hangi ağu zehirlemekte onlar nerden bilecek...

Uyurkulak soyadına inat her şeyi duyan bir yazar. Yalnızca duymakla kalmıyor üstelik ülkede yaşananlara, insanların iğdiş edilip bir örnekleştirilmesine karşı itirazını, cam kırığı diliyle kitaplara aktarıyor. Kör ve sağır olanlara, yaşama filtreden süzerek bakanlara perdenin gerisini gösteriyor…

Cam kırığı gibi bir dili var yazarın, okurken canınızı yakıyor, kanınızı döküyor… Romanlarında kullandığı dil öykülerde de özgünlüğünü koruyor. Belki biraz gülümseyiş katılmış içine. Her şeye karşın yaşamın gülümseten yanları olduğunu anımsatmak ister gibi.

Öyküler özdeş yaşamlardan kesitler değil, her öyküde farklı karakterlerle karşılaşıyoruz. “Tutkular Kitaplığı”nda bazı yazarların görmezden gelinmesine, gönlü elvermediği için, cinayet işlemeyi bile göze alan, yalnız yaşadığı evi ağzına kadar kitaplarla dolu romantik bir okur çıkar karşımıza. Bu öyküde, 2006 yılında ölen Reha Mağden’in ağzından ve tüm okurların yüreğini kanırtacak şu sözler dökülür ağzından: “Edebiyatçının eseri kalır, okuyucu ise ölür… Okudukça zevkleriniz incelir, daha tuhaf, daha rafine kitaplara, yazarlara el atmaya başlarsınız, bu meşgale sırasında muhtemelen hayat gailesi bakımından dibe doğru kaymaktasınızdır… Okuduklarınızı, müstesna olduğunu düşündüğünüz satırları birilerine anlatmak istersiniz, zira şahsa mahsusun hazzı kısa sürer, ömrü uzun olan paylaşmaktır… Fakat ortalığı her zamanki gibi kaba saba kelimeler, düşük cümleler işgal etmiştir, o gürültüde kimse sizi duymaz… Okumak hem hayat başarısızlığının ki unutmayın okumak mağlupların işidir, hem de derin bir yalnızlık hissinin sebebi olup çıkmıştır…” (Bazuka, s. 17)

Kitapta yer alan diğer bir öyküde “Kuş Yuvası”: Kadın ya da erkek gibi tanımların dışında kalan; kendini her iki cins gibi de hisseden ya da hissetmeyen insanların dünyalarına içtenlikli bir bakış. Tahir’in erkek maskesi ile dolaşmak zorunda kalışı ve Funda ile olan aşkı, okuru gerçekliğin beton zeminine çarpıyor. “Türkiye’de kasıklarında kuş ötenler, ancak zengin iseler kabul görürler. Yoksulların kasıkları kuşlara yasaktır, yoksul kasıklar ancak kasvetle kekeleyebilirler. Bunu her buralı genç gibi gayet iyi bilen Tahir ve Funda, kasıklarındaki kuşları kovalayıp ertesi gün tek göz evi terk ettiler.” (s. 32) Cinselliği ifade ediş ve yaşayış biçimi karşısında toplumun takındığı ikiyüzlü tutumu gözler önüne seriyor. Söz konusu olan kişi; toplumun tanıdığı, maddi olanakları güçlü birisi ise yaşadığı her türlü ilişki büyük bir esneklikle karşılanır, tolerans görür. Ancak aynı toplum kendilerine yakın olanlara aynı hoşgörüyü göstermenin çok uzağındadır. Hemencecik linç güruhuna dönüşme potansiyelini içinde barındırır...

Kitapta “Pembe” ve “Kırmızı” adında iki öykü var ki renkler karşısında kendini ele veren kişiliklere ironik göndermelerle dolu. Pembe’de, bu rengin dişil çağrışımlarını kendi erkekliği için tehdit olarak gören/görmek zorunda kalan birinin başına gelenler anlatılırken “Kırmızı” da ise Birinci Dünya Savaşı yıllarında yaşanılanlara tanık olmuş ve akan kan nedeniyle kırmızı renge tahammülü kalmamış harp gazisi Hamza Dede’nin resmi söylemi yaşanılanlara mazeret gibi gösterme çabası ve vicdanı arasında sıkışmışlığı ele alınır. Yakın tarihe değin farklı (ya da hoşa gitmeyen) argümanları öne çıkaran bir öykü.

Kitaba adını da veren “Aşk, Yalnızlık ve Bazuka” çocuk dünyasından bir kesit sunuyor. Çocukluğa özgü kimi durumları büyük bir başarı ile ele alan keyifli bir öykü. Çocuk bakış açısını ve kendi çocukluğumuzu anımsatıyor yeniden… Aşkın, aslında büyük bir yalnızlık olduğunu çocukluğunda öğrenmiş olanlar için...

Devamını görmek için bkz.

Eray Ak, "Kırk ton çeken kuş tüyü", Cumhuriyet Kitap Eki, 26 Mayıs 2011

Murat Uyurkulak, 2002’de yayımladığı Tol’la bizi güzel bir hırpalamış, ardından 2006'da gelen romanı Har’la ise alaşağı edip yerimizden uğratmıştı. Aradan beş yıl geçti. Bu beş yıl içinde Uyurkulak adına, bazı dergilerde hikâyeleri bazılarında ise çevirileri ya da yazılarıyla rastladık. Beş yıl süren, suskunluk da diyebileceğimiz, dönemin ardından yazar bu kez hikâyelerini bir araya topladığı Bazuka ile çıkıyor karşımıza. Tol’la sarsan Har’la vuran bu adamın, Bazuka’yla ne yapabileceğini tahmin etmek çok da zor görünmüyor aslında. Uyurkulak’ın amacı bu kez dövmek. Açık ve net bu, ama tabi “Muratça” ve “Uyurkulakça”.

Bazuka’daki hikâyelerin çoğu, üstü örtülmek istenen, ancak bu isteğe direnerek kendine baş verecek bir delik; illa ki bulan, sorunlara borçlu doğuşlarını ve tabii Uyurkulak’ın bu kaçak dövüşe maruz kalan konuları, bizim yüzümüze çarpmak için hazır bekleyen yumruklarına. Afedersiniz, “kalemine.” Bunu söylememin bir sebebi var, çünkü Uyurkulak’ın hikâyelerinde anlattığı gerçekler, okuyanın yüzüne yüzüne vuruyor. Saklanan, perde arkasına itilen ve halı altına süprülen konular bunlar. Ülkedeki kadınlığa, erkekliğe ve öteki dediğimiz şeylere dokunun hikâyeler. Ancak, nasıl dokunuyor? Yazar bizi dövüyor dedik ya, nasıl dövüyor? Neyle dayak yediğinizi bilmek istersiniz herhalde?

Kırk ton çeken bir kuş tüyü almış eline, onunla girişiyor acımadan. Bazen gıdıklıyor bu kuş tüyü bazen de kramplar zerk ediyor yüreklere anlaşılmaz bir şekilde. Kuş tüyü dediğin hoşluktan başka ne verir ki insana? Hadi, gıdıklamasını anladık da yüreklere acı zerk etmesi de neyin nesiymiş? Kırk ton dedim, kuş tüyü dedim! Bir gariplik var bu işte değil mi?

Garipliği şuradan: Ağza alınması bile “zor” olan bu konular, Uyurkulak’ın kaleminde adeta evrim geçirerek güldürürken ağlatan hikâyelere dönüşüyor. Romanlarından da alışık olduğumuz o “hınzır” yan hikâyelerinde de hiçbir zaman eksik olmuyor. Bunu nasıl yaptığına gelirsek de yazarın asıl vuran tarafı ortaya çıkıyor: “Dili.” Romanlarından aşina olduğumuz yazarın bu dil anlayışı, hikâyelerinde farklı sularda da yüzdürüyor bizi. Kendine özgü ve her hikâyede, o metnin gidişine göre kendini oluşturan bir anlayış göze çarpıyor Bazuka’da. Yeri geliyor üç yüz yılın pasını sırtında taşıyan bir dervişi günümüz dünyasına konuşturuyor, yeri geliyor bir çocuğun düşleri ve korkularıyla sesleniyor. Ancak, küçük bir ilaveyle konuyu dallandırmak da gerekir. Romanlarının o kelle uçuran atmosferinin aksine, mütevazı yaşamların kıyısında kalmış vurucu ayrıntılardan yaratıyor yazar hikâye dünyasını.

Bu mütevazı dünyaların da kendi içinde uçuk yanları yok değil elbet. Ancak bu Uyurkulak’ın o kendine has dünyasıyla ilintili bir konu. “Özgün” kelimesinin içini tıka basa dolduran nadir kalemlerden Murat Uyurkulak. Derviş’in şeyhine tavşan terlik giydiriyorsa ya da okuma edimi üzerine polisiye bir hikâye kaleme alabiliyorsa ve bunları garipsetmeden okutabiliyorsa orada durmak gerekir. Başka bir şey olmalı bu büyüyü yaratan. Okumayı bu kadar vurucu kılabilecek başka bir şey… “Özgünlük” kavramıyla da bunu açıklamak çok yeterli gibi görünmüyor. Bunu ancak Uyurkulak’ın kendisiyle, “yaratmaya” ve yarattığı her neyse ona duyduğu doymak nedir bilmeyen “sevdayla” açıklayabiliriz gibi geliyor bana.

Bazuka’dan sonra Uyurkulak’tan bir şeyler okumak için daha çok bekler miyiz, bilmem. Bununla birlikte, yeni romanın ağırdan devam ettiğini de biliyorum. Yazarı yeni roman için intiharla tehdit eden okuyucular arasına katılmadan, ben de o romanı kanlı canlı elimde görmek istiyorum. Ancak biraz daha sabırlı olunması gerektiğinin de farkındayım.

Devamını görmek için bkz.

Karin Karakaşlı, "En hafif silah: öykü", Milliyet Kitap Eki, Mayıs 2011

Tarih ile siyasetin küçük insan hayatlarındaki izdüşümlerini ustalıklı diliyle edebiyata tahvil eden Murat Uyurkulak, tadına doyulmaz romanları Tol, Bir İntikam Romanı ve Har, Bir Kıyamet Romanı’nın ardından sonra bu kez de bir öykü seçkisi ile karşımızda. Bazuka, yazarın kendi tabiriyle “aşk, yalnızlık ve şiddete dair” dokuz öyküsünü bir araya getiriyor.

Acı bir hiciv

Öykü sanatının anı fotoğraflama, hayatın tayin edici zaman ve mekânına odaklanma ve böylelikle insan ruhunun en derinliklerine dalma olanakları doğrusu Murat Uyurkulak’ın mahir ellerinde tam karşılığını bulmuş. Hele yazarın yer yer kara mizaha varan ironisinin verdiği keyif gibisi yok. Uyurkulak, ironiyi, edebiyatın sunduğu anlatım olanaklarının zirve noktasına taşıyor.

Bir genelevin yeriyle başlayan “Gülsüm” öyküsünün başlangıcı, yakın tarihimize de acı bir hicivle bakıyor: “Nurperi’nin yeri Şişli’de, Ulu Önder’in istiklâl meşalesini yaktığı müze-evin arka sokağındaydı. Milli sermayenin memleket bekası için ne mühim bir mesel olduğunu iyi bilen Nedim Bey, atalarının has yörük olduğunu öğrendiğinden beri Nurperi’nin yerinden hiç şaşmamış, zevk gayesiyle saçtığı banknotların Ermeni ve Rum mamaların kasasına girmesine asla müsaade etmemişti. İslâm âlemine medeniyet canavarıyla mücadele şuuru zerk ederken Hint ellerinde şehit olan Teşkilat-ı Mahsusa mensubu bir babanın oğluna da böylesi yakışırdı. Ve çok kıymetli bir aile yadigârı misali bir sonraki nesle nakledilen o mahsus hal her nasılsa hâlâ hükmünü sürdürdüğü için, eylül ihtilalcilerinin ahaliyi belli vakitlerde sokağa çıkarmama saplantısı Nedim Bey’e elbette ki sökmezdi.”

Enfes bir aşk tarifi

Tabii elinizdeki öykü kitabı olunca, bir öykü ille de daha derinden yakalar sizi. Benim açımdan bu öykü Kırmızı... Torunu Murat’ın gözünden anlatılan annenin dedesi Hamza karakteri öylesine unutulmaz bir canlılıkta ki, sayfaların içinden hortluyor adeta. Birinci Dünya Savaşı ve İstiklâl Harbi boyunca tam dokuz yıl evine bir kez olsun uğrayamadan askerlik yapan ve Türkiye’nin iç ve dış düşmanları konusunda resmi söylem retoriğinin cisimleşmiş hali gibi duran Hamza, kırmızı başta olmak üzere hiçbir canlı renge bakamaz olmuş. O nedenle evin içinde kara gözlükleriyle kah dua ederek kah küfrederek geziniyor. Ta ki biz onun içindeki yaralı insanla karşılaşana ve renklerin şifresini çözene kadar: “Hamza kırmızıyı sevmiyordu, çünkü ölüm ve zulüm kırmızının kardeşiydi. Hamza beyazı da sevmiyordu, çünkü mermi kafaya girince beyin beyaz beyaz saçılıyordu. Sarıyı da sevmiyordu, çünkü irin bağlayan yaralardan sarı sıvılar akıyordu. Hamza hangi renk parlıyorsa o rengi sevmiyordu. Renkler ve insanlar yalancıydı...”

Doğu-Batı arasındaki köprü

Murat Uyurkulak bizi cinsiyetlerin, kimliklerin, basmakalıp söylemlerin, önyargıların arasından ustalıkla gezindiriyor. Kuş Yuvası’nda Tahir’in cinsellikteki çelişkileri üzerinden çıktığı patika ise enfes bir aşk tarifine varıyor: “Tahir’in tereddüdünü, öyle olmakla böyle olmak arasındaki gelgitlerini, adeta Doğu ile Batı arasında ılımlı bir köprü olmak misali sergilediği gayretleri elbette ki aşk sona erdirecekti. Her tür acının hem başlangıcı hem bitişi aşktan değil midir zaten? Aşk değil midir, nihai ismimizi koyup bizi kendimize hamile bırakan, kendi kendimizi doğurmamızı sağlayan ve ortaya çıkan bebeği önce mucize sonra hilkati garip, veya tam tersi kılan?”

Bazuka’yı elinize alın. Ama lütfen elinizi kesmekten korkmayın. Her şey insanlar için...

Devamını görmek için bkz.

İsmail Adem, "Sert ve travmatik öyküler", Kitap Zamanı, Haziran 2011

Bazuka’da yer alan “Tutkular Kitaplığı”, “Aşk, Yalnızlık ve Bazuka” öyküleri başka kitaplara naziredir.

“Şarap” ve “Kırmızı” öyküleri bir anlamda ‘ısmarlama’ öykülerdir. “Kurtuluş On İki”, “Derviş”, “Kuş Yuvası” öyküleri ise başka yazarlarla, gazetecilerle ortaklaşa yazıldı.

Murat Uyurkulak’ın daha önce Milliyet Sanat’ta yayımlanan başka öykülerinin de olduğunu bildiğimize göre şu soruyu sormamız gerekiyor: Hikâyesi bunca dağınık olan bu öyküleri bir seçki gibi bir araya getiren ortak payda ne olabilir?

Uyurkulak’ın dokuz öyküyle bize resmettiği insanlar, bir şekilde iyi tanıdığımız ama edebiyat muktedirlerinin çoktandır görmezden geldiği kişiler, belki de unutulmamak için yazılmış romanların unutulmuş yazarları; cinsiyet köprüsünün ortasında kalmış, ne o yana ne de bu yana geçebilmiş eksik bir Tahir; pembe renkten tahrip olmuş, muzdarip bir mahkûm; aşk gelince ardından suskunluğun ve yalnızlığın da geldiğini çok erken anlayan bir çocuk; büyük bir keşif yapmış olmanın mutluluğunu keşiflerini tüketerek kutlayan kazı ekibi; uhrevi bir âleme tefekkürle uyuyup maddi dünyaya uyanan bir derviş; milli sermayenin önemini kavradığından, zevk için de olsa sağa sola saçtığı banknotların Ermeni ve Rum kasalarına girmesine izin vermeyen, fakat bütün ümitleri oğlu tarafından ziyan edilen Nedim Bey; savaştan, kandan tiksinmiş, kırmızı renk görmeye dayanamayan ama aynı zamanda çevresindekilere de dünyayı dar eden huysuz bir ihtiyar...

Sahtekârlık, şiddet, yalan dolan

Yukarıda sorduğumuz sorunun cevabı burada sanırım. Belli ki Murat Uyurkulak bu öykülerde mağdur ve mağluplara, özellikle de her şeyin ve herkesin uzun sürmüş araf halinin fotoğraflarına bakmamızı istiyor. Aslında görmek için fazla eğilmemize gerek yok. Her kareden kan fışkırıyor yüzümüze. Kesif kokular geliyor burnumuza. Görüyoruz her yerde kadın mezarlarını, cinsel istismarı, sahtekârlığı, haksızlığı, zorbalık ve sömürüyü… Aslında biz bu sahih ve samimi fotoğrafları daha önce yazarın Har ve Tol romanlarında da görmüştük. Evet, gördük ama romanların karmaşık yapısı içinde biraz flu ve dağınık kaldılar, ya da biz, romanların bütünlüğünü yakalamak için biraz uzaktan baktık. Bu kez yazar, bu vahim fotoğrafları tek tek gözlerimizin önüne getiriyor. İstiyor ki, dikkatlice bakalım ve buradan bir bütünlüğe varalım. Bütün bu öykülerin ardındaki büyük fotoğrafı görelim: Sahtekârlık, şiddet, yalan dolan.

Kitaptaki en naif öykü belki de “Tutkular Kitaplığı”. Yoksul bir kütüphane memurunun değeri bilinmemiş, unutulmuş yazarların kitaplarını zarif bir plan ve tutkuyla tekrar hatırlatmak istemesi, bunu şiddet yoluyla yapıyor olmasını bir kenara bırakırsak, gerçekten de hayranlık uyandırıcıdır. “Tutkular Kitaplığı” Reha Mağden’in Yazgıların Tableti kitabına nazire olmasının yanında, yayınevi patronlarına, gazetecilere ve okura, hatta yazarın kendisine bir göndermedir. Sanırım Uyurkulak, herkesin bu öyküden payına düşeni almasını istiyor. Fakat hemen belirtmek gerekiyor, “Tutkular Kitaplığı”nda hikâye edilen durum diğer öykülerine nazaran Türkiye’de en olmayacak olaydır. Öykünün en güzel bölümü ise “değeri bilinmemiş okuyucunun durumunun, değeri bilinmemiş yazardan daha vahim olduğuna” dair yapılan göndermedir.

Sert ama ironik

Murat Uyurkulak’ın Bazuka’sı, romanlarına kıyasla, özellikle de Tol romanı kadar şiirsel bir dile sahip değil. Ancak bir bütün olarak tek tek öykülerdeki şiirselliği yakalamak mümkün. Uyurkulak, Bazuka’da yer alan öykülerde oldukça sert ve travmatik konulardan söz ediyor. Bunca ciddi konuyu işliyor olmasına rağmen kitaptaki bütün öyküler oldukça ironik. Ayrıca simgelerin, göndermelerin ve dolayımların sıklıkla kullanıldığını da eklemek lazım. Peki ama Murat Uyurkulak bu öğelere neden ihtiyaç duymuş olabilir? Kanımca ülkenin ve insanların gerçeklerini, yakın bir geçmişin yaralarını hafifletmek, tahammül edilebilir seviyeye getirmek amacı güdüyor yazar. Tıpkı “Kırmızı” öyküsündeki Hamza Dede karakterinin kullandığı kara gözlükler gibi. Hamza dede, Birinci Cihan Harbi’nde ve İstiklal Harbi’nde tam dokuz yıl aralıksız savaşmış bir gazidir. Evine sağ salim döndüğü ilk günden itibaren anlaşılır ki, Hamza kırmızı renk görmeye dayanamaz olmuştur. Dahası, hiçbir parlak rengi görmeye tahammülü kalmamıştır. Sabahtan akşama kadar gözünün önündeki kara gözlükleri çıkaramaz artık. Böylece bu sıkıntıyla evin içinde sağa sola küfredip durur. Ancak yaşlanıp huysuzluğu iyice gün yüzüne çıktığı vakit, renklerin ondaki anlamını kavrarız.

Murat Uyurkulak’ın öykülerini sizi alıp bir yerlere götürsün diye okuyacaksanız eğer hiç bulaşmayın derim. Onun öyküleri okurunu yolun ortasına kazık gibi çakıp oradan ülkenin ve okurun kendi hakikatine bakmasını salık veriyor. Doğrusu bu hakikatler pek de iç kaldıracak cinsten değil. Neyse ki Uyurkulak yukarıda da belirttiğim gibi ironi unsurunu kullanarak bu haksızlıkları biraz olsun hazmetmemizi kolaylaştırıyor.

Devamını görmek için bkz.

Şenay Eroğlu Aksoy, "Murat Uyurkulak'ın izinde", Notos Edebiyat Dergisi, Ekim- Kasım 2011

Romanıyla tanıdığımız Murat Uyurkulak öykülerinde de aynı dilin izinden yürüyor. Argo ve küfre korkusuzca yaklaşarak, sokağa, sokağın kurallarıyla yaşayan insanlara ayna tutuyor. Olağan, yaşama ayak uydurmuş kahramanlar yer bulamıyor onun öykülerinde. Oğuz Atay’ın kahramanları eğitimli, yorumlama becerisine erişmiş, varoluşsal kaygılarla olağandan ayrılan “tutunamayanlar”dan oluşuyorsa; Murat Uyurkulak’ın kahramanları doğuştan getirdiği aykırılıklar yüzünden “yerleşik hayat”a geçemeyen “tutunamayanlar”dan oluşuyor.

Öykülerinde düz zamansal bir anlatımı tercih etmeyen Uyurkulak kurguyla da oynuyor. Parça parça verilen gelişmeler bütünlenmeye ihtiyaç duyuyor. Anlatmak istediklerini doğrudan söylemeden metni okurla bütünleşmek için bir fırsata dönüştürüyor.

Murat Uyurkulak’ın kalbi geride bırakılmış, dışlanmış, ötekileştirilmişlerin yanında atarken, yazın dilini de onların dünyalarının ayrıntıları, sözcükleri kuruyor.

Çizgiden sapmış, aynılaşmaya zorlanan kahramanlar yalnızca yoksul, sıradan insanlar değildir elbette, yazarlar da vardır onların arasında… Nitekim kitapta Reha Mağden’e ithaf edilen öyküde de bu sistemli aynılaştırmanın ironisi yapılıyor. “Ne olursan ol, çoğunluğun rengine boyanmak zorundasın,” mesajına direnen, aykırı, umut aşılayan kahramanlar kendilerini yok etme pahasına da olsa oldukları gibi kalmayı tercih ediyorlar.

“Kırmızı” adlı öyküde sağlam bir karakter yaratmayı başarmış yazar. Hayatı ıskalamayan, kişilik özellikleriyle uçlarda gezinen bir kahraman. Öykü yazınının olanakları içinde, ete kemiğe bürünmüş kahramanlar yaratmak ustalık işidir; Murat Uyurkulak bunu başarmış. Bu güzel öykü bana çocuk kitaplarından birini anımsatıyor. Bunun nedeni her iki metinde de gözlüğün, etraftaki renkleri gizlemek için kullanılıyor olması. Çocuk edebiyatı yazarı Ayla Çınaroğlu’nun Üç Küçük Kuzucuk adlı kitabında, sararmış otları yemek istemedikleri için beslenemeyen kuzucukların sorunlarının çözümüdür güneş gözlüğü. Murat Uyurkulak’ın öyküsündeyse savaşta gördüklerini, daha doğrusu savaşın renklerini yumuşatmak için güneş gözlüğü takan bir büyükbaba vardır. Birinde çocuk dünyasına neşe katan, tatlı bir buluşken gözlük, ikincisinde kökleri çok derinde olan barış olgusunun altını, savaşın renkleri üstünden, hüzünle çizmek için kullanılmıştır. İki metinde de hikâyenin en etkileyici anlam taşıyıcısıdır, kuzucukların ve büyükbabanın gözlerine, geçmişin renklerini gizlemek için takılan gözlük.

Çocuklardan, çocuk yazınından yola çıkarak, insanın oyun oynama isteğinin altında yaşama sevinci duyma güdüsü yatıyor denebilirse, Murat Uyurkulak da bunu, kullandığı dil, ayrıntı seçimi ve yerleşik olanı reddederek yaşatıyor okuruna, kurduğu bu enfes dille yetişkinlere oyunlar kurup yaşama sevinci duyuruyor.

Bunca güzel şeye rağmen kitapta tekrar eden benzetmeler ve güncel siyasi mesaj verme kaygıları da sıkı okurun gözünden kaçmıyor. Örneğin türbanla üniversiteye girilememesinin altını çizmek, geleceğe güncel siyasi kararlara dair bir not düşmek adına, öyküye eklenen ayrıntılar... Hiçbirinin okuduğumuz metne katkısı yok. Bu da okuru metinle bütünleştiren sağlam yapıya gölge düşürüyor. “Pembe ve Kuş Yuvası” gibi bazı öykülerse ötekilerin çok gerisine düşüyor. Bunca güzel öykünün arasında olmaları okunmalarını daha da güçleştiriyor.

Edebiyatın, tüm disiplinleri kullanarak yeniden yeniden üretildiği bir dönemde kendi yazınsal dilini oluşturmayı başararak, sıradanın dışında, keyif verici öykülerle okuruna sesleniyor Murat Uyurkulak.

Devamını görmek için bkz.

Samed Karagöz, "Bu kitabı da namluya sürün",Vatan Kitap Eki, Mayıs 2011

2002 yılının Ekim ayında İzmir’den İstanbul’a yaptığım bir otobüs seyahate esnasında Murat Uyurkulak’ın adını ilk kez gördüm. Otobüs terminallerinin gazete, dergi, kitap, kuruyemiş vs. satan büfelerinden birinde rastladım ona. Ne manaya geldiğini anlayamadığım bir adı vardı kitabın: Tol. Bir de alt başlığı vardı Bir İntikam Romanı. Kitabı elime aldım ve şimdiye kadar okuduğum en iyi ilk cümleyi okuduğumda kitabı satın almaya karar verdim: Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi. Böyle bir cümleyle başlayan bir kitabın kötü olması imkân dâhilinde değildi ve İstanbul’a vardığımda yanılmadığımı anladım çünkü yolculuk boyunca kitabı elimden bırakamadım. Bazı bölümleri tekrar tekrar okudum. İkinci kitabı Har’ı ise çıkar çıkmaz okudum Uyurkulak’a olan hayranlığım daha da artmıştı. Şimdiyse yepyeni bir Murat Uyurkulak kitabıyla karşı karşıyayız: Bazuka -Aşk, yalnızlık ve şiddete dair hikâyeler.

Bazuka bence kitaplıkta değil de cephanelikte saklanması gereken bir kitap. Yazar dokuz hikâyeden oluşan kitabında olağanüstü inceliklerle bir Türkiye portresi çıkartmış. Okurken hikâyelerin tamamının Türkiye’de olabileceğine okur rahatlıkla inanıyor. Ayrıca bu hikâyelerin bir aradalığı Türkiye’nin bütünün oluşturuyor. Bu bütünlüğe baktığımızda Türkiye’nin hem iyi yanlarını hem kötü yanlarını, hem sevaplarını hem günahlarını bir arada görmek mümkün. Aynı zamanda derviş, gay, aptal, işçi, mahpus, afacan çocuklar, huysuz ihtiyarlar, yeni yetme delikanlılar var bu kitapta. Bununla da kalmıyor Uyurkulak modernleşmenin sancılarını, gelir dağılımındaki adaletsizlikleri, insanların açgözlülüğünü, insanların yüce gönüllüğünü 96 sayfalık bu dev esere ustalıkla sığdırmayı başarmış. Zaman zaman dergilerde yayınlanan başka Murat Uyurkulak hikâyeleri okuduğumu çok iyi hatırlıyorum, biliyorum. Bu da yazarın kitabına seçtiği hikâyeleri rasgele ve/veya elindeki bütün hikâyeleri tek kitaba toplamak suretiyle oluşturmadığının bir göstergesi. Yazar bu hikâyelerin bütününün anlattığı şeylere de bakmamızı istiyor.

Kitaptaki hikâyelerin bir kısmı yazarın sevdiği, beğendiği, yazarların hikâyelerine, romanlarına, kitaplarına nazirelerden oluşuyor. Dikkatli bir okur bunun elbet farkına varacaktır lakin Murat Uyurkulak kitabındaki hikâyelerin her birinin hikâyesini de ifade etmiş:

“Tutkular Kitaplığı” hikâyesi, Reha Mağden’in Yazgıların Tableti adlı müthiş kitabına naziredir. “Kurtuluş On İki”, fişek gazeteci Ulaş Gürpınar’la ortaklaşa yazıldı. “Derviş” nadide yazar Ersan Üldes’le ortaklaşa yazıldı. “Kuş Yuvası”, şahane hikâyeci Aslı Ilgın Kopuz’la ortaklaşa yazıldı. “Aşk, yalnızlık ve Bazuka”, Emrah Serbes’in Erken Kaybedenler adlı şahane kitabına naziredir.

Ayrıca diğer hikâyelerin daha önce nerelerde yazıldığına dair notlar da kitapta yer alıyor. Reha Mağden’in Yazgılar Tableti kitabına nazire olarak yazdığı Tutkular Kitaplığı isimli hikâyeyi okuduktan hemen sonra, Yazgılar Tableti’ni Uyurkulak’ın hikâyede tasvir ettiği ilk baskısını buldum ve okumaya başladım. Bir nazireye yazılan nazirenin güzelliğini tattığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Kitapta nazire olarak yazılan bu hikâyelerden zevk alabilmek, tadına varabilmek için nazire yapılan eserleri bilmeye gerek yok lakin o eserleri bildiğiniz takdirde alacağınız edebi lezzetin ne kadar üst düzeye çıkabileceğine kendiniz bile şaşacaksınız. Ayrıca kitabın sadece dokuz hikâyeden oluşmasının da geçen sene vefat eden münzeviler kralı J. D. Salinger’ın Dokuz Öykü isimli kitabına bir nazire olup olmadığı ise bir muamma.

Son olarak Uyurkulak’ın Bazuka’sı bundan yüz sonrasında bile günümüz Türkiye’sini anlamak isteyecek olanlara ışık tutabilecek mükemmellikte yazılmış bir eser. Türkiye’yi yakından tanımak, edebiyatın güleryüzlü olduğunu hatırlamak için fazla gecikmeden okuyun, pişman olmayacaksınız.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.