Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-424-0
13x19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Niyazi Zorlu diğer kitapları
Şehiriçi Öyküleri, 1998
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hergele Âşıklar
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Emil Nolde
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2003
2. Basım: Aralık 2015

Sinsi ya da açık politikaların, aile, okul gibi kurumların, –kısacası hayatın– yalanlarına isyan eden iki gencin öyküsü... Tanrının verdiği harfleri dilediklerince kullanmaya karar verince başlarına gelenler...

"Tanrı bize A vermiş... Bak, Tanrı bize B vermiş. Sonra C, D, sonra bize E vermiş. F vermiş, G, H, I, İ, J, K. Tanrı bize taaaaaaaaaA Z'ye kadar, sonuna kadar söz vermiş.

"Biz tA en başlangıçta n'apmışıZ? Biz: Cemicümle, bu söze güvenmişiz. Almışız harfleri, özlemden kavrulmuş kahve çekirdekleri gibi –ince ince dürülüp ağırlık ve kıymetlerine göre yerleştirilmiş el işi umutlarmış gibi çeyiz sandıklarındaki– çıkarıp yerlerinden her birini koklayıp göğsümüze bastırmış ve dizmişiz karşımıza. Bir güzel seyretmişiz ki! Aa, sanki yeni bir cümle basamağı! Hemen oracığa, merdivenlere çöküp oynamaya başlamışız. Onları yan yana getirmişiz, harfleri yan yana. Sıcak bir ekmek gibi bölünebildiğini görünce artmış hayranlığımız. Mutlu bir son dilemişiz kendimize, mutlu bir Z."

OKUMA PARÇASI

s. 33

Biz her şeyi bacalardan duyduk. Kuş olup uçmak mı, bir çatının damında böyle tüneyip kalmak mı, dedik, allah kimseye vermesin, tövbeler olsun. Gittik, olup bitenleri annemize yemin ede ede anlattık. Annemiz, "Gel," dedi bize, kollarını açıp gülerek. "Gel bakayım benim hergele oğlum!"

Bizi sarıp sarmaladı, "Ben seni hiç öcülere, cadılara bırakır da, çarşıya gider miyim hiç! Ben senin kılına dokunur ve dokundurur muyum hiç?"

Annemize inandık. El ele verip çarşıya dondurma yemeye gittik. Agatha'nın romanlarından aldık. Kasa çakıyorduk. Ağır öğrenciydik. Çalışıyorduk. Terimizi silmeye vaktimiz yoktu, ama bir yanda tahtaları çivilerle örüyor, öte yandan merakla soruyorduk: "Eee," diyorduk, "sonra?"

s. 54-57


(...)

Ben Optalidon! Ben kararımı bu mahzenden çooook önce verdim Mediha Hanım! Ben büyüyünce korkutucu olacağım, dedim. Herkesin ödünü patlatıcam. Adımı Optalidon'a çıkarmak için az çabalamadım. Korkunç bir ağrı gibi başlara saplandım. O başlara ispirtolu çatkılar bağlattım, ispirtosuz olanları ise çenelere dolattım.

Ben bebekken hiç öyle emekleyip sürünmeden birdenbire ayağa dikilivermişim, bir gün avludaki tulumbadan su çeken annemin arkasına sessizce yanaşmışım, annem birdenbire dönüp de beni karşısında ayakta görüverince küçük dilini yutayazmadan koca bir çığlık atmış ve korkusu sevincinin önüne geçmiş ve beni bir tokatla yere savuruvermiş, sonra sevinci skoru eşitlemiş "maşallah çocuğuma" diye beni iftiharla kucağına almış. Bakın şu saf gülümsemeye, melek gibiyim, kim kuşkulanır benden. Basın açıklamalarını, siz de takdir edersiniz ki hakkını vererek yaparım. E, biz, mikrofonların iltifatına varana epey yollar katettik!

Hiç unutmam; bir gün karşıdan bizim sırık Koko'nun geldiğini görüyorum, "naber lan!" diye bana sesleniyor, "nolsun, eve... sen?", "camiye, dedemi teraviden almaya!" diyor, ben bir yandan "iyii!" diye yüksek sesle konuşmaya, öte yandansa dudaklarımı ısırarak içimdeki zevki kapatmaya çalışıyorum, sonra hızlı adımlarla yokuşu tırmanıyorum, çok az zamanım var, yüreğim ağzımda öbür yokuştan aşağı yuvarlanırcasına iniyorum. Hemen birkaç metre ötemde, buraya yanaşıyor. Sotaya yattığım yerden aniden önüne sıçrayıp elimdeki cep fenerini yüzüme tutuyorum. Var ya, bu nasıl çığlıklar atarak kaçıyor, tutana aşkolsun. Bunlar ufak işler deyip geçmeyin beyler! Araştırıp soruşturdular ama kimin yaptığını anlayamadılar. Çocuğu hemen o gece hocaya okutmaya götürdüler.

Bu mesleğin en önemli yanı deşifre olmamaktır. Bu yüzden karşındakini, yani kimi korkutacaksan onu iyi deşifre etmen gerekir. Korku hedefinin hedefleri nelerdir? Zaafları, zevkleri, kulaklarını hangi laflarda dikip hangilerinde söndürdüğü, neler konuşulduğunda makarayı ileriye sarmaya çalıştığı... Her şeyi hesap edeceksin. Herkesin yumuşak bir topuğu vardır, unutmayacaksın. Bundan başka annelerinin gece yatmazdan önceki konuşmalarına kulak kabartıp ipuçları bulmaya çalışacaksın. O zamanlar beyler, nah şuncacık çük kadar veletim. Koca bir ekibin işini tek başıma yapıyorum. Elbette ara sıra başkalarının yardımına gerek duyuyorum, ama o salaklar da bana yardım ettiklerinin farkında bile olmuyorlar. Bakın şimdi Vampirin Gece Öpücüğü adlı bir filmden sonra, çocuklarla eve dönüyoruz, onlar aralarında konuşuyor, biri diyor "vampir var!", diğeri diyor "vampir varsa ebemin de şeyi var", "bu gece evinizin kapısını gııııırrrç diye gıcırdatıp da yorganını örtmeye gelirse görürsün", "o gelsin de benim küçük Koko'ma öpücük versin!", "bu gece geliyormuş ve kara peleniyle seni sarıyormuş...", "pelen değil ki oğlum pelerin pelerin!" diye atılıyor Koko.

Nınınının! Tam bu anda onun korkusunu gül gibi koklayıp kopardım ve ceketimin yakasına asıverdim. Oradaydı. İçinin gergin pelerinini yumru gibi zorluyordu. İşte orada diplerde bir yerde duruyordu, sezmiştim, ele geliyordu, korkusu yayılmaya hazırdı. "Pelen"in kara ipini çözmeye hemen oracıkta başladım. Onu elime yumak yapıp saracaktım; haa gerçekten de inanıyoruz vampirlere ha, korkuyoruz onların kanlı ısırıklarından. Ulan yazlık sinemadan çıktık, cepte para olmasa da her defasında bahsinin geçeceğini bilirdim, "Somsoğuk bir gazoz ne iyi olurdu!" Tam bu anda sinsice patlatıyorum: "Bizim kanımız da soğuk mu acaba, öyle ya vampirlerin kanatları var, yazları vampirlere herkes hava gibi bedava!"

İşte ben taa o zamanlardan beri ortalığı böyle yatıştırır, yumuşatırdım. Yarasa gibi memeli, pırasa gibi püsküllüydüm, özümde devletşahadet kadar sinsiydim.

Ertesi gün çiviler elimizde, küçük boş arsacıklardan toprağı killi olanları dolaşıyor, kendimize oyun için arsa arıyoruz, sonra birilerinin yanına efendice yanaşıyor, çivileri dışarıdan içeriye doğru ince ölçümlerle saplıyor, birbirini kesmeyen irili ufaklı çizgilerle "yamuk daire" gibi küçüle küçüle dalıyoruz, ve oyun kendi içine bir çivilik boşluk bırakmayacak şekilde kapandığında, toprağı tabanımızla düzeltiyor "yeni bir el"e başlıyoruz. Çivi saplanmazsa sayılmıyor. Eller ilerledikçe çocuklar sessizleşiyor. Yenilgiler ve yengiler benzer bir kayıtsızlıkla karşılansa da, gözler en fazla iki karışlık oyun alanına saplı, yamuğun etrafında yavaşça dönülüyor, işte tam o esnada konuşmalar sessizce başlıyor:

"Gözlerin neden şiş? Uyumadın mı?"

"Yok ya! Hep kâbuslar gördüm!"

"Ama dünkü film de çok korkunçtu!"

"Var ya dün gece beni de rüyamda vampirler kovalayıp duruyordu, tam odunluktan sopayı alıcam, tamam mı tam vampirin kalbine kalbine saplayıp siyah kanını akıtıcam orospu çocuğunun, ben daha peşinden koşmaya başlamadan annem giriyor aramıza ve elimden odunu kapıveriyor, 'Vampirini sittirme bana!' diye bağırıyor, 'Sen biliyor musun odunun kilosu kaça!' diyor kadın ya! Anne yapma, etme, diyorum. Vampiri gösteriyorum. Hepimizi yiyip bitirecek, diyorum. Vampire bakıyor, şöyle bir saçının dibini sıkıntıyla kaşıyor ve 'bir taş koyuver kafasına olsun bitsin yahu!' diyor, yerden bir taş alıp vampire doğru savuruyor ve hakkaten vampir bir anda bağırarak küçülüp havada V'ler çizerek kayboluyor. Annem hafiflemiş, sevinçle konuşuyor. 'Bak senin V/am/pire, oluverdi am/pire,' diyor."

"Ne acayip lan! Çok manyak... Tıpkı dün gece benim düşümde gördüğüm gibi..."

"Ne gördün anlatsana!"

"Pencereye bir şey çarpıyordu, uyandım... Kedi medi sandım! Ulan gııyyyk gıyyyk diye bağırıyor, belki de fare yavrusudur dedim, ama kanat sesleri duyunca bir durdum, kuş mu fare mi, anacığım bir de baktım, kanatlı fare, yarasa, ağzının içi kan gibi kırmızıydı... Hemen annemi uyandırdım, annem bana uykusunu böyle böldüğüm için biraz alındı, hadi Haydar ama, lütfen saçmalama da yat, dedi kibar bir şekilde, napayım, yattım ben de!"

"Ee, sonra?.."

"Sonra odaya geldim vampir yatağımın kenarında oturuyor. 'Özür dilerim ama bu evde sana kimse inanmıyor!' deyip yatağıma yattım. Sonra Salak, kalktı bana o ıslak dudaklarıyla iyi geceler öpücüğü verdi!"

"Ee, sonra?"

"Hepsi bu kadar."

"Hepsi bu kadar mı?"

"Bu kadar... Dedim ya, saçmaydı."

Koko'nun bakışları boynuma doğru kayıyor. Orada üst üste, şimdilik sivilceye benzeyen iki nokta: Noktaları görüyor, ama görmezden geliyor, "Amaan," diyorum çivimi cebime koyarken umursamaz bir tavırla, "Bunların hepsi fasa fiso ya! Yok vampirmiş, yok cadıymış... En büyük allah, başka büyük yok oğlum... Öbürleri hep saçmalığın daniskası! Hepsi sivrisinek ısırığı!"
(…)

Devamını görmek için bkz.

s. 65-66

Sonra Düş ya! Çukursinemasıkalabalığından bir kadın öne doğru çıkıyor, yumruk yaptığı elin iç kenarına sol elinin avucuyla altı patlatarak fedailerden birine bağırıyor.

"Sakın bu akşam eve geleyim deme... Sana mmmammam yok bu gece... Çok istiyorsan, doooğrukerhaneye!"

Düş ya! Bir ağızdan dolu dolu gülüyorlar!

Başka bir kadın, 1 VALİDE yere saçılmış güllerden birini alıp havaya kaldırıyor ve bas bas VALİye bağırıyor. "Size evlat mevlat da yok bundan böyle! Bakın komşular benim kızım kırmızı bir güldü. Yavrum bütün gün kitaplara gömülürdü. Çok ama çok düşünceliydi. Bizi, sizi düşünürdü. Başın belaya girecek kızım, kapa bu meseleleri derdim ama... Unutmazdı, dedim ya, ayraç olarak sizi kitaplarının aralarına koyardı... Kaldığı yeri sizinle bulurdu, sizin sayenizde durduğu yerden devam ederdi. Sizinle romanlar arasında benzerlikler kurardı. Ona kalsa sizin hayatınız ne kadar romansa, romanların hayatı da o kadar sizdi. Hallihamur olup çıkmıştınız. Onu, işte bu melek kızımı bir sayfa gibi koparıp benden aldılar. Hadi bakalım, iyi mi! Şu işe bak sen! Vazifelerini yaparken kızımın hayat mesaisinden çaldılar. Paydos ediyoruz biz de be! Filmi burada koparıyoruz. Bana kızımı verin. Siz bir kız nasıl verilir bilir misiniz? Ben sizin fedailiğinizin kitabına tüküreyim. O kitaplar öğretmez ki, nerden bileceksiniz! Ama ben bilirim..." Basma elbisesinin göğüs düğmelerini çözüyor (fedailerin manevi anası Mediha Hanım, "Kapa şu düğmelerini terbiyesiz kadın!" diye laf atıyor. "Şifon'un görülüyor, şifonun!") ve düş ya, küçük ve son kızı Esma'yı iki göğsünün arasından çıkarıp bayrak gibi havada sallıyor. "Değerini benim kadar bilene kadar size kırmızı kız yok artık!" Sonra kızı tekrar hızla yerine koyup elbisesinin düğmelerini kapatıyor. Eee, ne de olsa düş ya! Herkes bir ağızdan dolu dolu hüzünleniyor.

Herkesin içi bir anda yanıyor.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Asuman Kafaoğlu-Büke, "Hergele Âşıklar", Cumhuriyet Kitap, 6 Kasım 2003

... Hergele Âşıklar okuyanı daha ilk sayfalardan içine çeken bir roman. Niyazi Zorlu, inanılmaz dil yeteneğine sahip bir yazar. Bu romanda argoyu, şiirsel ve gerçeküstü ile karıştırıp önümüze atıyor. "Önümüze atıyor" diyorum, çünkü roman boyunca anlayıp anlamamamızı hiç umursamadan yazıp durmuş. Belki de bu yüzden uzun zamandır okuduğum en şaşırtıcı romanlardan biri.

Üstelik şaşırtıcı olmasının nedeni anlattığı eşcinsel aşkta gizli değil; sürekli konu içinde sıçramalar, deforme edilmiş bir yapı içinde okuyanı sanki bir yandan diğerine savuruyor. Konunun can alıcı bir noktasına ulaştığımızda ve tam da konuyu çözdüğümüz hissine kapıldığımızda, asıl anlaşılacak şeyin bizden uzaklaştığını görüyoruz, hem de öylesine uzaklaşıyor ki absürd bir noktada bırakıyor bizi.

Hergele Âşıklar'ın konusu basit sayılır, romanda az sayıda kahraman yer alıyor. Romanın asıl kahramanları A'dan Z'ye harfler ama 29 harfin dışında, Zekeriya ve Hazan var. Zekeriya, alfabenin tersine Z ile başlayıp A ile bitiyor, aynı adı gibi tersten yaşıyor hayatı. Sınıf arkadaşı Hazan'la aşkları ise daha ilkokul yıllarında başlıyor. İki çocuğun aşkını Niyazi Zorlu, hiç yüceltmeden anlatmış, aksine özenle sıradanlaştırmış, bayağılaştırmış ve çocukça bırakmış; duygu yüklü bir aşk yerine, bedensel arzu ile dolu bir aşk anlatmış. Hayata "erken azan" çocuklar tanımlamasını kullanıyor Zekeriya ile Hazan için. Aşklarının ilk dışavurumu da hiç duygusal bir yoğunlukta değil, aksine sınıfta birbirlerine sürtünmeleriyle başlıyor! "...Zekeriya, usulca sürterken Zeker'ini çıkarıp okşamaya başlıyor. Öğretmen, Zekeriya'yı adının yarısı elinde öylece sallanırken ensesinden kavrayıp yakalıyor ve sittir çekip vurmaya kalkıyor..."

Romanlar sözcüklerle bir gerçeklik kurarlar, Hergele Âşıklar yarattığı gerçekliğin hep sözcüklerde kalmasını sağlıyor. Roman boyunca Zekeriya'nın harflerden oluşan bir sözcük olduğunu sık sık hatırlatıyor bize yazar. Üstte alıntı yaptığımız "Zeker'ini çıkarıp okşamaya başlıyor..." bunun ilk işaretini verdiği yer ama zaten romanın başlangıç bölümü de bizi buna hazırlıyor. Anlatılan öykünün sadece harflerden oluştuğunu biliyoruz. "Tanrı bize A vermişti, B vermişti. Ama biz öğrenmiştik. Almıştık harfleri bizim öğretmene tutmuştuk. Pis bir kelle sırıtışıyla kovalamıştı masumiyetimizi. Onun nefretini harfler bile dindirememişti."

Masumiyeti harfleri öğrenerek yitiriyoruz Zorlu'ya göre. Çünkü harflerle kurgulamaya başlıyoruz. İnsanı yalancı yapan, hayal kurmaya iten hep sözcükler, ve onlar hiç masum değiller.

Romanın diğer kahramanları Mediha Hanım ile Kement, iktidar güçlerini temsil ediyorlar. Kement "...özgür ve doğal olan ne varsa –bu örneğin bir geyik, rüzgâr, mermer ya da deniz olabilir– kovboylar gibi boyunlarına kementini fırlatacaktı. O, Şark'ın en hızlı kov'boyu olacaktı. Tek işi tek gücü kov'lamak" diye tanıtılıyor. Mediha Hanım ise iri elleri, keskin dişleri ve büyük kulaklarıyla tam bir kurt, hem de ikiyüzlü bir kurt. Perdeleri çektiğinde yaşlı ve sakat annesine eziyet eden ama komşuların gördüğü kadarıyla annesine ihtimam ile bakan bir kadın. Paşa soyundan gelen ailesi ve konağı ile çevresinin de üstün gördüğü biri, bunlar onun iktidar gücünü artıran öğeler oysa ki.

Bir başka karakter de Diddo çikolatalı gofreti, bu ise paranın alma gücünü, tüketimin tatlı hayalini simgeliyor romanda. "Bir Diddo için kendini mi sattın?" romanda sık sorulan soru. Mediha Hanım ile Kement Diddo'yu çocuklar üzerinde etki yapmak için kullanıyorlar. "Mediha Hanım tepsinin örtüsünü hiç nazlanmadan hızla çekiyor. Mis gibi bir Diddo kokusu çocukların çıkık adem elmalarını dalgalandırıyor." (s. 32) "Kement çocukları Diddo lafı ile gaza getiriyor. Ağızlarının suyunu akıtıyor. Karanlığı çil altınlar gibi başlarından aşağıya döküyor. Kendilerine giysiler biçmeleri için metrelerce, arşın arşın karanlık uzatıyor." (s. 47)

Zekeriya ise çocukları bu tuzaklardan korumaya çalışıyor. "Adam olun lan! diye çıkışıp çocukları durduruyor. Kendinize laf söyletmeyin! Bir Diddo'ya çocukluğunuzu satmayın! Çakala kurda yem olmayın. Yularınızı kimseye teslim etmeyin. Kendi yularınızı kendiniz çekin, ki.. Sizin de söyleyecek bir çift yeni umudunuz olsun!" (s. 51)

Roman, küçük başlıklar verilmiş bölümlerden oluşuyor. "Başlangıçları" bölümüyle başlayıp –en başta önsöz niteliğinde bir de "Dili ve Irmakları" bölümü var– "Sonları" bölümüyle bitiyor. "Yorganları", "Taraçaları" gibi bölümlerde yaşadıkları Çukur adlı yer ve oranın yaşayanları anlatılıyor. Taraçaları, ipe asılmış çamaşırları anlatıyor, yorganları ise Yorgancı Rıza anlatıyor. Tüm cisimlerin can bulduğu bir anlatım içinde ve hergele âşıklara her açıdan bakarak öğreniyoruz hikâyelerini.

Romanı ancak bitirdikten sonra bunun aynı zamanda politik bir baş kaldırı olduğunu kavrıyor insan. Özellikle "Arzuhalleri" bölümü bunu açıkça dile getiriyor ama bundan önce de insanın kendi varlığını koruması, tutucu güçlere karşı direnmesi romanın özünü oluşturuyor.

Hergele Âşıklar bütün olarak çok tutarlı. Küfürlü argo diline rağmen çok sevimli bir roman. Eksikliklerine gelince, en başta, italik ile yazılmış bölümlerin metnin diğer bölümlerinde ayrılmaması zorluk yaratıyor. Önceleri bir iç ses gibi algılanan italik bölümler sonradan pek de bu görevi yapmıyorlar, aynı tonda ve aynı dille yazıldıklarından hikâyeye bir şey katmıyorlar. İtalikle yazılmış bölümleri okumadan roman okunabilir mi diye bir deneme yaptım ve gerçekten de hiçbir şey fark etmedi, konu yine anlaşılabilirdi onlar olmadan, hatta belki daha kolay anlaşılırdı. Bir başka belirtilecek nokta ise bazı yerlerde roman kendi yarattığı etkiyi azaltan bir laf kalabalığına girmiş. Duygu olarak çok yerinde yakaladığı ve okuru etkileyen imgeleri başka bir imge kullanarak yeniden anlatmaya kalkmış, bununla etkiyi artıracağı veya katlayacağı düşünülmüş oysa etkinin azalmasına neden olmuş. Örneğin 21. sayfada bir beddualar listesine başlanmış, art arda o kadar çok beddua sıralanmış ki ilk birkaç tanesinin etkisi tüm sayfa boyunca sürenlerin içinde tamamen anlam yitirmeye başlıyor. Bu türden laf kalabalığı günümüz romanlarında benim en sık eleştirdiğim unsurlardan biri fakat çağımız yazarlarının da en sevdiği anlatım tarzının başında geliyor, sadece Türk yazarlarda da değil, Salman Rushdie'den Zadie Smith'e çok sayıda yazar bu formu kullanıyor romanlarında.

Devamını görmek için bkz.

A. Ömer Türkeş, "Varoşların isyankâr çocukları", Radikal Kitap Eki, 2 Ocak 2004

1998 yılında Şehir İçi Öyküleri adlı hikâye kitabı yayımlanan Niyazi Zorlu, yazarlık serüvenini sessiz sedasız sürdürenlerden. 1965 Bingöl doğumlu Zorlu, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi'ni bitirmiş, TRT için radyo oyunları ve skeçler yazmış, 1994 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri'nde "dikkate değer öykücü" olarak anılmış; ikinci kitabı Hergele Âşıklar onun ilk romanı. Ancak belirtmek gerekir ki, Zorlu'nun ilk kitabı Şehir İçi Öyküleri, İzmir'in Taşmaşalık mahallesi sakinleri etrafında dönen hikâyelerin ardında kendilerini sürekli hissettiren yoksulluk, dışlanmışlık, şiddet gibi temalarla bir bütünlük arzediyor ve romana yaklaşıyordu. Yazar, şehir tarafından yutulmuş gecekondu semtlerinin

hikâyeleştirilerek kurtarılmayı bekleyen insanlarını, o şehir ve o insanlara ulaşmayı engelleyen 'araya gerili dil perdesini yırtarak' anlatmış, farklı bir dil ve uslup arayışının ipuçlarını sergilemişti. Hergele Âşıklar, işte o arayışın ürünü.

Yine yoksul semtlere götürüyor okuyucusunu Zorlu. Kentin hemen dibine çömeltilmiş Çukur mahallesindeyiz. O çukurdan çıkma şansı olmayan mahallelilerle teker teker tanışıyoruz. Hikâye, onlardan birinin, Zekeriya'nın çocukluktan delikanlılığa kadar hiç vazgeçmeden sürdürdüğü

'hergelece' hayatı üzerine kurulu. Hergele sözcüğü yanıltmasın; Zekeriya ve Hazan'ın hergeleliklerinde itlik, uğursuzluk yok, tersine etraflarını kuşatan her pisliğe, kendisini dayatan bütün kişi ve kurumlara ya da onların sokaktaki uzantılarına karşı isyanı da barındıran ayrıksı aşklarıyla, son yıllarda pek az örneğine rastladığımız olumlu kahraman tipleri onlar.

Doğumundan başlayarak izliyoruz Zekeriya'yı. Daha o zamandan romantik, o zamandan isyankâr, öyleyse daha o zamandan "tehlikeli" biri. Henüz ilkokul sıralarında patlayan öfkesi ile kayda geçirilecektir Zekeriya. Oysa mahalle arkadaşı Kement gibi düzene ayak uydurmak, birkaç "diddo"ya ruhunu kötülüğe satmak, işin kolayına kaçmak, iyi çocuk olmak da mümkündür. Zekeriya doğru bildiği yolda yürüyecek, teorisi ile değilse de pratiğiyle bağlanacaktır devrimci hareketlere. Ne var ki dar zamanlardır, sokaklarda ölümün kol gezdiği kalleş zamanlardır. Zekeriya ve diğer hergeleler ülkenin belli başlı fedai oymaklarınca harıl harıl aranırlar. Tehlikelidirler. Çünkü dünyayı adlandıracak harfleri, kelimeleri, sözleri vardır; A'ları vardır ellerinde, B'leri, C, D, E... Ellerinde pek çok harf vardır... Aranma emriyle vurulurlar, vur emriyle aranırlar! Aynı anda 3 öyküde birden parendeler atarlar, 29 harfi 33'lük tespihler gibi şakır şukur aşkla sallarlar! Ancak dedik ya, dar zamanlardır Eylül günleri, kalleş zamanlardır; hergelelerin yaşama şansı artık hiç kalmamıştır.

Niyazi Zorlu, merkezine Zekeriya'nın kısa hayatını aldığı ve o hayatı Çukur sakinlerinin hayatlarına paralel olarak zamansal sıçramalar ve bilinçte kırılmış algılar eşliğinde –gündelik konuşma dilinin o algıyı engelleyecek perdesini yırtarak– aktarırken 12 Eylül öncesinin politik meselelerine özel bir vurgu yapmıyor. Tersine, politika Zekeriya'nın hayatının içinden çıkıp katılıyor hikâyeye. Romanda asıl ağırlık Çukur'un şiddetle harmanlanmış, kısır çekişmelerle solmuş tahammülü güç yaşam koşullarında. Ne var ki bu ürpertici koşullar metnin hiçbir yerinde sloganlaştırılmıyor, edebi anlatının sınırları dışına çıkılmıyor. Mesela mekânları şu cümlelerle tasvir ediyor Zorlu; "nasıl olduysa, çukura doğru rüzgar esiyor. Avlulara, odalara yaseminlerin kokusunu taşıyor... Çürük bir diş gibi sızlanıyor mahalle, üzerindeki sarı ve iri toz bulutu ağır ağır dalgalanıyor. Yanlarına kadar yere gömülü, birbirlerinin üzerine abanmış, boyaları hangi renk oldukları çıkarılamayacak kadar solmuş, yağmuru yiyince şişmiş, güneşi görünce çatlamış, sakinleri kadar ölümcül ve bir o kadar inatçı, çoğunluğu iki katlı evlerden balgamlı öksürükler işitiliyor". Öksürüklerle birlikte "bizim bu sırtımızdaki eğrilik hiç düzelmez mi, devletin şefkatli kollarından tek bir tanesi okşamak için bedenimize uzanamaz mı? Hiç çıkış yok mu?" haykırışları da işitilmektedir. O haykırışların sahipleri ki; "yaz kış sırtlarında erkeklerin ceket, kadınların yün yelek, aynı. Gömlekleri hep kollarından uzun kollu. Hayata hep fanilalarındaki ve çoraplarındaki deliklerle, renkleri ve büyüklükleri birbirine uymayan ceket, gömlek düğmeleriyle, hırkalarındaki söküklerle, ayakkabılarındaki kalın kartonlarla açık vererek girerler".

60'lı yılların sonunda, gecekondu mahalleleri kentleri kuşatmış, bu derme çatma evleri bile her an yitirme korkusu ile yaşayan yoksul insanlar kentin değişmez bir parçası olmuşlardı. Hem bu insanlar hem yaşadıkları mekânlar 70'lerin romanlarında –siyasi tercihler gereği– sıklıkla konu edildiler. Ne yazık ki pek azında edebi değerler gözetilmiş, ama sonuçta siyasi kullanımı içerisinde yoksulluk ya da gecekondular gibi yoksulluk ifadesi taşıyan kavramlar söylemselleşerek romana yerleşmişlerdi. 80 sonrası edebiyatında ise-gerçek hayatta ekonomik sıkıntılar, dağılım eşitsizliği, yoksulluk ve dolayısıyla gecekondular hızla artarken-yoksullar ve yoksul meknları roman içeriğinden neredeyse tümüyle dışlanıverdiler.

Hergele Âşıklar, bu kadim meseleyi yeniden gözler önüne sererken gecekondu hayatını 80'lerde fantastik bir anlatıyla canlandıran Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm'ünü de hatırlatıyor. Latife Tekin de kente göç ile birlikte başlayan zihinsel parçalanmayı, "şehrin kıyısında, çöp yığınlarının çevresinde, fabrika artıklarının ortasında doğan yeni bir hayatın, şehrin çöpünden, yabancı bir kültürün atıklarından, paslı tenekelerden, kartondan, naylondan, muşambadan, plastikten yaratılmış gecekondunun masalını" alışılageldik anlatı kalıplarının dışına taşarak anlatmıştı. Yoksul mahallerindeki hayata masalsı yaklaşımın bir başka örneği Metin Kaçan'ın İstanbul'un göbeğinde, ama İstanbul'a çok uzak bir semti anlattığı Ağır Roman'ıydı.

Her iki romandan da esintiler taşıyor Hergele Âşıklar, ama ne Sevgili Arsız Ölüm ne de Ağır Roman siyasal ve toplumsal meseleyi Hergele Âşıklar'da olduğu kadar öne çıkarmamışlar, sistemin içine almadığı kentlileşememiş kentlilerin dünyayı algılayış biçimlerine, duygu ve düş dünyalarına odaklanmışlar, dilleri ile hikâyeleri örtüşmüştü birbiriyle. Niyazi Zorlu, Hergele Âşıklar'da Tekin ve Kaçan'ın romanlarından çok daha çıplak ve yakıcı meselelere uzanıyor; yoksulluğu, şiddeti, acımasızlığı, toplumun iki yüzlü değer yargılarını kimi yerde çarpıcı imgelerle ya da çözümü okuyucuya bırakılmış şaşırtıcı metaforlarla anlatısının her yanına yayarken sözünü ettiğim romanlara göre daha etkileyici. Ancak bu etkileyiciliği hikâyenin tamamına yaydığını söylemek zor.

Zorlu'nun romanı daha ilk cümleleri ile bizi farklı bir dile çağırdığını, metnini klasik anlatının dışında kurmayı vaad ettiğini, sözcükleri ve cümleleri dilin verili sınırlarının dışından taşıyacağı anlamlarla zenginleştirmek istediğini anlıyoruz. Üstelik bunu başarıyor da Zorlu. Ne var ki, aynı dil kimi yerde hikâyenin çarpıcılığını gölgede bırakıyor, şiddeti yumuşatıyor, kahramanın diline uyum sağlamıyor, bir varoş devrimcisinin hüzün dolu hayatının ardından yakılan modern zaman destanını sevimli bir masala dönüştürüyor. Hemen ekliyorum; Hergele Âşıklar'ı severek okumamızı engelleyecek yoğunlukta değil bu saydıklarım. Niyazi Zorlu, mutlaka okunması gereken bir yazar.

Devamını görmek için bkz.

Murat Uyurkulak, "Bu Ne Hoş Bir Cüret!", Milliyet Sanat, Ocak 2004

Neyse, kendime tayin ettiğim bu mühim yeni yıl projesi, bir kez daha paldır küldür çökmüş bulunuyor. Çünkü yazıyorlar kardeşim, deli deli romanlar yazıyorlar, şiir yazıyorlar, öykü yazıyorlar, insanı rahat bırakmıyorlar. Al işte, beni kasvetli hayat koltuğuma gerisin geri mıhlayan, muvaffakiyet ihtimallerimi hızar gibi biçen bir roman: Hergele Âşıklar...

Ama ben başıma geleceği tahmin ediyordum; ben kendi ayağımla düştüm tuzağa... Daha baştan isminde hayır yok... Hem hergele hem âşık... Arka kapağında, "Tanrı," diyor: "Bize A vermiş. Bak, Tanrı bize B vermiş..." Bak sen! Ve devam ediyor: "Sonra C, D, sonra bize E vermiş, G, H, I, İ, J, K. Tanrı bize taaaaaaaaaa Z'ye kadar, sonuna kadar söz vermiş..."

Niyazi Zorlu'nun romanından bahsediyorum, bir Türkçe şöleninden, insanın iflahını kesen bir aşk hikâyesinden... Hayatlarımızı delik deşik eden ne kadar müessese varsa karşısında bir gıdım taviz vermeden, sarhoş edici, büyüleyici, sarsıcı diliyle – meselesiyle dikilen bir romandan bahsediyorum... Onun sayesinde bir yeni yıla daha, yine sapına kadar hergele girdim. Çok şükür çok şükür, az kalsın pazar yerinde zayi olacaktım...

Ve yazıya Zorlu'nun, kendisinden alıp kendisine adamak istediğim kelimeleriyle son veriyorum:

"Yuhhh be! Bu ne hoş bir cüret!"

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.