Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-533-9
13.5x121.5 cm, 254 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Elif Şafak diğer kitapları
Pinhan, 1997
Şehrin Aynaları, 1999
Mahrem, 2000
Bit Palas, 2002
Araf, 2004
Beşpeşe, 2004
Baba ve Piç, 2006
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Med-Cezir
Yayına Hazırlayan: Eylem Can
Kapak ve Kitap Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2005
4. Basım: Ekim 2006

Med-Cezir Elif Şafak’ın kadınlık, kimlik, kültürel bölünme, dil ve edebiyat konulu yazılarından bir araya getirilmiş bir seçki. Kitabı, Elif Şafak'ın farklı yayın organlarında yayımlanan yazılarını severek okuyan, ancak bir kısmını da kaçıran okurlar için bir bütünlük gözeterek hazırladık. Elif Şafak'ın yazıları böyle bir toplam içinde peşpeşe okunduğunda, ona özgü olan açık bir hale geliyor: gece-gündüz, göçebelik-yerleşiklik, kadınlık-erkeklik, Doğu'da ya da Batı'da olmak gibi uçlar arasında salınım, bu uçlardan hiçbirine yerleşmeme, arada olma duygusu... Bu duygunun ilhamıyla yazılmış yazılar.

Med-Cezir toplamı, yazarın değişik alanlardaki bakışını yansıtırken, onu romanlarıyla tanımış ve takip eden okurlar için de edebiyatının izini sürebilecekleri keyifli bir okuma vadediyor.

İÇİNDEKİLER
Yaza yaza silmek üzere
Eşiklere basarsan şayet
Evham Hanım
Mütereddit ruhlar
Kökü olmayan ağaçlar
Dipsiz boşluk
Eylül'de ayrılıyorum İstanbul'dan
Memleketimin ağaçları
Topal kuşların şehir hayatları
Türk olmak
Bir sahil kasabası ütopyası
Radyodaki köpük
Kadın hastalıkları ve Anna
Yazmanın sıvı halleri
Annelerinin kızları
"Kadın" kelimesini sözlüklerden silme önerisi
Sonrası kaygısı
Bir yazarın intiharı
Tek kişilik cemaatler
Bacım memleket nire?
Tüm kirliler bir sepette
Kayıp yaldız
İstanbul
Kadınlar ve yaşları
Türkiye'nin modern yüzü
Yüze kapanan kapılar
Kızkardeşim, aynadaki suretim, hep ötelediğim
Zerdenin safranı
İzahlı, aydınlık rüya tabirleri kitabı
Kadınların rüya iletişim ağları
Sıçan deliği
Gümüş mazi
Şişman güzeldir
Reddetme cesareti
Bir düğün müzisyeninin düşündürdükleri
Küskün kadınlar şovenizmi
Öteki ben
Cinlerin meşveret yeri
Köprü
Kül
Kılıftan isimlerimiz
İfşa ile inşa
Elimi sıkmayan adam
Görmeden görmüş, bilmeden bilmiş kadar olmak
Cehaletin kutsanması
Karşı kaldırım
İşgal altında sanat mümkün mü hâlâ
Göçebenin müziği
Aforizma taklitleri
Günlük güneşlik kasvetler
Yapı ustaları, yapı bozucuları
Kahkahanın kefareti
Mutsuz aileler
Önce yüzlerini sileriz sevdiklerimizin
Evhamın otoriter baba modelleri
Edebiyat ve çocukluk
Seçim ertesi "İslam ve kadın"
Narsistlerin aşkı
Kahve falı
Vatan-daşlar, ruh-daşlar, fiş-daşlar
Şimdi ben vatanı arkadan mı hançerledim?
Berlin ve İstanbul
Ev kedilerini gözetlerken
Dul kadınlar ve kul kadınlar
Sessizlik
Kitabın endişesi
Med ile cezir arasında bir dem
Gececil edebiyat
OKUMA PARÇASI

Şişman güzeldir — ABD'de yayımlanan popüler kadın dergilerinin birkaç temel özelliği var, bizim pek de aşina olmadığımız. Birincisi, malum, çeşitlilikleri. İçerikte değil, biçimde çeşitlilik. Benzer dergiler farklı farklı isimler altında. İkincisi, aylık olmaktan ziyade haftalık olmaları. Çabuk çabuk okunup, çabuk çabuk yenileniyorlar. Üçüncüsü, nerede satışa sunuldukları. Ne kitapçılarda, ne gazete bayilerinde, öncelikli olarak süpermarketlerde buluşuyor okurlarıyla bu dergiler. Bütün bir süpermarketi dolaşıp, ne kadarına gerçekten ihtiyaç duyduğunuz hayli şaibeli, bazılarını aklınızın ucundan dahi geçirmediğiniz onlarca yiyeceği arabanıza doldurduktan sonra, son olarak kasalara yaklaştığınızda birer ikişer adet bu dergilerden edinerek tamamlıyorsunuz alışverişinizi. Kadın dergileri ile yiyecekler arasındaki doğrudan ilişki tesadüfi değil; zira "olmak ya da olmamak" ikilemi, "yemek ya da yememek" ikilemi biçiminde tezahür etmiş bu dergilerde. Her şey yemek üzerine kurulu, ha bir de yememek! Bu haliyle kadın dergileri "el insaf" dedirtecek raddede birbirlerine benziyor. Sadece birbirlerine değil, aynı zamanda bir önceki ve daha önceki sayılarına. Değişen sadece isimler. Bir önceki sayıda İllinois'den filanca ev hanımının ağzından nasıl 25 kilo verdiğini öğreniyorsunuz. Bir başka sayıda, bambaşka şehirden falanca ev hanımının. Herkesin anlatacak bir hikâyesi var. Bizde dillere persenk olmuş "hayatım roman, anlatsam kitaplara sığmaz" inancı, burada "hayatım roman, bari kitap yazayım" şiarına dönüşmüş. Alttan alta verilen mesaj hep aynı: "Ben başardım, siz de başarabilirsiniz!" değil, "ben başardım, siz de başarmalısınız!" dahi değil, "ben başardığıma göre, başaramayan akılsızdır, eksiktir!" mesajı. Bu yüzden bu ülkede, tıpkı Türkiye'de olduğu gibi, deneyip de bir türlü kilo veremeyen, yıllarca rejim yapıp bir arpa boyu yol katedemeyen kadınlar büyük bir suçluluk ve eziklik duyuyor. Daha çok yemenin bir sebebi moral bozukluğu olduğu için, şişmanlık şişmanlığı, dışlanmışlık dışlanmışlığı getiriyor. İşin ironik yanı, her zaman azınlıklar dışlanır. Bu örnekte ise çoğunluklar. Zira kilolu kadınların oranı, zayıfların kat kat üstünde olduğu halde, iktidar tamamıyla ikincilerin lehinde.

Kilo vermeye başlamak için her şey bir vesile halini almış. Her kıytırık hadise, pek münasip bir vesile oluyor, ya da her özel gün, kısmetli bir milat diyet takvimlerine. Her tatil, her tarih yeni bir rejimi muştuluyor. Kabak rejimiyle kilo veremedinizse sorun yok, bir de kuşkonmaz rejimini deneyin bu hafta. Şükran Günü gelmeden 10 günde 10 kilo verebilir, Şükran Günü'ne bir gün kala hâlâ iki kilo eksilebilir, Şükran Günü geldi ama siz gene de nelere dikkat edeceğinizi bu dergilerden öğrenebilir; Şükran Günü geldi geçti olan oldu aşamasında ise Şükran Günü kilolarını verme diyetine başlayabilirsiniz. Yeter ki bu çarka daha önce de kapıldığınızı hatırlamayın. Daha önce de rejim yaptığınızı ve mutsuz olduğunuzu hatırlamayasınız ki, şimdi de rejim yapıp mutsuz olabileseniz. Bu yüzden işte kadın dergilerinin dördüncü temel özelliği: "unutkanlık". Carlos Fuentes boş yere ısrar etmemişti Amerika Birleşik Devletleri'ni Amnezi Birleşik Devletleri olarak değiştirmekte. Kadın dergileri her hafta "yeni" bir diyet ile çıkabiliyorlarsa ortaya, bunu, "eski"lerini unutturabilmelerine borçlular. Bu sayede sunulabiliyor her diyet "mucizevi" diye.

Bedenimiz bizim dışımızda. Çevremizi kuşatmış soluk aldırmamacasına. Lav gibi aynı zamanda. Tek ve mutlak bir kaynaktan fışkırdığı halde, sanki her yerden boy vermiş ve her yere aitmişçesine, pervasızca dört bir yana yayılan, yoluna çıkan her şeyi istisnasız, ayırımsız eteklerinin altına alan, kendi dışında bir varlık kalmayıncaya değin tüm bir yaşam alanını kaplayan, yakıcı, kavurucu, fetih tutkunu lav gibi. Ellerimizde zıpkınlar, gözlerimizde su geçirmez gözlüklerle balıklama dalıp kusurlar-kabahatler-gafletler denizinin yedi kat dibine, avladığımız her özrü karaya çıkarıp didikliyoruz lime lime. Saldırmayı sıyırıp kavgaya atılmış bir kabadayı nasıl rasgele hasımlarının burunlarını, kulaklarını budarsa, biz de kesici dillerimizle cemiyet hayatına saldırıp, buduyoruz önümüze çıkanın falsosunu, marazını, ve farklılıklarını. Kimse yeterince ince değil; kilo vermenin nerede duracağı belirsiz. Kadınlar bu dünyadaki değerlerinin dış görünüşlerine bağlı olduğuna inandırılmış bir kere. Mesele artık başkalarının ne düşündüğü dahi değil. Biziz kendimizin en acımasız hasmı. Biz durmuyoruz başkaları dur dediğinde dahi. Beden bir işkence. Bize bedenimiz aracılığıyla zulmeden toplumu, gene bedenimiz üzerinden cezalandırıyoruz, bedenimizi aç bırakarak.

Fakat işte bunca bombardımanın göbeğinde alternatif bir akım daha var gelişmekte olan. Şişman Güzeldir Hareketi. ABD'de şişman kadınlar, bilhassa son beş yıldır eskisinden çok daha aktif ve örgütlü durumdalar. Bir yandan kendi dergilerini çıkarıp, internet sitelerini kuruyor, bir yandan da genel güzellik kalıplarını sorgulamaya ve sorgulatmaya çalışıyorlar. Bu arada ömrü billah çiroz kadınlardan hazzetmemiş erkekler de kendi internet siteleri aracılığıyla kampanyaya destek verip, "Şişman Güzeldir!" şiarına sahip çıkıyor. Kampanyanın önemli bir kısmı kime ve neye güzel dediğimizin içinde yaşadığımız kültür tarafından tanımlandığını hatırlatmak. Ne yazık ki bu sefer de, yüzeysel bir meraktır gidiyor öteki ülkelere yönelik. Batı-dışı toplumlar, "akıl dışı" toplumlar olarak, Kaf dağının ardındaki masalsı diyarlar gibi çıkıyor karşımıza. "Araplar tombul kadın sever haremlerinde, Afrika'da filanca kabile genç kızları şişmanlatır evlenebilsinler diye," demenin kadınlara pek bir yararı olmadığı gibi, zaten mevcut olan kültürel önyargıları beslemekten öteye gidemediği de ortada.

Her şeye rağmen önemli bir kazanım Şişman Hareketi, bilhassa en radikal kanatlarından birini oluşturan ve kendine ait bir manifestosu bulunan ŞİŞMAN YERALTI HAREKÂTI. Bu hareketin kampanya metinlerinden birinde dendiği gibi, "yıllar boyu kendimi bir başkası sanmaya çalıştıktan sonra, bugün hâlâ utanıyorum belki bedenimden, utanıyorum başkalarına benzeyememekten, kendim olmaktan, ama eskisinden çok daha az... giderek daha az..."

Boston

Devamını görmek için bkz.

Vatan-daşlar, ruh-daşlar, fiş-daşlar — Bacak kadar çocuklara simsiyah önlükler giydirip her sabah tek sıra and içiren, kimse pencerelerden dışarı bakamasın diye sınıf pencerelerini külrengine boyayan, yaratıcılıktan ziyade ezberciliği, bireyselleşmeden ziyade sürüleşmeyi, eleştirel düşünceden ziyade sorgusuz sualsiz itaati belleten ve sistematik dayak içeren Türk eğitim sistemi okuma–yazmayı "fiş"lerle öğretmişti hepimize. Her öğrencinin küçük, kişisel fişleri vardı, bir de sınıf tahtasında asılı devasa fişler. O devasa fişlere baka baka her çocuk kendi minik fişlerine çekidüzen verirdi. Sonra okurduk hep bir ağızdan: TUT-ALİ-TO-PU-TUT... YA-KA-LA-A-Lİ-YA-KA-LA..." İçimize, hücrelerimize sinmiş. "Fiş" demek "emir kipi" demek toplumsal bilinçaltımızda. "Fiş" demek yakalanacak birileri, tutulacak bir hedef var bir yerlerde demek. Şartlanmışız, bekliyoruz tetikte. Karatahtadan gelen emir kipini duyar duymaz, biz de pürnizam cici cici oturduğumuz sıralarda kendi minik fişlerimize çekidüzen vereceğiz. Sağım solum, önüm arkam düşman dolu öğretmenim. İlerde, iki sıra önümde sol görüşlü bir öğrenci var, dili kürek kadar, sorguluyor sistemi, YÖK'ü protesto ediyormuş, duydum, kan revan yediği coplara rağmen kafasına kafasına, düşünemesin, aptal olsun diye coplar hep kafayı hedef alır, ama hâlâ utanmadan düşünüyor öğretmenim, TUT-A-Lİ-TUT. İki sıra arkamda türbanlı bir kız öğrenci, hem okumak, eğitim ve meslek sahibi olmak hem de türban takmak istiyormuş öğretmenim, ikisini birden aynı anda, TUT-A-Lİ-TUT.

Üç sıra önümde bir Ermeni oturuyor, demek hâlâ Ermeniler kalmış bu memlekette, silememişiz hepsini, kovamamışız kendi evlerinden, valla doğrusu bi şey yaptığını görmedim; ama Ermeni asıllı olması başlıbaşına kabahat değil mi öğretmenim, TUT-A-Lİ-TUT. Arka sıralarda oturan şu kadın feministmiş öğretmenim, memnun değilmiş toplumsal, kültürel ve kurumsal düzeyde tıkır tıkır işleyen ataerkillikten, cinsiyetçilikten, Güldünya isimli bir kadın öldürüldü diye tepki duyuyormuş, ona ne oluyorsa, TUT-A-Lİ-TUT.

En öndeki öğrenci yazar mı, şair mi, kalem ehli imiş öğretmenim, hayal kurabilmek istiyormuş, kursun kurmasına da kendine saklasın hayallerini, yok illaki yazacak, kaleme alacak, hayalleri sakıncalı, TUT-A-Lİ-TUT. Bir de şuradaki akademisyeni gözüm tutmuyor öğretmenim, entelektüel, toplum yukardan aşağıya değil aşağıdan yukarıya akmalı, tepeden inme kurallarla değil sivil toplumda harekete geçen kişisel ve kolektif dinamiklerle yenilenmeli, değişmeli, demokratikleşmeli diyormuş öğretmenim, TUT-A-Lİ-TUT...

Hepsini yakaladım tuttum öğretmenim, fişlerime yazdım teker teker isimlerini, cisimlerini. Ama hâlâ varlar. Ne kadar çoklar. Neyse ki çok olduklarının farkında değiller. Çünkü birbirlerini dinlemekten acizler. Olanca güçlerini birbirlerini didiklemeye ayırmaktalar öğretmenim. Sol görüşlü öğrenci türbanlı kız ile, sağ görüşlü gazeteci bir feminist kadın ile hiçbir ortak noktası olamayacağına körü körüne inanmış, birbirlerini karalamakla meşguller. Ben bunları tutmasam da olur öğretmenim. Nasıl olsa birbirlerine dil uzatmaktan fırsat bulup da ortak noktalarını, ezilmişlik paydalarını konuşmaya, o ortak payda üzerinde yükselerek sistemi beraberce dönüştürmeye, demokratikleştirmeye ve sadece vatan-daş değil, aynı zamanda fiş-daş da olduklarını görmeye zaman bulamayacaklar.

BI-RAK-A-Lİ-BI-RAK... TUT-MA-SAN-DA-O-LUR...

Arizona

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ece Temelkuran, “Med ve dahi cezir”, Radikal Kitap Eki, 7 Ekim 2005

"Eliiiif, pabucu yarım, çık dışarı oynayalım, gel de biraz seni hırpalayalım, şayet hırpalanmazsan biz de seni dışlayalım... Eliiif, pabucu yarım!"

Yazılana göre, Evham Hanım'ın küf kokulu evinde bir koltukta ki bitmez tükenmez, uykulu bir loşluk vardır o evlerde-büzüşüp kalmış Elif o sırada. Dışarıda sesler kendi içlerini gıcıklaya gıdıklaya yükselirken ne de güzel gelir Evham Hanım ile oracıkta hep kalakalmak. Orada bir tespih böceği gibi der top olup otursan ne olur ki? Hiç çıkmasan ne olur? Orada, artık hep öyle kalsan ne? İçinde, iki cam parçası birbirini keserek bir cam makas oluşturur gibi, makas kendi etini biçer gibi, gövden derinin altında fitne bir illetle tükenir gibi...

"Evham Hanım başını sallar endişeli endişeli. 'Bak gördün mü nasıl da çağırıyor toplum gene seni, sakın gelme oyuna, çıkma dışarı. Kal burada, benimle bir kuytuda yaşlan... Ben sana kurabiyeler pişiririm daima.' Biraz daha büzülürüm koltukta. Beynim bedenime ağır gelir. Ne dışarı çıkmaya cesaretim kalır, ne de cesaretlenmek için bir sebebim."

İnsana bir küçücük sebep bırakmayana kadar ve sebepsiz yere öldüren, yemeyeceği gövdeleri parçalayan et oburlarla doludur bu şehir. Ah! Bilmez miyim! Şehir, en kirli ormandır. Hele kalem gibi erkeklere ait bir alameti almışsan eline, biraz da elin yüzün düzgünse... Senin hiç haberin olmaz, varlığın, sadece kötülükle beslenen cinlere karışmış alıcı kuşları çağırır. Kötülük etme becerin yoksa eğer, bu şehir derhal tanır seni, arkadan "Kaç! Arkana bakmadan kaç buradan!" diye bağırır. Kaçmak sanıldığı kadar korkmakla ilgili değildir; boz bulanık sularda boğulmamak için de gidilebilir.

Med-Cezir başlığı altında yazılarını toplamış Elif Şafak. Metis Edebiyat. Dergilerde, gazetelerde yayımlanmış yazılar. Tarihsiz, çoğu kez de tarifsiz. Kendini de benzettiği, kökleri havada Tuba Ağacı gibi metinler. Böyle de olması gerek. Metin tek başına boşlukta duruyorsa duruyordur zaten. Durmuyorsa hiç durmasın zaten. Tarihsiz durabiliyorsa tarif edebilir kendini metin. Ama bu metinler sadece kendi kendilerini değil, Elif'i de tarif ediyorlar biraz. Tuhaf bir tarif elbette. Şöylemesine: Bazımız, kalbimizin haritasını, çok küçükten beri bilinmeyen yöntemlerle geliştirdiğimiz bir şifreleme sistemiyle veririz insanlığa. Ancak çok dikkatli 'kalp okuyucularının' sabır edip okuyabileceği, insan derisi üzerine çizilmiş hazine haritalarıdır bunlar. Belki de kimsenin o kalbi sevmediği ihtimalinden duyduğumuz sakat korkuyu kovmak için bu kadar karışık kurarız yollarımızı. Çünkü nihayet biri hiç çalmazsa hazineli kalbin kapısını 'Ne olsa çok karışıktı harita' deme hakkını, sevilmemekten korktuğunu bilmeyen bir çocuk gibi saklı tutarız kendimizde. 'Mütereddit ruhlara' dönüşmek oralarda başlar. Bu yüzden kimseye kötülüğümüz dokunmaz, yerlere çalmaktan kendimizi kimseye bir fiske vuracak hâlimiz kalmaz. Ama bilmeyiz ki bizden başka kimse kötülük etmezsek kötülük görmeyeceğimize inanmaz. Ne kadar kitap okusan, ne kadar insan tanısan da insanları öncelikle iyi sanmak gibi bir dermansız dert yakamızı bırakmaz.

Öyle işte... Karışık bir kalp haritasıdır bu kitap. İnsanlığın toprağında hâlâ hazineler gizli olduğuna inanan meczuplar bulabilirler gömülü olanı. Bulduklarında en tatlı 'HİÇ'i, sevinebilecek olanlar ancak yola çıkmalı, elini metnin kâğıdına değdirmelidir. Yok değilse eğer böyle, "Aman bizim dengemizi bozmayınız", biz böyle iyiyiz, tam kendimize göreyiz, mümkünse hiç karıştırmayınız. Çünkü...

Çünkü... 'Batıni yüzüm' diyor Elif buna kitaptaki bir yazıda: "En az dillendirdiğim damarım; romanlarımda kendiliğinden ortaya çıkabilen, çıktı mı kendi başına, bana rağmen akabilen, herkesten ve her şeyden ziyade kendiyle cebelleşen rindane, kalenderane, dervişane damarım. Yazarlığı değil yazının kendini seven, sonrasında ne olacağını değil tam da şu anda burada ne olduğunu önemseyen, ne sahip ne de var olmaya inanan, alttan alta hiçlikten dem vurup yok olmayı salık veren ve aslında kimsenin anlamayacağını düşündüğümden mümkün mertebe kapattığım, bastırdığım, romanlarıma sakladığım iç fısıltım."

Bir çocuk, nedenini bilmeden kapandığı odasında, nedenini bilmeden çizdiği resimleri çizerken nasıl hiçleşiyorsa, yazı yazarken öyle tatlı tatlı hiçleşmeye imkân verse dünya, bu şehir. Yeni Çağ'ın arsız, müdanasız bilginleri gibi her şeyi ergen bir hevesle parçalayıp, deşip bölerek anlamaya çalışmasa, parçalanıp, deşilip bölünmesek... Doğu, kadının ve yeryüzünün çok kurcalanmadan anlaşılıp sevileceğini bilen bir olgun adamdır. Öyle anlasa bizi insanlık ve bu şehir, yazının özü olan o "hiçlik fısıltısına" daha çok enerji ve zaman ayırabilirdik. Çünkü bizden, bu gövdeden ne kalacaksa geri o fısıltıda gizli.

O fısıltıdan uzaklaşıp yazılan metinler, birer birer tarihin yelinde sökülüp gidecekler.

Ya biz, bu gövde?

O ne zaman sökülür, sonra nerede dikilir yeniden en maharetli yara dikici elinden?

"Gene kimse kıymetini bilmeyecek İstanbul'un. Ve o gene kıymetini bilmeyecek kimsenin. Belalı bir med-cezir bu şehir. Uzağındayken onu düşünmeden yapamadığım, içindeyken kendimi ondan uzaklaştırdığım örselenmiş bir aşk gibi daimi bir çekişme, didinme, mücadele. Çetrefil bir ay Eylül çünkü tam da suların çekilme zamanı."

Sularımız çekiliyor bazen. Yaz boyunca dalgaların ve meraklıların parçaladığı ne varsa kıyıda kalıyor, toprakta sürgün. Onlara kalıyor elleyerek bozdukları ne varsa. Biz geri çekiliyoruz; büyük, tuzlu, mavi. Deniz kendi kendini iyileştiriyor kış boyunca, bizim gibi. Dedim ya, bir çocuğun kendi kendine dalıp hiçleşmesi gibi deniz de kendi karnına dönüyor, biriktirmek için balıklarla ve yosunlarla fısıltılarını. Bütün bir kış en mahir elleriyle kendi kendini okşuyor sular, şifa veriyor kendine. Sonra elbette yazımız geliyor, 'kepaze mevsim' demişsin sen, ben 'en arsızı mevsimlerin' derim, desem desem. Yükseliyor sular velhasıl, insanlığa sunuyor gövdelerimiz kendilerini. Merakla uğraşsınlar, kurcalasınlar, birikmiş fısıltılarda yıkansınlar. Nasılsa birkaç kişi duyacak suların dibine daldığında gelen o mavi gürültüyü, en fazla birkaç kişidir nefes almayı unutacak suların dibinde, ileri doğru baktığında gördüğün sonsuz maviye dalarak.

Bu gövdenin ve yazının med-ceziri. Hep böyle yükselecek ve geri çekilecek. Ten yaşamaya doyana kadar bu kavga, bu şehir, bu orman bitmeyecek. Nefes yorulana kadar fakat, bu deniz de kendi kendini çoğaltacak. Med mi şimdi? Cezir mi? Sen söyle.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.