Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-287-1
13x19.5 cm, 288 s.
Liste fiyatı: 28,00 TL
İndirimli fiyatı: 22,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Immanuel Wallerstein diğer kitapları
Tarihsel Kapitalizm ve Kapitalist Uygarlık, 1992
Irk Ulus Sınıf, 1993
Sistem Karşıtı Hareketler, 1995
Liberalizmden Sonra, 1998
Amerikan Gücünün Gerileyişi, 2004
İki Kültürü Aşmak, 2007
Kapitalizmin Geleceği Var mı?, 2014
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Bildiğimiz Dünyanın Sonu
Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Sosyal Bilim
Özgün adı: The End of the World as We Know It
Social Science for the Twenty-First Century
Çeviri: Tuncay Birkan
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay, Semih Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2000
5. Basım: Mayıs 2016

Marx’ın ve Engels'in Manifesto'yu yazmalarından bu yana geçen yüz elliyi aşkın yılda, Marksistlerin "kapitalizm krizi" ile ilişkileri, "Kurt var!" diye bağıran çobanın hikâyesine benzedi. O dev, sarsıcı ve yok edici kriz bir türlü gelmek bilmiyor. Marksistler de her geçici, kısmi krizi beklenen nihai kriz sanmaktan vazgeçmiyorlar.

Wallerstein'in "Bildiğimiz Dünyanın Sonu" saptaması, hayata belirlenmiş bir senaryo olarak bakmadığı için bu tür bir "Kurt var!" haykırışı değil: Yirminci yüzyıl sonlarına kadar ancak kavramsal düzeyde varolan "Dünya Kapitalizmi"nin, iki kutuplu dünyanın sona ermesiyle birlikte pratik bir olguya dönüştüğünü öne süren Wallerstein, bu dönüşümün bildiğimiz, tanıdığımız Kapitalizm Dünyası'nın sonu olduğunu söylüyor. Bu aynı zamanda, bugüne kadar varolan dünyayı algılama ve kavrama biçimlerimizin, kapitalizmin yükselişiyle birlikte ilahiyatçı kavrayışların üzerinde egemenlik kuran Bilgi Dünyası'nın, yani Newtoncu fiziğe temellenmiş bilimsellik anlayışının da sonu.

21. yüzyılın ilk on yıllarının bu iki anlamda da bir altüst oluşa sahne olacağını söyleyen Wallerstein, bu altüst oluşun bir belirsizlik olarak önümüzde durduğuna dikkat çekiyor: Tehlikeleri ve imkânlarıyla bir belirsizlik... Bir yandan bu belirsizlik döneminin koşullarına, ama bir yandan da bizim gerçekten ne istediğimize, tercihlerimizi ne yönde yaptığımıza, yaratıcılığımıza bağlı olarak şekillenecek bir gelecek bu... Daha doğrusu ne olabileceği ve bizim gerçekten ne istediğimiz konularında hepimizi sistemli ve açık bir biçimde düşünmeye çağırıyor.

Wallerstein ve Dünya Sistemi Analizi hakkında daha fazla şey öğrenmek, ve bu analiz biçimiyle yapılmış çalışmaları izlemek için Fernand Braudel Ekonomiler, Tarihsel Sistemler ve Uygarlıklar İncelemeleri Merkezi’ni (http://fbc.binghamton.edu) ziyaret edebilirsiniz.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Belirsizlik ve Yaratıcılık

Birinci Bölüm: Kapitalizm Dünyası
I. Sosyal Bilim ve Komünist Ara Fasıl, ya da Çağdaş Tarihe Dair Yorumlar
II. ANC ve Güney Afrika
III. Doğu Asya'nın Yükselişi ya da Yirmi Birinci Yüzyılda Dünya Sistemi
IV. Devletler mi? Egemenlik mi?
V. Ekoloji ve Kapitalist Üretim Maliyetleri
VI. Liberalizm ve Demokrasi
VII. Neye Entegrasyon? Neyden Marjinalleşme?
VIII. Toplumsal Değişme mi?

İkinci Bölüm: Bilgi Dünyası
IX. Sosyal Bilim ve Çağdaş Toplum
X. Sosyal Bilimlerde Farklılaşma ve Yeniden İnşa
XI. Avrupamerkezcilik ve Tecellileri
XII. Bilgi Yapıları ya da Bilmenin Kaç Yolu Vardır?
XIII. Dünya Sistemleri Analizinin Yükselişi ve Gelecekteki Çöküşü
XIV. Sosyal Bilim ve Adil Bir Toplum Arayışı
XV. Sosyolojinin Mirası, Sosyal Bilimin Vaadi
OKUMA PARÇASI

"Belirsizlik ve Yaratıcılık", s. 9-12

Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısı, yirminci yüzyılda gördüğümüz her şeyden daha güç, daha düzen bozucu, ama aynı zamanda daha açık olacak bence. Bunu, hiçbirini burada tartışamayacağım üç öncülden yola çıkarak söylüyorum. Birinci öncül şu: Bütün sistemler gibi tarihsel sistemler de ölümlüdür. Bir başlangıçları, uzun bir gelişmeleri ve dengeden uzaklaşıp çatallanma noktalarına ulaştıkça yaklaştıkları bir sonları vardır. İkinci öncül, bu çatallanma noktalarında iki şeyin geçerli olduğudur: Küçük girdiler büyük çıktılar yaratır (oysa sistemin normal gelişme zamanlarında, büyük girdiler küçük çıktılar yaratır) ve bu tür çatallanmaların sonucu bünyevi olarak belirsizdir.

Üçüncü öncül ise modern dünya sisteminin, tarihsel bir sistem olarak ölümcül bir krize girmiş olduğu ve varlığını elli yıl daha sürdürmesinin pek muhtemel olmadığıdır. Gelgelelim, sonucu belirsiz olduğu için, sonuçta ortaya çıkacak sistemin şu an içinde yaşadığımız sistemden daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağını bilmiyoruz, ama geçiş döneminde ortaya sürülen peyler son derece yüksek, sonuç son derece belirsiz ve küçük girdilerin çıkacak sonucu etkileme yeteneği son derece büyük olduğu için, geçiş döneminin ağır sorunlarla dolu korkunç bir dönem olacağını biliyoruz.

Komünizmlerin 1989'daki çöküşünün liberalizmin büyük bir zafer kazandığına işaret ettiği düşünülüyor genellikle. Halbuki ben bunun, dünya sistemimizin tanımlayıcı jeokültürü olarak liberalizmin nihai çöküşüne işaret ettiğini düşünüyorum. Liberalizm esasen, tedrici reformların dünya sisteminin içerdiği eşitsizlikleri ıslah edip keskin kutuplaşmaları azaltacağını vaat ediyordu. Modern dünya sistemi içinde bunun mümkün olduğu yanılsaması, devletleri halklarının gözünde meşrulaştırması ve onlara öngörülebilir bir gelecekte bir yeryüzü cenneti vaat etmesi bakımından aslında büyük bir istikrar unsuru olmuştu. Komünizmlerin çöküşü, Üçüncü Dünya'daki ulusal kurtuluş hareketlerinin çöküşü ve Batı dünyasında Keynes modeline duyulan inancın çöküşü; bunların hepsi de halkın, her birinin savunduğu reformist programların geçerliliği ve gerçekliğinden hayal kırıklığına uğramasının eşzamanlı yansımalarıydı. Ama bu hayal kırıklığı, ne kadar haklı olursa olsun, devletlerin halkların gözündeki meşruiyetini dayanaksız bırakır ve söz konusu halkların dünya sistemimizin gittikçe artarak süren kutuplaşmasına tahammül etmesini sağlayan her türlü gerekçeyi ortadan kaldırır. Ben bu yüzden 1990'larda gördüğümüz türden epeyce kargaşalık çıkmasını, söz konusu kargaşalıkların şu anki dünyanın Bosna ve Ruandalarından dünyanın (ABD gibi) daha zengin (ve daha istikrarlı olduğu ileri sürülen) bölgelerine yayılmasını bekliyorum.

Dediğim gibi, bunlar sadece öncül; bunlara kanıt göstermeye vaktim olmadığı için doğruluklarına ikna olmamış olabilirsiniz.(1) Dolayısıyla şu anda sadece bu öncüllerimden ahlaki ve siyasi sonuçlar çıkarmak istiyorum. İlk sonuç, her türlü biçimiyle Aydınlanma'nın vazettiğinin tersine, ilerlemenin hiç de kaçınılmaz olmadığıdır. Ama bu yüzden ilerlemenin imkânsız olduğunu kabul ediyor da değilim. Dünya son birkaç yüzyılda ahlaki açıdan ilerlememiştir, ama ilerleyebilirdi. Max Weber'in deyimiyle, "tözel rasyonalite", yani kolektif olarak ve akıl yoluyla varılmış rasyonel değerler ve rasyonel amaçlar yönünde ilerlememiz mümkün.

İkinci sonuç, modernliğin temel öncüllerinden biri olan, kesinliklere duyulan inancın körleştirici ve sakatlayıcı olduğudur. Modern bilim, yani Kartezyen-Newtoncu bilim, kesinliğin kesinliği üzerine kurulmuştur. Temel varsayım, bütün doğal olguları yönlendiren nesnel evrensel yasalar olduğu, bilimsel araştırmayla bu yasaların belirlenebileceği ve bu yasalar bir kez bilindikten sonra, herhangi bir başlangıç koşulları kümesinden yola çıkarak, geleceği ve geçmişi kusursuz bir biçimde öngörebileceğimiz yönündedir.

Sık sık, bu bilim anlayışının Hıristiyan düşüncesinin sekülerleştirilmesinden ibaret olduğu, Tanrı'nın yerine "doğa"nın ikame edilmesini temsil ettiği ve zorunlu kesinlik varsayımının dinin hakikatlerinden türetildiği, bu hakikatlere paralel olduğu ileri sürülmüştür. Burada bir ilahiyat tartışması başlatmak istemiyorum, ama bana her zaman öyle gelmiştir ki kadirimutlak bir Tanrı inancı –en azından Batı dinleri denen dinlerde (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam) ortak bir inançtır bu– aslında kesinliğe ya da en azından herhangi bir insani kesinliğe duyulan inançla mantıksal ve ahlaki olarak bağdaşmamaktadır. Zira eğer Tanrı kadirimutlaksa, o zaman insanlar inandıkları şeyin ebediyen doğru olduğunu ilan ederek sınırlayamayacaklardır Tanrı'yı; aksi takdirde ise Tanrı kadirimutlak olamayacaktır. Modernlik döneminin başlarında yaşamış, birçoğu gayet dindar insanlar olan bilimciler, egemen ilahiyatla uyuşan tezler ileri sürdüklerini düşünüyorlardı kuşkusuz ve yine kuşkusuz, zamanın birçok ilahiyatçısı da onlara böyle düşünmeleri için yeterince sebep sunmuşlardı, ama bilimsel kesinlik inancının dini inanç sistemlerinin zorunlu bir tamamlayıcısı olduğu kesinlikle doğru değildir.

Üstelik, kesinlik inancı doğa biliminin kendisi içinde sert ve bence gayet manidar bir saldırıyla karşı karşıyadır artık. Bunu görmek için Ilya Prigogine'in son kitabı La fin des certitudes'e bakmanız yeter.(2) Prigogine bu kitapta, doğa biliminin hariminde, yani mekanikteki dinamik sistemlerde bile, sistemlerin zaman oku tarafından yönlendirildiğini ve kaçınılmaz olarak dengeden uzaklaştıklarını ileri sürer. Bu yeni görüşlere karmaşıklığın bilimi denmesinin bir nedeni, Newtoncu kesinliklerin yalnızca son derece sınırlı, son derece basit sistemler içinde geçerli olduklarını ileri sürmeleri ise, bir başka nedeni de, evrenin, karmaşıklığın evrimsel gelişimini sergilediğini ve durumların ezici çoğunluğunun lineer denge ve zamanın-tersinirliği varsayımlarıyla açıklanamadığını ileri sürmeleridir.

Üçüncü sonuç da şudur: Evrendeki en karmaşık, dolayısıyla çözümlenmesi en güç sistemler olan insani toplumsal sistemlerde, iyi toplum mücadelesi, sürmekte olan bir mücadeledir. Üstelik insani mücadelenin, en fazla anlama sahip olduğu zamanlar, tam da bir tarihsel sistemden (mahiyetini önceden bilemeyeceğimiz) bir başkasına geçiş dönemleri olmaktadır. Başka türlü söylersek, özgür irade dediğimiz şey, mevcut sistemin denge durumuna geri dönme baskılarına, ancak bu tür geçiş dönemleri olmaktadır. Nitekim, kökten değişim, asla kesin olmasa da mümkündür ki bu da bize daha iyi bir tarihsel sistem aramak için rasyonel bir biçimde, iyi niyetle ve kararlı bir biçimde hareket etmenin ahlaki sorumluluğumuz olduğunu hatırlatır.

Söz konusu sistemin yapısal olarak neye benzeyeceğini bilemeyiz, ama tarihsel bir sistemi, esas olarak rasyonel diye adlandırmamızı sağlayacak ölçütleri ortaya koyabiliriz. Büyük ölçüde eşitlikçi ve büyük ölçüde demokratik bir sistemdir söz konusu olan. Ben bu iki hedef arasında herhangi bir çatışma görmek şöyle dursun, bunların aralarında bünyevi bir bağ olduğunu iddia edeceğim. Tarihsel bir sistem demokratik değilse eşitlikçi olamaz, çünkü demokratik olmayan bir sistem gücü eşitsiz bir biçimde dağıtan bir sistemdir ki bu da onun başka her şeyi de eşitsiz bir biçimde dağıtacağı anlamına gelir. Eşitlikçi olmadığında demokratik de olmayacaktır, çünkü eşitlikçi olmayan bir sistem, bazı insanların diğerlerinden daha fazla maddi imkâna, dolayısıyla kaçınılmaz olarak da daha fazla siyasi güce sahip olacakları anlamına gelir.

Çıkardığım dördüncü sonuç ise, belirsizliğin harika bir şey olduğu ve kesinliğin, gerçek olsaydı, ahlaken ölmek demek olacağıdır. Gelecek hakkında kesin bilgiye sahip olsaydık, herhangi bir şey yapmaya yönelik ahlaki bir zorlama olamazdı. Bütün eylemler tayin edilmiş olan kesinlik içine düşeceği için, her türlü ihtirasın bağımlısı olmakta ve her türlü bencilliği yapmakta serbest olurduk. Eğer her şey belirsizse, o zaman gelecek yaratıcılığa, hem de sadece insanın değil, bütün doğanın yaratıcılığına açıktır. Olasılıklara, dolayısıyla daha iyi bir dünyaya açıktır. Ama oraya ancak ahlaki enerjilerimizi onu gerçekleştirmeye adamaya hazır olduğumuzda, karşımıza hangi kılıkla ve hangi bahaneyle çıkarsa çıksınlar, eşitsiz, demokratik olmayan bir dünyayı tercih edenlerle mücadele etmeye hazır olduğumuzda ulaşabiliriz.

Notlar


(1) Bu tezleri yakın tarihli iki kitapta daha ayrıntılı olarak tartıştım: Immanuel Wallerstein, After Liberalism, New York: New Press, 1995 (Türkçesi: Liberalizmden Sonra, İstanbul: Metis Yayınları, 1998) ve Terence K. Hopkins ve Immanuel Wallerstein, The Age of Transition, Trajectory of the World-System, 1945-2025, Londra: Zed Press, 1996 (Türkçesi: Geçiş Çağı, Dünya Sisteminin Yörüngesi, 1945-2025, İstanbul: Avesta Yayınları, 2000; Bu kitapların her ikisi de bundan sonra Türkçe isimleriyle anılacaktır). Yukarı
(2) Ilya Prigogine, La fin des certitudes, Paris: Odile Jacob, 1996; İng. çev.: The End of Certainty, New York: Free Press, 1997. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Göksel Aymaz, “Ütopya, Gerçek Olandan Daha Zengindir”, Virgül, Sayı 41, Mayıs 2001

Marksizmin krizi denen şey, bugün en imanlı sol çevrelerde dahi hatırı sayılır bir mahcubiyete sebep olmuşken, “Marx, düzenli aralıklarla ölü ilan edilmiş ve aynı sıklıkta diriltilmiştir” diyen Amerikalı sosyolog Immanuel Wallerstein, bu durumun da geçici olduğunu söyleyerek, “ortodoks”ları bile ideolojik olarak sağda bırakan bir kararlılıkla Marksizmi savunmayı sürdürüyor.

Wallerstein, bütün yazılarında ısrarla, hataları, sınırlılıkları ve olumsuz etkileriyle geçen yüzyıldaki (XX. yüzyıldan bahsederken “geçen yüzyıl” demek de henüz alışamadığımız tuhaf bir duygu) deneyimlerin, henüz var olmayan bir sosyalist dünya düzeninin değil, tarihsel kapitalizmin bilançosunun birer parçası olduğunu vurgular. Wallerstein’a göre, SSCB ve bağlı ülkelerin çöküşünü Marksizmin çöküşüymüş gibi değerlendirmek gerçekliği yanlış algılamaktır. Wallerstein’ın bir önceki, Liberalizmden Sonra adlı kitabı kendi deyimiyle, bu tezin açımlanmasına hasredilmişti. Yazar, Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda da aynı tezden hareket ediyor; buna göre 1789-1989 arasında, yani Fransız Devriminden SSCB’nin çöküşüne kadar geçen sürede modern dünya sisteminin küresel ideolojisi “liberalizm” idi. Özellikle “devrimler çağı” olan 1848’de bu ideolojik ufuk sabitlenmiş ve XIX. ile XX. yüzyılın “siyasi hayatının çerçevesini oluşturmuş olan ideolojiler üçlüsüne” ulaşılmıştı: muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizm (s. 102). Bunlar aslında merkez ideoloji olarak liberalizmin “soldan sağa” üç görüntüsüydü; dolayısıyla çöken de onun ta kendisiydi.

“Liberalizm sonrası” dünyaya kesin olarak girdiğimiz bu yüzyılın, önceki yüzyıllara göre çok daha önemli bir siyasi mücadele dönemi olacağına inanır Wallerstein. XXI. yüzyılın ilk yarısında göreceklerimizin, “yirminci yüzyılda gördüğümüz her şeyden daha güç, daha düzen bozucu” olacağı inancındadır (s. 9). Geride bıraktığımız dönem, her şeye rağmen umutların çağıydı. Hemen önümüzdeki dönem ise sorunların ve güvenden çok umutsuzluktan doğan mücadelelerin çağı olacaktır. “Bildiğimiz dünyanın sonu”na geldiğimizden ve artık kapitalist dünya ekonomisinin tam ve şiddetli bir kriz içinde olacağı yeni bir döneme, “bilmediğimiz” bir dünyaya adım atmış olduğumuzdan, Wallerstein için önümüzdeki en ciddi ve gayet açık tek sorun, yeni strateji ve programları olan yeni dönüştürücü hareketlerin gerçekten ortaya çıkıp çıkmayacağıdır.

Wallerstein, daha 1983 yılında yayımladığı Tarihsel Kapitalizm adlı çalışmasında, kendine "ivedi" gelen görevin, "neyin durmadan değiştiğinin ve neyin hiç değişmediğinin" net bir biçimde açıklanması olduğunu ilan etmişti. "İlerleme" kavramı içinde, değişmeyenin ne olduğuna dair cüretli fakat yalın bir tezi savunur Wallerstein. Buna göre, kapitalizmi, öncesindeki sistemlerle iyi ya da kötü diye kıyaslamak zulümleri karşılaştırmak anlamına gelecektir; üstelik de insani açıdan hiç de iç açıcı olmayan bir tablo ortaya çıkacaktır.

Zamanın temel siyasal ve entelektüel meselesi, toplumsal değişimin bundan sonra gerçek bir ilerleme olup olmayacağı üzerinde odaklanmaktadır. Wallerstein, burada, basit mesleklermiş gibi katı disiplinlere ayrılıp parçalanmış olan sosyal bilimleri yeniden yapılandırarak özgür bir dünya ütopyasının hizmetine sokmayı önerir.

"Kafamızda sabit bir yer açmamız gereken tek şey, daha fazla bilme ve daha iyi yapma olasılığıdır... Ve bu olanağı gerçekleştirmeye başlamanın yolu, geçmişin, bizlerin daha verimli yollara girmemizi önlemiş olan sahte meselelerini tartışmayı bırakmaktır." (s. 237)

Saçma bir ayrımla felsefe değil bilim olduklarını iddia eden sosyal bilimlerin, "bilginin böyle üzücü bir biçimde iki düşman kampa bölünmesi" (s. 171) sonucunda "iki yüz yıldır yanlış yollarda gezinmiş" olduğunu söyleyen Wallerstein (s. 172), sosyal bilimin kendini yeniden yaratması gerektiğine inanır ve elindeki tüm olanakları bu yönde seferber eder. Nitekim, Uluslararası Sosyoloji Derneğini, başkanlığını yaptığı süre içinde daima, "sosyal bilimin kolektif toplumsal bilgisini, dünyanın yirmi birinci yüzyılda epeyce dönüşecek olması ışığında yeniden değerlendirme ihtiyacını kendi ilgi merkezine yerleştirme doğrultusunda" yönlendirmiştir (s. 7).

Wallerstein için sosyal bilimler, değişim bilgisinin mekânıdır: "Sosyal bilimin tamamı zorunlu toplumsal değişimin incelenmesidir. Başka bir konusu yoktur." (s. 136) Bunun dışında, örneğin Herbert Spencer'ın yaptığı gibi, "toplumsal değişimin incelenmesine yüzde elli yer ayrılarak" önceliğin "toplumsal statiğin incelenmesine" verilmesi ve toplumsal dinamiklerin de ancak "süs kabilinden" incelenmesi (s. 138), bir konu olarak "toplumsal değişim"in sadece sosyal bilimin lüzumsuz bir eklentisi olarak görülmesine yol açar.

Entelektüeller arasında artık ender rastlanan bir tavır gösterip insanlığın geleceğinden kaygı duyan ve başkalarının dertlerini kendi derdi gibi yaşayan Wallerstein, önümüzdeki dönemde mevcut dünya sistemi tepemize çökerken, kolektif bir yaratı olarak esaslı bir alternatif sunabilmemizi yürekten arzular. Yeni ve alternatif bir toplumsallığın yaratılması faaliyeti konusunda da, ütopyalarını tartışan ve ortaya koyan insanlar olmamız gerektiği üzerinde durur. "Mümkün, gerçekten daha zengindir" der Wallerstein ve değişimi incelemesi gereken sosyal bilime ütopyaları da dahil eder; "mümkünü tartışmaktan, mümkünü analiz etmekten, mümkünü araştırmaktan niye bu kadar korkuyoruz?" diye sorar: "Ütopyaları olmasa da ütopyabilgisini sosyal bilimin merkezine yerleştirmeliyiz." Tam da bir parçası olduğumuz bugünkü "tarihsel sistem"de acil bir görev olarak, "ütopyabilgisi sosyal bilimcilerin sürekli bir sorumluluğunu temsil eder." (s. 235)

Wallerstein'ın kendisinin de teslim ettiği gibi, ancak bir girdabın ortasında olabileceği kadar somuttur bütün bunlar. Bir girdapta boğulmadan hayatta kalmak için temel olarak iki şey önemlidir: İlki, hangi kıyıya yüzmek istediğimizi bilmek; ve ikincisi, çabalarımızın bizi bu doğrultuda ilerletiyor gibi olduğundan emin olmak. Şu sıralar bundan daha kesin bir şey istersek bulamayacağımızı son yılların somut gelişmeleriyle ortaya koyuyor Wallerstein. Ve gayet iyimser bir tahminle son derece insani bir dilekte bulunuyor:

"Her ne kadar önümüzdeki yirmi beş ila elli yılın insani toplumsal ilişkiler açısından korkunç yıllar olacağını düşünsem de, aynı zamanda aynı yılların bilgi dünyasında eşine rastlanmadık ölçüde heyecan verici yıllar olacağını da düşünüyorum... Sosyal bilimi yeniden birleşmiş bir bilgi dünyasının kaçınılmaz zemini olarak görüyorum. Bunun neler getireceğini bilemeyiz. Ama Wordsworth'ün The Preludes'de Fransız Devrimi hakkında söylediği şu sözler geliyor sadece aklıma: O şafak vakti hayatta olmak ne saadetti. / Ama genç olmak, adeta Cennet'ti!" (s. 237)

Sosyal bilimin bu son derece mümkün şafağında, Wallerstein'ın da aynı delikanlı heyecanıyla hayatta ve aramızda olmasını ümit ediyorum.

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Taşgetiren, "Tarihin Sonu"ndan sonra...", Yeni Şafak Gazetesi, 22 Ocak 2002

Amerika hakkında ne biliyoruz? Fukuyama'nın ifadesiyle "Tarihin Sonu"nu temsil eden bir ideolojinin somutlaşmış biçimi. Dev bir güç. Evrensel bir uygarlık iddiasının sahibi. Dünyaya nizam vermesi meşru bir hak olarak telakki edilen, gerektiğinde itiraz edenlere dayak atma hakkı bulunan, hatta dayağı kutsanan bir medeniyet mürebbii.

Bütün bunları veri olarak kabul edip, dünyaya ve başka uygarlıklara öyle bakmanız öğütleniyor size...

"Amerika'yı doğru tanımak diye bir sorun var dünyanın gündeminde", demek bile cesaret istiyor. Ama böyle bir sorun var gerçekten.

Meselâ Amerika bir ülkeye bomba yağdırdığında, bu silâhları kim adına kusuyor diye sormak yerinde bir sorudur.

Amerika "terörle mücadele" dediğinde yaptığının gerçekten terörle mücadele olup olmadığını sorgulamak da yerindedir.
(…)

İşte Amerika, işte Amerikan yönetimi, işte sistemin geldiği nokta ve işte tarihin sonu!!!

Birçok Amerikalı ekonomist olayı "sistem krizi" çerçevesinde değerlendirdi. Amerika'nın "ihraç malı ideolojisi" bizzat ana vatanında tapon çıkmıştı. Gerçekte İmmanuel Wallerstein bu iflası çok önceden ilân etmişti. Onun eserinin ismi ise Fukuyama'dan farklı olarak Bildiğimiz Dünyanın Sonu şeklindeydi. Şöyle diyordu:

"Ben karanlık bir ormanın tam ortasında olduğumuza ve ne yöne gitmemiz gerektiği konusunda yeterli netliğe sahip olmadığımıza inanıyorum. Bunu acilen hep birlikte tartışmamız gerektiğine inanıyorum. Ayrıca bu tartışmanın, bilgi, ahlak ve siyasetin herbirini ayrı köşelere ayırabileceğimiz bir tartışma olmadığına da inanıyorum. Bütün sistemler gibi tarihsel sistemler de ölümlüdür. Modern dünya sisteminin, tarihsel bir sistem olarak ölümcül bir krize girmiş olduğu ve varlığını elli yıl daha sürdürmesinin pek muhtemel olmadığıdır. Komünizmlerin 1989'daki çöküşünün liberalizmin büyük bir zafer kazandığına işaret ettiği düşünülüyor genellikle. Halbuki ben bunun, dünya sistemimizin tanımlayıcı jeokültürü olarak liberalizmin nihai çöküşüne işaret ettiğini düşünüyorum."

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.