Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN 975-342-473-6
13X19.5 cm, 288 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ruşen Çakır diğer kitapları
Ayet ve Slogan, 1990
Vatan Millet Pragmatizm, 1991
Resmi Tarih Sivil Arayış, 1991
Sol Kemalizme Bakıyor, 1991
Ne Şeriat Ne Demokrasi, 1994
Direniş ve İtaat, 2000
Derin Hizbullah, 2001
Recep Tayyip Erdoğan, 2001
Nereye Gitti Bu Ülkücüler?, 2003
100 Soruda Erdoğan x Gülen Savaşı, 2014
Ji Realîteya Kurd
Ber Bi
Realîteya
Kurdistan ve
Serencama Meseleya Kurd
, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Türkiye’nin Kürt Sorunu
Kapak Fotoğrafı: Manuel Çıtak
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2004

Irak'ta yaşanan son gelişmelerin ardından, en fazla Kürt nüfusuna sahip ülke olan Türkiye kendi topraklarındaki sorunu görmezden gelip komşusundaki Kürtlerin geleceğine doğrudan ya da dolaylı olarak müdahil olmak istiyor. Bu nedenle, çok sesli bir kitabın Türkiye'nin kendi topraklarındaki Kürt Sorunu'nu tekrar gündeme getirme açısından önemli bir işlev gördüğünü düşünüyoruz.

Gazeteci Ruşen Çakır, çoğunluğu Kürt kökenli aydın, politikacı, belediye başkanı ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinden oluşan yaklaşık 50 kişiyle görüştü. Konunun gerçek muhataplarıyla birlikte, AB uyum paketleriyle birlikte yaşanan gelişmelerden, Kuzey Irak'ın Kürtler için yeni cazibe merkezi olup olmadığına, PKK'nın (Kongra-Gel) geleceğinden eve dönüş yasasının neden işlemediğine kadar pek çok sorunun yanıtını aradı.

Kitapta ayrıca, Abdullah Öcalan'ın son bir yıl içinde avukatlarıyla yaptığı bazı görüşmelerin tutanakları, onlar aracılığıyla dışarıya ilettiği üç ayrı deklarasyonun önemli bölümleri, PKK içindeki tartışma ve ayrışmaların temel metinleri de yer alıyor.

Çakır'ın Vatan gazetesinde yayımlanan yazı dizisine gelen okur mektuplarından bir bölümü de, Kürt sorununa farklı bakışları daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

İÇİNDEKİLER
Sunuş
1 Diyarbakır'da Altı Kanaat Önderiyle Yuvarlak Masa
2 Kürt Sorununa Farklı Bakışlar
3 Kuzey Irak Tartışmaları
4 Yasal Kürt Siyaset Geleneği
5 DEHAP ve 28 Mart 2004 Yerel Seçimleri
6 AKP İktidarı ve Kürt Sorunu
7 PKK ve Abdullah Öcalan
Sonuç
OKUMA PARÇASI

Sunuş, s. 7-11

İlk kitabım Ayet ve Slogan, Türkiye'de İslami Oluşumlar 1990 yılında yayımlandı ve bugüne kadar toplam on kitabım çıktı.

Bu süre zarfında, çalıştığım gazeteler için hazırladığım yazı dizilerini kitaplaştırmadım. Böyle bir tutumdan bilerek kaçındım. Bununla birlikte, kimi kitaplarımın bazı bölümleri hiç kuşkusuz daha önce gazete veya dergilerde yayımlanmıştı; bazı kitaplarımı da piyasaya verildikten sonra yazı dizisine dönüştürdüğüm oldu.

Dikkatli okurlarım, diziden kitap çıkarmama kararlılığımı, geçen yıl, Vatan'daki 19 günlük Nereye Gitti Bu Ülkücüler? dizisini, aynı adla, yine Metis Siyahbeyaz'dan yayımlayarak terk ettiğimi biliyorlar. İyi mi yaptım, kötü mü yaptım, bilmiyorum; ama yayımlandığı zaman epey ilgi gören bu dizideki röportajların, daha önemlisi okuyucu mektuplarının kaybolup gitmesine gönlüm razı olmamıştı. 2004 yılı başında, kadim dostum Vecdi Türk'ün sayesinde sanal âleme kattığımız web sitem (www.rusencakir.com) o sırada mevcut olsaydı, diziyi kimbilir belki de kitaplaştırmaz, böylece onca yıllık ilkeme halel getirmezdim!

Ama Türkiye'nin Kürt Sorunu için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Çünkü Vatan'da arkadaşlarla karar verdiğimiz andan itibaren bu diziden bir kitap yapacağımı biliyordum; daha doğrusu bu konuda baştan kararımı vermiştim. Ancak daha önceki kitap çalışmalarımdan farklı olarak bu sefer kervanı yolda düzmeyi, kitabı büyük ölçüde dizi boyunca şekillendirmeyi tasarladım.

Diziyi takip etmiş olanlar, az sayıda da olsa, bazı röportajları kitaba almadığımı, ayrıca 28 Mart 2004'te Diyarbakır Belediye Başkanı seçilen Osman Baydemir röportajını eklediğimi fark edeceklerdir. Ayrıca gazetede yayımlanan mektupların önemli bir bölümünü de kullanmayıp bunların yerine başkalarını yayımladım. Örneğin cezaevinden çok sayıda "kaliteli" mektup ancak yazı dizisi bittikten sonra elime ulaşabildi. Bunların büyük kısmını geniş olarak kitapta bulabilirsiniz.

Şansım mı şanssızlığım mı bilemiyorum, dizi yayımlandıktan hemen sonra PKK (Kongra-Gel) içinde neredeyse ayrışmaya varacak tartışmalar yaşandı ve bunların en temel metinlerine internet aracılığıyla ulaşabildik. Her birinin birer tarihsel belge olduğunu düşündüğüm Duran Kalkan ve Murat Karayılan'la Mezopotamya Haber Ajansı'nın yaptığı röportajları; Osman Öcalan'ın ağabeyi Abdullah Öcalan'a yolladığı mektubu ve kendisiyle birlikte hareket eden arkadaşlarıyla kaleme aldıkları bildiriyi kitabın son bölümünde bulabilirsiniz.

Aynı bölümde, PKK liderinin, Kongra-Gel içindeki tartışmaları ve yaklaşan yerel seçimleri değerlendirdiği iki avukat görüşünün notları da yer alıyor. Yine Öcalan'ın son bir yıl içinde avukatları aracılığıyla dışarıya ilettiği üç ayrı deklarasyondan önemli bölümlerin de PKK ve liderinin son durumunu anlamamıza yardımcı olacaklarını düşünüyorum. Devletin, en azından bir kanadının Kürt sorununa ve PKK hareketine nasıl baktığı konusunda aydınlatıcı olabilecek, Emniyet'in istihbarat birimleri tarafından hazırlanmış bir analiz de bu bölümün hacmini artıran belgeler arasında yer alıyor.

Türkiye'de Kürt kökenli vatandaşların birtakım sorunları ve beklentileri olduğu ortada. Kimileri olayın ekonomik boyutunun daha belirleyici olduğunu ileri sürerek "Güneydoğu sorunu"ndan bahsederken başkaları siyasi ve kültürel talepleri öne çıkararak "Kürt sorunu" demeyi tercih ediyor. Tabii ki yaşananlara sadece terörle mücadele perspektifinde bakanlar da var. Ortaokul yıllarından itibaren mitinglerde ve toplantılarda "Hernepeş" marşını söylemiş biri olarak bunun adının "Kürt sorunu" olduğunu düşünüyorum ve gazeteciliğe başladığım andan itibaren de bu noktada geri adım atmadım.

Yine de Vatan'da bu yazı dizisini yapmayı kararlaştırdığımız andan itibaren isim bulmada epey zorlandığımızı itiraf etmeliyim. İşin ilginci, sorunun çözümünde, yıllarını PKK ile mücadeleye hasretmiş iki güvenlik görevlisinin katkısı büyük oldu. Dizinin hazırlık aşamasında görüştüğüm bu kişiler, söz konusu olanın "tabii ki Kürt sorunu" olduğunu, başka türlü bu kadar insanı bu kadar uzun bir süre seferber etmenin mümkün olmadığını söylediler.

Yine isim bulmada, Kuzey Irak'taki gelişmeler ve bunların Türkiye'de yol açtığı tartışmalar işimizi iyice kolaylaştırdı. Çünkü ortada çok çelişkili bir durum vardı. En fazla Kürt nüfusuna sahip ülke olan Türkiye kendi topraklarındaki sorunu geçiştirip komşusundaki Kürtlerin geleceğine doğrudan ya da dolaylı olarak müdahil olmak istiyordu. İşte tam da bu yüzden "Türkiye'nin Kürt Sorunu"nu gündeme getirip aynayı kendimize tutmak istedik.

Bu kitapta birçok sorunun cevabını bizzat muhataplarına veya konunun uzmanlarına sorarak aradığımız görülecektir. Soruların bir bölümü AB uyum paketleriyle birlikte yaşanan gelişmelerle ilgili. Bu nedenle hemen herkese "paketler Kürt sorununun çözümü için yeterli mi?" ve "uygulamada neden tıkanıklar yaşanıyor, bunlar nasıl aşılabilir?" diye sorduk.

Her ne kadar Türkiye'nin Kürt sorununu tartışsak da Kuzey Irak'taki gelişmelere özel bir önem atfettik; Kuzey Irak'ın Kürtler için yeni cazibe merkezi olup olmadığının, buradaki gelişmelerin Türkiye'yi nasıl etkileyeceğinin cevaplarını aradık.

Buna bağlı olarak, Kuzey Irak'taki binlerce PKK'lının (yeni adıyla Kongra-Gel üyesinin) geleceğini de tartıştık. Dolayısıyla "PKK ABD ile anlaştı mı?", "Çatışmalar sahiden bitti mi?", "PKK neden sürekli isim değiştiriyor?", "Eve dönüş yasası neden yürümedi?" sorularını muhataplarımıza sorduk.

PKK'yı tartışırken Abdullah Öcalan olgusuna el atmak da kaçınılmazdı. Öcalan'ın devlet tarafından ne derece kontrol edildiği, hâlâ örgütü yönetip yönetmediği, dışardakilere hangi talimatları gönderdiği ve bunların hayata geçip geçmediğini de masaya yatırdık.

DEHAP'ın yerel seçimlere nasıl hazırlandığını, Vatan okurları dizi boyunca parti yöneticileri ve aday adaylarının ağzından dinlemişti. Kitapta, sonraki gelişmeleri, aday belirlemedeki tartışmaları ve seçim sonuçlarını da ayrıntılı bir şekilde değerlendirdik.

Bu çalışmaya 2003 Ekim ayının sonlarında başladım. Fakat Kasım ayında İstanbul'da yaşanan terörist saldırılar takvimimizi altüst etti. Bir müddet ara verdikten sonra çalışmalara kaldığım yerden devam ettim.

Sonuçta 50'yi aşkın kişiyle görüştüm. Bunların büyük çoğunluğunu Kürt kökenli aydınlar, politikacılar, belediye başkanları oluşturuyor. Ayrıca bu sorunun değişik boyutları üzerinde çalışan uzmanların ve farklı siyasi partilerin görüşlerine de başvurdum. Bu arada okuyuculardan yüzlerce faks, elektronik posta ve mektup geldi. Bunların da sayesinde Kürt sorununun daha geniş bir kitle tarafından tartışılması amacımıza ulaşmış olduk.

Kitapta çok kişinin emeği ve katkısı var. Dostlarım Ümit Fırat ve Şeyhmus Diken, bütün çalışma boyunca bana yol gösterdiler, görüşmem için isim önerdiler, akıl verdiler. Naci Sapan, yuvarlak masa toplantımız için Güneydoğu Ekspres gazetesinin bütün imkânlarını bize tahsis etti. Bu gazeteden meslektaşım Erdal Fırat toplantının kasetlerini büyük bir hızla deşifre etti. Vatan'dan Aşkın Arslan da diğer görüşmelerin deşifreleri için büyük emek sarf etti.

Birçok görüşmede ve seyahatte foto muhabiri arkadaşım İlker Akgüngör bana eşlik etti. Geri kalan fotoğrafları Vatan Ankara bürodan arkadaşlarımız ve arşiv bölümü sorumlusu Ali İskefli sayesinde temin ettik.

Feridun Çelik röportajını Vatan İstanbul bürodan Mehmet Çolak, Ahmet Türk röportajını Vatan Ankara bürodan Dilek Gedik ve Osman Baydemir röportajını Şeyhmus Diken gerçekleştirdi.

Kapak fotoğrafınıysa, 14 yıl önce Ayet ve Slogan'da olduğu gibi yine aziz dostum Manuel Çıtak'ın arşivinden bulduk.

Başta Türkiye'nin Kürt sorununu benimle tartışma inceliğini gösterenler olmak üzere, isimleri bu kitapta geçen ya da geçmeyen, ama bu çalışmaya doğrudan ya da dolaylı, bilerek ya da bilmeyerek katkıda bulunan herkese çok teşekkür ediyorum.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Berna Akkıyal, “Kürt sorunu gündemindeki değişimler ve süreklilikler”, Birgün Kitap Eki, Mayıs 2006

Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının doğu ve güneydoğusunda yüzyıllardır yaşamlarını sürdüren, Osmanlı döneminde imparatorluğun işleyiş biçiminin doğal bir uzantısı olarak özerk bir yönetim birimi olarak varolmuş Kürt nüfusu, yeni sınırların belirlenmesinin ardından resmî ideolojinin çoğu zaman çözümsüz bıraktığı bir soruya/soruna dönüştü. Toplam nüfusun yaklaşık yüzde on beşini oluşturan ve sadece bu bölgede değil, Türkiye genelinde önemli bir demografik yoğunluk teşkil eden bu topluluğu, elbette basit ve kesin çözümlerle “sorun” olmaktan çıkarmanın imkânı yok.

Kürtleri sürekli bir sorun kılan nitelikleri, yani farklı kimlikleri aslında daha en başından Cumhuriyet ideolojisi kalıpları içinde tartışılan bir konu oldu. Yaşadıkları toprakların tarihsel sakinleri olan Müslüman bir topluluğu, 1923 yılından itibaren üzerinde çalışılan “vatandaşlık” kurgusu içine oturtabilmenin yolları zaman içinde şiddeti açısından farklılaşsa da özünde belli ilkelere bağlı kaldı. Öncelikle, bölgede yaşayan Kürtlerin nüfus hacmindeki yoğunluğunun düşürülmesi ve homojen yapının kırılması için hem dışarıdan bölgeye doğru hem de bölgeden dışarıya yönelik “göç ettirme” politikası, Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze dek değişmeyen birincil uygulama addedilebilir.

İkinci önemli uygulama ise, etnik grupları hedefleyen asimilasyon uygulamalarının asli unsurlarından biri olan kültürel bastırma ve yeniden şekillendirme uygulaması hiç şüphesiz. Her insan topluluğunun kültürel variyetinin öncelikli taşıyıcısı olan dil ise baskı aracı ve bastırılma hedefi olarak öne çıkıyor.

İki dönem, iki bakış

Özellikle 80’lerden itibaren zorunlu göçün ve etnik asimilasyonun açıkça tartışılır bir direnç noktası hâline gelişi, son yirmi yıllık dönemdeki farklılaşmayı gözden geçirmek için geniş bir çerçeve sunuyor. Bu konuda yöntemsel olarak aynı nitelikleri taşıyan ve iki farklı dönemi karşılaştırma ve farklılıkları teşhis etme olanağı sağlayan iki çalışmadan bahsedebiliriz. Şengün Kılıç’ın 1992 yılında yaptığı röportajlarla hazırladığı Biz ve Onlar – Türkiye’de Etnik Ayrımcılık ve Ruşen Çakır’ın 2003 yılında Vatan gazetesinde yayımlanan röportajlardan oluşturduğu Türkiye’nin Kürt Sorunu adlı kitabı, aynı sorunlara getirilen farklı yorumlar ve dünya konjonktüründeki değişimin bu tikel sorun üzerindeki etkisi ile dikkat çekiyor. Kılıç’ın araştırmasında, parçalanmaya giden topraklar ve açık şiddet biçimlerinin yoğunlaştığı 1990’ların başlarına ilişkin kaygıların her kesimde dillendirilmesine karşılık, Çakır’ın röportajları istikrarsız ve eksik uygulamalara dair şikâyetlere rağmen, genel olarak, Türk ve Kürt aydınlarının her dönemde dile getirdikleri kültürel özgürleşme, dil serbestisi, Kürt dilinde eğitim konularının tartışılır hâle gelmesinden kaynaklanan rahatlamayı yansıtıyor.

“Kürt sorunu” olarak tanımlanan ve Cumhuriyet tarihine yayılmış olsa da özellikle 1984 yılından itibaren düşük yoğunluklu savaşla, münferit çatışmalar çizgisinde gidip gelen deneyim, Cumhuriyet tarihi boyunca sistemli biçimde topraklarından dışarıya göçmek zorlanan, özellikle 1980’ler sonrasında hızla artan gelir dağılımı dengesizliği sürecinde yoksullaştırılan nüfusun başında gelen Kürtleri, batıya yaptıkları yolculukların son duraklarında, yaşadıkları zorluklardan uzaklaşmak şöyle dursun, hayatta kalma mücadelesini her gün yineler hâle getirdi. Bu yeni dönem Türklerle Kürtler arasında o döneme dek şekillenen sınırları keskin ve görünür kılmıştı.

Şengün Kılıç röportajlarını yapmak için, o dönemde çatışmaların yaşandığı ve Türk halkla polis kuvvetlerinin Kürtlere karşı düşmanlığı sürdürdükleri, Kürtlerle Türklerin açık bir düşmanlık ilanından kaçınmadıkları Bayramiç, Konya, Adana gibi şehirleri seçmiş. Bayramiç’te bir keçiye yönelik tecavüzün kan davasına dönüştüğü, ardından yapılan cenaze töreninin yörenin yerli Türk nüfusun gövde gösterisine sahne olduğu Bayramiç’te çalışan yüzlerce işçi, zaten köylerinden zorunlu olarak göçmüş olsalar bile, bir gece içinde şehri terk etmek durumunda bırakılmışlar. İnşaat işçiliğinden başka şansları olmadığını bile bile Konya’ya gelen, fakat özellikle barınma konusunda yerli Türk halkın insafına terk edilen Kürt işçileri, kendilerine değerinin kat kat üstünde bedellerle bile kiralanmayan evlere yerleşemedikleri için inşaatlarda yatıp kalkarak fiili olarak kamplaşmaya zorlanmışlar. Bunun yanında, Konya’ya daha önceden gelip yerleşen ve büyük ölçüde asimile olan Kürt nüfusunun “yeni gelenler”e yönelik suçlayıcı tavırları ise, “Kürt sorunu” iddiasının zihinlere yerleşmiş bir olguya dönüştüğüne işaret ediyor. 1990’ların başlarında büyük ölçekli göçlerle nüfusları katlanan Adana ve Mersin gibi güney şehirlerinde, tarım arazilerinin sahibi olan Türklerle, kendi bölgelerinde yüzlerce dönümlük topraklara sahip oldukları hâlde, göçe zorlanarak tarlalarda ırgatlık yapmak durumunda bırakılan Kürtler arasında “apartheid” benzeri somut sınırların varlığı dikkat çekiyor. Bu bölgelerde, göç nedeniyle yaşanan huzursuzluğun ve Kürtlere yönelik ayrımcılığın yarattığı gündemde ise, “ayrılma” ve “bağlı tutma” ifadelerinin kullanıldığını, Kürt milliyetçiliğinin yükselişini ve Türk basınında Kürtlere yönelik düşmanca tavrı görüyoruz.

2000’lerin değişen gündemi

Ruşen Çakır’ın 2003 yılında Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin gündeme geldiği sırada yaptığı röportajlar, resmî tavrın “ayrılma-bağlı tutma” kaygısının sürmesi açısından önceki dönemle paralellik taşıyor elbette. Ama bu kaygının gerçekçi olmadığı tüm konuşmacıların ifadelerinde görülüyor. 1990’lar ve 2000’lerde dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan, ulusal siyasal yapılarda gerçekleşen değişim, insan hakları ve özgürlük ilkelerine yapılan vurgu bir yanda yeni ulus-devlet ideallerini istikrarsız kılarken öte yandan kitlesel hareketlerin etrafında toplanacağı ortak hedefler yarattı. 2003 yılında AB’ye katılım süreci içine giren Türkiye’ye sunulan şartların başında gelen insan hakları, eşitlik ve kültürel özgürlük meseleleri, asimilasyona direnen Kürt nüfusu ilk elden muhatap alıyordu. 1990’lar ve 2000’lerin ilk yarısı boyunca dünya genelinde yaşanan demokrasiye, insan haklarına yönelik hamlenin içinde yer almak için her türlü kıstasa sahip olan Kürt azınlığın, maddi koşullar açısından hem anlamsız hem de fazlasıyla zorlu bir süreç görünümüne bürünen “ayrılma” politikası yerine, etnik kimliğin tanınması hedefine odaklandığını görmek hiç de zor değil. Bu noktada, Cumhuriyetin “göç”le birlikte en yoğun olarak uyguladığı “kültürel nitelikleri yok etme” uygulamasının tersine bir araç hâline gelerek, ekonomik ve cebri uygulamalar sonucunda göçe zorlanan Kürt azınlık arasında önemli direnme noktası olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Çakır’ın röportaj yaptığı Kürt kesiminden isimler resmî asimilasyon politikasının Kürt azınlığın silahlanmasını meşru kıldığını söylemelerine karşın bu tavrın işlerliğinin olmadığını kabul ediyorlar. Buna karşılık AB süreci içinde değiştirilen yasalar ve genişletilen kültürel haklar alanını hâlen Kürtlere kimliklerini sahiplenerek yaşama imkânı vermese de, varolan sorunların ilk kez açıkça tartışılabilmesinin yarattığı geleceğe yönelik umut göze çarpıyor. Eve dönüş yasasının uygulamasındaki hatalar nedeniyle yürümediği vurgulanırken, devletin Kürt toplumuyla müzakereye yanaşmaktan başka bir çözüm yolu olmadığı, geçerli ve sürekli bir çözümün de bu yolla elde edileceği belirtiliyor.

Uzun bir sürece yayılan toplumsal çatışma deneyimlerinin zaman içinde aldıkları biçimler ve geçirdikleri dönüşümler yalnızca meselelerin kendisine değil, insanlığın gündeminde gelişen topyekûn değişimlere de işaret ediyor. Kürt sorunu açısından 1990’lardan 2000’lere kadarki sürede gözlemlenen sürekliliklerden çok yaşanan değişimlerin öne çıkması, bu yansımanın olumlu izlerini taşıyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.