Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-553-7
13X19.5 cm, 384 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Elif Şafak diğer kitapları
Pinhan, 1997
Şehrin Aynaları, 1999
Mahrem, 2000
Bit Palas, 2002
Araf, 2004
Beşpeşe, 2004
Med-Cezir, 2005
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Baba ve Piç
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2006
12. Basım: Ağustos 2009

"Kocanızın izni lazım elbette," diye devam etti sekreter, artık cıvıltılı olmayan sesiyle. "Tabii eğer evliyseniz...?"

Odadakilerin meraklı bakışları üzerinde ağırlaştı. Ne var ki Zeliha'nın yüzünde ne sıkıntıdan eser vardı ne mahcubiyetten. Bu toplumsal işkenceden keyif alıyor değildi elbette ama içinden bir ses başkalarının fikirlerini ve yargılarını umursamamayı öğütlemişti ona. Ne de olsa fark etmeyecekti sonuç olarak. Son zamanlarda bazı kelimeleri kişisel sözlüğünden çıkarmaya karar vermişti, "utanç" pekâlâ bunlardan biri olabilirdi. Bu kürtaja onay verecek bir koca yoktu ortada. Bu çocuğun bir babası yoktu.

Neyse ki kocanın olmayışı formalitelerde bir avantaja dönüştü. Görünüşe göre kimsenin yazılı iznini almasına gerek yoktu. Bürokratik düzenlemeler, evli çiftlerin bebeklerini kurtarmak için gösterdikleri özeni evlilik dışı doğan bebekler için göstermiyordu anlaşılan. Babasız bir çocuk neticede bir piçti ve İstanbul'da bir piç, sallanan bir diş gibi her an düşmeye hazırdı.

Baba ve Piç, İstanbul-San Francisco hattında gidip geliyor: Müslüman-Türk Kazancı ailesiyle Ermeni asıllı Amerikalı Çakmakçıyanların 90 yıla yayılan öyküleri iç içe. Kederli bir geçmişi tamamen unutmak mı daha doğru, geçmiş bilincini beraberinde taşımak mı? Diğer yandan bir kadınlar romanı Baba ve Piç: Erkeklerin apansız ve açıklamasız ölüverdiği, geriye hep kadınların kaldığı bir sülaleden dört kuşak kadının hikâyesi. Anneannelerin, ciciannelerin, teyzelerin hafızalarıyla can bulan bu romanı severek okuyacaksınız.

OKUMA PARÇASI

Açılış: Birinci Bölüm, TARÇIN, s. 9-17

Gökten kafana ne yağarsa yağsın asla küfretmeyeceksin. Buna yağmur da dahil.

Yukarıdan üzerine ne düşerse düşsün, kabulün olmalı. Sağanak ne kadar şiddetli, tipi ne denli dondurucu olursa olsun, bulutların biz aşağıdakilere reva gördüklerine sövemezsin. Böyledir bu düzen. Bunu herkes bilir. Zeliha dahil.

Bilir bilmesine de, temmuz ayının bu ilk cumasında, yanı başındaki tıkanmış trafiğe inat kaldırımda koşturarak çoktan geciktiği bir randevuya yetişebilmek için telaş ederken, dudakları kıpır kıpır, ağzına geleni söylüyor yine de. Sövüyor da sövüyor Zeliha; kırık kaldırım taşlarına, yüksek topuklu pabuçlarına, peşine takılan adam müsveddesine, kuru gürültünün trafiği açtığı görülmediği halde deli gibi kornaya basan şoförlerin cem-i cümlesine; vakt-i zamanında ne gerek varsa şu başa bela yüreğe cefa Konstantinopolis şehrini fetheden ve asırlarca da hatasından dönmeyen tekmil Osmanlı hanedanına ve bir de yağmura... evet, şu yere batası yaz yağmuruna... sövüyor hepsine teker teker.

Doğrusu, yağmur bu şehirde tam bir çile. Dünyanın başka yerlerinde yağmur muhtemelen herkese ve her şeye nimet gibi gelir – mahsule, bitkilere, çevreye, az buçuk romantizm de ilave edince üzerine, bilhassa âşıklara iyi gelir. İstanbul'da öyle değil ama. Burada işler başka türlü. Bizim için yağmur ne bereket demek, ne de ıslaklık. Ne arınırız onunla, ne onanırız. Olsa olsa sebeb-i öfkedir yağmur.

Sebeb-i öfkemizdir yağmur.

Çünkü çamur ve karmaşa ve hiddet boca eder üzerimize, damla damla dahi değil, kova kova, sanki elimizde yeterince yokmuş gibi her birinden. Bir de mücadele demektir yağmur. Biteviye didiniş. Suyla dolu bir leğene aniden atılmış yavru kediler gibi, on milyonumuz birden damlalara karşı beyhude bir kavgaya girişiriz. Bu dalaşta tümüyle yalnız olduğumuz söylenemez aslında. Ne de olsa teneke levhalara yazılı kadim isimleriyle İstanbul'un sokakları da mücadeleye koyulur bizimle beraber. Sokaklar, evliyaların dört bir yana saçılmış mezar taşları, hemen her köşede bekleyen çöp yığınları, yakında göz alıcı, modern binalara dönüşecek çirkin, devasa inşaatlar ve bir de martılar... Onlar da var bu kavgada. Gökyüzü ne vakit tepemize tepemize tükürmeye başlasa, hepimiz birden galeyana geliriz.

Ama sonra, son damlacıklar toprağa erişip de, artık üzerlerinde tozun zerresi kalmamış yapraklara kararsızca tünediğinde, yani yağmurun nihayet durduğunu sezdiğimiz ama bir türlü emin olamadığımız o korunmasız anda, hani hayatın normale döndüğüne dair bir işaret aradığımız o buruk arafta, her şey ve her yer sükûnete kavuşuverir. Sema bize bakar, biz aşağıdakilere. Bakar ve gülümser, bizleri içine soktuğu bu müşkül durumdan ötürü özür dilercesine. Bizler de saçımızda hâlâ damlalar, paçalarımızda çamur, bakışlarımızda bezginlikle, laciverdin tonlarına öykünen ve şimdi her zamankinden daha berrak görünen semaya bakakalırız. Bakar ve tebessümüne karşılık vermeden edemeyiz. Elde değil, her seferinde gökyüzünü affederiz.

Ama henüz böyle bir af için çok erken. Şu anda yağmur hâlâ bütün hızıyla yağıyor ve Zeliha'nın yüreğinde bağışlamadan eser yok. Şemsiye de taşımıyor üstelik. Zira "her yağmurda gene bir sokak satıcısına bir avuç para bayılıp aldığın her şemsiyeyi güneş çıkar çıkmaz orda burda unutacak kadar enayi olduğuna göre, bu sefer yok sana şemsiye memsiye, iliklerine kadar ıslanmayı hak ettin kızım," diye buyurdu kendi kendine. Zaten artık çok geç. Sırılsıklam oldu bile. Bu açıdan bakınca, yağmur da hüzün gibi bir şey galiba: İlk başta, aman bana ilişmesin diye didinir sakınırsın, emniyetli ve kuru kalmak için elinden geleni yaparsın, ama baktın ki olmuyor, baktın ki yağıyor üzerine dört bir koldan, gark olursun ta dibine kadar ve bir kez bu kadar battın mı içine, ha bir damla eksik ha bir damla fazla ne fark eder. Yağmur da hüzün gibi bir şey, yakalandın mı bir kez, azı çoğu yok artık. Olsa olsa "kuru kalabilenler" ve "sağanaktan nasibini alanlar" var.

Yağmur Zeliha'nın kuzguni ve kıvırcık saçlarından aşağı geniş omuzlarına damlıyor. Kazancı ailesinin bütün kadınları gibi, Zeliha da kara ve kıvır kıvır saçlarla doğdu. Ama diğerlerinin aksine, o saçlarını değiştirmedi, aynen korudu.

Arada soluklanmak için durup, ani bir ışığa maruz kalmışçasına zümrüt yeşili gözlerini kısıyor. Katıksız bir kayıtsızlık var bugün bakışlarında, hani şu dünyada sadece üç türden insana has kayıtsızlık: ya umutsuzca saf, ya umutsuzca içe kapanık, ya da umutsuzca umut dolu insanlara. Zeliha bu üç gruba da dahil olmadığından gözlerine sinen kayıtsızlığa anlam vermek zor. Gelip gidiyor kayıtsızlık. Yalpalıyor. Kâh üzerine çöküp donuklaştırıyor bakışlarını, kâh geri çekilip yerinde incecik bir boşluk, bir arayış bırakıyor.

Temmuzun bu ilk cumasında Zeliha'da bir tuhaflık var. Bazen morfin yemiş gibi hissiz görünüyor nedense. Onun kadar cevval biri için hayli sıradışı bir hal. Bu yüzden mi bugün ne bu şehirle ne de yağmurla kavga etmek istemesi? Bu yüzden mi savaşmaması? Kayıtsızlık bir yoyo gibi, inip çıkıyor kendine has bir ritimle. Zeliha da ayak uydurmuş bu yoyoya, ruh hali bir sarkaç olmuş adeta, iki zıt kutup arasında gidip geliyor: Donukluktan taşkınlığa savruluyor, sonra gene taşkınlıktan donukluğa.

Zeliha yağmurun altında ilerleyedursun, cafcaflı şemsiyeler, uyduruk yağmurluklar ve plastik eşarplar satan satıcılar alaycı gözlerle süzüyorlar onu. Satıcıların bakışlarını görmezden gelmeyi başarıyor, tıpkı vücuduna açlıkla bakan tüm erkeklerin bakışlarını görmezden geldiği gibi. Zaman zaman ışıltılı hızmasına takılıyor kınayan gözler. Sanki o minnacık mücevher parçasında iffetsizliğinin ipucunu görmüşçesine yargılayarak bakıyorlar. Oysa bu hızmadan gurur duyuyor Zeliha, ne de olsa kendisi taktı burnuna. Canı yandı yanmasına da, kendini acıtmaya alışkın sayılır. Seviyor hızmasını. Seviyor tarzını. İster erkeklerin sözle ya da gözle tacizi, ister diğer kadınların ayıplamaları, ister kırık kaldırım taşları üzerinde topuklarla yürümenin zorluğu, ister vapurlarda otobüslerde sıkıştırılmak, hatta ve hatta annesinin sürekli dırdırı olsun... bu şehirdeki çoğu kadından uzun boylu olan Zeliha'yı göz alıcı renklerde mini etekler, iri göğüslerini meydana çıkaran daracık bluzlar, parlak naylon çoraplar ve bir karış topuklu ayakkabılar giymekten men edebilecek hiçbir kuvvet yok bu dünyada.

Üzerine bastığı kaldırım taşının aniden yerinden oynamasıyla, altındaki zifos birikintisinin eflatun eteğine fışkırması bir oldu. Küfürü bastı Zeliha. Bu kadar galiz bir lisanı böyle çekinmeden uluorta kullanabilen tek kadın o, Kazancı sülalesinde. Sadece Kazancılar içinde değil, cümle Türk kadınları içinde de nadirattan sayılır bu özelliği sebebiyle. Belki de bu yüzden, ne zaman küfretmeye başlasa, hemcinslerinin küfür açığını da kapatmak istercesine sövdükçe sövüyor. Bu sefer de öyle. Gelmiş geçmiş bütün belediyelere küfretmeye koyuldu çünkü çocukluğundan beri bir gün olsun göremedi şu lanet kaldırım taşlarının sımsıkı yerlerine oturduklarını. Okkalı, sunturlu küfürler... Yanından geçenler hayretle bakıyorlar yüzüne. Bir kadının ağzına yakışmayacak türden küfürler...

Birden susuverdi Zeliha, birinin ona seslendiğini işitmişçesi-ne. Öyleyse bile etrafta bir tanıdık aramak yerine, is rengi gökyüzüne çevirdi yüzünü, kaşlarını çattı. İkircikli bir iç geçirdi sonra bastı gene küfrü, ama bu sefer dünyaya değil, tuttu yağmura sövdü.

Ne gaflet! Cicianne olsa nasıl kızardı şimdi. Cicianne'nin yazıya dökülmemiş ama çiğnenmesi imkânsız kurallarına göre bu yaptığı düpedüz zındıklık. İnsan yağmuru sevmeyebilir, sevmeye mecbur değil elbet, ama her ne olursa olsun gökyüzünden gelene sövmemek gerekir çünkü hiçbir şey öyle kendi kendine düşmez yukarıdan ve yağan her nimetin de musibetin de ardında Allah vardır. Sövdün mü semadan yağana, onu gönderene sövmek kadar büyüktür günahı.

Hiç şüphesiz Zeliha, Cicianne'nin yazıya dökülmemiş ama çiğnenmesi imkânsız kurallarını harfiyen biliyor. Ama temmuz ayının bu ilk cuması hatmettiği en kadim kuralları dahi çiğneyebilecek kadar umarsız hissediyor kendini. Hem ağızdan çıkan çıktı bir kere, olan oldu, maziyle uğraşacak değil. Zeliha'nın pişmanlıklara vakti yok. Jinekologla olan randevusuna geç kaldı. Az buz bir mesele sayılmaz bu – ne de olsa insan jinekologla randevusuna geç kaldığını fark ettiği anda, oraya gitmek için duyduğu kıt isteği hepten kaybedip hiç gitmemeye karar verebilir kolaylıkla.

Hızlandı. Aynı anda, tamponuna silme çıkartma yapıştırılmış bir taksi zınk diye durdu önünde, üzerine su, çamur ve Madonna' nın Like a Virgin şarkısını sıçrata sıçrata. Kalem bıyıklı, koca gıdıklı, esmer yağız bir adam kornaya basıp, açık duran camdan başını çıkardı. Zeliha boş bulundu bir an. Adam adres soracak ya da bir şey danışacak sandı. Ama fonda müzik avaz avaz gümbürderken, sırıtkan şoförün tek söylediği, "Hepsi senin mi yavrum!" oldu.

"Ne diyosun ulan sen?" Zeliha kendi sesinden ürktü, öylesine çığlık çığlığa. "Bu şehirde bir kadın rahat rahat yürüyemez mi?"

"Ama arabaya binmek dururken yürümek niye?" diye sırıttı şoför. "Böyle seksi vücuda yazık, ıslanmasın diye söylüyorum, oldu mu yani?"

Madonna arkadan bağıradursun, "Tıpkı bir bakire gibi, ilk defa dokunulan..." diye, Zeliha açtı ağzını yumdu gözünü, küfür küfür üstüne. Böylece bir kuralı daha çiğnedi. Bir başka yazıya dökülmemiş ama çiğnenmesi imkânsız kuralı ihlal etmiş oldu, bu sefer Cicianne'nin değil, Kadın Feraseti'nin kitabından: Sen sen ol, sakın ola tacizcine küfretme.

İstanbullu Kadınların Elkitabından Altın Feraset Kuralı: Sokakta sarkıntılığa uğradığında asla tepki verme, muhatap olma çünkü tacizcisine küfretmek şöyle dursun tepki dahi veren kadın, tacizcisini daha da kışkırtmaktan öte bir şey yapmamış olur!

Hiç şüphesiz Zeliha bu kuralın yabancısı değil, hem ihlal etmeyecek kadar da kafası çalışır ama temmuz ayının bu ilk cuması diğerlerine benzemiyor işte; içinde açığa çıkmış başka bir benlik var, daha umursamaz, daha atılgan ve alabildiğine öfkeli biri. Ruhunun çoğunu bu öteki Zeliha kaplamış şimdi; ipleri ele almış, ikisi adına karar veriyor. Avaz avaz küfretmeye devam etmesinin sebebi bu. O kadar çok patırtı çıkardı ki, Madonna'nın sesini bastırdığı gibi insanları da başına topladı. Oradan geçen yayalar ve şemsiye satıcıları ne menem bir bela koptuğunu görmek için toplaştılar. Bu arada kimse fark etmedi ama deminden beri Zeliha'nın peşine takılmış ikinci bir tacizci, manyak bir kadına bulaşmaktan çekindiği için takibinden vazgeçti. Ama taksi şoförü ne onun kadar ihtiyatlı ne de ürkekti; bütün bu şamatayı keyifle karşıladı. Şoför sırıtırken, Zeliha adamın dişlerinin şaşırtıcı ölçüde beyaz ve kusursuz olduğunu fark edip, porselen kaplı olup olmadıklarını düşünmekten kendini alamadı. Ne fark eder! Kendine gel! Azar azar, o bildik adrenalin dalgasının bir kez daha karnında kabardığını, midesini kavurduğunu, nabzını hızlandırdığını hissetti. Şiddet nasıl bir tutku, biliyor Zeliha. Kazancı sülalesindeki bütün kadınların aksine, bir tek Zeliha, bir tek o, günün birinde bir erkeği gebertebileceğini seziyor.

Zeliha'nın şansına, tam o esnada, taksinin arkasında bekleyen Toyota şoförünün sabrı tükenmiş olmalı ki, bastı kornaya. Bir karabasandan uyanır gibi sıçradı Zeliha. Kendinden ürktü. Şiddete olan yatkınlığından tedirgin oldu, her zamanki gibi. Sakinleşmeye çalışarak yana çark etti, kalabalığın da dağılacağını, el âlemin kendi yoluna gideceğini umarak aralarından geçip gitmek istedi. Ne var ki o telaşla öyle ters bir hareket yaptı ki sağ ayağı gevşek bir kaldırım taşının altına girdi. Panik zehirdir böyle durumlarda. Panikle çekince ayağını taşın altından, topuğunu kırdı. Ta başından beri aklından çıkarmaması gereken o muhterem kuralı hatırlasa, bunlar gelmezdi başına.

İstanbullu Kadınların Elkitabından Gümüş Feraset Kuralı: Sokakta sarkıntılığa uğradığında sakın ola sinirlenme, panikleme, çünkü sarkıntılık karşısında sinirlenen ve aşırı tepki veren bir kadın sadece kendi işini zorlaştırmakla kalır!

Halini gören taksi şoförü bir kahkaha attı, arkadaki Toyota' nın kornası bir kez daha çaldı, sanki yağmur biraz daha hızlandı ve seyirci yayalardan "cık-cık" sesleri yükseldi, kimi ve niye kınadıklarını anlamak kabil olmasa da. O kargaşanın içinde Zeli-

ha'nın gözü taksinin arkasında parlayan çıkartmalardan birine takıldı: "Hor görme garibi! Onun da bir kalbi vardır."

Zeliha boş boş baktı bu kelimelere. Harfler dağıldı gözlerinin önünde. Birden ölesiye yorgun hissetti kendini – öyle yorgun ve yılgın ki her İstanbullunun hemen her günkü sorunlarıyla değil de, daha varoluşsal bir elemle boğuşmak zorundaydı sanki. Çok geçmeden taksi de Toyota da çekip gittiler, yayalar kendi yollarına dağıldı. Bir tek Zeliha kaldı geride; yolda bulduğu ölü bir kuşu tutar gibi şefkatle bakakaldı avuçlarındaki kırık ayakkabı topuğuna, durdu bir müddet o halde.

Şefkat çetrefil mesele Zeliha'ya göre. Ne de olsa bir sürü şeyle baş edebilir de şefkate gelemez. Toparlandı hemen, tekrar yürümeye koyuldu. Tek topukla zar zor yürüse de, çok geçmeden oradan uzaklaşmayı başardı. Şemsiyeli kalabalığın içinde hızla kayıp, müziği bozan detone bir nota gibi topallayarak. Kahverengilerden ve grilerden mürekkepti kalabalık. Kahverengilerin ve grilerin arasında, nasıl olduysa kumaşa karışmış eflatun bir iplik, uyumsuz mu uyumsuz bir tondu Zeliha. Ne var ki kalabalık, onun ahenksizliğini yutup kendi temposuna uyduracak kadar cevval ve yekpareydi. Parçalarının toplamı değil kalabalık. Yüzlerce nefes alan, terleyen, ağrı çeken bedenden oluşmuş bir yığın değil, yağmur altında tek bir bedendi. Nefes alan, terleyen, ağrı çeken tek bir beden. Ha yaz ha kış, ha yağmur ha güneş fark etmez, İstanbul'da yürümek kalabalıkla birlikte yürümek demek.

Eski Galata Köprüsü üzerinden geçti Zeliha. Bir ellerinde şemsiye, diğerinde olta, sessizce bekleyen balıkçıların yanından geçerken onların kımıltısızlık kapasitelerini, sabırlarını, varlığı bile şüpheli bir kıytırık balık için böyle saatlerce bekleme becerilerini kıskandı. Bu kadar az şeyle mutlu olabilmek ne harikulade bir yetenek. Günün sonunda eve eli boş ama memnun dönmek! Bu dünyada dinginlik bir şanstı, şanslılar da dingin. Böyle olmalıydı herhalde, bu hususta Zeliha'nın tek yapabileceği tahmin yürütmekti zira hiç böylesi bir dinginliği tatmamıştı, tadabileceğini de sanmıyordu. En azından bugün değil. Kesinlikle bugün değil.

Acelesine rağmen Kapalı Çarşı'dan geçerken yavaşladı. Alışverişe zamanı olmasa da vitrinlere göz atmaktan kendini alamadı. Çıkarıp bir sigara yaktı. Dumanı solurken kendini biraz daha iyi, neredeyse rahatlamış hissetti. Bu şehirde pek rastlanmaz sokaklarda sigara içen bir kadına, belli başlı muhitler dışında, ama kimin umrunda, omzunu silkti Zeliha. Donukluktan taşkınlığa, taşkınlıktan donukluğa... çarşının iç kısımlarına doğru ilerledi.

Burada onu ismen tanıyan satıcılar var, özellikle kuyumcular. Ne de olsa Zeliha'nın her türden parıltılı aksesuara zaafı var. Kristal tokalar, alımlı broşlar, salkım salkım küpeler, sedefli yaka çiçekleri, zebra desenli eşarplar, saten çantalar, şifon şallar, ipek ponponlar ve bir de ayakkabılar, daima yüksek topuklu. Bu çarşıdan ne zaman geçse bir sürü dükkâna dalar çıkar, satıcılarla pazarlık eder ve ilk başta almayı düşünmediği şeyleri ilk baştaki fiyatlarından çok daha ucuza alarak çıkardı. Ama bugün başka. Bugün epi topu birkaç dükkânın yanında oyalanıp, birkaç vitrine göz attı. Hepsi bu.

Türlü türlü otlarla ve baharatlarla dolu kavanozlarla, çömleklerle ve şişelerle kaplı bir tezgâhın önünde duraladı. Üç ablasından birinin bu sabah ondan tarçın almasını istediğini hatırladı ama hangisi olduğunu çıkaramadı. Tek bir konuda bile fikir birliğine varamayan ama ayrı ayrı daima haklı olduklarına inanan, başkalarından öğrenecek hiçbir şeyi olmayıp öğretecek çok şeyleri olan dört kızın en küçüğü olmak talihsizlikti, piyangoyu tek rakamla kaçırmak kadar nahoş: Vaziyete neresinden bakılırsa bakılsın insan kendini telafisi mümkün olmayan bir haksızlığa maruz kalma hissinden kurtaramıyordu.

Biraz tarçın aldı Zeliha, tozundan değil çubuğundan. Satıcı ona çay, sigara ve muhabbet teklif etti, o da hiçbirini reddetmedi. Jinekolog beklesin. Oturup konuşurken gözleri gelişigüzel rafları dolaştı ta ki bir çay takımına kilitlenene kadar. Bu da zaafı olan eşyalar listesindeydi: ince, narin kaşıklı, sırça tabaklı, belleri yaldızlı kuşaklı, cam çay bardakları. Evde hepsi de onun tarafından alınmış en az otuz takım vardı herhalde. Ama yeni bir takım almaktan zarar gelmezdi çünkü çok kolay kırılıyorlardı. "Öylesine kırılgan..." diye mırıldandı Zeliha. Bütün Kazancı kadınları arasında çay bardaklarının kırılganlığını kendine dert edinen bir tek oydu. Öte yandan, yetmiş yedi yaşındaki Cicianne başka türlü bakıyordu meseleye.

"Ah, gitti bir kem göz daha," derdi Cicianne ne zaman bir çay bardağı çatlayıp kırılsa. "Şu meşum sesi duydunuz mu? Çat diye inledi valla! Oh yüreğimi titretti! Allah bilir kimin kem gözüydü, çatladı da gitti, iyi oldu!"

Ne zaman bir bardak kırılsa ya da bir ayna çatlasa Cicianne rahatlayarak iç geçirirdi. Madem ki bu deli dünyanın sathından habis insanları silmek kabil değildi, böylelerinin kem gözlerinin masum canlara zarar vermek yerine camdan hudutlara toslayıp dağılması elbette daha iyiydi.

Yarım saat sonra Zeliha, şık bir doktor muayenehanesine daldı, bir elinde kırık topuğu diğerinde yeni çay bardağı takımıyla. Ancak içeri girdiğinde fark edebildi paketlenmiş tarçın çubuklarını Kapalı Çarşı'da unuttuğunu.
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hande Öğüt, “Hafızanın kapılarını kırmak”, Radikal kitap Eki, 10 Mart 2006

"Allah-û Teâlâ insanları yarattığından, onları teklifle mükellef kıldığından ve onları Adem'den vücuda, yokluktan varoluşa çıkardığından beri insanlar hep birer yolcu olmuşlardır. Bu yolculuklarını ancak ya cennete ya da cehenneme vardıklarında bırakabilirler." İbn Arabî'nin Nurlar Risâlesi'nde işaret ettiği bu görüş, Elif Şafak'ın yazınının da orijini olarak kabul edilebilir. Doğumda başlayıp ölümde biten bir süreç ise bedenin dirimi; insanoğlunun hayatı bir eşiktir, kaos ile kozmos arasındaki. Bir araftan ibarettir yaşamlarımız; yazılanın vücut bulduğu simgesel bir bekleme odası, yazgının çekildiği bir çilehane...

Göçebelik, kimliksizlik, belleksizlik, varlıkla yokluk, iç ve dış, hayat ve ölüm, dolu ile boş, yerlilik, yabancılık, zıtların benzerliği, bölünmedeki bütünlük, birlik ve parçalanma kavramları halesinde eserlerini ören ve göçebe ruhunu karakterlerine yansıtan Elif Şafak; kozmopolit, heterojen, çokboyutlu bir dünya arayışıyla, romanları boyunca ara dünyaların keşfinde, akılcılığın aralarına güven verici sınırlar koyarak aralarından su bile sızmasını istemediğimiz gerçeklerin iç içe geçmiş ve birbirine karışmış (ebru modeli) olduğu bir 'araf' üzerine bina ediyor yeni romanı Baba ve Piç'i de. Çok çağrışımlı, müstehzi metaforlarla temellendirilmiş, acımasız ironilerle çağrışımsallaştırılmış, farklı okumalara açılan bir roman Baba ve Piç; hafızaya, unutulanlara, hatırlananlara, gizlere, suskunluğa, sırlara dair bir kuşak romanı; Türkiye'deki milliyetçi ve cinsiyetçi ideolojiye neşter savuran sivri dilli bir anlatı...

Bir doğumla başlayıp bir ölümle sonlanan romanda, teklifle mükellef kılınan pek çok yolcu var yine. Batı hayranlığı ile zenofobinin, kendine dönme ısrarı ve hırçınlığıyla geçmişi yok saymanın, katı Kemalist reformist yaklaşım ile ona tepkisel göveren muhafazakâr İslami söylemin, Tanzimat'tan beri yaşanan kültürel ikiciliğin inkârından mustarip, 'anımsayan' Çakmakçıyanlar ile gözünü geleceğe dikerek geçmişini unutan 'hafıza mağduru' Kazancıların iç içe geçmiş hikâyelerini aktarırken Bergsoncu bir zaman kavrayışıyla ilerliyor Şafak, döngüsel yolunda...

Erkeklerin bir tekinsizliğe meylederek erkenden öldüğü, anaerkil Kazancı Ailesi kurşuncu cicianne; geleneksel bir Türk kadını olan anne Gülsüm, cinlerle kafayı bozan Banu; sınır kişilik Feride; tarih öğretmeni Cevriye; tüm ayrıksılığıyla eril alana karşı çıkan deli dolu Zeliha'dan mülhem. Ailenin tek erkeği Mustafa ise üniversite eğitimi için Amerika'ya gidip de bir daha geri dönmediğinden ne bu aileye ait, ne de ailenin tümüyle dışında. 1915 tehciriyle İstanbul'dan sürgün edilerek Amerika'ya yerleşen Çakmakçıyanlar da yine kadınların hâkim olduğu bir aile. Babaanne Şuşun, kızları Surpun, Zaruhi, Varsenig ve tek oğulları Barsam...

Bu iki ev arasında yaşananlar bir yana, Türkiye'deki 'entel' tayfanın kendini hapsettiği o dar alanı simgeleyen, müdavimleri Alkolik Karikatürist, Aşırı Milliyetçi Filmlerin Gayri Milliyetçi Senaristi, Gizli Gay Köşe Yazarı ve Olağanüstü Yeteneksiz Şair tarafından ikinci ev bellenen Cafe Kundera'nın da romana eklenmesiyle Baba ve Piç'de yine bir 'ev' romanına dönüşüyor. Jale Parla'nın dediği gibi, bir metne ev teması girdi mi, beklentimiz ya bir kaçış, ya da hapsoluş; ya bir sürgün, ya da eve dönüş öyküsü okumaktır. Tümü de bir arafta sıkışmışlığı yaşayan kahramanlarımız da evden ne denli uzağa giderlerse gitsinler, evi içinde taşırlar; ne denli eve yerleşirlerse o denli sürgündürler.

Zeliha'nın kürtaj için doktora gidişi, ancak başaramayıp bu babası belirsiz, uğursuz bebeği doğurmasıyla başlıyor roman. 'Deli kadınlar evi'nin yeni üyesi Asya, Araf'ta da bahsi geçen 'dasein'in (dünyaya fırlatılmış olmanın, istem dışı var olmanın ağırlığı altında düşen insan) bir örneği. Annesi Zeliha'ya asla anne diyemeyen dört teyzesi ile yaşayan ve Cafe Kundera'da, benzerleri arasında kimliğini arayan Asya ile Çakmakçıyanlar'ın torunu Armanuş'un kaderi kesişince, her iki ailenin de yıllardır sakladığı sırlar su yüzüne çıkar, lanetler tekerrür eder. Geçmiş şimdide canlanır, zaman halkası nihayetine ererek yine kendine döner. Nurlar Risalesi der ki: hakikat, sürekli olarak bir yüzden ötekine geçiştir, onun manevi ve maddi; mutlak ve nisbî; nuranî ve zulmanî çift yüzü vardır. "Bu kitapta ben yine kendimden kendime hitap etmeye ve kendimden yola çıkarak yine kendime dönmeye devam ediyorum. Geçsem de daha böyle nice halden nice hale ben; varoluş içinde başkası değilim ben benden," diye yazar Arabî. Keza kendinden çıkarak kendine döner Elif Şafak bu romanında da. Çünkü zaman hep döner.

Geçmiş, gelecek, belleğin sürekliliği

Temel kavramı sezgi olan -ki Elif Şafak da sezgileriyle yazar- Bergson, bellek ve süreklilik arasındaki özdeşliği iki yoldan açıklar: Geçmişin şimdide korunması ve saklanması ile şimdinin, geçmişin sürekli olarak büyüyen imgesini kapsayıp kapsamadığı. Bergson'da geçmiş, kendi içine kapalı bir alan değildir. Yani şimdi olmaksızın geçmişi tanımlamak ve hatta yaşamak olanaksızdır. Arkadan gelen an, öncekinin bellek tortusunu içerir. Öte yandan da iki an, birisi ortaya çıktığında öteki bütünüyle yok olmadığı için büzüşüp birbirine karışır. Velhasıl iki bellek vardır: Anımsayıcı bellek ile daraltıcı bellek. Baba ve Piç'in iki ana kahramanından Armanuş, anımsayıcı; Asya ise daraltıcı belleğin temsilcileridir. Bir hatırlama seferi, bir hafıza fetişidir Armanuş'unki. Asya ise hatırlamamayı tercih eder. Babasının bile izini süremiyorsa nasıl atalarına bağlı hissedecektir kendini? O bir piçtir ve geçmişi, bir kapalı devre olarak niteler, geleceğe, şimdiye odaklı yaşar. Ancak 'şimdi', her ortaya çıkışında ikiye ayrılır: Bir parçası geçmişe, öteki parçası da geleceğe dönüktür. Bununla birlikte saf süreklilik, ancak ilke düzeyinde geçerli olan bir gerçekliktir ve süreklilikle özdeştir bellek. Asya, belleksizdir bu anlamda, sürekliliği kabullenir ama geçmişin boşluğunu hayalgücü ile doldurur. Armanuş ise 'saf anımsama'nın teşmilindedir: Sanal -ki Cafe Constantinopolis adlı bir chat odasındaki sanal bellek ve tarih tartışmaları, bu anımsamanın sembolleştirilmiş hâlidir- edimsiz ve bilinçsiz bir eylemdir bu hâliyle anımsama. Kendini öncelikle geçmişe yerleştirir; şeyleri, nesneleri oldukları yer itibariyle algılar. Geçmişi de keza kendi içinde ya da şimdide değil, 'kendi içinde olduğu yerde' algılar. Köklerini aramak için geldiği İstanbul'da konuştuğu insanlar, kendileriyle geçmişte bu suçları işleyenler arasında bir bağ görmediklerinden 1915 tehcirini üstlenmezler. Armanuş bunun 'zaman algısında farklılık' olduğuna kanaat getirir sonunda.

Döngüsel düşünceye yakın duran, bu anlamda romanını da Bergson'cu zaman anlayışınca kuran Şafak, ancak biz Türkler hatırladıktan sonra Ermenilerin unutmasını bekleyebiliriz, düşüncesindedir ve bunu Armanuş'un diline tercüme eder:

"Ermeniler için zaman bir çemberdi; geçmişin şimdide yeniden doğduğu, şimdinin geleceği doğurduğu bir döngüydü. Halbuki Türkler için zaman pek çok yerinden bölünmüş, kesik kesik bir çizgi gibiydi; geçmiş belirli bir noktada sona eriyor, şimdi sıfırdan başlayıveriyordu."

Yine de her iki ailede geçmişin hafızası, kadınlar aracılığıyla, tam da kadınsı bir alan olarak kurgulanan mutfak üzerinden iletilir. Çünkü kadınlık bilgisi, kelama içrektir. Mutfağı politikleştirip yemeklere etnik bir tat katan Şafak'ın romanında yemek pişirme usulleri ve mutfak kültürü başat bir konumda. Kadınlar yemekler aracılığıyla aktarıyor sivil tarihi bir sonraki kuşağa. Ancak kadınsı iletimin en önemli şartı, anneliğin aktarımı ise her iki ailenin kadınları arasında da geçerli değil. Chodorow'a göre kadın, anne olarak annesinin kimliğine bürünür ve aynı rolü yeniden üreterek kendisine iletileni kızına aktarır. Böylece yitirilmiş olan geri çağrılır. Ancak Baba ve Piç'in kadınları arasında böyle bir iletim kurulamadığı için, anne çocuğuna, simgesel mesajları da aktaramaz. Oysa anne için yalnızca babanın soyzincirine kaydolacak bir çocuk yapmak yeterli değildir, çocuğa baba tarafının değerlerini ve eril alanın şifrelerini de iletmek gerekir. Çünkü babayı çocuğun simgesel düzenine sokan annedir, babanın var olabilmesi anneye bağlıdır. Anne yoksa, baba nasıl olacaktır, Asya'nın hayatında?

Anneliğin iletimi, babasızlık ve tecavüz

Kendi babasıyla da büyük bir iletişim kopukluğu yaşayan, hiçbir zaman babasının kızı olmadığını belirten (ulus devletleşme sürecinde yüceltilen kadın tiplemesi babasının kızıdır ki iyi ki babasız kızlar balosundandır Şafak!) yazar, 'piç' kahramanı üzerinden hem kendi babasızlığıyla ödeşir, hem de toplumsal bellekten mahrum tahayyül dünyamızla... Jale Parla'ya göre (Babalar ve Oğullar), Tanzimat romanı bir babasızlığa, bir yetimliğe doğmuştur. Kahramanın yetim oluşu, yabancı topraklarda tutunmaya çalışan bu türe özgü yapısal bir sorunun işaretidir aynı zamanda. İlk Türk romancıları savundukları cemaatçi değerlerin koruyucusu olabilecek kudretli bir babadan, romanlarının epistemolojik temelinin Batı'ya yenik düşmesini engelleyecek güçlü bir otoriteden yoksundur. Bu metinlerdeki otoriter ses tonu, arkasını bir kuruma dayamış olmanın verdiği bir yazarlık kudretinden çok, o kudrete hiçbir zaman sahip olamamış yazarın bir an önce yetimlikten kurtulma telaşını yansıtır. Türk romanı, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğmuştur. İsmiyle müsemma Baba ve Piç'te Şafak'ın temel sorunsallarından biri de bu arayışı ironik biçimde eleştirmektir.

Asya -ki hep eril olanı çağrıştıran piçi de bir kız yaparak yerleşik kanıyı altüst eder Şafak- adeta Türkiye'nin bir prototipidir. Türkiye'nin Batılılaşma, ulus-devletleşme sürecine paralel bir mikrokozmos olarak babasızdır; fikre geç bırakılmış, salt duygudan ibaret kılınmıştır. Gerek Türk romanında, gerek Yeşilçam Sineması'nda romantize edilerek yüceltilen bu tarz bir çocukluk, yetişkin ergenlik durumunun pek çok görünümünün tüm satha yayıldığı bu dramın, 'dramenon'u Asya'nın piçlik hâlidir. Bir kavramı, bir hâli hem gerçek, hem mecaz anlamıyla kullanarak dünyayı çoksesli bir estetiğin içinden alımlayan Şafak, iki önemli Bakhtinyen kavramı kullanır Baba ve Piç'te: Polifoni (çokseslilik) ile heteroglossia (değişik dil ve söylemlerin bir arada bulunup çarpışması).

Piçlik bir acz, bir zillet durumudur ki yoksulluk, az gelişmişlik, milliyetçilik gibi bizi Batılıların gözünde küçük düşüren negatif değerlere eklemlenir; tıpkı tecavüz gibi.
(...)

Kalp ile ten arasındaki berzâh: Dövme

Romanlarında insan bedenini de ana temalarından biri yapan Şafak, tecavüz üzerinden yine bir metaforik ifadeyle vatanın dış güçlerce ele geçirileceği paranoyasını hicvederken tasavvufi bir mânâda da kullanıyor bedeni. Beden yazısı, ten ile kalp arasında kalan bir perde; bu dünya ile ötedünya arasında bir geçit, bir berzâh olan dövme aracılığıyla. Zira sevenle sevilen arasında sadece yaratıkların perdesi vardır. Dövmecilik gibi bir uğraşı iş edinen Zeliha, 'Dinmeyen Aşk Acısını Zaptü Rapt Altına Almanın Yolları' adlı dövme koleksiyonu ile ünlenir, kısa sürede. Koleksiyondaki her dövme tek bir tema etrafında şekillenir: Eski sevgili. Sevilenin, akıldan çıkmayanın ama hayırsız olanın sureti, müşterinin bedenine dövme olarak geçirilir. Amaç, totem ile birey arasında özel bir ilişki yaratmak suretiyle kişiyi totem karşısında kuvvetlendirmektir. Eski sevgiliyi düşmanlaştırmak değil, düşmanı bünyeye almak suretiyle zayıflatmaktır arzulanan. (Ki dış düşman mihraklı obsesyonlara ironik bir göndermedir bu.) Evvela onu kabul etmek, bağrına basmak sonra dönüştürmektir aslolan (ötekini asimile politikası). Dövme suretiyle eski sevgili içe alınır, bedene zerk edilir ama aynı zamanda dışarıda bırakılır, yani tenin dışına atılır. (Cemaatten dışlanarak ötekileştirilir, bizden olmayan.) Böylece kurtulunur eski sevgiliden, hatta onun ruhunu zaptetmişçesine üstün hisseder kendini terk edilen; zira aşk iktidarı sever!

Bir yanıyla da Arabî'nin aşk felsefesine içrek bir anlayıştır bu. Seven, gerçekte bir Hâlik, bir de mahluk, bir Yaratıcı, bir de yaratılmış olduğunu bilir. Aradaki bu hakikat perdesini anlamaya gücü yetmez; çünkü o perde bizzat kendisidir. Zeliha kendi gerçekliğinin üstüne çıkacak bir üstün güç bulamaz, kendisinden bezginlik duyar. Kendi üstüne kapanmış bir perdedir kendisi. Bezginliği gittikçe de artar, çünkü bu vücuttan (heykel) ayrıldığı zaman, tabii 'terkip' hâlinden de ayrılacağını, sonra da basit hâline döneceğini düşünür. Mustafa'nın ölüsünün başında, yıllardır gizlediği sırrını kızının eline verişiyle bir hafifliğe kavuşur; hayalden kelâm alemine geçer Zeliha.

Ten imgesi, bir başka bölümde daha çıkar karşımıza. 1915 tehcirinde öldürülen Şuşan'ın babası Ohannes İstanbuliyan'ın yazdığı Kayıp Güvercin Yavrusu ve Asude Bir Bahar Ülkesi adlı kitabı, İbn'i Hazm'ın ten tutkusuyla hemhal eseri Güvercin Gerdanlığı'na bir atıftır adeta. Hazm şöyle yazar: "Sırrın kalbimde öyle bir yeri var ki başka hiçbir canlı varlık orayı işgal edemez; demek ki yok olması düşünülemez. Böylece onu öldürüyorum, mezara koyuyorum ama sırrın hayatta kalması ancak öldürülmesiyledir."

Âşık'ın, zalimin öldürülmesiyle gömülmez hiçbir sır. Hikâyeler birbiriyle öyle iç içedir ki nesiller önce vuku bulmuş hadiseler, şimdiki zamanın tümüyle alakasız gelişmelerine etki eder. Geçmiş geçip gitmez kolay kolay. Mirasın reddi, tarihin belleğini; maziye gömülen sırların ifşası yangın yerine dönmüş hayatların isini silebilir mi? Devinerek silemez insan, çünkü devinen zaman silinmez. Yuvarlanan kayalar, yosun tutmaz sadece...

Arabî ile başladım söze onunla bitireyim öyleyse:

"Evet ben Sahr'ım yani ki kayayım,

Benden fışkırır anlam."

Devamını görmek için bkz.

Tuba Akyol, “Özür dilerim”, İdrak Yolları, Milliyet Pazar, 19 Mart 2006

Hikayeler büyük rakamların, derin manalar taşıyan kavramların yapamadığını yapıyor

Anneanneme annesinin adını sormak hiç aklıma gelmedi. Anneme, anneannesinin adını sormak da... Babaannem ve babamın babası ben küçükken öldü zaten. Babama babaannesinin adını da hiç sormadım.

Bana kendi tarihimi sorarsanız, kendi doğum yerimden anlatmaya başlarım. Ki benim doğum yerimin, benim doğduğum yer olması dışında ailemin geri kalanı için hiçbir manası yok.

Biraz daha geriye gitmemi isterseniz, annemle babamın tanışıp evlendikleri kente kadar gidebilirim. Bu hikayeyi anlatırken o kente nerelerden geldiklerini, yani onların doğum yerlerini de söylerim. Hepsi bu.

Tüm bildiğim bu kadar.

Ve daha fazlasını da hiç merak etmedim.

Etmemiştim.

Amin Maalouf'un "Yolların Başlangıcı"nı okuduğumda bile.

Benim başlangıcım benim doğduğum yerdi; zorlarsanız annemle babamın tanıştığı yer belki.

Piç miyim?

Ben Osmanlı İmparatorluğu'nun en parlak dönemlerini bile "İşte bu zaferleri kazananlar, bu geniş topraklara hükmedenler benim atalarımdı" diye kendime pay çıkararak okumadım. "Atalarımın" yaptıkları doğru gibi görünen şeyleri de, yanlış gibi görünen şeyleri de hiç üzerime alınmadım.

Elif Şafak'ın "Baba ve Piç"teki "piç" Asya'sı gibiyim bu bakımdan.

Bir nevi piç yani; babasını, atasını bilmeyen evlat!

Ve tam da bu yüzden bir Ermeni -tıpkı "Baba ve Piç"te Ermenilerin Asya'dan beklediği gibi- Osmanlı dönemine tekabül eden 1915 olayları ile ilgili benden sadece kuru bir özür bile beklese, ben de tıpkı Asya gibi "Şahsen hiç alakam olmayan bir şey için özür dilememi mi bekliyorsun?" diye şaşırabilirim.

Şaşırabilirdim.

Hikaye ve kavram

Yönetmen Yavuz Turgul, Ayşe Arman'la yaptığı röportajda "Doğulu, her şeyi hikaye ile anlatır" diyordu, "Sana bir nasihat verecekse, 'Bak...' diye anlatmaya başlar, anlatır anlatır, sonunda bir laf eder, 'Haaa....' dersin, 'Demek, bana bunu söylemek istiyor.' Batılılar bu şekilde yapmaz. Onlar kavramlar ortaya atarlar, o kavramlar üzerinden düşünceleri anlatırlar." (Hürriyet Pazar, 12 Mart)

Soykırım mı, kıyım mı?

Kavramlar soğuktur, hikayeler insanın içine dokunur.

1915 olayları kavramlar üzerinden konuşulduğunda; soykırım, kıyım, katliam, tehcir... Tüm bunlar bizimle hiç ilgisi olmayan, uluslararası bir hesaplaşmanın alanına giriyor gibi.

Devletler 1915'te yapılanların ismini koymak için tartışmaya devam etsinler.

Bir kavramda, ölen Ermeni sayısında bir anlaşmaya varsalar bile, anlaşmaya vardıkları kavram ve rakam yaşananların gerçek karşılığı olmaktan ziyade dünyadaki dengelerin uygun bulduğu bir kavram, bir rakam olacak büyük ihtimalle.

Şuşan, Armanuş, İshugi

Oysa tek tek hikayeler anlatıldığında, bu hikayelerdeki acıları kavramlara ya da rakamlara dönüştürüp dışına atamıyor insan.

"Baba ve Piç"te Dikran dayının, büyükanne Şuşan'ın, Armanuş'un hikayesi; "Anneannem"de Fethiye Çetin'in bir gün asıl adının Seher değil Heranuş olduğunu öğrendiği anneannesinin hikayesi, iki çocuğu ellerinden çekilip alınan Heranuş'un annesi İshugi'nin hikayesi; o büyük rakamların, derin manalar taşıyan kavramların yapamadığın yapıyor.

İnsanı ağlatıyor.

"Ne bekliyordu ki?"

"... dikkatle dinlemiş ve üzülmüşlerdi. Peki öyleyse ne demeye hâlâ huzursuzdu? Armanuş yüreğini yokladı. Ne bekliyordu ki?

Sonra yavaş yavaş anladı ki bir özür bekliyordu; o da olmadı suçun kabul edilmesini. Türklerdi 1915'te bunları Ermenilere yapanlar. Kendisi Ermeni, onlar da Türk olduğuna göre özür dilemeleri gerekmez miydi? Oysa kimse üstüne alınmış görünmüyordu." ("Baba ve Piç", Elif Şafak, s. 172)

Ben kendi adıma özür dilerim.

Heranuş Gadaryan: "O günler gitsin, bir daha geri gelmesin"

Günün birinde anneannesinin adının Seher değil Heranuş olduğunu öğrenir Fethiye Çetin. "Biz anneannemle dedemi teyze çocukları olarak biliyorduk. Bu doğru değilmiş. Anneannemi de Çermikli diye biliyorduk. Bu da doğru değilmiş. O zamana kadar doğru bildiklerimin çoğu yanlışmış" diye yazıyor "Anneannem"de. (Metis, 2004)

Bu bir anı kitabı. Anlatılan gerçek insanların hikayesi. Fethiye Çetin'in anneannesi Heranuş Gadaryan 1915'te "yürüyüş" esnasında annesinin ellerinden zorla alınan, Seher ismi verilip Müslüman yapılan çocuklardan biri.

Bunca yıl içinde sakladığı gerçeği, ancak çok yaşlandıktan sonra, belki Amerika'daki akrabalarını bulmasına yardımcı olur diye torununa söyleyen, torunu ısrar etmese yaşadıklarını mezara götürecek olan Heranuş nine anlattığı her acı hatıranın ardından dua gibi hep aynı şeyi söylermiş: "O günler gitsin, bir daha geri gelmesin."

Devamını görmek için bkz.

Asuman Kafaoğlu-Büke, “Baba ve Piç”, Cumhuriyet Kitap, 23 Mart 2006

Bir romanda, konuya hangi açıdan bakıldığı, okurun belki de ilk dikkatini çeken şeydir. Anlatıcının kim olduğu ya da anlatılanın kimin öyküsü olduğundan çok, asıl ilgiyi çeken şey, ahlaksal ve estetik merceğin nereden ayarlandığıdır.

Bu hafta okuduğum Elif Şafak'ın Baba ve Piç romanında da, kitabın daha ilk sayfalarında yazarın çifte mercekten bakarak öyküye yaklaştığı dikkatimi çekti. Şafak romanı, farklı açılardan bakan, iki mercek üzerinde bir dengeye oturtmuştu. Kurgunun yapısı her iki merceğin aynı mesafeden ayarlandığı izlenimini veriyordu; ayrıca bu ikili iskelet, romandaki siyasi dengeyi bulmaya yarıyordu.

Merceklerinden biri, çoğunluğu kadınlardan oluşan, İstanbullu bir ailenin üzerinde, diğeri ise San Fransisco ve Arizona'da yaşayan, Türkiye'den Amerika'ya göçmüş Ermeni ailenin üzerindeydi ama özellikle her iki ailenin son kuşak temsilcileri olan Armanuş ve Asya adlı iki genç kıza odaklanmıştı. Tüm öykü iki koldan, birinden diğerine geçerek, iki kızın aile geçmişlerinden başlayarak bugünlerine getiriyordu.

Simetri

İki başlı anlatı her zaman simetriyi beraberinde getirmez ama Baba ve Piç kusursuz bir simetri sunuyor bize. Amerika'da yaşayan Armanuş'un Ermeni ailesinin halalarla dolu, İstanbul'da eski bir köşkte oturan on dokuz yaşındaki Asya'nın ailesinin de teyzelerle dolu olması bir bakıma aynı soyağacının eksik kalmış dalları gibi birbirlerini tamamlıyorlar. Birbirlerinden habersiz sağda halalar solda teyzeler şeklinde ilerleyen dallar, köklerinde bir birleşme noktasını önceden haber verir gibiler fakat bu haber müjdeli bir bütünlüğe götürmeyeceğini de başından hissettiriyor.

Aslında kadınların baskın olduğu bu parçalanmış "soyağacında," yalnız ruhlar çoğunlukta. Simetriyi sağlayan bir başka olgu da Armanuş ve Asya ilk başlarda çok farklı kadınlar gibi görünseler de, aynı yaşlarda, aynı boylarda (her ikisi de uzun boylu) ve kemerli burunlular. Aralarındaki fark birinin esmer diğerinin sarışın olması, bu da belki simetriyi resmin negatif kopyası gibi tamamlıyor.

Armanuş ve Asya'nın görünüşleri ve kişiliklerini alt altta sıralayınca ortaya benzerlikten çok, bir bulmacanın iki anahtar parçası gibi birbirlerine uydukları hatta belki birbirlerini tamamladıkları çıkıyor. Elif Şafak roman kahramanlarını tanıtırken onları benzeteceğimiz nitelikler şeklinde basitçe sunmuyor karakterlerini, romanın bir noktasında uyum ve bütünlük hissini verdiği için başa dönüp yeniden değerlendiriyoruz onları.

Aşure

Aslında bu yazıya aşure tarife vererek başlamayı düşünmüştüm. Aşure, kuşkusuz Elif Şafak'ın zihninde Anadolu'yu simgeliyor, içinde birçok öğe barındıran, birlikte pişen ve dolayısıyla birbirlerine karışmış tatlar benzetmesi, tam da Anadolu'nun etnik mozaiğini betimliyor. Her bir yemiş diğeriyle birlikte pişmiş olmaktan dolayı tatları karışmış ama kendi özünü de yitirmemiş. Tüm bu karışık doğasına rağmen aşurenin kendine has lezzeti var, aynı Anadolu'da yüzyıllarca birlikte yaşamış, birbirlerinin mutfaklarından, kültürlerinden etkilenmiş halklar gibi.

Romandaki bölüm adları aşure malzemelerinden oluşuyor. Yiyecekleri Şafak roman boyunca farklı anlamlarda kullanıyor. En başta Ermeni ve Türk mutfaklarının yakınlığı ama çok daha yoğun olarak ailenin yemek masası etrafında toplanması ve farklı ailelerin yemek alışkanlıklarındaki benzerlikler olarak ortaya çıkıyor. Yemekler çocuklara kültürün bir parçası olarak sunuluyor. Ayrıca onların karınlarının doyması ile garip bir mutluluk duyan aile büyükleri var her iki tarafta da. Romanda özellikle en duygulu anlar da yemek sunumuyla ilgili, örneğin Banu teyzenin eve misafir gelmiş Armanuş'a gece yatmadan önce soyulmuş ve dilimlenmiş portakal sunması, belki de bu yabancının kendini ilk kez evinde hissettiren olay oluyor.

Ensest

Baba ve Piç Elif Şafak'ın diğer romanlarında görmediğimiz denli sürükleyici bir yapıya sahip. Roman bir yandan geçmişin izini süren Armanuş'un bulduklarını damla damla verdiği için, öte yandan da ailelerin acı dolu geçmişlerini sır perdesi ardında koruduğu için olağanüstü bir gerilim yaratıyor. Burada da yine simetrik negatif yansıma söz konusu: birinin hatırlansın, kabul edilsin istediğini diğeri unutmak ve yok saymak istiyor.

Elif Şafak, Ermeni-Türk tartışmasını da bu bağlamda ele alıyor romanda. Türklere karşı nefret dolu gençlerin katıldığı internet sitesinin forumundaki tartışmalar en çok da, karşılığını bulmadıkları için sürekli artan kızgınlığa dönüşüyor. En azından bu sitede tartışan Ermeni ve Rumlar, Türklerden bekledikleri nefreti, başka deyişle, kendi kızgınlıklarının karşılığını bulamıyorlar. Armanuş da ilk başlarda en çok buna şaşırıyor, ailesinin başına gelen felaketleri anlattığında, karşısında onu anlayışla dinleyen, hatta anlattıklarına çok üzülen insanlar (Türkler) görüyor.

Baba ve Piç bir bakıma öykülerini anlattığı bu iki aileye, daha büyük Anadolu resminin örnek bir kesiti olarak bakıyor. İki ailenin hikâyesi ve tabii aynı zamanda soyağacı, Şuşan adlı büyükannede birleşiyor. Küçük bir çocukken dağılan ailesi onun mutsuzluğunun nedeni iken, geride terk ettiği çocuğu da, diğer ailenin üç nesil boyunca sürecek trajedisinin nedeni oluyor. Bütün roman boyunca iki aileyi Anadolu'yu simgeler olarak düşünmek belki kurguyu zorlamak oluyor, yazarın amacının bu olduğundan emin değilim fakat özellikle romanın merkezine ensest tecavüz yerleştirmiş olması (bu satırlarda anlatı doruğa ulaşıyor) olayları bir cinnet anına hapsetmesi çok düşündürücü geldi.

Romanın en güzel yanlarından biri, bölümleri birbirlerine bağlayan iplerin çok zekice dolanmalarıydı. Örneğin, politikacıları hayvan benzetmeleriyle betimlediği için hapse girmeye hazırlanan karikatürist, bir sonraki bölümde aşklarını hayvan betimleri ile bedenlerine dövme şeklinde yapanlarla bağlanıyordu; ilk bölümde laf atan taksi şoförü, yirmi yıl sonra cenaze arabasının önünü tıkıyordu, böylece Baba ve Piç, roman başından beri hiçbir araya gelmemiş iki kişi, garip bir rastlantı sonucu taksi şoförü ile zihnimizde bir araya gelebiliyordu.

Bir de tabii söz etmeden geçilemeyecek kadar önemli cinler var romanda. Sağ omuzda Şekerşerbet Hanım, sol omuzda da cin taifesinin gulyabani kümesine mensup Ağulu Bey. Belki Elif Şafak'ın sol omzunda da, ancak cinlerin ilham kaynağı olabilecek güzellikte roman yazdığı için, bir baron oturmakta.

Devamını görmek için bkz.

Zeren Somunkıran, “Aşureye Elif Şafak eli değdi”, Bianet, 8 Nisan 2006

Şehrin Aynaları'ndan yansıyanlarla sarhoş olup Pinhan'ın gizemine tutulurken en Mahrem kuytularınızı keşfettiğiniz, Bit Palas'ın çatısı altında, doğum ile ölüm arasındaki hayat denen o Araf'ta tutunmaya çalışıp 'Baba' ve 'Piç'liğinizle yüzleştiğiniz bir anlar bütünü Elif Şafak romancılığı.

Öyle ki, bütün bu anların okuyanda bıraktığı izdüşümler oldukça gerçekçi, yalın, cismani ve denge yüklü ama bir o kadar da masalsı, karmaşık, ruhani ve çelişki dolu.

Tıpkı hayatın kendisi gibi. Yaşamın döngüselliğini, içinde barındırdığı tezatlıkları ve karmaşayı yansıtmakta çok başarılı Elif Şafak. Her bir romanı, bunun birer kanıtı.

Elif Şafak'ın son romanı Baba ve Piç, eşsiz kurgusu ve üslubuyla insanı, İstanbul ve San Francisco, şimdi ile geçmiş, insani ve ruhani arasında bir yerlerde gezdirirken bir yandan da, toplumun kabuklaşmış yaralarına (Ermeni meselesi, ataerkillik ve ensest) dokunuyor.

Uğraştığı meselelerin ağırlığına rağmen Elif Şafak'ın en iyimser romanlarından biri bu kanımca. Hem toplumsal hem bireysel geçmişleriyle yüzleşen, meraksızlık örtüsünden sıyrılıp hafıza sahibi olabilen insanların daha temiz vicdanlı ve sağlam temelli bir gelecek oluşturmalarının mümkün olabildiğini hissettirmesidir, bu iyimserliğin en önemli katmanı.

Kimliksel varoluşunun en birincil düşmanı olarak belletilmiş "Türkler"le yüzleşip 'Türkler, eşittir caniler' argümanının katılığından kurtulan Armanuş, Armanuş'tan dinledikleri ile tarihsel gerçekliğin farklı bir yüzü de olduğunun algısına varan Kazancı Ailesi, kendi piçliğiyle yüzleştiği sürece yarınıyla da barışması mümkün olan Asya.

Oldukça katı gerçekler ve ıstıraplarla bezeli olsa da bütün bu karakterlerin dünleri ve bugünleri, her daim çıkışa giden bir yol mevcut hayatlarında.

Dilinin ağdalığını çok yerinde ve katman katman kullanan bir yazar Elif Şafak. İlk romanı 'Pinhan' ve son romanı 'Baba ve Piç' arasındaki serüveni, değişken karakterler ve ruhlarla beraber değişken diller ve üsluplarla da bezeli.

Katıksız bir ağdalık hedefleyen bir üslup değil, tersine, karakterlerinin hayattaki varoluşlarıyla orantılı, gerçeklerden kopuk olmayan, Pinhan'la Asya'nın aynı dilde konuşamayacağını farkında olan bir üslup onunkisi.

Dile olan meftunluğunu her satırda hissetmek mümkün. Öyle bir meftunluk ki bu, uzak duramıyorsunuz, sizin de üzerinize bulaşıyor. O serüvenin içinde adım adım derinleşirken dilin de, bilinmeyen derinliklerini keşfe dalıyor insan.

Merak etmek, Elif Şafak romancılığı; kendini, kendin olmayanı, dili, dünü ve bugünü, uhrevi olanla cismani olanı merak etmek, topyekün bir merak hali...

Bu yıl aşureye Elif Şafak eli değdi. Çokkültürlülüğü, çoksesliliği, iç içe geçmişliği anlatmada derin bir başarısı var Elif Şafak'ın. Bütün bu kavramların hayatta birer karşılıkları var, onun romanlarında yüzleştiğimiz.

Aşure, her bir malzemenin kendi tadını yitirmeden diğerleriyle karışarak oluşturduğu o eşsiz tat...

Ebru, mozaiğin tersine, renklerin yılankavi bir hülyalılıkla birbirlerinin içine süzülerek kaynaştığı o cümbüşün sanatı...

Nar, ortak birleştirici bir kabuğun altında irili ufaklı, tatlılı ekşili taneler bütünü... Görmeyi ve göstermeyi başarabilmek önemli.

İşte bu nedenle, artık aşurenin tadı daha bir leziz ve ebruli.

Devamını görmek için bkz.

Çiğdem Mater, “Ardı Ardına Okuyunca: Kavim ile Baba ve Piç”, Bianet, 8 Nisan 2006

Ardı ardına okuyunca, insanda okullarda ders kitabı olsunlar hissi yaratan iki kitap, son günlerde çok popülerler, insan ister istemez "umarım popüler olan okunmaz" furyasına kurban gitmez diye düşünüyor.

Tamamen iki farklı stilde iki kitap bu toprakların son 100 yılına bilenler için de, bilmeyenler için de ışık tutuyor.

Ahmet Ümit'in yeni kitabı Kavim' den ve Elif Şafak'ın Baba ve Piç’inden söz ediyorum.

Ahmet Ümit uzun zamandır takip ettiğim, yazdığı her kitabı okuduğum ve hatta Aşk Köpekliktir ve Beyoğlu Rapsodisi kitaplarıyla hakkında umutsuzluğa kapıldığım bir yazardı.

Doğan Kitap'tan Mart ayı başında çıkan yeni kitabı Kavim’le beni hem utandırdı, hem de çok mutlu etti.

Sadece polisiye yazmakla kalmayıp, ülkesinde olanları, bu toprakların acılı yıllarını o kadar doğru bir yerde durarak anlatmış ki Ümit, insanın "her polisiye roman böyle olsa, çok daha ileri bir yerlere gideriz" diyesi geliyor.

Mardin, İstanbul, doğu ve batı ekseninde yürüyen, Süryanilerin son 20 yılda yaşadıklarına 12 Eylülde yaşananları ekleyerek hem darbeyi hem de darbe sonrası "Malatya'nın doğusunda" olanları şahane bir şekilde, polisiye kurgusuyla veren kitap sadece bir emniyet ekibinin bir cinayetler zincirini çözmesini anlatmıyor bize.

Aynı zamanda bu ülkede yaşayan pek çok insanın zaten bildiği, bazılarının bilmezlikten geldiği çeteleşmeleri, yargısız infazları, para trafiğini ve iş söze geldiğinde "siz bu ülkenin mozaiğinin bir parçasısınız" muamelesi yapılan azınlıkların başından geçenleri de anlatıyor.

Bazıları için yeni bir başlangıç belki, bu topraklarda zamanında bir çok Süryani'nin de yaşadığını bilmek, ama bilenler için anlatılan hikâyenin gerçekliği ortada...

Ermeni konferansında Osmanlı Ermenisi, feminist yazar Zabel Yesayan'ın hayatını aktaran Elif Şafak Metis Yayınlarından çıkan yeni kitabı Baba ve Piç’te hayatları bir şekilde kesişen İstanbullu Kazancı ailesi ile, artık Amerikalı olan İstanbullu Ermeni Çakmakçıyan ailesinin hikayesini anlatıyor.

Gidenlerle kalanların kesişmesi, kimlikler çatışması, aidiyet yoksunluğu ve kadınlık halleri üzerine su gibi içilen bir roman Şafak'ın Baba ve Piç’i...

Kadınların hayata ve birbirlerine bakışlarının kültürler ve milletler arasındaki çatışmayı nasıl da azaltabileceğini, gidenlerle kalanların aslında birbirlerine nasıl da çelik halatlarla bağlı olduğunu, gidenlerin bizi ne kadar da eksilttiğini anlatan dedim ya, su gibi bir roman...

Peki neden Baba ve Piç ile Kavim'e aynı yazıda bakmak?

Cevap basit aslında... Son bir yılda Türkiye'de yaşananlar, hatta daha da geriye gidelim, son yüzyıldır bu toprakların yaşadığı öksüzleştirme hareketi...

Önce gidenler, sonra kalanlara saldıran kalanlardan daha "buralı" olduğuna herkesi ikna etmeye çalışan, üstelik de "halk" diye adlandırılan insan grupları...

Şimdi çocuklar, bundan 20 yıl sonrasının büyükleri şiddet ve savaş sarmalında hayatlarını kurmaya çalışırken öyle ya da böyle kendi dışındakileri "öteki"leştirecekler mi? Öksüzleşme, yoksunluk sürecek mi?

Okullarda artan şiddet İzmir'de kırık bir çocukluk aşkıyla karşımıza çıkıyor, Diyarbakır'da taş atan çocuklarla...

Ondandır ki bir hayalim var, hani okullarda okunması zorunlu 100 kitap var ya, Milli Eğitim Bakanlığı'nın önerdiği, hani tartışmalar, fırtınalar koparan...

İşte o kitapları 102 yapalım şimdi, Kavim ile Baba ve Piç listeye girsin.

Taş atmayı, bıçak sallamayı, Polat Alemdar olmayı oyun sayan çocukların yaşadıkları ülkenin ne acılardan geçtiğini görmelerini sağlayalım.

Sağlayalım ki o çocuklar ne bıçak alsınlar ellerine, ne de taş... Asla çocuk kitabı sayılamayacak iki kitapla çocuk olmayı öğrensinler... Ama dedim ya, sadece hayal...

Devamını görmek için bkz.

Ersan Üldes, “Yeni Başlayanlar İçin Ermeni Meselesi”, Akşam Kitap Eki, Nisan 2006

“Roman öyle bir yazın türü ki aşkın, tutkun, bağlılığın yoksa götüremezsin. Bu konuda beni üzen birbirinin başarısını çekemeyen edebiyatçılar. Biri bir roman çıkardığı zaman sanki kendi cebinden bir şey eksilmiş gibi davrananlar. Böyle bir refleksimiz var. Türk entelijansiyası birbirine karşı çok hoyrat. Önce hırpalıyor, hırpalıyor, hala ayakta kalıyorsan, yaşlandığında ödüllendiriyor. Bu sistemden çeken de bu defa kendine yapılanı bir başkasına yapıyor.(1)”

Gerçekten de böyle bir sorunumuz var, bu cümlede dile getirilen sitem, neredeyse bütünüyle doğru ve isabetli... İlginç olan, bütün bunları, sadece çoksatarsever okuyucularca değil, ilk romanından itibaren başka birçok kesim tarafından; basın, gazeteciler, televizyonlar, edebiyatçılar ve özellikle kitap tanıtım yazarlarınca da pek sevilen Elif Şafak gibi tanınmış bir yazardan duyuyor olmamız. Nedense yazarlarımızda böylesi bir ‘istenmeyen kişi’ refleksi gelişti son zamanlarda. Hâlbuki şu an edebiyat dünyamızın tamamı bu istenmeyen, acı çeken, sürgüne zorlanan yazarlardan oluşuyor zaten; ülkesinde konumu ve düşünceleri yüzünden muhtelif sıkıntılar yaşayan, müşterek Türk vicdanına ters düşen, politik havsalamızı uluslar arası sularda bizim adımıza temsil eden ‘muhalif’ yazarlar...

Unutma ve hatırlatma

Amerika’da The Bastard of İstanbul (İstanbul’un Piçi) adıyla yayımlanacak olan Baba ve Piç, genel hatlarıyla, ayrı memleketlerde yaşayan iki genç kızın hikâyeleri üzerinden Ermeni meselesine odaklanıyor. … Türk piçi Asya ile kökleri Anadolu’ya dayanan Amerikalı-Ermeni Armanuş’un yaşamları, atalarının yaşadığı yerleri ve kültürü merak eden Armanuş’un İstanbul’a uçmasıyla kesişiyor. Bir yığın başka karakter de var romanda. Asya’nın ısrarla ‘teyze’ dediği annesi ve her biri farklı eğilimlerle kuşanmış ‘karikatür’ teyzeler ile Armanuş’un babasından boşandıktan sonra bir Türk ile evlenen annesi ve soykırım sebebiyle Türklere düşmanlık besleyen ‘öteki’ halalar.

1915 yılında gerçekleştirilen tehciri unutma eğiliminde olan Türkler Asya’nın babasının kimliğini merak etmeyişi üzerinden, Ermenilerin bu zulmü hatırlamakta, varlıklarını biraz da böyle tanımlamakta diretmeleri de Armanuş’un atalarının yaşadığı yerleri görme isteği üzerinden aktarılıyor romanda. Türkler, sadece unutma refleksleriyle değil, asıl kendilerine zulüm yapıldığını iddia etmeleriyle de öne çıkarken, Ermeniler sadece hatırlatma ve yalnızca bir özür bekleme halindeler. Bütün bunları, adı konusunda bin türlü tevatür bulunan Kafe Kundera’da ve Ermenilerin üye olduğu bir sanal kafede gerçekleşen sohbetlerden ve yazarın anlatıcı olarak romanına kattığı genel bilinçten çıkarıyoruz.

Eleştirinin endazesi

Baba ve Piç, piyasaya çıkar çıkmaz, eleştirmenlerce de yoğun bir ilgiyle karşılandı.

“Göçebelik, kimliksizlik, belleksizlik, varlıkla yokluk, iç ve dış, hayat ve ölüm, dolu ile boş, yerlilik, yabancılık, zıtların benzerliği, bölünmedeki bütünlük, birlik ve parçalanma kavramları halesinde eserlerini ören ve göçebe ruhunu karakterlerine yansıtan Elif Şafak; kozmopolit, heterojen, çokboyutlu bir dünya arayışıyla, romanları boyunca ara dünyaların keşfinde, akılcılığın aralarına güven verici sınırlar koyarak aralarından su bile sızmasını istemediğimiz gerçeklerin iç içe geçmiş ve birbirine karışmış (ebru modeli) olduğu bir 'araf' üzerine bina ediyor yeni romanı Baba ve Piç'i de. Çok çağrışımlı, müstehzi metaforlarla temellendirilmiş, acımasız ironilerle çağrışımsallaştırılmış, farklı okumalara açılan bir roman Baba ve Piç; hafızaya, unutulanlara, hatırlananlara, gizlere, suskunluğa, sırlara dair bir kuşak romanı; Türkiye'deki milliyetçi ve cinsiyetçi ideolojiye neşter savuran sivri dilli bir anlatı...(2)”

Yazarın biri Türkiye’deki eleştirmenleri alaya alan bir roman yazmaya kalksa ve yukarıdaki paragrafı kurguladığı eleştirmen karakterine söyletse, fazla acımasız davranmış diye düşünmez miyiz?

Önce romanı, sonra da hakkında çıkan eleştirileri okuyanlar, acaba ben başka bir baskıyı mı satın aldım, diye düşünüp boş yere endişelenebilir. Zira, Baba ve Piç hakkında öyle ilgisiz, desteksiz ve zorlama destekli tanıtım yazıları çıktı ki, bu defa alışılagelmişin dışında bir tavırla, yazar Elif Şafak’tan önce ‘eleştiri’ yazılarını kaleme alanların çıkış noktalarını masaya yatırmak icap ediyor.

“Bir kavramı, bir hâli hem gerçek, hem mecaz anlamıyla kullanarak dünyayı çoksesli bir estetiğin içinden alımlayan Şafak, iki önemli Bakhtinyen kavramı kullanır Baba ve Piç'te: Polifoni (çokseslilik) ile heteroglossia (değişik dil ve söylemlerin bir arada bulunup çarpışması).2”

Peki Baba ve Piç, eleştirmenin iddia ettiği gibi, gerçekten de çoksesli bir roman mı?

Çokseslilik

Çoksesli romanın ne olduğuna kabaca baktığımızda, en belirgin özelliğinin, birden fazla karakterin özgürce söyleşmesinden ziyade, ucunun açık bırakılışı olduğunu görürüz. Yazar, tartıştığı meseleyi, yarattığı bütün kişilikler üzerinden deşer, ancak yine de romanın ucunu açık bırakıp gider. Gerisi okurun insafına kalır. Çoksesli romanın ikinci önemli özelliği ise; yazarın karakterleriyle kurduğu ilişkinin tamamen diyalojik olmasıdır.

Bu açıdan bakıldığında, Baba ve Piç Ermeni meselesinin Tanrısal bir objektiflik ile derlendiği, yenilir yutulur kıvama sokulduğu ve rasyonel bir vicdan ile sonlandığı bir roman. Tecavüzcü ölür, Türklerin en azından bireysel anlamda özür dilemesi ve Ermenilerin de artık mazlumluğun ardına sığınmaktan vazgeçmesi gerekir.

Yazar, romanın genelinde hissettirdiği bilinci ve tüm objektifliğini, sanal kafede Baron Baghdassarian lakabıyla söyleşen bir Ermeninin sözlerinde vücuda getiriyor ve orta yolu bu sayede tutturup batılı rasyonel mantığa, dolayısıyla hakkaniyetli vicdana kocaman bir parantez açıyor:

“Diyasporadaki Ermeniler arasında Türklerin soykırımı kabul etmesini asla istemeyecek olanlar var. Çünkü Türkler bunu kabul edecek olurlarsa ayağımızın altındaki halıyı çekip, bizi bir arada tutan en güçlü ve belki de tek bağı ortadan kaldıracaklar. Tıpkı Türklerin yapılan haksızlığı inkâr etme alışkanlığı olması gibi, Ermenilerin de yapılan haksızlığın hatırasına dört elle yapışıp, ‘mazlum’ kimliğinin keyfini sürme alışkanlığı var. Görünüşe göre iki tarafın da değişmesi şart. İki tarafın da acilen terk etmesi gereken kabuklanmış dogmaları var.”

Elif Şafak, çok sesli olabilmek, karşı görüşleri bir araya getirebilmek için, tam aksine tek boyutlu, arka planları eksik, insana dair karanlık ve açıklanamaz yönleri olmayan, bütün karakterlere üstten bakan bir Tanrı anlatıcı tarafından şekillendirilmiş kişilikler yerleştirmiş romanına. Alkolik Karikatürist, Aşırı Milliyetçi Filmlerin Gayri Milliyetçi Senaristi, Gizli Gay Köşe Yazarı ve Olağanüstü Yeteneksiz Şair gibi tanımlamalarla baştan bir cendereye hapsedilen karakterler arasındaki konuşmaları nakletmek, diyalojik metin oluşturmak için ne kadar yeterli?

“Başka insanların bilinçleri nesneler olarak veya şeyler olarak algılanamaz, tahlil edilemez, tanımlanamaz – onlarla yalnızca diyalojik olarak ilişki kurabilir. Onlar hakkında düşünmek onlarla konuşmak anlamına gelir; aksi halde, bize derhal nesne(l)eşmiş yüzlerini çevirirler: Sessizliğe gömülür, kapanırlar, kemikleşip bitmiş, nesne(l)eşmiş imgeler haline gelirler. Çoksesli bir romanın yazarından muazzam ve yoğun bir diyalojik etkinlik beklenir.(3)”

Objektif olmaya çalışmakla veya simetrik karşıtlıklar kurgulamakla, diyalojik roman yazmak çok, ama çok ayrı şeyler... (Çoksesli roman için bkz. Latife Tekin-Unutma Bahçesi. Kıyas edebilmek için dört dörtlük bir örnek. Baba ve Piç gibi, yine unutma kavramı etrafında gelişen romanda, Latife Tekin’in bu kavramın sunduğu bir yığın ‘aktüel’ ve ‘siyasi’ avantajları elinin tersiyle itmesi, felsefi açıdan tartıştığı bütün kavramları boşluğa tutturması, aslında boşluktan da çok, okurun göğsüne acıtmadan raptiyelemesi, takdirlik bir edebiyat gösterisiydi.)

Turistik eser

Çok sesli roman, bir zorunluluk değil elbette. Monolojik kurgu ile tasarlanmış olağanüstü güzellikte bir yığın roman var edebiyat tarihi içinde. Tolstoy’un monolojik romanlarını kalkıp çöpe atacak değiliz. Benzer şekilde diyalojik olmadığı için Baba ve Piç’i de görmezden gelmek olmaz... Burada sorun, bir romanın nasıl okunduğu, nasıl okunması gerektiğidir. Baştan koyulan bir yığın kıstas, kriter ve teori, bir yerden sonra romanın kendisine ulaşmanızı engeller. Sonrasında elimizdeki romanla olan benzerliği olay örgüsü ile sınırlanmış ya da yazarın röportajlarına endekslenmiş bir eleştiri metni kalır.

Velhasıl, Baba ve Piç okunası, sürükleyici, günümüzde yayınlanan bir sürü örneğe kıyasla derin, detaylı ve özenli bir yapıt olmasına rağmen ne çoksesli ne de söylendiği gibi milliyetçiliğimize neşter savuran sivri dilli bir anlatı. Aksine alabildiğine yumuşak, konforlu ve elastiki bir zeminde hareket etmekte direten, manevra kabiliyeti yüksek, sert noktalara ve keskin köşelere geldiğinde helvalaşan, tartıştığı meseleye bir orta yol tutturma gayretiyle yaklaşan, mülâyim mi mülâyim bir metin.

Baba ve Piç, yeni ve dişe dokunur bir şey söylemeden, Ermeni meselesini sadeleştirip bir payda altında toplama gayreti. Yeni başlayanlar için, konuya aşırı uzak ve yabancı kalanlar için ‘ne kadar duyarlı bir yaklaşım’ şeklinde nitelendirilebilecek, Amerikalı sıradan bir okurun ‘ermeni meselesi hakkında iyi bir roman okudum’ diyebileceği profesyonel bir çaba. Bir sadeleştirme uğraşı, yabancıların algılayabileceği kodları bulma telâşı.

Sorun şu; meselâ yazacağı romanın geçtiği mekânı hakkıyla teneffüs edebilmek için on beş günlüğüne o yöreye taşınan bir yazar, işine saygı duyan biri olarak mı algılanmalıdır, yoksa kendi gerçekliğini anlatmaktansa, kendine uzak bir mesele için profesyonel zorlama altına giren biri olarak mı? İşte Baba ve Piç’te de, meseleye yaklaşım açısından böyle bir benzerlik var. Yabancı bir yazar, birkaç haftalığına Türkiye’ye gelip zemin etüdü yapar ve romanını kotarır. Ülkeye özgü bir sürü detayı -istemeden de olsa- hadım eder, ama aşure metaforuyla çok kültürlülüğe gönderme yaptığı için kıvançlıdır.

Ermeni meselesi, tarihsel olduğu kadar sosyolojik de bir mesele. Ama ne kadar gündemde olursa olsun, konuya özellikle eğilmeyen okurlar için biraz sıkıcı. Bu sorunu nasıl aşabiliriz? Fonksiyonelliği kanıtlanmış bir yöntemle; büyü, fal, muska, cin vesaire... Doğu dediğin nedir ki zaten, bolca batıl itikat, biraz baharat, Binbir Gece Masalları ve Aladdin’in Sihirli Lâmbası... Elif Şafak Banu Teyze karakteri üzerinden, romanına mistik bir yan katarak cinlere yol vermiş. Sağ omzundaki Ağulu Bey adlı cine, Ermeni soykırımının gerçekten yaşanıp yaşanmadığını soruyor Banu Teyze. Bu sorgulamada, yazar tarafından hiçbir mizahi yaklaşımın sergilenmediğini söylemek şart.

Benzer şekilde, Benjamin, Adorno, Gramsci, Zizek ve Deleuze okuyan ve soyutlamaları sevdiğini söyleyen Asya, “Ermeni soykırımı diye bir şey duymadınız mı hiç?” gibi bir soruya “Ben daha on dokuz yaşındayım,” diye cevap veriyor. Şu haliyle mizahi ve de ironik sayılabilecek bu diyalog, yazarın özel çabasıyla fevkalade ciddi bir amaç uğruna, Türklerin meseleye yaklaşımını resmetmek adına kullanılıyor. Burada da, romanın genelinde olduğu gibi, istihzadan eser yok.

Hülasa, ‘müstehzi metaforlarla temellendirilmiş, acımasız ironilerle çağrışımsallaştırılmış’ gibi bir tespit ile ucundan kıyısından bir alâkası yok Baba ve Piç’in... Ancak eleştirmenin yaptığı tespitin, romanın kendisinden daha müstehzi durduğunu söyleyebiliriz gönül rahatlığıyla...

Buradan, edebi bir tür olarak romandan didaktik unsurlar beklediğimiz anlaşılmasın. Evet, roman bir tasarımdır ve evet, romana tasarım olarak bakmak gerekir. İşte tam da bu noktada, Baba ve Piç’in her şeyden önce tasarım olarak geçkin kaldığını, bir yığın popülist hareket noktasına sahip olduğunu belirtmek gerek. Her şeyi bilen, her şeyi gören, romandaki bütün kişiliklerin geçmişini serip döken, bazen geleceğini de söyleyen, Tanrı anlatıcıların da Tanrısı bir anlatıcı eliyle ortaya çıkan roman, ister istemez keskin bir naftalin kokusu getiriyor insanın burnuna. Bugün çok tartışılan bir konuyu Reşat Nuri’nin ya da içinden mizah duygusu alınmış bir Hüseyin Rahmi’nin kaleminden okumak gibi (bkz. Sunay Akın’ın hala Orhan Veli şiirlerini yazmaya çalışması). Her örnek, “biçim bünyesi gereği ideolojiktir(4)” yargısını doğruluyor bir bakıma...

“Bir de tabi söz etmeden geçilemeyecek kadar önemli cinler var romanda. Sağ omuzda Şekerşerbet Hanım, sol omuzda da cin taifesinin gulyabani kümesine mensup Ağulu Bey. Belki Elif Şafak’ın sol omzunda da, ancak cinlerin ilham kaynağı olabilecek güzellikte roman yazdığı için, bir baron oturmakta.(5)”

En başa dönersek; Elif Şafak, entelijansiyanın birbirini yıpratma refleksinden ziyade, Şafak romancılığı üzerine ciddi eleştiriler –olumlu ya da olumsuz– yazılmamasından yakınmalı...

Notlar


(1) Fadime Özkan’ın Elif Şafak ile Söyleşisi, 3 Ocak 2006, Yeni Şafak Yukarı
(2) Hande Öğüt, Radikal Kitap, 10 Mart 2006 Yukarı
(3) Mihail. M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Metis Yayınları 2004, Çev: Cem Soydemir. Yukarı
(4) Wayne C. Booth, Dostoyevski Poetikasının Sorunları-Önsöz, Metis Yayınları 2004, Çev: Cem Soydemir Yukarı
(5) Asuman Kafaoğlu-Büke, 23 Mart 2006, Cumhuriyet Kitap Yukarı

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Oktay, “İnce ayar marketing”, Birgün Kitap Eki, Sayı 20, Temmuz 2006

Elif Şafak'ın son romanı Baba ve Piç, değindiği/dillendirdiği izlekler, anlattığı/gönderdiği olaylar ve yaptığı imalar, raslantısal somut olgular dolayısıyla yeni emperyalizmin bağlamı içinde değerlendirilmeyi/anlaşılmayı gerektiriyor. Baba ve Piç, postkolonyal söylemin uluslararası jeopolitik kültürel dalgalanmaları, salınımları çerçevesinde üretilmiş, bu salınanlar göz önünde bulundurularak, hesaplanarak yazılmış tekno-mekanik bir metin çünkü. Metnin, günümüz Türkiye'sinin Dil devrimi, Geçmiş Sorunu ya da Tanpınar'ın daha çerçeveleyici olan sözleriyle söylersem, "medeniyet değiştirmesi" Sorunu (A. H. Tanpınar, Yaşadığım Gibi, Dergah Yay., 1996, 470 sayfa. s. 24’te), gibi konularda yaptığı ideolojk/politik içerimlere sahip değerlendirmelerinin oryantalist siyasal uzanımlarını söz konusu etmeden birkaç anımsatma yapmakla yetineceğim: Jeopolitik ve etnik bir sorun: Milliyetçilik. Yani Türk/Ermeni karşıtlığı. Bu temel üzerinde konumlandırılmış Etnik ve Kültürel Ötekilik sorunu. Romanın, Avrupa Birliği görüşmeleri sırasında Ermeni sorununun Amerikan Diasporasında tazelenerek gündeme geldiği günlerde İngilizce yazıldığını ve Türkçeye çevrildiğini, Vintage/Penguin Yayınevi'nce basılacağının (şu an basılmış olabilir) duyurulduğunu da unutmayalım. Unutmamamız gereken ve edebiyat-dışı gibi görülmeye uygun bir olgu daha var: Roman yazılırken/yazıldığında, Amerika'da kimi çevrelerde ulusallık-sonrası edebiyat (bu kavramın kültürel emperyalizm sorunuyla bağlantısı olup olmayacağına hiç değinilmeden) kavramı tanışmaya açılmış, kültürler arası hiyerarşinin dışlanabilirliğinin ve Goethe'nin söz ettiği Dünya Edebiyatı düşüncesinin gerçekleşmesinin somut olanakları kurcalanmaya başlanmış ve New Perspectives Quarterly dergisinin soruşturmasına katılanlardan biri de Elif Şafak olmuş; Şafak "Türkiye'de kendini yabancı hissettiğini, Amerika'da kendini yabancı hissetmediğini" (NPQ Türkiye, sayı 3, 2005) açıklamıştı. Bu noktaya yazımın sonunda döneceğim, şimdilik yeterli.

Gayp alemi ve siber uzay

Baba ve Piç'i tekno-mekanik saymamın nedeni daha açık ve basit: Metin, geleneksel ve modern romanın olduğu kadar postmodern romanın da kullandığı anlatım tekniklerini ve kurgu yöntemlerini (iç monolog, zaman/mekân kaydırmaları, düşselliğin ve gerçekliğin belirsizleştirilmesi, öykü ve öyküleme zamanlarının iç içe geçmesi, anlatıcılar ve Üst Anlatıcı'nın özerklik ve benzerlikleri vb.) yazınsal etkiyi arttırmak amacıyla hoyratça denebilecek bir bollukla kullanıyor. Elif Şafak, özellikle anımsama süreçleriyle ilgili yazınsal öğeleri düzenlerken zamansa! sıçramalara çok sık yer veriyor (örneğin Zeliha'nın Mustafa tarafından ırzına geçildiği gün gül suyu kokulu krem sürmesi, (s. 322), Mustafa'nın yıllar sonra evine döndüğünde gül suyu kokusunu anımsaması (s. 350). Olayların ve kişilerin karmaşası içinde dağılmış okur, romanın son sayfalarında ortaya çıkan ve Banu Teyzeyi sorgulamaya başlayan Ağulu Bey ve Şekerşerbet Hanımı anımsayabilmek için romanın başlarına dönmek zorunda. Banu Teyzenin dinle-imanla ve gayb âlemiyle ilgilendiği günlere dönmek zorunda. Biri sol omzundaki kötü, öteki, sağ omzundaki iyi cinlerdir bunlar (s. 80).

Baba ve Piç'in dizgesel bir çözümlemesini öngörmüyor, uyarıcı gözlemler yapmakla yetiniyorum: Şafak'ın dikkat çeken bir virtüozite (ustalık) merakı var: Yerli yersiz, öyküyle örgensel ilişkisi olmayan bilgiler aktarmaktan, yorumlar yapmaktan çekinmiyor. Örneğin Ohannes İstanbuliyan'ın evinin aranması epizodunda kitaplığı aranırken yazar adlarının anılmasıyla yetinmiyor: Rousseau'nun Toplumsal Sözleşme (Şafak "Akit" demeyi seçiyor) kitabından bir alıntıya da yer verme gereksinimi duyuyor. Mustafa'nın tecavüz olayına hiçbir gönderme yapılmaksızın kardeşi Zeliha'yı ve ailenin erkek çocuklarının erken ölümlerini anımsadığı bir sahnede, her şeyi bilen anlatıcı şöyle bir cümle yazıyor : "Evlat sahibi olmayı hak etmediğini düşündüğünü hiç kimse bilmezdi" (s. 302). Kuşkusuz bu cümle, etkin ve daha önce okuduklarını unutmadığı varsayılan yazarsal okuru (authorical reader) öngörerek yazılmıştır ve zamansal - olgusal ve tinsel öğeleri eklemler: Geçmişi, tecavüzü, yani unutulması gereken ensesti ve pişmanlığı. Yazarsal okur, yazarın bildiklerini bilen okurdur. Şafak, yazınsal okur ile anlatısal okur (narrative reader); ki okuduğunun kurmaca, uydurma bir metin olduğunu bilmesine rağmen, anlatılanlara inanma taklidi yapan biridir; arasındaki sınırları öylesine sık zorluyor ve sınır aşmaları yapıyor ki, virtüozitesi, hem yorucu ve bezdirici oluyor hem de bir tür teşhirciliğe dönüşüyor. En azından benim açımdan. Şafak'ın Osmanlıca merakı da, okültik göndermeleri de aynı bağlam içinde değerlendirilmeye uygun görünüyor. Teknik oyunlar da çabası: Banu Teyze falcılığa vuruyorsa, Asya ve Armanuş, elbette modern ve monden teknolojiyi seçeceklerdir: İnternet.

Sırlar cinlere sorulur

Teknik konusuna değinmişken söyleyeyim: Anımsama, bu romanda belirleyici bir yöntem: Kazancı ailesinin tek erkek üyesi Mustafa'nın, ablalarının yanma geldiği bir zamanda tuhaf bir şekilde ölmesinin (öteki erkekler de çok genç yaşta ve olmayacak nedenlerle ölürler) nedenini anlayabilmek için, okurun çok dikkatli olması, Tanpınar'ın bir başka söyleyişiyle "tasavvufî ilhamla" (a.g.e s. 100) dolmuş, yarı kaçık Banu'nun cinleriyle yaptığı konuşmaları (s. 351) Her şeyi bilen anlatıcının açıklamalarını (s. l95 "Kimvurduya giden cinayetler", "açılmamış sırlar, çözülmemiş gizemler" gibi sözleri, vb), kimi iç konuşmaları (s. 351– "Kâsenin yanında duran sol eline baktı. Şimdi sol eli, pis eli, murdar eli bu kâseyi ya alabilir ya da itebilirdi. İkinciyi seçerse, ertesi sabah yeni bir İstanbul gününe uyanacaktı. Ama birinciyi tercih ederse, nihayet tamamına erecekti halka. Tamamlanacaktı ömrü. Uyanacak yeni bir gün olmayacaktı” – Şafak'ın pek sevdiği tasavvuf terimleriyle söylersem, son kertede bir irade-i külliye/ irade-i cüz'iye sorunudur bu) hiç unutmamak zorundadır. Yoksa cinayeti asla fark edemeyecektir. Elif Şafak, ökültik olana ilgi duyduğu gibi anlatıcıları da sırlara ve cinlere meraklıdır. Banu, Zeliha/Mustafa ilişkisini Ağulu Bey aracılığıyla öğrenir, sonrasında kaderin işine karışır, Mustafa'yı zehirler "Karışmamalıydım. Gaipten gelen bilgi neye yarar o bilgiyle bu cihanda bir şeyler yapamadıktan sonra" (s. 373) diye bir itiraz geliştirmekten de geri kalmaz ama. Okur, bu sorun çerçevesinde romanın 18 bölüm başlığının adını ve aşure tarifini (s. 281-2) de aklında tutmalıdır: Bölüm adları aşure malzemesidir. Cinayet de Banu'nun kardeşi için pişirdiği "potasyum siyanid"li (son bölümün adıdır) aşure ile işlenir. "Zehirlenme" sorunu, hiç ilgisiz bölümlerde anılır: Asya'nın doğum günü pastası yemek istememesi dolayısıyla. Feride ile kardeşi arasındaki iki cümlelik konuşmada (s. 85). Cinayetle gastronomi arasında anlatısal düzlemde bağlantı kurulması, bana J. Mario Simmel'in Yalnız Havyarla Yaşanmaz adlı romanını anımsattı (Papaz Her Zaman Pilav Yemez adıyla bir çevirisi daha vardır).

Baba ve Piç'in meraklısına çözümlenmesi zevk verecek zekâ, kurgu, felsefe ve sosyolojik bilgi gösterileriyle dolu birçok bölümü var. Vakti olanlar, Kazancı, İstanbuliyan ve Çakmakcıyan ailelerinin soy ağaçlarını çıkartabilir, "Kafe Kundera"ya gelen kişilerin adlarındaki kara-alayla perdelenmiş oryantalist horgörmeyi (örneğin Alkolik Karikatürist'in Türkiye'nin kültürel travmasına ilişkin yorumunu -ss. 92-93) çözümleyebilir. Anlatıcıların, vekâletine sahip oldukları Elif Şafak'ın da elbet, 12 Eylül darbesine ilişkin değerli sosyolojik-felsefî yorumlarını irdeleyebilirler (Örneğin s. 323'deki Zeliha'nın kuramı). Ben bağlamak üzere, Ermeni sorununa dönmek istiyorum: Gerçi, Elif Şafak'ın bu konuda kendilerine vekâlet verdiği bazı anlatıcılar, Ermeni/Türk sorunu çerçevesinde barışçıl ve insancıl düşüncelerini açıklıyor olsalar bile, Amerika'daki Ermeni diyasporasının hoşuna gidecek şuna benzer sözler de yer alıyor: "Bütün akrabalarını 1915'te kasap Türklerin ellerinde kaybetmiş soykırımzede bir ailenin torunuyum. Amma Mustafa diye biri tarafından büyütüldüğüm için köklerime ihanet etmeyi öğrendim, soykırımı inkâr etmek üzere yetiştirildim" (s. 64), "Milyonlarca Ermeni'ye ne oldu peki? Asimile edildiler. Katledildiler. Yetim bırakıldılar. Sürüldüler. Mal mülklerinden oldular" (s. 65). Bu cümlelerin diyaspora mensuplarını memnun edeceğini, ilgilerini çekeceğini ve tirajı kışkırtacağını göz ardı edemeyiz. Rastlantıya bakın: Bir anlatı kişisinin sözleri olduğu için yazarın kendisini suçlu kılmayacağı açık bu sözler, bir hukuk adamınca "Türklüğe hakaret" iddiasıyla mahkeme veriliyor, mahkemenin dava açmama kararı bir üst mahkeme tarafından reddediliyor. Ve Elif Şafak'ın gıyabında gelişen bu olaylar, romancının fotoğraflarıyla sayfalara taşınmasına neden oluyor anında. Alın size medyatik-kültürel bir dedikodu konusu. Elif Şafak keşke Amerika'daki yoksul Ermenilerin yaşamlarını anlatsaydı. Kendini yabancı hissetmediği ülkenin içindeki etnik sorunlara değinseydi.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.