Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-440-0
13x19.5 cm, 272 s.
Liste fiyatı: 27,00 TL
İndirimli fiyatı: 21,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Immanuel Wallerstein diğer kitapları
Tarihsel Kapitalizm ve Kapitalist Uygarlık, 1992
Irk Ulus Sınıf, 1993
Sistem Karşıtı Hareketler, 1995
Liberalizmden Sonra, 1998
Bildiğimiz Dünyanın Sonu, 2000
İki Kültürü Aşmak, 2007
Kapitalizmin Geleceği Var mı?, 2014
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Amerikan Gücünün Gerileyişi
Kaotik Bir Dünyada ABD
Özgün adı: The Decline of American Power
The U.S. in a Chaotic World
Çeviri: Tuncay Birkan
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Bülent O. Doğan
Kapak Fotoğrafı AFP/CORBIS
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2004
2. Basım: Aralık 2015

Önceki kitapları Liberalizmden Sonra ve Bildiğimiz Dünyanın Sonu' ndaki düşüncelerini mantıki sonuçlarına dek geliştiriyor Wallerstein. Temel tezi şu: 1945'ten beri dünya sisteminin başı çeken hegemonik gücü olan Amerika Birleşik Devletleri gerilemektedir. 11 Eylül ve sonrasındaki olaylar bunun en son ve en belirgin kanıtıdır.

İçinde yaşadığımız dünya sisteminin hızla temel bir değişime doğru gittiğini ve tercih ve seçimlerimize, insan iradesine hiç olmadığı kadar açık hale geldiğini savunan Wallerstein ne yapabileceğimiz konusunda şunları söylüyor: "Bu kitapta hepimizin üçlü bir görevi olduğu yolundaki görüşüme bağlı kalıyorum: Gerçekliği eleştirel ve ayık bir kafayla analiz etmekle ilgili entelektüel görev; bugün öncelik vermemiz gereken değerlerin neler olduğuna karar vermekle ilgili ahlaki görev ve dünyanın, kapitalist dünya sistemimizin şu anki kaotik yapısal krizinden çıkıp, mevcut sistemden gözle görülür ölçüde daha kötü değil de, gözle görülür ölçüde daha iyi olacak farklı bir dünya sistemine geçmesi olasılığına hemen nasıl katkıda bulunabileceğimize karar vermekle ilgili siyasi görev."

Bugün muhalif olmak, sistem karşıtı olmak ne demektir? Günümüzde bu soruya verilen en net cevaplardan biri olan kitabı, Tuncay Birkan'ın çevirisiyle sunuyoruz.

Wallerstein ve Dünya Sistemi Analizi hakkında daha fazla şey öğrenmek, ve bu analiz biçimiyle yapılmış çalışmaları izlemek için Fernand Braudel Ekonomiler, Tarihsel Sistemler ve Uygarlıklar İncelemeleri Merkezi’ni (http://fbc.binghamton.edu) ziyaret edebilirsiniz.

İÇİNDEKİLER
Birinci Kısım: Tez
1 ABD'nin Gerileyişi: Kartal Yere Çakıldı

İkinci Kısım: Farklı Retorikler ve Gerçeklikler
2 Yirminci Yüzyıl: Günortasında Karanlık mı?
3 Küreselleşme: Dünya Sisteminin Uzun Vadeli Yörüngesi
4 Irkçılık: Bizim Albatrosumuz
5 İslam: Batı ve Dünya
6 Ötekiler: Biz Kimiz? Ötekiler Kim?
7 Demokrasi: Retorik mi, Gerçek mi?
8 Entelektüeller: Değerlerde Tarafsızlık Sorunu
9 Amerika ve Dünya: Metafor Olarak İkiz Kuleler

Üçüncü Kısım: Nereye Gidiyoruz?
10 Sol, I: Bir Kez Daha Teori ve Pratik
11 Sol, II: Bir Geçiş Çağı
12 Hareketler: Bugün Sistem Karşıtı Bir Hareket OlmakNe Demektir?
13 Yirmi Birinci Yüzyılın Jeopolitik Bölünmeleri: Dünya İçin Nasıl Bir Gelecek?

Sonsözler
1 Adil Savaş
2 "Şok ve Dehşet"
OKUMA PARÇASI

Giriş, "Dün ile Yarın Arasında Amerikan Rüyası", s. 9-16

11 Eylül 2001 Amerikan tarihinde dramatik ve şoke edici bir andı. Ama tanımlayıcı bir an değildi. Çok önceleri başlamış ve daha otuz kırk yıl sürecek olan bir yörünge içindeki, kaotik bir dünyada ABD hegemonyasının gerilemesi adını verebileceğimiz uzun bir dönem içindeki önemli bir olaydı sadece. Bu şekilde ifade edildiğinde, 11 Eylül birçok kişinin inkâr ve öfke hisleriyle tepki verdiği bir şokla-bilinçlendirme olayıydı. Amerikalıların bu olaya mümkün olduğunca berrak ve ayık bir kafayla cevap vermeleri gerekiyor. En iyi değerlerimizi korumaya ve dünya sisteminin geçirdiği temel dönüşümler –etkileyebilsek de denetleyemeyeceğimiz dönüşümler– arasında güvenliğimizi azamileştirmeye çalışmamız gerekiyor. Yaşamak isteyeceğimiz türden bir dünyanın inşasına, yeniden inşasına başka yerlerdeki başka insanlarla birlikte katılmamız gerekiyor.

Amerikalı siyasetçiler Amerikan rüyasından bahsetmeyi severler. Amerikan rüyası vardır ve çoğumuzun ruhunda içselleştirilmiş durumdadır. İyi bir rüyadır bu, öylesine iyidir ki dünyanın dört bir yanındaki başka birçok kişi de kendileri için aynı rüyayı isterler. Peki nedir bu rüya? Amerikan rüyası, insanın yapabilirliği rüyası, içinde herkesin elinden gelenin en iyisini yapmaya, en iyisini başarmaya ve bunun karşılığında konforlu bir hayat ödülünü almaya teşvik edildiği bir toplum rüyasıdır. Bu tür bir bireysel kendini gerçekleştirmenin önünde hiçbir yapay engelin olmayacağı rüyasıdır. Bu tür bireysel başarıların toplamının müthiş bir toplumsal iyi –bir özgürlük, eşitlik ve dayanışma toplumu– olacağı rüyasıdır. Böyle bir rüyayı gerçekleştirememenin ıstırabını çeken bir dünyanın işaret feneri olduğumuz rüyasıdır.

Tabii ki bu bir rüyadır ve bütün rüyalar gibi, gerçekliğin tam bir temsili değildir. Ama bilinçaltı özlemlerimizi ve temel değerlerimizi temsil eder. Rüyalar bilimsel analizler değildirler. Daha çok bize bazı içgörüler sunarlar. Gelgelelim, içinde yaşadığımız dünyayı anlamak için rüyalarımızın ötesine geçip tarihimize dikkatle bakmak zorundayız – Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihine, modern dünya sisteminin tarihine, Amerika Birleşik Devletleri'nin dünya sistemi içindeki tarihine. Bunu herkes yapmak istemiyor. Bazen gerçekliğin kasvetli olacağından ya da en azından rüyalarımız kadar güzel olmayacağından korkuyoruz. Bazılarımız dünyaya, kendi deyimleriyle, pembe gözlüklerle bakmayı tercih ediyor.

11 Eylül olaylarının yanılsamaları paramparça ettiği düşünülebilir. Şüphesiz birçok kişi için etmiştir de. Ama Bush yönetimi, söz konusu olaylardan önce belirlenmiş olan bir gündemi takip etme ve bu olayları söz konusu gündemi zorla yürürlüğe sokmanın bir bahanesi olarak kullanma niyetiyle, olup bitenlere ayık bir kafayla bakmamızı önlemek için çok sıkı çalışıyor. Bu yüzden ben burada iki şeyi kısaca anlatmak istiyorum: Geçmiş tarihin ışığında 11 Eylül'ün anlamının bence ne olduğunu ve Bush yönetiminin gündeminin bence ne olduğunu. Bana kalırsa 11 Eylül, ABD ile ilgili beş gerçeği dikkatimize sunmuştur: ABD'nin askeri gücünün sınırları dünyanın geri kalanındaki Amerikan karşıtı hissiyatın derinliği, 1990'larda yaşanan ekonomik işret meclisinin verdiği akşamdan kalmışlık hissi, Amerikan milliyetçiliğinin çelişkili baskıları ve sivil özgürlükler geleneğimizin zayıflığı. Bunların hiçbiri, hayallerimizde yaşattığımız Amerikan rüyasına uymaz. Bush yönetiminin politikaları da bu çelişkileri şiddetlendirmektedir.

Askeri durumla başlayalım. Amerika Birleşik Devletleri –herkesin haklı olarak söylediği gibi– bugün dünyadaki en kudretli askeri güçtür, hem de açık arayla! Ama epey az paraları ve daha da az askeri ekipmanları olan bir fanatik müminler çetesinin, ABD topraklarında ciddi bir saldırı düzenleyebilmiş, birkaç bin insanı öldürebilmiş, New York City ve Washington bölgesindeki önemli binaları yıkıp hasara uğratabilmiş oldukları da bir gerçektir. Cüretli ve etkili bir saldırıydı bu. Bu insanlara bir etiket, "teröristler" etiketi yapıştırmak ve bir "terörizme karşı savaş" başlatmak iyi hoş da, işe aslında 11 Eylül'ün askeri açıdan asla meydana gelmemiş olması gerektiğini anlayarak başlamamız gerekir. Bir yıl sonra, olayın failleri yakalanmış değil. En büyük askeri tepkimiz de 11 Eylül saldırısıyla hiçbir alakası olmayan bir ülke olan Irak'ı işgal etmek oldu.

Amerikan karşıtı hissiyat yeni bir şey değil. ABD 1945'ten sonra dünya sisteminin hegemonik gücü haline geldiğinden beri çok yaygın bir hissiyat bu. Büyük bir güce sahip olanlara karşı ve bu tür bir güce sahip olanlara neredeyse kaçınılmaz olarak doğal gelen kendini beğenmişliğe karşı bir tepki. Bu Amerikan karşıtı hissiyat bazen anlaşılır, bazen de akıldışı ve haksızdır. Bu ikincisi nerede bulunduğunuza bakar. Son kertede bu hissiyat ABD'yi uzun bir süre engellememiştir. Bir kere, özellikle de ABD'nin müttefik saydığı ülkelerde, önemli insan gruplarının şu hissiyatı bunu dengeliyordu: ABD zorunlu bir liderlik rolü oynuyor ve dünya sistemi içinde onların değerlerini savunuyordu. Bu insanlara göre, Amerikan iktidarı bir bütün olarak dünya sisteminin ihtiyaçlarına hizmet ettiği için meşruydu. Dünyanın yoksul ve ezilmiş bölgelerinde bile, çoğunlukla, Amerikan iktidarının kendilerince olumsuz gördükleri yanlarına rağmen, bazı evrenselci değerlerin yerleşmesini sağlayan değerli bir yanı da olduğu şeklinde bir duygu vardı.

11 Eylül bu duygulara rağmen, öfkenin derinliğinin ABD'nin hiçbir zaman kabul etmediği kadar büyük olduğunu gösterdi. Dünyanın dört bir yanındaki birçok kişinin dolaysız tepkisi, ABD'ye yönelik sempati ve dayanışma hislerini ifade etmek oldu, ama bir yıl sonra söz konusu sempati ve dayanışma buharlaşmış gibi görünürken, öfkeli olanlar hislerini ifade etmeye hiç de son vermiş değiller.

ABD 1990'lı yıllarda ekonomik açıdan istisnai denecek ölçüde başarılı olmuş –yüksek üretkenlik, patlama yapan bir borsa, düşük işsizlik, düşük enflasyon ve ABD hükümetinin borçlarının çok büyük bir kısmının tasfiye edilmesiyle birlikte dikkate değer bir fazla yaratılmış– gibi görünüyordu. Genelde, Amerikalılar bunu rüyalarının ve liderlerinin ekonomik politikalarının geçerliliğinin kanıtı olarak, ihtişamı hep artacak bir gelecek vaadi olarak kabul ettiler. Artık bunun bir rüya değil, bir yanılsama, hem de tehlikeli bir yanılsama olduğu açıkça ortadadır.

11 Eylül ABD'nin daha sonraları yaşadığı ekonomik güçlüklerin asli nedeni değildi, ama şüphesiz bu güçlükleri şiddetlendirdi. Amerika'nın ekonomik perspektiflerindeki düşüşe neden olan şey, 1990' ların (daha doğrusu, 1990'ların sonlarının) refahının, açığa çıkan bütün o şirket yolsuzluklarının gösterdiği üzere, birçok bakımdan son derece yapay yollarla ayakta tutulan bir balondan ibaret olmasıydı. Ama aslında düşüşün nedeni daha derinde yatmaktadır. Dünya ekonomisi 1970'lerden beri uzun bir nispi ekonomik durgunluk içindeydi. Bu tür bütün dönemlerde olduğu gibi, bu dönemde de ortaya çıkan bir şey, güçlü ekonomik odaklar konumundaki üç bölgenin –Amerika Birleşik Devletleri, Batı Avrupa ve Japonya– kayıpları birbirlerine kaydırmaya çalışmalarıydı. 1970'lerde, Avrupa nispeten iyiydi. 1980'lerde Japonya, 1990'larda da ABD iyiydi. Ama bir bütün olarak dünya ekonomisi bu dönemlerin hiçbirinde iyi durumda değildi. Dünyanın dört bir yanında feci bir ekonomik sancı söz konusuydu. Artık aşağı doğru inen bu uzun spiralin son safhasındayız ve iflaslar peşi sıra sökün ettikten sonra, dünya ekonomisi tekrar yukarıya çıkmaya başlayabilir. Bu nihai yukarı çıkış sırasında ABD'nin Batı Avrupa ile Doğu Asya'yı gölgede bırakacağı hiç de kesin değildir, hatta pek muhtemel bile değildir. Bugün Amerikan siyasetine, pek de parlak sayılmayacak bir ekonomik gelecekle ilgili korkuların su yüzüne çıkmış olması biçim vermektedir.

Dördüncü sorun, Amerikan milliyetçiliğinin tarihsel niteliğidir. ABD başka devletlerin çoğundan ne daha fazla ne daha az milliyetçidir. Ama hegemonik güç olduğu için, Amerikan milliyetçiliğinin istikrarsızlıkları diğer ülkelerinkilerden daha fazla hasar yaratabilir. Amerikan milliyetçiliği iki farklı biçim almıştır. Bunlardan biri geri çekilme, büzüşüp Amerikan kalesine çekilmedir, çoğunlukla "izolasyonizm" dediğimiz şeydir.

Ama ABD her zaman yayılmacı bir güç de olmuştur – önce kıtanın dört bir yanına, sonra da Karayipler'e ve Pasifik'e. Yayılma da askeri fethi içerir – Yerli Amerikalıları, Meksikalıları ya da Filipinlileri. ABD zaferlerden de (Meksika Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, Yerlilere karşı yapılan seferlerin çoğu), yenilgilerden ya da muğlak sonuçlardan da (1812 Savaşı, Vietnam) payını almıştır. Bu bakımdan sicilimiz diğer büyük askeri güçlerinkinden çok kötü değildir. Şüphesiz hiçbir ülke kaçınılmaz olmadığı sürece yenilgilerinden bahsetmeyi sevmez. Yenilgiler çoğunlukla beceriksiz liderlerin zayıflığı olarak yeniden tanımlanır. Halktan dikkate değer destek alan Amerikan milliyetçiliğinin maço militarist tarafının altında bu "arkadan bıçaklanma" tezi yatıyor.

İzolasyonizm ile maço militarizm ilk bakışta çok farklı şeyler gibi görünür. Ama dünyanın geri kalanı, yani "ötekiler" karşısında aynı temel tavrı paylaşırlar – korku, hakir görme ve bunlarla birleşen şu varsayım: Bizim hayat tarzımız saftır ve ötekilere "kendi hayat tarzımızı" kabul ettirecek bir konumda değilsek, onların sefil kavgalarına karışarak kirletilmemelidir. Bu yüzden, her birinin dolaysız politik açılımları belli durumlarda çok farklı olsa da, milliyetçilerin izolasyonizm ile maço militarizm arasında gidip gelmeleri hiç zor değildir. 11 Eylül bu çelişkili duruşun iki yanını da pekiştirmiş gibi görünüyor. Ülkenin saldırı altında göründüğü bütün zamanlarda olduğu gibi, 11 Eylül başka sesleri büyük ölçüde ürkekleştirdi elbette.

Son olarak, sivil özgürlükler geleneğimiz var. Bu gelenek teoride pek şanlı, ama pratikte bayağı zayıftır. İnsan Hakları Bildirgesi'ni Anayasa'da yapılan tashihler olarak yasalaştırmanın hikmeti, bunun söz konusu hakları, onları umursamayacak ya da fena halde ihlal edecek geçici çoğunluklara karşı daha dirençli kılmasıydı. Bununla birlikte bu haklar aralıksız ihlal edilmiştir – Lincoln'ün habeas corpus'u(1) askıya almasında, Palmer baskınlarında(2) ya da Roosevelt'in Japon kökenli Amerikalıları enterne etmesinde olduğu gibi bariz bir biçimde, ya da Adalet Bakanlığı, FBI, CIA gibi federal kuruluşların –yerel kuruluşlara ise hiç girmeyelim– tekrar tekrar yaptıkları yasadışı eylemlerde olduğu gibi o kadar bariz olmasa da aynı ölçüde önemli biçimlerde. Anayasa Mahkemesi'nin bu anayasal hakların siperi olarak hizmet vermesi beklenir, ama son derece tutarsız hareket eden ve hiç mi hiç güven vermeyen bir siper olmuştur.

Bush yönetimi için, 11 Eylül bu beş mesele hakkında önceden varolan gündemlerini yürürlüğe koymak için arayıp da bulamadıkları bir fırsat oldu. Bir komplodan dem vuran paranoyak suçlamalar yapıyor değilim. Sadece kafalarında ve yüreklerindeki gündemi yürürlüğe koyabilmek amacıyla hemen olayın üstüne atlayıp 11 Eylül'den yararlandıklarını söylüyorum. Askeri gerileme meselesini askeri harcamaları inanılmaz ölçüde tırmandırarak çözmeye çalıştılar. Bunun devasa bir israf olup olmadığı –hatta daha beteri, askeri açıdan verimliliği azaltıp azaltmayacağı– henüz belli değil. Kesin olan, bu genişlemenin makul analizlerin ve dikkatli ulusal siyasi yargıların ürünü olmadığıdır.

Bu genişletilmiş askeri teçhizatımızın ilk önemli kullanımı Irak'ın işgalinde gerçekleşmiş oluyor. Ben bu işgalin ABD'nin askeri gücünü onaylamak ve artırmak şöyle dursun, kısa, orta ve uzun vadede onu acıklı bir biçimde baltalayacağına inanıyorum. Ama mevcut Bush yönetimi bu konularda tartışmaya açık değil. Sadece yeniden zuhur eden "McGovern'cilere"(3) ve "eski Bushçulara (yani başkanın babası ve onun yakın çevresindeki bütün danışmanlara – Brent Scowcroft, James Baker, Lawrence Eagleburger'a) küçümseyerek baktıklarını açıkça ifade ediyorlar. Mevcut yönetimin düsturu "Tam gaz ileri!", çünkü yavaşlamak onları aptal gösterecektir ve sonradan yere çakılmak siyasi açıdan şimdi yere çakılmak kadar zararlı değildir.

Bush yönetiminin dünyadaki Amerikan karşıtı hissiyatla başa çıkma tarzı, kabul etmek gerekir ki, bayağı özgün. İzledikleri politikalar bu hissiyatı artırıyor ve şimdiye kadar ona direnmiş olan bütün gruplara –belki de kısa bir süre sonra eski dost ve müttefiklerimiz diyeceğimiz dost ve müttefiklerimize– bulaştırıyor. Büyük güçler başkalarına gerçekten nadiren danışırlar, ama en azından çoğunlukla danışıyormuş gibi yaparlar. Bush yönetimine göre danışma şunu ilan etmekten ibaret gibi görünüyor: İşte biz bunu yapacağız; bizimle misiniz, yoksa bize karşı mısınız? Bush yönetimi, belli bir önerinin makullüğü ya da hikmetiyle ilgili soruları gündeme getiren bütün cevaplara da şunu söylüyormuş gibi görünüyor: Bileğini biraz daha mı bükeyim?

Bush ve danışmanları, ekonomik cephede ise, Polyannacılığı, hükümetin hiçbir müdahalede bulunmaması gerektiğini ve bütün ekonomik savurganlıkların Clinton'ın suçu olduğunu savunuyorlar. 11 Eylül'ün bu tavrı desteklediğini düşünüyor gibiler. Ekonomik gerçeklikleri, daha uzun vadeli tarihsel bir perspektiften olmasa bile serinkanlı bir biçimde değerlendirmekle hiç ilgilenmiyormuş gibi bir halleri var. Koalisyonlarının ekonomik muhafazakâr parçasına önerdikleri tek şey, vergi indirimleri yapmak ve çevre koruma önlemlerini kaldırmak. Bu eylemler artık kutsal inek konumundadır, çünkü ekonomik muhafazakârlar büyük ölçüde "eski Bushçu" takımdan ve mevcut Bush yönetiminin diğer icraatlarından hiç memnun değiller. Onların daha fazla düşman edilmemesi gerekiyor. Ama, vergi indirimleri de ABD'yi hızla içine sürüklendiği derin deflasyondan çıkarmak için ihtiyaç duyulacak New Deal(4) türü önlemlerin alınmasını imkânsızlaştırıyor şüphesiz.

Bush yönetimi, izlediği maço militarizmin seçmenlerin gözünde ABD ekonomisinin içinde bulunduğu acıklı durumu telafi edeceğini umuyor belli ki. Bush ve danışmanlarının ABD'nin bütün "şer ekseni"ne karşı bayrak açması gerektiğine inanmalarının bütün diğer nedenleri bir yana, işin galiz denecek ölçüde siyasi bir yanı daha var: Savaş zamanı ülkenin başında olan bir başkan hem kendisine hem de partisine oy kazandırır. Bu, Bush'un baş siyasi danışmanı Karl Rove' un dikkatinden kaçmamıştır. Bu siyasi kaygıların karar alma sürecinde belirleyici rol oynamayı sürdüreceklerini bekleyebiliriz.

Sivil özgürlüklere gelince, Harding yönetimindeki o rezil A. Mitchell Palmer'ın yaptıklarından beri bir başsavcının sivil özgürlüklere bu kadar pervasızca, bu kadar utanmazca saldırdığını görmemiştik. Üstelik, mahkemeler tarafından herhangi bir biçimde dizginlenmemekte kararlı görünüyorlar. Anayasa Mahkemesi 9'a 0 onlar aleyhine bir karar verecek olsa bile, ki bu pek mümkün değil, bu tür kısıtlamaları umursamamanın ve bunlara meydan okumanın yollarını bulacaklardır. Feci bir döneme giriyoruz.

Bu kitap basit bir biçimde düzenlenmiştir. Üç kısımdan oluşuyor:

Birinci Kısım'da şu tez sunuluyor: ABD gerileyen bir hegemonik güçtür ve 11 Eylül bunun bir başka kanıtıdır. Bu kısım 2002 yılında yazılmış ve ilk kez bu yıl içinde yayımlanmıştır. İkinci Kısım çağdaş siyasi söylemimizin en önemli, en yankı uyandıran kelimelerini (yirminci yüzyıl, küreselleşme, ırkçılık, İslam, "ötekiler", demokrasi ve entelektüeller) kuşatan gerçeklik ile retorik arasındaki farkı ele alan bir dizi yazıdan oluşuyor. Çoğu konuşma ya da konferans metni olan bu yazıların hepsi 11 Eylül öncesine aittir. Gelgelelim bu nedenle tek kelimesini bile değiştirmiş değilim bu yazıların. Olaylardan sonra yazılmış, ABD'nin dünyaya nasıl baktığıyla ilgili bir yazı daha var bu kısımda. Dünyaya nasıl baktığımız konusunda düşünmeye çağrı niteliğini taşıyan bir deneme bu.

Son olarak, Üçüncü Kısım kendimizi içinde bulduğumuz bu zor dünyayla ilgili olarak neler yapabileceğimiz konusunu ele alıyor. Her ikisi de 11 Eylül'den önce yazılmış olan ilk iki yazı bence solun bugün ABD'de ve dünyada ortaya koyması gereken gündemi ele alıyor. 11 Eylül'den sonra yazılmış olan son iki yazı ise, bence siyasi bir bakış açısından merkezi güncel sorunlar olan şu soruları ele alıyor: Bugün sistem karşıtı olmak ne demektir? Ve insanlık için nasıl bir gelecek söz konusu?

Bu kitapta hepimizin üçlü bir görevi olduğu yolundaki görüşüme bağlı kalıyorum: Gerçekliği eleştirel ve ayık bir kafayla analiz etmekle ilgili entelektüel görev, bugün öncelik vermemiz gereken değerlerin neler olduğuna karar vermekle ilgili ahlaki görev ve dünyanın, kapitalist dünya sistemimizin şu anki kaotik yapısal krizinden çıkıp, mevcut sistemden gözle görülür ölçüde daha kötü değil de gözle görülür ölçüde daha iyi olacak farklı bir dünya sistemine geçmesi olasılığına derhal nasıl katkıda bulunabileceğimize karar vermekle ilgili siyasi görev.

Notlar


(1) Lat. "İhzar Emri", tutuklamanın yasal yollardan yapılıp yapılmadığının tespit edilmesi için tutuklunun hâkim karşısına çıkarılması emrine karşılık gelir. Amerikan İç Savaşı'nın başlangıcında, 1861'de Lincoln bu emri yürürlükten kaldırmıştır. (y.n.) Yukarı
(2) ABD'de 1918-1921 arasında sosyalistlere ve komünistlere karşı düzenlenen yarı-resmi saldırılar. Yapılan kanlı baskınların ardında A. Mitchell Palmer adında bir başsavcı vardı. (y.n.) Yukarı
(3) George Stanley McGovern. 1972'de ABD başkanlığına adaylığını koyan, fakat seçilemeyen Demokrat Partili reformist senatör. Seçim kampanyası sırasında Vietnam Savaşı'nı derhal sona erdirme ve ABD'de geniş bir özgürlükçü toplumsal ve iktisadi reform başlatma vaadinde bulunmuştu. (y.n.) Yukarı
(4) 1933'te ABD başkanı Roosevelt tarafından ekonominin iyileştirilmesi için başlatılan ekonomik ve toplumsal reform programı. (y.n.) Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Orhan Tüleylioğlu, "Kartal Yere Çakıldı", Milliyet-Sanat, Mart 2004

Amerikalı politikacılar sık sık Amerikan rüyasından söz etmeyi severler. Amerikan rüyası vardır ve çoğu insanın ruhunda içselleşmiş durumdadır. Peki nedir bu rüya? Amerikan rüyası, insanın yapabilirliği rüyası, içinde herkesin elinden gelenin en iyisini yapmaya, en iyisini başarmaya ve bunun karşılığında konforlu bir hayat ödülünü almaya teşvik edildiği bir toplum rüyasıdır. Bu tür bir bireysel kendini gerçekleştirmenin önünde hiçbir yapay engelin olmayacağı rüyasıdır. Bu tür bireysel başarının toplamının müthiş bir toplumsal iyi –bir özgürlük, eşitlik ve dayanışma toplumu– olacağı rüyasıdır. Bu öyle bir rüyadır ki, dünyanın dört bir yanındaki birçok kişi de kendileri için aynı rüyayı isterler.

Tabii ki bu bir rüyadır ve bütün rüyalar gibi, gerçekliğin tam bir temsili değildir. Ama bilinçaltı özlemlerimizi ve temel değerlerimizi temsil eder. Rüyalar bilimsel analizler değildir. Daha çok bize bazı içgörüler sunar. Ancak, içinde yaşadığımız dünyayı anlamak için rüyalarımızın ötesine geçip tarihe dikkatle bakmak zorundayız. ABD'nin tarihine, modern dünya sisteminin tarihine, ABD'nin dünya sistemi içindeki tarihine.

ABD'nin bugün dünyadaki en büyük askeri güç olduğu bir gerçek. Ama epey az paraları ve daha az askeri ekipmanları olan bir fanatik müminler çetesinin, ABD topraklarında ciddi bir saldırı düzenleyebilmiş, birkaç bin insanı öldürebilmiş, New York ve Washington bölgesindeki önemli binaları yıkıp hasara uğratabilmiş olduğu da bir gerçek.

Immanuel Wallerstein Amerikan Gücünün Gerileyişi adlı kitabında ilginç bir tez öne sürüyor. Ona göre, ABD gerileyen bir hegemonik güç ve 11 Eylül bunun bir başka kanıtı. 11 Eylül ABD'nin daha sonraları yaşadığı ekonomik güçlüklerin asli nedeni değildi, ama şüphesiz bu güçlükleri şiddetlendirdi. Amerika'nın ekonomik perspektifindeki düşüşe neden olan şey, 1990'ların refahının, açığa çıkan bütün o şirket yolsuzluklarının gösterdiği üzere, birçok bakımdan son derece yapay yollarla ayakta tutulan bir balondan ibaret olmasıydı.

ABD'nin 1945 sonrası dönemde hegemonik bir güç olarak kazandığı başarının ülkenin hegemonik çöküşünün koşullarını da yarattığını söyleyen yazar, bu süreci dört simgeyle özetliyor: Vietnam'daki savaş, 1968 devrimleri, 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması ve 2001 Eylülü'ndeki terörist saldırılar. Her simge bir önceki simge üzerinde yükseldi ve ABD'nin kendini şu anda içinde bulduğu durum doğdu. Gerçek güçten yoksun, yalnız bir süper güç, kimsenin takip etmediği ve çok az kişinin saygı duyduğu bir dünya lideri ve kontrol edemediği küresel bir kaos içinde tehlikeli bir biçimde sürüklenen bir ülke. Vitenam sadece askeri bir yenilgi ya da ABD'nin prestijine düşen bir leke değildi. Savaş, ABD'nin dünyanın başat ekonomik gücü olarak kalma yeteneğine büyük bir darbe indirdi. Savaş çok pahalıya mal olmuştu ve ABD'nin 1945 sonrası hayli bollaşan altın rezervlerini neredeyse tüketti. Bu koşullar ABD'nin küresel ekonomi içindeki üstünlüğünü sona erdirdi. Dünyanın dört bir yanında 1968 devrimleri patlak verdiğinde, Vietnamlılara verilen destek çok önemli bir retorik bileşen haline geldi. Komünizmin çöküşü aslında ABD hegemonyasının ardındaki tek ideolojik gerekçeyi ortadan kaldırarak liberalizmin çöküşüne de işaret edyordu. Sonra 11 Eylül geldi. Bu terörist saldırının ardından, Bush yol değiştirip terörizme savaş ilan etti ve dünyaya "Ya bizimlesiniz ya da bize karşısınız", dedi. Uzun zamandır en muhafazakâr ABD yönetimlerinde bile hüsrana uğramış olan şahinler nihayet Amerikan politikasına hükmetmeye başladılar. Bugün bu şahince bakış açısının üç ifadesi var: Afganistan'daki askeri saldırı, İsrail'in Filistin otoritesini tasfiye etme girişimine fiilen verilen destek ve Irak'ın işgali.

Wallerstein, kitabının bundan sonraki bölümlerinde, çağdaş siyasi söylemimizin en önemli, en yankı uyandıran sözcüklerini (20. yüzyıl, küreselleşme, ırkçılık, İslam, demokrasi ve entelektüeller) kuşatan gerçeklik ile retorik arasındaki farkı inceliyor. Son bölümde kendimizi içinde bulduğumuz bu zor dünyayla ilgili olarak neler yapabileceğimiz konusunu ele alıyor. Solun bugün ABD'de ve dünyada ortaya koyması gereken gündemi tartışıyor. Wallerstein, ABD'nin önümüzdeki on yılda iki olasılıkla karşı karşıya olduğunu belirterek, "Şahinlerin yolunu izleyip bunun herkes için, özellikle de kendisi için yaratacağı olumsuz sonuçlara katlanır ya da olumsuzlukların çok büyük olduğunu anlar," diyor ve ekliyor: "ABD'nin önümüzdeki on yıl içerisinde dünya meselelerinde tayin edici güç olma konusunda gerilemeyi sürdüreceğine pek şüphe yok. Asıl soru, Amerikan hegemonyasının azalıp azalmadığı değil ABD'nin zarafetle, dünyaya ve kendisine asgari zararı vererek düşmenin bir yolunu bulup bulmayacağıdır."

Amerikan Gücünün Gerileyişi adlı kitap, dünyaya nasıl baktığımız konusunda düyşünmeye çağrı niteliği taşıyor. Immanuel Wallerstein, bu kitabında da bizi, kapitalist dünya sisteminin şu anki kaotik yapısal krizinden çıkıp daha iyi olacak farklı bir dünya sistemine geçmesi olasılığına derhal nasıl katkıda bulunabileceğimize karar vermekle ilgili siyasi bir göreve davet ediyor.

Devamını görmek için bkz.

İsmail Şahin, "ABD'ye Tersten Bakmak", Akşam-lık, 21 Mart 2004

Amerika Birleşik Devletleri, imparatorluk projesi ile tüm siyasi, ekonomik ve askeri stratejilerini yeniden düzenliyor. Büyük Ortadoğu Projesi, imparatorluk hayalinin merkezine oturuyor. Dünyanın en borçlu ülkesi olan ABD, aynı zamanda dünyanın en büyük askeri bütçesine sahip ülkesi. ABD için uluslararası hukuk sistemi, anlaşmalar veya Birleşmiş Milletler gibi kuruluşların artık bir önemi yok. Irak savaşı bunun en önemli göstergesi. 132 ülkedeki askeri üssü ile, dünyanın dört bir yanına yayılmış ajanları ile, evet ABD dünyanın en güçlü ülkesi. Immanuel Wallerstein'a göre durum biraz farklı. Yazar, Amerikan Gücünün Gerileyişi adlı yapıtında, tüm bu olgulara tersten bakmaya davet ediyor. Wallerstein, dünya tarihinde askeri gücün üstünlüğü korumaya hiçbir zaman yetmediğine dikkat çekiyor. "Meşruiyet en azından dünyanın önemli bir kısmı tarafından tanınan meşruiyettir" diyen yazar, Irak savaşı ile ABD'nin meşruiyet iddiasının temellerini dinamitlediğini ifade ediyor. Bunun jeopolitik arenada ABD'yi onulmaz bir biçimde zayıflattığını öne sürüyor. Wallerstein'a göre ABD'nin yıldızı, 1970'lerden bu yana soluyor ve saldırılara verdiği cevap da bu gerilemeyi hızlandırıyor.

Yukarıda verdiği tabloya bakınca, yazarı fazla iyimser bulduğumu söyleyebilirim. O da zaten "ABD geriliyor" tezini bugün çok az insanın kabul edeceğini söylüyor kitabın başında.

Ve diyor ki bu teze inananlar sadece ABD yönetimi, o nedenle bu kadar saldırganlar...

Biraz keyiflenmek adına güzel bir tez! Yazar bu gerilemeyi anlamak için son 30 yılın jeopolitiğine bakılması gerektiğini söylüyor. Bunu yapıyor kitap boyunca da, tarihsel süreç içinde gelişen ekonomi politiğini irdeliyor. ABD'nin II. Dünya Savaşı sonrasına hegemonik bir güç olarak kazandığı başarı ülkenin hegemonik koşullarının çöküşünü de yarattı yazara göre. Vietnam Savaşı, 68 devrimleri, 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması ve 11 Eylül saldırıları. Tüm bu olaylar Wallerstein'a göre ABD'nin şu an içinde bulunduğu durumu doğurdu. "Gerçek güçten yoksun, yalnız bir süper güç, kimsenin takip etmediği, saygı duymadığı bir dünya lideri ve kontrol edemediği küresel bir kaos içinde tehlikeli bir biçimde sürüklenen bir ülke!" Tespitler yerinde ama biraz fazla pembe!

Kitapta sadece ABD yok. Küreselleşme, ırkçılık, İslam dünyası, demokrasi ve entelektüeller var. Tüm bu konular ayrı başlıklar altında inceleniyor, son 30 yıllık gelişmelerin ışığında. Kitapta bir de ötekiler var. Sistem karşıtları Yazar "ötekilerin" tarifini yapıyor, sistem karşıtlığı nedir sorusunu yanıtlamaya çalışıyor. Bir de üç adet ödev veriyor. Onu da kitabı okuduğunuzda öğrenirsiniz.

Devamını görmek için bkz.

Ebru Kılıç, “Dünya 'Amerikan kâbusu'ndan kurtulabilecek mi?”, Radikal Kitap, 29 Ekim 2004

ABD, salı günü bir dört yılını daha oğul Bush'un ellerine teslim edip etmeyeceğine karar verecek. Amerikalıların yapacağı seçimin tüm dünya için önemli olduğuna kuşku yok. Ne de olsa geçen dört yılda Bush yönetiminin Amerika'nın dünya liderliğini tescillemek üzere izlediği siyaset, 11 Eylül sonrası safları güçlendirmek amacıyla sarf ettiği "Ya bizim yanımızdasınızdır ya değil" sözünü bir tokat gibi yüzüne patlatırcasına dünyanın dört bir köşesinde Amerikan karşıtlığını canlandırdı. Hemen hepimiz, "Dünyayı babasının çiftliği gibi yönetmeye kalkan şu Teksaslı kovboy, seçmenlerin izniyle sahneden çekilse," diye bekliyoruz. Rakibi John Kerry, ayrıntılı dış politika hedefleri sunmamış, Bush ve ekibinin körüklediği Ortadoğu yangınına nasıl derman olacağını ortaya koymamış olsa dahi. Hatta zamanında, Irak'a savaş için Bush'a yetki verilmesi yönünde oy kullanmış olsa dahi.

Yine de neresinden bakarsak bakalım Bush yönetiminin politikalarıyla büyük katkıda bulunduğu bir alan var: Kitap dünyası. ABD'yi şu veya bu yönüyle mercek altına alan yayınların yanı sıra, Afganistan'dan Irak'a 'ilgilendiği' ülkeler, benimsediği ya da benimsemediği stratejiler, kapitalist küreselleşme ve Washington'ın dünya liderliği hatta imparatorluğu üzerine son dört yılda yayımlanan kitapların sayısında da ciddi bir artış gözleniyor. Washington'ın izlediği dış politikanın elim bir sonucu olarak görülen 11 Eylül saldırılarının, bu saldırıların sorumlusu Kaide ağına, radikal İslamcılığa karşı başlatılan, bir ay geçmeden Afganistan'ın aylar sürecek bir bombardımana tutulmasına varan 'terörle savaş'ın, hızını alamayan Bush yönetiminin çeki düzen hevesiyle Irak'a dalmasının dış politikayı gündelik sohbet konularımızdan biri haline getirdiği malum. Yayınevlerinin de bu sohbetleri kuru sıkı atışlardan azade tutmaya yönelen, gerek ABD'ye gerek yaşadığımız coğrafyaya ilişkin ezberlerimizi bozan bir çaba içinde olmaları da çok sevindirici.

Onlarca kitabın arasında öne çıkanlardan, kitaplıklarımızda muhakkak bulunduralım dediklerimizden biri Metis Yayınları'ndan Kasım 2002'de yayımlanan Irak'a Savaş: Bush Yönetiminin Bilmenizi İstemediği Gerçekler. ABD yönetiminin kitle imha silahlarını bahane ederek Irak'a saldırmasından birkaç ay önce Roni Marguiles'in önsözüyle çıkan bu incecik kitap, gazeteci William R. Pitt'in Irak'a ilişkin sunduğu kısa tarihçenin ardından BM Eski Silah Denetçisi Scott Ritter'la yaptığı bir söyleşiden oluşuyor. ABD yönetimi tarafından neredeyse 'vatan haini' ilan edilen Ritter'ın açıklamaları, dış politikayı yakından takip edenlerin gayet aşina olduğu, hiç de yeni olmayan bilgiler sunuyor. Ancak bu durum kitabın değerinden eksiltmiyor. Birçoğumuz, Saddam yönetiminin kitle imha silahları üretiyor olmasını, savaşın bahanesi olarak görmekte hemfikirsek de, Ritter'ın 1998'de, Irak'ın Körfez Savaşı sonrası konulan yaptırımlara uyumluluğunu denetlemekle görevli UNSCOM'dan (BM Özel Komisyonu) ayrılmasından beri verdiği demeçler, yaptığı açıklamalar, dikkat çektiği noktalarla bu kanaate varmamızda başlıca rol oynayan kişiliklerden biri olduğuna kuşku yok. Pitt'in yaptığı röportajda da, Irak'ın Körfez Savaşı'nı izleyen yıllarda nasıl bir denetim sürecinden geçtiğini, denetimlerin sona erdirildiği 1998'den savaşın başladığı 2003'e dek neden yeni kitle imha silahları üretmiş olamayacağını da ayrıntılarıyla açıklıyor. Birinci elden çok kıymetli bilgiler. 'Antikapitalist Hareket İçin Kılavuzlar' serisinin üçüncü kitabı olan Irak'a Savaş'ın kimilerinin en faydalı bulacağı yönü ise alternatif küreselleşme hareketinde yer alan oluşumların adreslerini sunması.

Türkiyeli uzmanların gözüyle

Dikkat çekici kitaplardan biri de, Irak savaşının bir yılı doldurmasına kısa bir süre kala Ocak 2004'te Ümit Yayıncılık'tan çıkan Kartal'ın Kanat Sesleri: 'ABD Dış Politikasında Yeni Yönelimler ve Dünya'. Prof. Dr. Toktamış Ateş'in derlediği bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ile İstanbul Bilgi Üniversitesi'nden akademisyenlerin kaleme aldığı makalelerden oluşuyor. Kitap, 'Yeni Cesur Dünya: Uluslararası Sistemin Dönüşümü', 'Günümüz ABD Dış Politikasının Güvenlik Anlayışı: Birkaç Kötü Adam ve Felsefe', 'Amerika ve Dünya: Senden Nefret Etmeyi Seviyorum', 'Siyasi ve Ekonomik Boyutlarıyla ABD'nin Gücü: Hegemonyanın Diyalektiği', 'Irak Harekatı ve Amerika: Çamura Batmanın ABC'si başlıklı beş bölümden oluşuyor. Bölüm başlıklarından da anlaşıldığı gibi ABD'nin son dört yılına odaklanıyor görünse de, makaleler Washington'ın son dört yılda izlediği dış politikayı tarihsel bir perspektife oturtma, bu politikanın izleklerini çıkarma çabasıyla dikkat çekiyor. Halit Kakınç'ın küreselleşme kavramını tartıştığı makaleyle açılan kitap, Deniz Ülke Arıboğan'ın Soğuk Savaş'tan günümüze güvenlik ve barış anlayışlarını incelemesiyle devam ediyor. Ardından, Burak Gülboy'un, 19. yüzyılda dönemin en büyük emperyal gücü İngiltere'nin denizlerde sağladığı üstünlüğe dayalı Pax Britannica'yı incelemesi geliyor. Gülboy'la birlikte, İngiltere'nin 19. yüzyılda emperyal bir güç konumuna yükselip sonra bu konumdan gerileyişine, ABD'nin yükselişine yakından bakıyor, dönemin ABD Başkanı Wilson'ın bu yükselişi taçlandıracak 'Pax Americana'yı hayata geçirme hevesinin hüsrana uğramasına tanıklık ediyoruz. Gülboy, ABD'nin İkinci Dünya Savaşı sonrası sağladığı askeri ve ekonomik üstünlükle, şekillendirdiği yeni düzene 'pax' yakıştırması yapılıp yapılamayacağının tartışmalı olduğunu söyleyerek makalesini noktalıyor. Ahmet K. Han da bizi, yeni muhafazakar ekibin ABD dış politikasına hükmedişini bir komploya bağlayan düşünme biçimlerini sorgulamaya davet ediyor. 11 Eylül'ün neden bir milat olduğundan, ABD iç politikasının derinliklerine uzanan bir makale bu. Ardından Kaan H. Ökten'in ABD'nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi'ni incelemesi geliyor. Sırf bu önemli belgenin çözümlemesi bile bu çalışmaya kitaplıklarımızda yer ayırmamıza yeter. Adil Baktıaya'nın tüm dünyada Amerikan karşıtlığının yükselişini mercek altına aldığı makalesinin ardından, Galip Beygü İsen'le savaşın beraberinde getirdiği önemli sorulardan birine dalıyoruz: Zoraki demokrasi olur mu? İlker Aktükün ise Soğuk Savaş'ın bitimiyle birlikte başgösteren hegemonya bunalımına bizi geri götürerek, bugünü o günlerde baba Bush yönetiminin ortaya attığı Yeni Dünya Düzeni retoriğiyle yeniden okumamızı sağlıyor. Gündüz Fındıkçıoğlu ise ABD'nin siyasi bakışıyla ekonomik durumu arasında paralellikler çizen bir fotoğraf koyuyor önümüze. Galip Beygü İsen'in Amerikan gücünün entelektüel arka planını eleştirdiği makalesinin ardından, kitap en ilginç ve doyurucu çalışmalardan biri olan Ahmet K. Han'ın "Irak savaşı bir petrol savaşıdır" önermesini, ABD'nin petrole bağımlılığını ve petrol piyasalarının durumunu inceleyerek yanlışladığı, savaşın neden çıktığı üzerine bizi biraz daha düşünmeye zorlayan makalesi geliyor. 11 Eylül öncesi ve sonrası ekseninde ABD'yi fotoğraflayan bu makaleler albümü, tarihin önemli bir dönüm noktasında cereyan eden tartışmaları bir kapak altında toplamasıyla dikkati hak ediyor.

Şahinlerin yükselişi

Yeni muhafazakar ekibin yükselişine, Soğuk Savaş sonrası ABD iç siyasetindeki gelişmelere ilişkin daha net bir fotoğraf görmek isteyenler, Los Angeles Times gazetesi muhabirlerinden James Mann'ın İlk Yayınları'ndan çıkan Şahinlerin Yükselişi: Bush'un Savaş Kabinesi'nin Gerçek Hikâyesi başlıklı kitabına müracaat edebilir. Mann'ın Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nden (CSIS) aldığı davet üzerine kaleme aldığı bu çalışma, Bush kabinesinin önemli isimlerinin kariyerlerini ayrıntılı bir tarzda, bir macera romanı tadında sunuyor.

Irak savaşının, ABD ile Türkiye ilişkilerindeki gizli gerilim noktalarını açığa çıkardığına şüphe yok. Mustafa Balbay'ın Cumhuriyet Kitapları'ndan çıkan Irak Bataklığında Türk-Amerikan İlişkileri başlıklı kitabı, Irak, özellikle de Kuzey Irak dolayımının Türk-Amerikan ilişkilerinde sebep olduğu iniş çıkışları neredeyse günü gününe diyebileceğimiz bir titizlikle ortaya koyuyor. ABD'nin Türkiye'ye bakışına, nasıl görmek istediğine dair ipuçları sunan bu çalışma, Türkiye'nin sadece Irak üzerinden ABD ile ilişkilerinin değil, bulunduğu coğrafyadaki mevcut yerinin ve ilişkilerinin de bir panoramasını sunuyor. Amerika'nın Türk heyetlerine verdiği Irak brifinglerinin gizli belgeleri, ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Irak'a geçişini öngören tezkerenin reddi öncesinde ve sonrasında Batı basınında yayımlanan karikatürler, kitabın belgesel niteliğini güçlendiren ekler.

Seçkimizin son sırasında, 1945'ten beri dünya sisteminin başını çeken hegemonik güç Amerika Birleşik Devletleri'nin gerilediğini, 11 Eylül ve sonrasındaki olayların bunun en belirgin kanıtı olduğu tezini savunan bir kitap yer alıyor: Immanuel Wallerstein'ın, Metis'ten Tuncay Birkan'ın çevirisiyle çıkan Amerikan Gücünün Gerileyişi başlıklı kitabı. Wallerstein, "Bana kalırsa 11 Eylül, ABD ile ilgili beş gerçeği dikkatimize sunmuştur: ABD'nin askeri gücünün sınırları, dünyanın geri kalanındaki ABD karşıtı hissiyatın derinliği, 1990'larda yaşanan ekonomik işret meclisinin verdiği akşamdan kalmışlık hissi, Amerikan milliyetçilerinin çelişkili baskıları ve sivil özgürlükler geleneğimizin zayıflığı. Bunların hiçbiri, hayallerimizde yaşattığımız Amerikan rüyasına uymaz.

Bush yönetiminin politikaları da bu çelişkileri şiddetlendirmektedir," diyor. Küreselleşmeden, ırkçılığa, İslam'dan demokrasiye, entellektüellere düşünme biçimlerini ve gerçeklikleri karşı karşıya getiren Wallerstein, dünya sisteminin hiçbir zaman olmadığı kadar insan iradesine, tercihlerimize açık hale geldiğini savunuyor. Bir başka deyişle Irak savaşına giden yolda, ABD'nin köşeye sıkışmış bir kedi gibi oraya buraya pençe atar hale geldiğine, askeri, ekonomik ve siyasi gerçekliklerle ışık tutuyor. Kitabın son bölümü özellikle sola yönelik. Wallerstein, bu bölümde mevcut durumda dünya solunun on dokuzuncu yüzyıl boyunca geliştirdiği stratejiyi eğrisiyle doğrusuyla sorguladıktan sonra, bugünler için bir stratejinin temel çerçevesini çiziyor:

Porto Alegre ruhunu yaygınlaştırın; seçimde savunma taktikleri kullanın; hep daha fazla demokratikleşme için çabalayın; liberal merkezin teorik öncülleri gerçekleştirmesini sağlayın; ırkçılığa karşı olmayı demokrasiyi tanımlayan ölçüt haline getirmeye çalışın; metalaşmadan kurtulma yönünde çalışın; mevcut dünya sisteminden farklı bir şeye geçilen bir geçiş çağında yaşadığımızı her zaman hatırlayın. Kitap kurdunun en merak ettiği şey kitabın sonu, en nefret ettiği şey de sonunun söylenmesidir herhalde. Biz de noktayı, Wallerstein'ın son olarak dünyayı nasıl bir geleceğin beklediğini sorguladığını çıtlatarak koyalım.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.