Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-586-5
13x19.5 cm, 264 s.
Liste fiyatı: 26,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayşegül Devecioğlu diğer kitapları
Kuş Diline Öykünen, 2004
Kış Uykusu, 2009
Başka Aşklar, 2011
Ara Tonlar, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ağlayan Dağ Susan Nehir
Kapak İllüstrasyonu: Ali Fuat Devecioğlu
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2007
5. Basım: Mayıs 2017

2008 Orhan Kemal Roman Armağanı

"Yol yorgunudur Çingeneler, yerleşikliğin imkânsız olduğunu bilir, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşarlar." Kuş Diline Öykünen kitabının yazarı Ayşegül Devecioğlu’ndan bu kez Çingenelere dair bir roman…

...ağaçların toplantı yaptığı kasvetli kırda kocaman bir gökkuşağı belirdi. Öylesine güzeldi ki onu ancak yalan yaratabilirdi. İsmi ve yüzü olanlar adsız ve yüzsüz olana dönüştüğünde cesetlerin ardında, yakılmış yıkılmış evlerin, ölü çocukların, boğazlanmış hayvanların ardında yalnızca dokunsan kırılacak bu yalan kalırdı. Yaşanmış iyi şeylere, başka türlü de yaşanmış olduğuna, başka türlü de yaşanabilecek olduğuna dair... Öylesine arsız bir yalandı bu. Yüzü bile kızarmayan bir yalan... Zayıf bacaklarının üstünde titreyerek duruyor, narin kanatlarını gizliyor, kuvvetli bir esintide uçup gitmemek için direniyordu. Öylesine hazin bir yalandı bu.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 13-18.

Güzleri gün akşama döndüğünde Balkan göğü kana boyanıyor, bulutların etekleri tutuşuyor ve göğü saran yangın kapı önlerinde süpürge bağlayan kadınların yüzüne kızıl gölgeler halinde düşüyor. Keman, darbuka, gırnata sesleri, kapatıldıkları yerden kaçmış çocuklar gibi ansızın ortaya çıkıveriyor. İncecik duman, yanık tahta kokusu teneke damlı evleri kucaklıyor, Roman gaydası başladığında yaşlılar unutulmuş töreleri yansılarcasına ateşin başına çömeliyor.

Çingene, böyle anlarda bütün dünyayı içinde –tam şuracığında– hissediyor. Tahta arabaların üstündeki rengârenk boyaların anlattığı masallar, hep esrarlı işlerin çevrildiği kabak tarlası, evlerin önünde tetik duran siyahlı beyazlı köpekler, çocukları sebepsizce kovalayan kazlar, tanıdığı, tanımadığı insanların sesleri; sanki bir bohçaya sığıverip içine saklanıyor.

Baharda, yoncalarla ebegümeçlerinin arasına gizlenmiş körpe kuzukulaklarını ararken de oluyor bu. İsmini bilmediği mor çiçekler, kadınların gözlerini parlatan otlar ve kedidilleri hışırdadığında...

Karaağaçların gölgesindeki nehrin kenarına oturuyor, görmüş geçirmiş gümüş suyu avuçlarına alıyor; zaman damla damla akıyor ellerinden... Hiçbir yerde birikmeden, bir tenekecikte bile toplanamadan akıyor...

Bu duygunun ne kadar olağandışı olduğunu bildiği için ürküyor. Oysa kocakarının dediği gibi; insanlar için ne daha fazlası var, ne de daha ötesi; ölenlerin bedenlerinde yeniden dirildiği eski Çingenelerin soyu tükendiğinden beri, bir kuru dünyadan başka bir şey yok...

Yaşlı kadının dudağından eksik olmayan sigaranın kokusunu, o yanındaymış gibi ciğerinde hissediyor. Kocakarının kupkuru, sıska bedeni öksürürken rüzgâra kapılmışçasına titriyor. Bahçedeki kara kazanda mısır kaynatırken ağzından çıkan sözler, kurnazlıkta ve maharette adeta elleriyle yarışıyor: "Ateşi diri tutmak kadına düşer kızanım..."

Bir kız varmış, çok güzelmiş, çok isteyeni varmış kızın. Annesi onu çok seven, çok yakışıklı bir gence vermiş. Kızın bir çeyizi varmış; na şurdan şuraya... Düğünleri çok güzel olmuş. Aradan kısa bir zaman geçmiş. Artık kocası akşamları eve geldiğinde kızın yüzüne bile bakmıyormuş, arkasını dönüp yatıyormuş; kızancık çok üzülüyormuş. Her gün süslenip bekliyormuş kocasını, kulağının arkasına güller takıyormuş, gözlerine sürmeler çekiyormuş, karanfilleri ezip sürünüyormuş, bir esvabı bırakıp birini giyiyormuş. Akşamları en güzel, en alıcı haliyle karşılıyormuş erkeğini, koynuna girsin diye diller döküyormuş...

Yamacına kızlar, karnı burnunda genç gelinler toplandığında kocakarı hep aynı hikâyeyi anlatıyor. Ne kadar sık anlatılsa da eskimeyen, her seferinde aynı merakla dinlenen öykü, hep aynı yerde bitiyor; annesiyle gündöndü çitleyen kadınların esrarlı gülüşmeleri arasında...

Çingene eskimeyen, anlatıldıkça daha çok merak edilen şeyin dile getirilmeyen olduğunu biliyor. Öykü, tam bittiği yerde, söylenmeyenin o büyülü zamanında devam ediyor.

Geçip gitme vakti gelene kadar önünde usanmadan beklediği işte bu kapı eşiği; kendisinin her seferinde ötesinde kaldığı, daha büyük kızların, kadınların bilmiş, kıyasçı, havalı gülüşleriyle kolayca aşıverdiği...

Camları titreten rüzgârın sesine kulak kabartıyor; evin hemen yanındaki ceviz ağacının yaprakları, sıralarını beklermiş gibi tek tek düşüyor. Kapağı tam kapanmayan teneke sobadan kurtuluveren alev, yaşlı kadının seyrek, kıpkırmızı saçlarını, buruşuk yüzünü aydınlatıp döşeklerin yığıldığı kerevetin arkasına saklanıyor.

...arkasını dönüp yatıyormuş, kız çok üzülüyormuş... Her gün süslenip bekliyormuş kocasını, boyalar sürüyormuş, sürmeler çekiyormuş, bir esvabı bırakıp birini giyiyormuş, bütün gün uğraşıp en güzel, en alıcı haliyle karşılıyormuş erkeğini, koynuna girsin diye diller döküyormuş...

Kış için saklanan mısırların arasında biriken kar, mısırı soğuk, kıtırımsı bir hale dönüştürür. Tarlada, derme çatma arabanın üstüne gerilmiş tente, rüzgârda kızgın nehrin suyu gibi kabarır. Mevsimler kötü koca gibi, Çingeneleri hem okşayıp hem hırpalayarak birbiri ardına gelip geçer. Çingene kadınların iyi kocası olmaz...

Kocakarı diyor ki, Çingene Balkan'dır. Balkan Çingenenin anasıdır, atasıdır... Çingene Balkan'ın çocuğudur, bir de bahtın...

Akrabalar Balkan'dan geliyor. Çingenelerin yurdundan...

Çingenelerin yurdu yoktur. Herkesin yurt diye sahiplenip dikenli tellerle, sınırlarla, silahlı askerlerle koruduğu toprak parçalarından hiçbirine ait değil onlar... Öyleyse Yurt neresi!

Sınırın ötesinden atları, arabaları, köpekleri, kocaman bohçaları ve yalınayak çocuklarıyla göçenler, aynı yurttan gelmiş gibi birbirine benziyor; kavrukluklarıyla, zayıflıklarıyla; sakin, beklentisiz esmerlikleri, güleç kurnazlıklarıyla... Kapı'dan delifişek, kalabalık geliyorlar; her ülkeye yabancı olmanın dokunaklı kindarlığını, yalnızca kendi soylarından olanların anladığı gizli bir işaret gibi parlak, siyah gözlerinde taşıyarak...

Üstlerinin başlarının yırtık pırtık, yine allı güllü olmasıyla, tenlerinin yağızlığıyla, aynı yurttan çıkıp gelmiş gibiler. Hep allı güllü, pembeli, yeşilli... Çingenelerin yurdu bir günlük zenginliktir; bir sofralık ziyafet, körüklü çizme, köstekli saat... Çingenelerin yurdu yoksulluktur; allı güllü, pembeli, yeşilli...

Kocakarı tütünden sararmış dişlerini göstererek gülüyor. Çingenelerin yurdu neşedir bir de... Nereden geldiği, neden kaynaklandığı bilinmeyen, hastalık gibi, delilik gibi... Çingenenin kederi bile güler; acı acı değil; deli deli güler...

Kocakarı diyor ki, "Çingene bir yere ait değildir." Naciye de öyle... "Çingene özgürdür." Uzun uzun düşünüyor bunu. Diğer insanlar, yani Çingene olmayanlar özgür değil mi?

Damağını şaklatıyor kocakarı; altın dişini parmağıyla tutup öne arkaya sallıyor, gözlerini kısıp dumanı içine çekerek konuşuyor: "Onlar sahip oldukları toprağın kölesi. Sahip olmak için babalarını, kardeşlerini öldürdükleri toprağın kölesi... Çingene misafirdir her toprağa. Toprak sahibine aman vermez, misafirini ağırlar..." Naciye'nin anası, bir omuz silkişiyle çiğniyor sözü: "Şu evceğizin bir sarı kaaadı olsa fena olur be karıcık!"

Annesinin oturduğu mahallede bir kocakarıcık varmış. Kız, bir bakıra pilav koymuş, üstüne tavuk eti, götürmüş oncağıza, danışmış... Kocakarı demiş ki; şimdi evi bir güzel temizle, duvarları badanala, yerlere de çek temiz bir sıva... Ocağa vur tencereyi, yapıver sıcak bir çorbacık... Gör bak ne olacak.

Balkan'dan akrabalar geldi dendi mi koşup gidiyor. Kapı'dan girenler Sarayiçi'ne yığılıyor. Eski köprünün taş ayaklarında çocuklar çırılçıplak yüzüyor. Gençler kışın yeniden buluşmak için sözleşip İstanbul'a gidiyor, bahtlarının peşinde... "Çıkarmayasın sözlerimi kulacığından," diyor kocakarı. "Sınırların hükmü yok, ailenin hükmü var." Akrabaların giysilerindeki Balkan rüzgârı tel örgülere, duvarlara aldırmıyor; mor çiçekler, fısıltı otları sınırın ötesinde de tıpkı böyle hışırdıyor.

...kız kocakarının dediklerini yapmış, bütün eve bir güzel kireç vurmuş, yerdeki toprağı düzlemiş, camları silmiş, kilimleri yıkamış...

Öyle yorulmuş ki süslenmeye hali kalmamış. Aynaya bakınca bir de ne görsün saçı başı dağılmış. Eyvah! Çok çirkin oldum, demiş kızan, ağlamaya başlamış. Kocasının geleceği saat yaklaşmış, süslenmeye vakti kalmamış kızanın. Derken akşam gelmiş kocası; kız artık benim yüzüme bile bakmaz deyip çekilmiş. Ama adam karısına bir sarılmış doğru yatağa...

Kocakarı bakır bileziklerle dolu buruşuk kollarını sallayarak, mendili taşın üstüne açıyor. Sigarasını ciğerine çekip, "Düşmanın büyük, çok büyük," diyor. "Senin düşmanın Balkan'dan büyük."

Kuru elini gacoya doğru uzatıyor; avucuna aldığı kuruşu kapıp hapsediyor.

Eski inançlara, komşu topraklarda geçilmez sınırların ardında kalmış Çingenelerin bile unuttuğu inanışlara göre aralarına hiç erkek girmeden doğmuş yedi kız kardeşin en küçüğü olduğu için, kocakarı, Çingeneler arasında büyülü hünerlerin sahibi tekinsiz kadınlardan sayılıyor. Selimiye'den mahalleye gelen yol üstündeki koca ağaç kadar yaşlı kocakarı. Kızın upuzun, gür, dalgalı saçlarını örerken, "Çingene yabancıların elinden sırlarını okur, lakin avucunda kendi kaderini görmek istemez," diyor usulca; "gücün varsa boğuşursun kaderle, tatlı tatlı, acı acı boğuşursun. Bahtın karaysa da, aydınlıksa da, yaşarsın dünyada. Baht yolumuzdur, hayattır, Çingenelerin önünde vaktiyle uzanan yollar gibi upuzun hayat..."

Kütüklerin sesini, yağmur damlalarını dikkatle dinliyor kocakarı, onlardan sır alıp verirmişçesine...

Ve zaman damla damla akıyor; hiçbir yerde birikmeden, toplanamadan; bir küçük tenekecikte bile... Damla damla akıyor; evin teneke yamalarından, delikli tahta kapıdan, mavi çerçevelerden süzülerek... Olağandışı sayılan, olağan sayılan her şeyde olduğu gibi sessiz sedasız kendini belli etmeden akıyor... Hiçbir yerde toplanmadan, birikmeden, fark edilmeden, kayıtsızca akıyor...

...arkasını dönüp yatıyormuş, kız çok üzülüyormuş buna...

"Gönlümüz nah böyle yeşil taşlı bir yüzüktür," diyor kocakarı, sigarası yine püfür püfür tütüyor konuşurken. "Kayıp bir ziynettir. Onu bizden çalanın cebinde parlar durur, kimsecikler görmeden... Bir kere kaptırdık mı, geri alana kadar kim çaldıysa onun olur."

"Peki, nasıl geri alırız?"

"Çalanı öldürerek, kim çalmışsa onu gebertmekten başka yolu yoktur geri almanın."

Güneş, mavi boyalı pencerenin önündeki küpeçiçeği tenekelerine zamansız gölgeler düşürerek bulutların arasına giriyor. Yaz şimşeği kısacık bir anda parlayıp sönüyor; dokunduğu yazgıları kendi yazgısına dönüştürerek...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, "En zoru Çingene olmak", Radikal Kitap, 16 Mart 2007

"Bu bir Çingene'nin öyküsü; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene'nin..." cümlesiyle başlayan Ağlayan Dağ Susan Nehir'de, Çingenelerin dünyasına bakıyor Ayşegül Devecioğlu. 'Bakıyor' kelimesini özellikle vurguluyorum. Çünkü görmek için bakmak, bakmak için seçmek gerekir. Aynı resme ya da aynı topluma bakan iki insan aynı şeyleri görmezler. Düşünceleri, inançları ya da önyargılarıyla baktıkları manzaradan farklı insanlara veya nesnelere odaklanır, onlar arasındaki ilişkileri farklı kurar, onların gerçekliğini bir yönüyle kavrar ya da o gerçekliğin kapısını bir türlü aralayamazlar. Gerçeklik insanlar ve nesnelerin aralarında bir bağ kurulmaksızın yapılan aritmetik toplamı değildir. Aynı resim kareleriyle çok farklı metinler üretilebilir; hele ki söz konusu olan Çingene topluluklarıysa...

Herkesin Çingeneler hakkında bir kanaati, o kanaati doğuran bir Çingene efsanesi mutlaka vardır. 'Hoşgörü'sü olanlar için çalan, söyleyen, göbek atan, çiçek satan, tutkulu, yoksul ama neşeli bir topluluktur Çingeneler; artık 'Roman' denir adlarına. Daha dışlayıcı bakışlarda falcılık, bohçacılık, boyacılık, arabacılık, lağımcılık, çöpçülük, kalaycılık gibi marjinal işlerle uğraşan tekinsiz insanlardır. Irksal söylem 'mezheb-i meşrebi şüpheli' saydığı bu insanları yalancılıkla, mundarlıkla, hırsızlık ve ahlaksızlıkla damgalayacaktır. Devletse 'esmer vatandaş' deyip farklılıklarının altını ten renkleriyle çizmiş, bir zamanlar yasal düzenlemelerle, şimdilerde yerleşik teammüller gereği, koruyu kanatlarının gölgesinden mahrum etmiştir.

Ayşegül Devecioğlu ise Ağlayan Dağ Susan Nehir romanında, toplumsal düşünce alışkanlıklarından ve efsanelerin yarattığı imgelerden sıyrılarak, ama içeriden olmadığını da unutmadan, Çingeneleri hem anlamaya hem anlatmaya çalışıyor. Romanın iki ana karakteri var; Naciye abla ve çocukluğunu onunla geçirmiş genç bir kadın. Hikâyeyi kadının ağzından dinliyoruz. Ancak Naciye Abla da, her anlatılışında değişen masallarıyla anlatıcı rolünü yer yer üstleniyor.

Naciye Abla'nın ölümünden yıllar sonra başlıyor anlatmaya genç kadın. Doğrusal bir seyir izlemeden, geriye dönüşlerlerle, geçmişle bugün arasında zamansal sıçramalarla uzun bir tarihsel dönemi hatırlıyor. Hatırlama anları anlatıcı için zamana, zamanın unutturduklarına karşı bir direniş biçimi. 80 darbesinden sonra zamanın hafıza üzerindeki yıkıcı etkisini bizzat deneyimleyen kadın, Naciye Abla özelinde unutulmuş bir halkı, yakın dönem tarihiyle birlikte hatırlıyor. Bu sayede 12 Eylül öncesinin en trajik olaylarından 'Maraş Katliamı' da bilinmedik bir yanıyla katılmış hikâyeye.

Cumhuriyet idealllerini benimsemiş orta sınıf bir ailenin kızıdır anlatıcımız. Aile, ev işlerini görmesi için Çingene bir kadın tercihi yapmaktan imtina etmemiştir. Ancak söz konusu ideallerin sınırları Naciye Abla'nın Çingeneliğini gizlemek için sarf ettiği gayretle belli edecektir kendisini. "Naciye Abla, temizlikçi sıfatıyla girdiği aile içinde kendini onlara benzeterek var olmaya çalışıyor. Çünkü ona orada barınmasının yolunun Çingeneliğini saklamak, ondan vazgeçmek olduğu hissettiriliyor." Ancak bu noktada insani ilişkilerin ırk, dil, din, cins ve tür farkı tanımaz dinamiği öne çıkacak ve Naciye Abla'nın evin sevilen bir ferdi olmasını sağlayan Çingeneliğine has özellikleri olacaktır. Küçük kız Naciye Abla ve masallarına herkesten çok bağlanmış, sanki Çingenelerin hayatlarına katılmıştır. Farklı bir dünyadır bu. Mesela kesif yoksulluğuyla farklıdır. Sevgi ve hasetlikler, dostluk ve kavgalar, erken keşfedilen cinsel kimlikler, evlilik ve boşanmalar, bunların hepsi kızın büyük kentteki steril dünyasından çok uzaktır. Ne var ki, uzaklık Naciye Abla'nın yaydığı güvenlik duygusu sayesinde korku ya da tiksinmeye dönüşmeyecek, tersine kızın Naciye Abla'ya daha fazla bağlanmasıyla sonuçlanacaktır. Akıp giden zaman içinde Çingene ve kız birbirlerini etkilerler; Naciye Abla, masallarla kimi kez bilinçli kimi kez ise bilinçsiz olarak törelerini aklında tutmaya ve anlatıcıya, yani evin kızına aktarmaya çalışırken kıza hem göçebelik duygusu hem de anlatma yeteneği aşılayacaktır. Önce giyim kuşamı değişen Naciye Abla ise yerleşik hayata yavaş da olsa alışmaktadır.

Yıllar hızla geçer; büyükler yaşlanır, çocuklar büyür, ayrılık vakti çatar. Dört ana bölümden oluşan romanın ilk üç bölümünde bu süreci Naciye Abla'nın hayatını, aşkını, evliliğini, eş dost ve akrabalarını merkezine alarak aktarıyor anlatıcı. Ancak ne kadar yan yana yaşamış olsalar da sevgili Çingenesi'nin hiç ulaşamadığı sırları olduğunu fark etmiştir. Romanın son bölümünde bu izleri sürmeye başlayacak ve hikâye hiç beklenmedik olaylara, acılara ve coğrafyalara açılacaktır...

Çingene epiği

Naciye Abla'nın kendi hayatından esinlenmelerle- uydurduğu masallarla yalanın büyüsüne kapılan anlatıcı, Çingene kadının hayatını romanşatırırken tıpkı onun gibi iç içe geçen ve yalanlarla renklenen bir hikâye kurgulamış. "Hikâyemi gerçeğe teslim etmek değil, hikâyemle gerçeği teslim almak niyetim" fikriyatından hareketle, modern bir tür olan romanı geleneksel anlatımın, sözlü edebiyatın imkânlarıyla besliyor. Ama hikâyenin bütünü ya da hikâyeden çıkardığımız anlam hiç de yalan değil; tersine, bütün halklar arasında en çok baskı gören ve horlanan bir halkın –Çingenelerin– acılarla dolu tarihine, tarihin unutulmuş gerçeklerine çıplak bir yolculuğa çıkıyoruz.

Her ne kadar kayıt dışı tutulsalar bile, Çingenelerin maruz kaldıkları gayri insani muameleleri bulup çıkarmak tarihçilerin işidir. Romancı, gerçekleri edebiyatın merceğinden kırar, o gerçeklerin doğasına en uygun biçimde anlatır. Duyduklarını, bildiklerini, yaşadıklarını başka türden bir gerçekliğe dönüştürür. Dilsiz ve hikâyesiz bir halkı tarihsel bir süreçte hikâyeleştirirken epik anlatımı seçmesi bundandır Devecioğlu'nun. Çingenelerin korunmak güdüsüyle ürettikleri efsane ve mitlerini, törelerini, geleneksel hayat tarzlarını, zaman ve mekânla ilgili algılarını –ırksal bir özelllik olmadığını da vurgulayarak– kullanırken masalsı bir hava veriyor hikâyesine. Çingenelerin hayal ve iletişim dünyasının kaynaklarına inerek zenginleştirdiği bir dil aracılığıyla bambaşka bir dünyaya götürüyor okuyucuyu.

Özellikle ilk üç bölümde epik bir dokusu var romanın. Uzun ve canlı tasvirlerle türlü renkleriyle nefes kesen Balkan dağlarını, sınırları çizen nehirleri, kırları, çiçekleri, hayvanları, Çingenelerin kendilerine özgü hayatlarını görselleştirmiş. Görselliğin hikâye ile organik bağlantısı olduğunu söylemek gerekir; epik anlatıda tasvirin amacı tasvir etmek değildir. Tasvir etmekle hikâye etmek bir ve aynı şeydir. Çingenelere adanmış bu epik romanda da, dağlar, nehirler, Çingene düğünleri, şenlikleri, evleri, eşyaları ve hayvanları anlatılmaksızın Çingene hayatına yakınsanamaz. Nesnelerle insan hayatlarının, doğayla insanın bu denli içiçe geçtiği bir kültürde, doğa insansız, insan doğasız hikâye edilemeyecektir elbette.

Romanın son bölümünde, Çingenelerin yolu katliam zamanındaki Maraş'a düştüğünde, epik anlatı kesilir. Artık bir başka gerçeklik alanına geçeriz. Kanın, öfkenin, şiddetin, düşmanlığın, kısacası faşizmin hüküm sürdüğü bir atmosferde masalın ve yalanın yeri yoktur. Devecioğlu, Alevi mahallerini hedefleyen saldırılardan nasibini alan Çingene mahallesindeki direnişten kısa bir kesit vererek kapatıyor Maraş bahsini...

Çingeneler; yaşadıkları ya da göç ettikleri her yerde gizlenilmesine gerek bile duyulmayan bir düşmanlıkla kuşatılan, horlanan, aşağılanan, haklarında türlü rivayetler uydurulan bu yoksul halk, siyasi bir güçleri olmadığından, olmayı da hiç hedeflemediklerinden yüz yıllardır tarih dışı kalmışlardır. Karşılaştıkları şiddetin ve insanlık dışı baskının çoğu kayda geçmemiş, hikâyelerini dinleyen olmamıştır. Türk romanında birkaç istina dışında hiç yer bulamadıklarını da eklemek gerekir. Ayşegül Devecioğlu'nun Ağlayan Dağ Susan Nehir'i işte bu halka dair epik bir anlatı.

İlgi çeker mi, bilemiyorum: "Sulukule'ye eğlenceye gitmek ya da Babylon'da Ahırkapı Roman Orkestrası'nı izlemek gayet hoş; ama komşunuz oldukları zaman zorluk başlıyor. Birlikte yaşamak bir serüven, bir karavan macerası, bir eğlence değil, anlayış, kardeşlik ve dayanışma duygusu, sevgi, saygı, fedakârlık gerektiren zahmetli bir iş."

Devamını görmek için bkz.

Asım Kahveci, "Yalanın kalbindeki gerçek", Bugün Gazetesi, 2 Nisan 2007

Ayşegül Devecioğlu, yurtsuzluğu yurt edinen Çingeneler’in öykülerini anlattığı son kitabı Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı romanında “yalanın yüreğindeki hakikatin” peşine düşüyor.

“Bir Çingene’nin öyküsü bu; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene’nin...” Daha romanın ilk cümlesinde okuyucuyu belirsiz bir yolculuğa davet ediyor yazar.

Yolların, bütün insanlar tarafından yüründüğü, ama yolculuğun bütün insanlar tarafından dışlanmış bir topluluğa, Çingeneler’e ait olduğu ve masala öykünen öykülerle dolu bir yolculuk. Popüler kültürün dile doladığı ve bilinçsizce yücelttiği farklılık ve farklı kültürler söylemini, emekle ve hassasiyetle gerçekliğine kavuşturan bu öykülerde Ayşegül Devecioğlu, “yalanın yüreğindeki hakikatin” peşine düşüyor. Anlatıcının çocukluğunda, ailesinin evine temizlik için gelip giden bir çingene kadın, Naciye Abla, zamanla çocukların bakıcılığını da üstlenir ve ailenin doğal üyelerinden biri olur. Anlatıcı kitabın ilk bölümlerinde, Naciye Abla’nın öyküleriyle beraber, onu anıların karanlığından çıkarmaya çalışır.

Her çingene gibi Naciye Abla’da ne yazık ki “bütün hikâyesini yanılsama üstüne” kurmuştur. İç içe geçmiş öyküler kitabın bütünü içinde, gerçekle yalanın durmadan yer değiştirerek, Çingeneler’in kadim zamanlardan modern zamanlara dek, düşman bir dünyada var oluş sırlarını ortaya çıkarıyor sabırla. Anlatıcı büyüyüp üniversiteyi kazandığında, çocukluğunun masal ülkesinde bir taht kurmuş olan bu Çingene kadını unutmaz. Çingeneler’in kendisine daima yabancı kalacak farklılıklarının ve Çingeneler’i bir öcü gibi yaşamın ve zamanın dışına atmış toplumunun, Naciye Abla’sına çocuklukta beslediği o masum duyguları yıpratıp yok etmesine izin vermez. Böylece insani yakınlığın derin duyarlığıyla Çingeneler’in yaşamları ve varoluşları arasındaki hüzün ve sevinç dolu izleri sürer öyküler boyunca.

Hor görülen topluluk

Naciye Abla’nın anlattığı her masalın, onun yaşamındaki çok önemli bir olayı sakladığını keşfeder anlatıcı. Bu masalların çoğu, her kelimesi yaralı bir dilden dökülen kan damlaları gibi oluşmuştur. Bütün insanların hor gördüğü bir toplulukta, kendi topluluğun tarafından hor görülmek: böylece Naciye Abla sosyal sınıfların, hor görülerin, aşağılamanın dünyasından uzakta, kendini yalın bir “insan”ın aynasında seyreder. Anlatıcı Naciye Abla’yı izlerken onun akrabalarıyla karşılaşır. Bu karşılaşmalar, ayak üstü görüşüp birkaç iyi dilek gösterisiyle farklılıklara popülist bir edayla göz kırpmaktan ibaret değildir. Her bir akrabanın yaşamı, titiz bir araştırmayla mercek altına alınır. Bu titiz ve hassas araştırmalarla pek çok okuyucu, Çingene yaşamındaki bir zincir kadar katı töreler karşısında, Çingeneler hakkındaki yüzeysel ve bir horgörüden öteye geçmeyen bilgilerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaktır. Kitap Naciye Abla’nın onu terkeden eşi Basri’nin, en az Naciye Abla kadar, en az her Çingene kadar hüzün ve çaresizlik dolu öyküsüyle sona eriyor. Çingeneler’in bayramlarının resmen kutlandığı ve gerçekliğinin yokeldiği zamanlara ulaştığında öyküler, yazar “zalimlere karşı efsanelerden başka silahı olmayan” bu çocuksu topluluğa karşı insanlığın vicdanını hakkaniyete çağırıyor: “Kitaplarda ne nehrin duydukları ne dağın gördükleri yazılıydı. Söylenemeyen yüzünden ağlardı dağ ve nehir söylenemeyen hakkında susardı.”

Devamını görmek için bkz.

Filiz Koçali, "Ağlayan Dağ Susan Nehir", Bianet, 5 Mayıs 2007

Ayşegül arkadaşım. Romanını adadığı Atiye Abla'yı da tanımıştım. Hatta kitabın kapak resminin yaratıcısının, Ayşegül'ün oğlu, tasarımcı Ali Fuat Devecioğlu'nun çocukluğunu bile biliyorum.

Yani kitap benim için o kadar tanıdık. Ama romandaki kahramanlar, masallar, nehirler, "içi ve dışı kireçlenen, yeri sıvalanan evler", gelenekler, küfürler, "yalan"lar o kadar yabancı. Üstelik yanı başımda, gözümün önünde olduğu halde.

Ağlayan Dağ Susan Nehir, bir Çingene'nin öyküsü; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene'nin... Naciye Abla'nın...

Kedileri "kirli" sayan kendi halkının yanında kedi katliamlarına en azından "tanıklık" ederken, "gaco"larla birlikte yaşadığı evde kedilere şefkat gösteren, kendi halkı her gün hiç değilse iki yüz elli gram kıymayı sofrasına koyma alışkanlığındayken "gaco"larla birlikteyken et sevmeyen Naciye Abla...

Belli ki, Çingenelerin yersiz yurtsuzluğu kadar kendisi de yersiz yurtsuz kalmış.

Çocukluktaki Naciye Abla

Anlatıcının çocukluğundaki Naciye Abla, coşkulu sevgi gösterilerinde bulunan, tuhaf dualar eden, korusun diye çocukların sağına soluna nazarlıklar, otlar sokuşturan, en küçük iltifatı kolayca akıttığı gözyaşlarıyla ödüllendiren, uyduruk ama lezzetli hamur işleriyle mutfağı şenlendiren, çocuklara alınan civcivlere don dikecek kadar onların en akıl almaz isteklerini yerine getiren çok cazip biri.

Öte yandan çocukların bile farkına vardığı bir "yalancı". Bol bol anı, hikâye anlatmasına, akrabalarından "dayı çocuklarından", bir büyük bir küçük odası olan evinden, evinin önündeki erik ağacından söz etmesine rağmen "gizli" biri.

Naciye Abla'nın anlatıcıya anlattığı öykülerin; Malihulya'nın, Sairfilmenam'ın, Mayabozan'ın, Kankurutan'ın ne kadarının gerçek ne kadarının hayal, ne kadarının "yalan", ne kadarının kendi hayatına, ne kadarının başkalarının hayatına ait olduğu hala meçhul.

Anlatıcı sabırla iz sürmüş, hem Naciye Abla'nın hem de Mehmet Amca'nın, Basri'nin, Salih'in Sümbül'ün, Güney'in, erkeklerin, kadınların, çocukların da yaşamını aralamış.

Bütün bu yaşamlara dair olan öykülerin de ne kadar gerçek olduğu belli değil. "Çingene sadece karşısındakinin duymak istediği öyküyü anlattığı" için biz de ancak "inanmak istediğimiz öykülere inanabiliriz". Ben dağın ağladığına, nehrin sustuğuna inandım.

O bir Çingene

Çocukluğundaki evde Naciye Abla incinmesin diye "Çingene" ve "cahil" kelimelerinin yasaklandığı anlatıcı, Naciye Abla'nın Çingene olduğu gerçeğiyle barıştıktan sonra Naciye Abla'yla birlikte Çingenelerin de izini sürmüş adeta.

Onların kasabalarının, onların nehirlerinin, onların dağlarının... "Yalan"la barışmış, acımasız gelen dobralığa alışmış, aslında soykırım hikayesi olan kaderi anlamaya çalışmış.

"Evlerden, eşyalardan, mülklerden, bayraklardan, kitaplardan, banka hesaplarından, inceden inceye hesaplanan güvenli gelecek düşlerinden çatılmış dünyayı çıplak ayaklarının altında çiğniyorlardı; bacası tüten, güneşi parlayan çocuk resimleri gibi acemice çiziştirilmiş hayalleri buruşturup atıyor, ne cennetle ödüllendiriliyor, ne cehennemle korkutulabiliyorlardı.

Anı doludizgin yaşıyor; isteklerini ve umutlarını o anın avuçlarına teslim ediyorlardı; çıplaktılar, yalnızdılar, umutsuzdular, inatçıydılar. Baş eğmiyor, ele avuca sığmıyorlardı; geleceğe inanmadıklarından tanrılara ihtiyaçları yoktu, şimdiki zamanda savrulan hayatları kaderin ta kendisiydi."

Uyurgezer

Anlatıcı hem Naciye Abla'nın hem de Çingenelerin izini sürerken, kendi çocukluğunun en ilginç hikayelerinden birinin kahramanına rastlıyor bir internet sitesinde: Uyurgezer'e... Naciye Abla'nın kendisinden çocuğu olmadığı için ayrılan büyük aşkı Basri'nin kızına...

Naciye Abla'nın kendisinden habersiz bu kadar yakınlaştığı bir başkası olduğu için kıskanıyor biraz. Ama belki de Naciye Abla'nın öyküleri, bir başka Çingene'yi öykücü yaptığı için, Uyurgezer'in öykülerinin tiryakisi oluyor:

"Allinten adlı bir ülkede, rüzgâr güneyden estiği zaman özel bir şekilde açan ve taçyapraklarıyla çok eski bir şarkıyı mırıldanan kırmızı çiçekler, kraliçe şarkılarını yasakladığı için topraktan incecik köklerini çekiyor ve ölüyorlardı. Köstebekler ve kaplumbağaların yardımıyla uzak bir yere götürülen, on beş küçük yavruya, mevsimlerdir açan büyükanne şöyle söylüyordu:

"Nasıl hışırdadığımızı unutmayın ve vakti geldiğinde yapraklarınızı tıpkı bizim yaptığımız gibi oynatın. Bunu hatırınızda tuttuğunuz sürece hayatta olacağız."

Naciye Abla'nın zaman zaman hiç kimsenin bilmediği sözcüklerle kurduğu cümleler, o cümlelerdeki tanıdık sözleri daha sonra tanıdığı Çingenelerin ağzından duymak, Çingenelerin hayatta olduğunu hatırlatıyor.

Ne kendi halkından, ne diğerlerinden

Ağlayan Dağ Susan Nehir: "Bir Çingene'nin öyküsü; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene'nin... Sonunda başardı da, yaşlılığında 'Sen bu sene ölürsün be karıcık' diyenlere kızacak kadar Çingenelikten çıkmıştı.

Oysa söyleyenin kötü bir niyeti yoktu. Yalnızca gerçeği söylüyordu. Böylece ne kendi halkından ne diğerlerinden olamadan göçtü".

Devamını görmek için bkz.

Metin Celal, "Ağlayan Dağ Susan Nehir", Cumhuriyet Kitap Eki, 3 Mayıs 2007

Naciye Abla'nın hikâyesi aynı zamanda göçerlikten yerleşikliğe evrilen Çingenelerin de hikâyesi. Anlatıcı bu hikâyeyi, adı eskiden "Ağlayan Dağ" anlamına gelen bir Balkan kasabasından anlatıyor. Yani Naciye Abla'nın hikâyesini ikinci elden, bir dış göz yardımıyla okuyoruz. Yazarın bir aktarıcı olarak konumlanması yabancılaşma duygusu yaratıyor. Aynı zamanda da yazara bir kolaylık sağlıyor, klasik roman yapısına sadık kalmadan, anlatımda bir doğrusallık izlemeden bir anlatı kuruyor. Çünkü Naciye Abla tüm hikâyeleri yalanla gerçeği birlikte yoğurarak anlatıyor.

Bu Çingelenelerin kendilerini savunma mekanizmaları, hiçbir zaman tam anlamıyla doğruyu söylemiyorlar. Gerçeği anlatmak yerine dinleyicileri nasıl hikâyeler bekliyorlarsa öyle hikâyeler anlatıyorlar. Bu öyle bir alışkanlık ki, hemen her konuda karşılarındaki dinleyiciyi memnun etmek için yalan söyleyiveriyorlar. "Yalan", sürekli değişen hikâyeler, anlatıcı açısından gerçeğe ulaşmada önemli bir engelse de bir yandan da anlatının çekiciliğinin kaynağı da oluyor. Naciye Abla'nın hikâyesi devamlı değişiyor, gelişiyor ya da farklılaşıyor. Naciye Abla'nın kimliğinden kaçmaya başlaması, anlatıcının ailesinin yanında çalışmaya başlaması ile birlikte gelişen bir süreç.

İyi, dürüst ve eğitimli insanlardan oluşan bu aile bilerek ya da bilmeyerek kendi değerlerini Naciye Abla'ya aşılıyor; "her davranışımızla aramızda barınabilmesinin, sevgi görebilmesinin tek yolunun bize benzemek olduğunu ima ediyorduk. Var gücümüzle onu değiştirmeye çalışıyorduk". Bu yerleşik Türk ailesinin tüm alışkanlıkları, gelenekleri aslında Naciye Abla'nın Çingene kimliğine aykırı. Ama bu aileyle birlikte yaşaması, dolayısıyla toplum içinde varolması için onların değerlerini kabul etmesi, en azından kendi kimliğini elinden geldiğince silip yok etmesi gerektiğine inanıyor, öyle davranıyor; "göbek atmıyor, pembeyi hiç sevmiyor, annem gibi mavi ve lacivert renklerini beğeniyordu. Yalnızca Klasik Türk müziği dinler, Türk filmlerini tıpkı annemle babam gibi çok saçma bulur, yabancı filmleri anlam veremediğimiz bir imanla seyrederdi." Naciye Abla, ne denli uğraşsa da kendini değiştirmeyi başaramıyor, sonuçta aile içinde o Çingeneliği ile seviliyor. Anlatıcımız da küçük bir kızken Naciye Abla'nın ellerinde, onun masalları ile büyürken onun alışkanlıklarını ediniyor; Sıkıldıkça eşyaları bir odadan diğerine taşımak, batıl itikadlar, otlarla yemek yapmak, pılı pırtı toplamak, bohça yapıp göç etmek, hayatını korumak için yalan söylemek...

Naciye Abla'nın anlattıklarının ne kadarının doğru olduğuna karar veremeyen anlatıcı, gerçek hikâyeye ulaşmak arzusu ile Edirne'ye Çingene mahallesine gidiyor. Amacı, orada yaşayıp ölen Naciye Abla'nın hikâyesini yakınlarından dinlemek. Burada anlatıya ansiklopedik Edirne bilgileri ve Edirne Çingeneleri hakkında yazılmış bir kitap giriyor. Yani anlatıcı gideceği yer hakkında bir araştırma yapıyor ve bunları bizimle paylaşıyor. Edirne ve mahalle hakkındaki gözlemlerini de paylaşıyor. Böylece anlatı romandan belgesele doğru kayıyor. Anlatıcı, mahallede bulunduğu süre boyunca da bir çok sosyolojik gözlem yapıyor ve biz okurlarla paylaşıyor. Çingeneler sırlarını yabancılara açmayı sevmiyor. Anlatıcımıza karşı da çok farklı davranmıyorlar. O bir misafirdir ve gönlünün hoş tutulması, gerçeğin değil beklediği gibi hikâyeler anlatılması gerekmektedir. Anlatıcı bu durumu "Çingene'nin yalan tiyatrosu" diye adlandırıyor.

Kitap boyunca, hemen her hikayeyi anlatmaya başlarken de Çingenelerin bu özelliğine vurgu yapıyor. Sanki yanıltıldığının farkında da bari okurlar yanılmasın demekte. Çingenelerin kendi varlıklarını korumak amacıyla uydurdukları masallar, efsaneler, mitler ve gelenekler ne kadar yalan olsa da bir yanıyla da gerçekleri barındırır içinde. Tam olmasa da hayatlarının kapısı aralanır anlatıcıya. Yerleşikleşmiş çingenelerin neler yaşadıklarına şahit oluruz. Asıl lanet şimdi yaşanmaktadır. Göçebelik değil yerleşikliktir Çingene'nin düzenini bozan, kimliğini yitirten ve nihayetinde asimile eden.

Ayşegül Devecioğlu, zaten kırılmalarla ilerleyen anlatıyı sonuna doğru, üçüncü bölümden başlayarak kasti yaptığını düşündüğüm bir hareketle tekrar tekrar kırıyor. Anlatıyı yazdığı/anlattığı Balkan kasabasında yaşadıkları, eski arkadaşı Ekin'le karşılaşıp Çingeneler hakkındaki sempozyuma katılması, Kakava şenlikleri, birbirine eklenen masallarla gelişen anlatıyı romanlıktan çıkartıp anıya, edebi gezi yazısına doğru evrimleştiriyor. Roman olmanın gerektirdiği yapı kurulmuyor.

Kitabın dördüncü bölümü, "Darbukacı Ördek ve Bisiklet Hırsızlarını" anlattığı yerden itibaren başlı başına bir roman olabilecek nitelikte. Basri'nin sinema tutkusu, Çirkin Kral Yılmaz Güney'e bağlılığı, onu hapisten kaçırma planları, filmlerde küçük roller kapması, devrimci bir örgüte katılması, nihayetinde oğlunu almak amacıyla Maraş'a gitmesi ve 1978 Maraş Katliamı'nın ortasına düşmesi daha ayrıntılı olarak ele alınıp anlatılsaydı iyi bir roman olurmuş. Bu bölümde küçük bir ayrıntıya takıldım. Anlatıcı zamanın sağ örgütlenmesini "Türkeşçiler" diye niteliyor. Oysa o zaman çok daha net ve keskin bir ayrım vardı; Solcular sağcılara göre "Komünist"ti, sağcılar solculara göre "Faşist". "Türkeşçi" diye bir sıfat hiç duyulmadı. En nazikanesi "Ülkücüler"dir ki, bunu sağcılar kendileri için söylerlerdi. Yine, Maraş Katliamı sırasında Alevi mahallesine ve ardından Çingene mahallesine saldıran caniler "Başbuğ Türkeş" diye bağırıyor anlatıcıya göre. Bu da bence, inceltilmiş, yumuşatılmış bir slogan, doğrusu "Kahrolsun Komünistler!", "Komünistler Moskova'ya!" gibi sloganlardır. Camilerden çıkan halkı birleştirmek için de "Başbuğ Türkeş" diye bağırmak yerine tekbir getirmeyi tercih etmişlerdi.

Ağlayan Dağ Susan Nehir, ne kadar roman, ne kadar anlatı, ne kadar izlenim ya da belgesel diye aldırmadan okunması gereken bir kitap. Biçime takılırsak pek fazla ilerleyemeyiz. Üzerinde çalışılsaydı en az iki roman çıkacak bir malzeme. Ama yazar tercihini yazdıklarını böyle bırakmak yönünde kullanmış. Romanla denemenin, romanla düzyazının birlikteliği... Ağlayan Dağ Susan Nehir, "ben Çingene'yim, sana yalnızca duymak istediğin hikâyeyi anlatırım" diye söze başlayanların geçmişten bugüne, göçebelikten yerleşikliğe evrilen yaşamlarını tanımak için iyi bir vesile.

Devamını görmek için bkz.

Hande Öğüt, "Söylenemeyeni Söyleyebilme Erdemi", Mesele Dergisi, Haziran 2007

Söz, kişiye yalnızca gündelik gerçekliği değil, aynı zamanda kendi hakikatini de öğretir. Varlığının bağlı bulunduğu en belirleyici hakikatini... Ancak sözün gümüş, sükûtun altın olduğu temrininin kutsandığı toplumlarda, söylemektense susmak, yazmaktansa anlatmak, hatırlamaktansa unutmak yeğdir. Oydaşmadan, riayet etmekten sapan bireyler, devletin ideolojik aygıtının çarklılarınca ezildiği gibi toplumsal ahlâk mekanizmasının da dışına itilirler. Ya dışlama ve ihraçla tehdit edilirler, ya da tarihlerini unutmaya zorlanırlar. Ayşegül Devecioğlu, kitle tarafından kendi sesinden uzaklaştırılarak sindirilenlerin, genetik olarak belirlenen bilinçaltı dışlanma korkusu yüzünden susanların, unutmakta buruk bir teselli bulanların öykülerini anlatır bizlere.

Gördüğü ama görmediğine inandırıldığı ‘o şey’in, o şeyle başa çıkamayanların öyküsünü, âdeta kendi kendine anlatır; evet! Çünkü bağırmadan, slogan atmadan konuşur; suskunluk sarmalını mırıltının kadim ve tılsımlı etkisiyle aralar. Pierre Bourdieu, yaşam öyküsünün öncelikle sessiz, sedasız etnologlarda, sonra daha gürültülü biçimde toplumbilimcilerde ortaya çıktığını söyler. Diyeceğim, Devecioğlu da bir etnologmuşçasına, sessizce anlatır yaşamların öykülerini; görülen ama görülmez kılınan, ifşa edilmesi gereken ama üzeri örtülen, ömür boyu bir sır, tabu, utanç, yasak ve azap olarak söylenemez hale getirilenleri, darbeyle telef edilen hayatları, gözaltında tecavüze uğrayan kadınları, tarihleri bir alaysamanın, küçümsemenin perdesiyle örtülen etnik grupları, kadim kültürleri... Komployla örülen kaderi, kazaya bağlı kader olarak gösteren sistemi ve siyasayı içeriden, kolektif hafızayı içeren ama ‘içli’ olmayan bir bakışla aktarır, anlatır.

Hakikat sorunu karşısında bütünüyle ilgisiz konumda bulunma olgusuna, tabuları sarsarak muhalefet eden Devecioğlu, kadın, birey ve toplum sorunlarını siyasal bir perspektifle dillendiren, ‘80 sonrasının en önemli yazarlarından kanımca. Çünkü onun temel meselesi, söylenemeyen üzerine söz söylemek, hikâyesini anlatamayanların sesi olmak, bir yandan da bir büyüme-bilinçlenme öyküsü sunmak...

Zira söylenemeyenin üzeri sürekli örtülür, yine bir başka sözle. Gerçek söz ile gerçek olmayan söz, doğru ile yalan ikame edilir; bir hayatta kalma stratejisine dönüşür yalan. Hoş, gerçek dediğimiz nedir? Hakikat konusundaki ilgisizliği, bireyin hafıza ve bedenini sakatlayarak gerçekleştiren güç teknikleri, yaralamaya, kapatmaya, örtmeye meyyaldir her daim. Toplum, Zygmunt Bauman’ın dediği gibi, ‘muazzam ve sürekli bir örtme operasyonu’ değil midir? Ancak örterken, şunu gözden kaçırır; bu kaçışın ortaya çıkarmayı başardığı en iyi şey, üzerini örttüğü kaos ve pislik tarafından sürekli parçalanan, yırtılan ve katlanan, ince bir düzen naylonudur. Modern toplumun yarattığı gerçekle aramıza koyduğu yorumlayıcı filtreler yırtıldığında ne olur? Yüzleşmekten ölesiye korktuğumuz geçmişi sorgulamanın bedeli, yaralanmak, kanamak, kendine yeni bir dünya, belki yalan bir masal yaratmak ya da hepten nisyana terk etmektir.

Son romanı Ağlayan Dağ Susan Nehir’de bile isteye tarihini unutmuş, unutmayı ölümle ikame etmiş bir cemaati anlatırken; ilk romanı Kuş Diline Öykünen’de geçmişi kendine cebren ve hileyle unutturulmuş, unutuşun tek yaşama biçimi olduğu massedilmiş bir dönemin gençlerini odağına yerleştiren Devecioğlu, gerçeğin ötesine geçerken olayı yeniden okur ve yazgısal okumasını yapar. Her iki romanında da toplumsal tahayyül tarafından unutturulan, bir başka türlü tasavvur ettirilen tarihi olay ve olgulardan yola çıkarak 12 Eylül’ü, yok edilen Trakya Çingeneleri’ni, Auschwitz’i, Maraş Katliamı’nı bir araya getirerek, diğerini gizleyen ya da eşlik eden gerçek olayların arketipini inceler; kilidin şifresini, onun kendi ikiziyle olan ilişkisini çözümleyerek açar.

Faşizmin köklerine dek götürür okurunu, farklı coğrafya ve zamanlarda geçen olayları bir kurmacada birleştirerek Devecioğlu. Anlattığı hikâyedeki olayın neyle takas edilebilir, neyle edilemez olduğunu görürüz böylelikle. Sükût, nisyan ve tabiyetle takas edilemez, geçmişin acısı. Ancak konuşulmalı, dile getirilmeli, söylenmelidir. Üzerinden zaman geçen travmaları bir imgeyle temsil etmek, imkânsızlıkla baş başa bırakır, kişiyi; aynı zamanda, her türlü imgeyi kışkırtarak, yaşantının suskunluğuyla ikame olunur.

12 Eylül’ü bizzat içeriden yaşayan Devecioğlu, bir dönemi anlatmanın en iyi yolunun ‘hayaletler’ olduğunu biliyor ve bunu romanlarında kullanıyor. Zizek’in dediği gibi, belki de bir dönemi özetlemenin en iyi yolu, onun toplumsal ve ideolojik yapılarını tanımlayan belirgin özelliklerine değil, bu dönemi sık sık tedirgin eden, var olmayan şeylerin gizemli bölgesinde ikamet etmelerine rağmen ısrarla direnen, etkilerini sürdürmeye çabalayan, inkâr edilmiş hayaletler üzerine odaklanmaktır. Kaldı ki insan da, ideolojik bir inşa ya da bir hayalettir.

Çingene’nin Kadim Yalan Tiyatrosu

Son romanında bir Çingene’nin, Naciye Abla’nın öyküsünü anlatıyor Devecioğlu. Eskimeyen, anlatıldıkça daha çok merak edilen şeyin, dile getirilemeyen olduğunu bilen, yersiz yurtsuz bir çingenenin hikâyesini... Ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene’nin, ama aynı zamanda da anlatıcının hikâyesini. Öyküsünü nasıl anlatacağı konusunda sınırsızca özgür olan anlatıcı, hikâyesini gerçeğe teslim etmek değil, hikâyesiyle gerçeği teslim almak niyetindedir. Çingene’nin hikâyesini, yazarken, adı ‘ağlayan nehir’ anlamına gelen bir Balkan kasabasında hatırlayan kadın anlatıcı, Naciye Abla’nın ölümünden yıllar sonra başlar onu anlatmaya...

Hatırlama anları anlatıcının gözünde zamana, zamanın unutturduklarına karşı bir direniş biçimidir. ‘80 darbesinden sonra, zamanın hafıza üzerindeki yıkıcı etkisini bizzat kendi deneyimiyle yaşayan anlatıcı, Naciye Abla özelinde, unutulmuş bir halkı, yakın dönem tarihiyle birlikte hatırlar. Evlerinde yardımcı, bakıcı olarak çalışan Naciye Abla’yla ömür boyu süren ilişkisini anlatırken, Çingene’yle arasındaki duygusal bağın gizemini de keşfetmeye çalışır anlatıcı. Belki de ortak bir şeyleri olmayanların ortaklığıdır bu.

Zira anlatıcı, Cumhuriyet ideallerini benimsemiş orta sınıf bir ailenin kızı, Naciye Abla’ysa okuma-yazması dahi olmayan bir çingenedir. Aralarında kültürel, etnik, dinsel farkların yanı sıra epey yaş farkı da vardır üstelik. Naciye Abla, rasyonel cemaat tarafından çingene olması hasebiyle dışlanmıştır. Ancak onlar birbirlerine olan güvenleri, birbirleri için oluşları, bilgi aktarımlarıyla öteki cemaati kurmuşlardır aralarında. Anlatıcı, Naciye Abla’yı anlamanın, onun düşüncesi üzerine çöken buyruğu hissetmekle gerçekleşeceğine inanır. Düşüncesinin her zaman itaat etmiş olduğu buyruğa meydan okuyan bir başka buyruktur ama bu. Naciye Abla’nın anlatıcıyı bağlayan gücüdür buyruk...

Ötekini tanımak, onun konumunun yerçekimi yasalarının ürünü, hareketlerinin de fiziksel baskıların sonucu olmadıklarını, kendi düşüncesinin kendi iradesi için formüle ettiği bir temsilin hükmü altında olduğunu görmek demektir bu. Ki anlatıcı, Çingene’nin yalan tiyatrosunun kadim sahnesinde görür, temsil edilenin aslında gerçek olduğunu. Kendisiyle ortak hiçbir şeyi olmayan ötekiyle karşılaştığı bu alan, öteki cemaat’tir. Burada ötekiyle sadece sözleriyle değil, çıplak gözleri, boş elleri ve sessizliğiyle, yaralanabilirliğiyle yüzleşir anlatıcı. Öteki, ‘ben’in rasyonel buyruğunun tutarlılığını bozan davetsiz bir misafir, bir ıstırap yüzeyidir. Ama onunla ancak, irade dışı bir hareketle, kimsenin mülk edinemeyeceği ilkselin, yani sıcaklığın, havanın, ışığın, toprağın içine gömülerek karşılaşıyor oluşumuzdandır, bu ortak aidiyet hissinin büyüsü. Onu bir kez duyumsayınca da peşini bırakmayız.

Çingene’nin ölümünün ardından, onun öyküsünün peşine düşer anlatıcı. Çünkü ötekinin kendisine sunduğu dokunuş, sadece ötekine ait olmayan bir ıstıraba çeker anlatıcıyı ve onun acısının kaynağına doğru gider, içinde onun ıstırabıyla... Çünkü ötekinin ıstırabının, çektiği acının, kendini saklama çabasının ve korkusunun farkına varan şey, beceriyi şefkatle dokunmaya çeviren, insanın elindeki hareket; bakışları saygıyla hedeflerinden aşağı çeken, insanın gözlerindeki hareket; ve söylenenin tutarlılığını bozan, kavramlarını ve sebeplerini birbirine karıştıran, mırıltılar ve sessizlikle işini zorlaştıran insanın sesindeki bu belli belirsiz harekettir.

Bu kımıltı bazen kekemedir. Yerleşikliğin imkânsız olduğunu bilip yerleşik hayatı kekeleyerek yaşayan Çingene’nin dilinde kekeleme; bir kuşla hasbıhalı tercih eden Gülay’ın dilinde mırıltıdır. Nurdan Gürbilek’in söylediği gibi, “İnsanın bir yabancının bakışını üzerinde hissetmeden kendi kendine ya da bir benzeriyle gerçekleştirebileceği gerilimsiz, alçak sesli konuşma”dır mırıltı... Yitirilen bir sesi yeniden yaratmaya çalışırken kimi kez ürkek davranan, kimi kez bilinçle kendini saklayan, çokça da alçak sesle konuşan romanlarını, ötekinin ‘yanında olma’ ve ‘ile olma’dan çıkararak ‘için olma’ya getirir Devecioğlu. Anlatıcı, olay örgüsüne o denli katılır ki bir süre sonra kahramanıyla özdeşleşir, onun için olur –anlatılan sanki kendi hikâyesidir.

Kendilerine has karakteristik özellikleri ne olursa olsun kahramanlar, ortaklıklar sergilerler; yazarın mesele edindiği ahlâki sonuçlar adına belirleyici ortak özelliklerdir bunlar. Ki her iki romanda da yapısal ve kurgusal olarak iki özellik göze çarpar: parçalılık ve epizodiklik ile iki özelliğin bir aradalığından oluşan bütünsellik... Ağlayan Dağ Susan Nehir’de de, Kuş Diline Öykünen’de de ana hikâyeye bağlanan küçük hikâyecikler mevcuttur; Devecioğlu yazar ve anlatıcı olarak kahramanlarıyla, hikâyecikleriyle birliktelik içindedir.

Bu birliktelik, Bauman’ın formülasyonuyla açıklarsam; ‘yanında olmak’, ‘ile olmak’lıkla başlayıp ‘için olmak’a dek ilerler. Epizodikliğini, karşılaşmaya yüklediği anlama borçludur bu kurmacalar. Ötekiyle karşılaşmayla ilgili ne varsa, karşılaşmanın süresi içinde yaratılır. Parçalı epizodik karşılaşmanın amacı sonuçsal olmama niyetidir ki, anlatıcının kahramana dair anıları, anladıkları, andıkları bitmez, ona dair keşifleri sonuçlanmaz. Bu düzenekte birbirleriyle yan yana konumlanırlar.

Çingene (Ağlayan Dağ Susan Nehir) ve Gülay (Kuş Diline Öykünen) ile ben-anlatıcı yan yanadır. İlkin kahramanlar ön plandadır; ben-anlatıcıysa onları, kendi hayatındaki bağıntıyla ve bağlamıyla anlatırken, kişisel tarihini geri planda tutar. Ancak ötekiyle etkileşimi öncelleyen ilinti, güncel olanın içinden çıkar. Anlatıcının şimdiki zamanında, o ânın oluşmasında belirleyicidir, ötekinin hikâyesi. Bu nedenle anlatıcı benlik, o ânın içinde fazla rol ve yer almaz, sözü diğerine devredercesine, onun dilini konuşmaya başlar.

Çingene’nin tarihini anlatmaya başladığında, hikâyeye yan kahramanlar da katılır yani seçilen/ayrımsanan ötekilerin katılımıyla ‘yanında olma’ kipinden ‘ile olma’ kipine geçer anlatıcı. Bu durum, Ayşegül Devecioğlu’nun diğer romanı için de geçerlidir. Kuş Diline Öykünen’de de, anlatıcı ile italik hikâyenin yazarı İbrahim, Gülay ile ‘Üsküdar’a Gidelim Kuşu’ ve Yavuz, birbirleri iledir; yan yanadırlar. Bu kiplerin ardından roman kişileriyle, anlatıcının birbirleri ‘için olma’ sürecine geçilir. Çingene’yle birlikteliği bütün ve süreklidir anlatıcının; artık ‘onun için’ olmuştur. ‘İçin olmak’ı şöyle açıklar Bauman: “İçin olmak, ile olma koşulu altında, her karşılaşmanın kendisinden geçici bir kopuş olduğu ve her karşılaşma vakasından sonra partnerlerin kendisine döndüğü bir temel çizgisi olan bu parçalanmışlığı tamamen ortadan kaldırır.”

Artık kopuşun olmadığı bir çizgidir bu; tecritten bütünlüğe doğru bir sıçrama! Romanın sonunda birbirleri için olan anlatıcı ve kahraman, öteki’nin eşsizliğini korur, savunur. Onu öylesine içselleştirir ki giderek onun için(de) olur. Nitekim anlatıcı, Ortaköy’de bir çingeneye fal baktırdığı günü, falcının yalanlarını iyimserlikte dinlediği günü anlatırken birden Çingene’nin sesi olur sesi, onunkine dönüşür düşüncesi. Ve kendi söylemi, ötekininkiyle yer değiştirir: “Lakin bu garip Romancık, karşısında oturup da iki-üç tane baklayla bir nazar boncuğundan kaderini öğrenmeye çalışan gacodan niye utansın ki kızanım? (...) Fala inanmaz Çingeneler. Fal, boş hayaller peşinde koşturur adamı, umuda düşürür ki ateşe düşmekten beterdir bak.”

Kuş Diline Öykünen’deyse kuş dili, Gülay için bir başka dilin imkânından yararlanarak özgürleşmektir. Ötekinin bir öykü gibi düzenlenmiş olan hayatı, başlangıcından, kökeninden, miyadına hem bir amaç hem de erek (telos) olan zamandizinsel bir düzene uygun olarak gider. Ancak bu daima geçerli değildir. Anlatı, her zaman için katı zamandizinsel silsileler dahilinde ortaya çıkmamış olmakla birlikte, anlaşılabilir bağıntılara göre sıralanmış/düzenlenmiş bölümler biçiminde düzenlenme eğilimi ya da iddiasında olan olaylar da önerir, Bourdieu’ye göre. Yaşam öyküsünün öznesi ve nesnesi, bir bakıma anlatılan hayatın (ve üstü örtük biçimde her hayatın) anlamına ilişkin koyutu kabul etmede aynı çıkara sahiptir. Anlatıcı, kendisi de oluş halinde olan ve bitmek bilmez dönüşümlere tabi olduğundan, bir uzamda art arda sahip olduğu konumların dizisi olarak yörünge kavramının oluşmasına götürür okuru.

Devecioğlu iki romanında da, özel adı olan kahramanlardan, dahil bulundukları anlam dünyasının içinde olgusal ve kavramsal olarak söz eder. Kuş Diline Öykünen’in Devrim’i ‘Çocuk’; Ağlayan Dağ Susan Nehir’in Naciye Abla’sı ‘Çingene’dir çoğu zaman. Çünkü onlar ne kendi halklarındandır, ne de diğerlerinden. Onlarla özel ilişkilerinde adlarıyla bahsederken, büyüme ve bilinçlenme döneminde, dahil oldukları olguyla anan her iki anlatıcı da, özel ismin oluşturduğu bu tamamen tekil adlandırma yöntemini zaman zaman terk ederek biyolojik bireyin kimliğinin, eyleyici olarak devreye girebileceği bütün alanlarda, yani bütün muhtemel yaşam öykülerinde güvence altına alan sabit ve süreğen bir toplumsal kimlik olduğunu gösterir. Böylece hem parçalanmış çoğul bir öznenin, anında açımlanması hem de özel isimle toplumsal olarak verilmiş bir kimliğin dünyalarına özgü çoğulluğunun ötesindeki sürekliliği vurgular.

Öteki olarak çingene de devrimci gençler de ante portas (kapıdaki) yabancıdır ve iki yüze sahiptir. İlk yüz ayartıcıdır, çünkü gizemlidir. Çingenenin anlattığı masallar, evde yasak olanı yıkarak ortamı karnavallaştırması, kadınlığın yasak bilgisini aktarması, haz vericidir. İkinci yüzse tehditkâr ve tekinsizdir. Sanki onların egzotik dünyasında, insan yüreğinin kaldıramayacağı bir uğursuz trajedi gizlenmektedir. Öteki, egzotik otantikliği övülerek, etnik kökleri sevimlileştirilerek bir tür ters ırkçılığın nesnesine indirgenir ancak.

“Bizim için Naciye Abla âdeta bir oyuncak, sevilen bir eşyaydı.” Naciye Abla’yı korkutmak, kandırmak, özellikle okuma-yazma bilmediğini öğrendikten sonra onunla çeşitli biçimlerde dalga geçmek, en büyük eğlencesidir anlatıcının ve erkek kardeşinin. Naciye Abla’nın okuma yazma bilmemesi onu egzotik bir karakter haline sokar ailede. Zaten yıllar yılı korkutulmuş, daha da korkmamak için kendi imgesini reddetmiş bu Çingene’yi, Naciye Abla’yı ne zaman gerçekten duyumsar ve onun için olur peki anlatıcı?

Doğduğu kentin karanlık tarihinden, ancak üniversitede okuyan erkek kardeşinin doktora çalışması sırasında haberdar olur anlatıcı. Trakya’da Yahudi mahallelerine yapılan saldırıyı, çingenelerin ve yabancıların üstünü atmıştır dönemin gazeteleri. Üniversitede okuyan erkek kardeşiyse Çingenelerin suçlanmasının, resmi makamların haberdar olduğu organize saldırıyı gizleme amacını taşıdığını söyler. Erkek kardeşi tez hocası tarafından engellenip caydırılınca anlatıcı, kendisine yöneltilen sorulara ısrarla cevap vermeyen Çingene’yi anlama ve masallarını başka türlü okuma devresine girer. Çünkü masallarda tekinsiz bir hayalgücü, özneler ve nesneler dünyasının güvenli sınırlarının dışına çıkarak ayrımları belirsizleştirebilir ve bizi hayvansal içkinliğe taşıyabilir. Hem masal, gerçekle aynı bedendendir, “onunla aynı kanlı etten ve kemikten”.

Masallarını kendini doğaya adayarak, yurdunu müziğin ve neşenin yurdu haline getirerek ve unutarak oluşturur Çingene. Unutmak, halinden hoşnut olmak anlamına gelmez asla. Bu sözcüğe yüklenen ana anlam, kimi zaman ümit ve neşe de dolu olabilen bir çeşit karşı koyma gücüdür. Aynı toplama kamplarında fırınlara gönderilen Yahudiler zulme ve dört bir yana dağılmalarına devasa bir hatırlama endüstrisiyle karşılık vermişler, buna mukabil Çingenelerse kaderciliğin ve unutmanın sanatını yaratmışlardır.

Her çingene gibi Naciye Abla da hikâyesini yanılsama ve unutma; kimliğini red ve bir başka kimliğe bürünme üzerine kurmuştur. Onun hayatta kalma stratejisidir bu. Kimlik, Laclau’nun da inandığı gibi, elementlerin hegemonyacı dile getirilişinin sonucu olarak inşa edilen koşullu bir kavramdır. Ve özne, hele ki nesneleştirilen öteki, toplumsal arzu ağlarınca içerilmiş, kendiliğindenliği tekinsiz kılınmıştır. Bütün kendiliğindenlikler, medeni düzeni yıkıcı unsurdur; düzenin iyiliği için küçük ve utanç düşürücü olduğu ilan edilmeli ve öyle davranılmalıdır. Kendi olmak, utançtan uzaklaştırmaya yarayan simgesel bir duvardır; çığlığı önleyen bir ara kesit... İnkâr edilemez ve bakışın nesnesi olmaktan çıkarılır utanç. Bu da bir bölünme figürüdür, Çingene ömrü boyunca Çingene olduğunu reddeder.

Oysa sonluluğun hüküm sürdüğü beyazların dünyasında, Çingeneler adına bir son yoktur; onun imgesi, itiraf edilemeyen cemaatin üyesi olarak bakidir. Maurice Blanchot İtiraf Edilmeyen Cemaat’te bu olguyu sorgular: “Onu ancak gıyaben var kılan şey kavranabildiğine göre, cemaatin varoluş biçiminde onu ortaya çıkarabilecek bir itirafın mevcut olmaması mı demektir?” Çingeneleri, çiçekçi, falcı, bohçacı, çalgıcı sıfatlarıyla gıyaben tanırız, cemaatin varoluşunu, ötesini bilmediğimizdendir belki bu kavrayışımız. Ama onlar da hiç doğruyu söylemezler ki...

Doğruyu söylemek, tahammül sınırlarını aşmaktır. Karşımıza ilkin Yunan edebiyatında, Euripides’te çıkan parrhesia (açıksözlülük ve doğruyu söyleme), kalbin ve zihnin konuşma aracılığıyla başkalarına, sır saklamaksızın açılmasıdır. Parrhesiastes, yani doğruyu söyleyen kişinin düşüncesi hakikattir ve inançla örtüşür. İnsan ahlâki niteliklere sahipse hakikate erişir ve bunu başkalarına da aktarır. Michel Foucault’nun Doğruyu Söylemek adlı kitabında belirttiği gibi, bir insan ancak hakikati söylemenin risk ya da tehlike arz ettiği durumlarda parrhesia kullanıyor sayılır. Kişi, bir parrhesia oyununu kabul ettiği zaman kendi kendiyle özgül bir ilişkiye girebilir ancak. Çingene için doğruyu söylemek tehlikelidir, ama sırrını güvendiği bir diğerine aktararak, ötekiyle gerçek bir ilişkiye girebilir ve hikâyesini teslim edebilir.

Unutulanın Parçalı Hatırlanışı

Poetik dili ve romansal estetiği bir yana Ayşegül Devecioğlu çok iyi bir tahkiyeci. Romanlarında mutlaka bütünü sırtlayıp götürecek, dramatik gerilimi artıracak, romanın trajik özelliklerini karşılayabilecek ve romansal hakikate içselleşebilecek sahici bir hikâye anlatan yazarın her iki romanı da, gücünü tarihi gerçeklikler olmasından ve dönüştürücü bir sıçrama imkânı yaratabilmesinden alıyor. Bunlar, bireyin ezeli ve ebedi sorunlarını bir odağa toplayıp sonra kendi dışına açan uzun hikâyeler kanımca. Nâlân Barbarosoğlu (Adam Öykü; Ocak-Şubat 2003, Sayı: 44) roman ile hikâye arasındaki farkı anlatırken şöyle der: “Roman, gücünü merkezden dışa doğru yayılan dalgalardan alırken, öykü tam tersine yayılan ya da yayılmış dalgaları merkeze, odağa toplayarak, ana eylem ya da durum ya da kişi içinde eriterek, seçtiği merkezi/odağı yoğunlaştırarak gücünü kazanıyor.”

Devecioğlu’nun eserleri, yayılan ya da yayılmış olan dalgaları bir merkezde toplayarak dışarı açar. Çünkü 12 Eylül, uzak geçmişteki bir ‘altın çağ’ olarak hep kendi içine, hatta kendi üstüne kapanmıştır, şimdiye dek. Kuş Diline Öykünen, devrimci mücadeleye inanan, kendisine verilen her şeyi yutarcasına okuyan, yoksulluğa ve zulme karşı mücadele eden Gülay’ın kişisel hikâyesi gibi görünse de, anlatılan hepimizin hikâyesidir. Seçtiği merkezi, yan hikâyeciklerle besler, destekler Devecioğlu. Şimdiki zaman ile geçmiş zaman kipini ardı ardına kullanarak zamanın akışkan döngüsünü yıkar. Anlatıyı oluşturan ana öykü ile yan hikâyeleri birbirine bağlayan iki şeyden biri, bütün bu olanları gören ve yazan anlatıcıdır; ötekisiyse zamanın sessiz tanıkları... Masal zamanının...

Romanlarında kullandığı masal dili ve masala gönderme yapan yan öykücükleriyle masal tadında bir akıcılık, şiir tadında bir dil, trajedi tadında kurmacalar yaratır Devecioğlu. Ağlayan Dağ Susan Nehir, kimilerince klasik roman yapısına sadık kalmadan, anlatımda doğrusallık izlemeden kurulduğu veçhesiyle eleştirildi. Peki ama, çizgisel anlatı şeklindeki roman yapısının terk edilmesi, hayatı, hem mânâya hem de yöne sahip bir varoluş olarak ele alan görünün sorgulanması anlamında okunamaz mı? Neden olmasın!

Öyle ki, geçmişi edilgen olarak hatırlamakla yetinmez Devecioğlu’nun kahramanlarıyla anlatıcıları... Düz zamansal çizgiye eklenen ara bölümlerle etkinleşir ve romanın olup bitmiş zamanında yaşamaya devam eder. Roman boyunca, italikle yazılan ve araya giren bölümlerle anlatıya katkıda bulunan yan hikâyeler, dairesel kurgunun yapıtaşlarıdır. Alain Robbe-Grillet’nin belirttiği gibi, gerçek olan süreklilik göstermez; sebepsiz bir biçimde üst üste binen ve her biri tek olan öğelerden oluşmuştur ve bu öğelerin kavranması, hele de sürekli öngörülemeyen konu dışı, rastlantısal biçimde ortaya çıktıkları düşünüldüğünde çok zordur. Hele ki hikâye anlatmayı, her şeyi başsız sonsuz bir zamana sığdıran bir Çingene’den öğrenmişse anlatıcı... Hele ki unutulmuş bir dönemi bugünden bakarak hatırlamaya çalışıyorsa kahraman...

Söz konusu dairesel kurguyu, kadın yazısı üzerinden yorumlamak da mümkündür. Doğrusal anlatıyı kıran, dişil akıcı, istikrarsız, marjinal, devinimli, merkezkaç özellikli metinler ortaya çıkan dişil metinlerin işi, metaforlarladır. Kuş Diline Öykünen’de Gülay, Yavuz, Leyla ve İbrahim’in trajik hayatlarında konuşmak kadar konuşamamak da önemli bir sorundur. Gözlere, yüreklere, gülüşlere sinmiştir, derin acılar, hiçbir söze sığmaz; yaşananlar bilinen bütün kelimelerden kaçıp kimsenin bulamayacağı kuytulara saklanır. İşte burada imgeler girer devreye...

Yaşanan bütün acılara rağmen ayakta durma gücünü, bir kuştan, özgürlüğü simgeleyen bir imgeden alır Gülay. Başkalarının farkında bile olmadığı, yalnızca Gülay’ın bildiği sözcükleri tekrarlayarak öten bir kuştur bu. Ağlayan Dağ Susan Nehir’deyse bir başka falcı kadından aldığı pembe dinozor, Naciye Abla’ya dair metaforu olur anlatıcının. Ötekinin acı çekmiş olduğunu bilmesine rağmen acıyı yatıştırmasına engel olan bir imkânsız umut temsili, kahramanı için bir hatırlama nesnesidir bu simgesel varlıklar.

Devecioğlu’nun romanları, eril dilinin temsilciğiliyle değil, kendiyle bağlantılı, kaygan ve akıcıdır. Birbirinden kesik parçalar, bölüntülenen olay örgüsü, klasik romansal söyleme aykırı olarak görülse de ana gövdeye bağlanan bölümler (anlatıcının eski arkadaşı Ekin’le karşılaşıp Çingeneler hakkındaki bir sempozyuma katılması, Kakava Şenlikleri, kimi coğrafi ve ansiklopedik bilgiler, gezi izlenimleri, gözlemler, Basri’nin Yılmaz Güney’e olan tutkusu ile Maraş Katliamı’nın ortasına düşmesi veya ilk romanda İbrahim’in ağzından anlatılan italik pasajlar, 12 Eylül’den sonra dağa çıkan arkadaşların tuttuğu bir gerilla birliğinin günlüğünden alıntılar, yazarın bizzat yaşadığı ya da duyduğu anekdotlar), asıl hikâyeyi bütün ayrıntıları ve arkaplanlarıyla anlatabilmek, anlamlandırabilmek, kaybolan zamanı geri getirebilmek amacıyla kurulan yan hikâyeciklerdir.

Buna mukabil her biri başlı başına, bir novella olan bu hikâyecikler, ana gövdeye bütünsel bir kurguyla bağlanmaz. Bütün hikâyeleri kendi etrafında örgütleyen merkezi bir olay örgüsünün olmayışı, romansal bir kusur değil, dili bu denli iyi kullanabilen yazarın tercihidir kanımca. Ancak yine de Devecioğlu, roman yazarı olmaktan ziyade, usta bir tahkiyeci. Nitekim belirsiz kişilere gönderme yapılan zamir kullanımı daha çok öykü girişlerinde kullanılıyor, ki Devecioğlu iki kitabının da girişinde, belirli bir zamir kullanmamıştır. Ağlayan Dağ Susan Nehir’in girişinde belirsiz, herhangi bir çingeneye adanmış, kadim bir masal anlatılır. Ancak daha sonra okuyacağımızın, ‘bir çingenenin öyküsü’, Naciye Abla’nın hikâyesi olduğunu anlarız. Çingene de kendi kimliğinden göçmeye çalıştığı için diğer kimliklere öykünecektir.

Kuş Diline Öykünen’de de yine birinci bölümde ‘karanlık’ betimlenir; belirsiz bir anlatıcı ses, karanlığın, içinde yavaşça yurt edindiğini mırıldanır. Ardından, romanın kahramanı Gülay devreye girer. Kendini gizleme çabası içindeki bütün kahramanların hikâyesi sondan başa doğru aktarılır. Bu da öyküde, hikâyenin sona yakın bir noktadan başlama özelliğiyle uyum gösterir. Roman olmaktadır, hikâyeyse olmuştur. Dağ ağlamış, nehir susmuştur.

Olmuş ile olmakta olandan yola çıkarak olacağı da anlatır bize Devecioğlu, mırıldanan öykülerle... Cortazar’ın Mırıldandığım Öyküler’de dediği gibi, bu mırıldanan öykülerin en güzel, sevilesi yanı, her şeyin, her edimin ince ince betimlenmesi, gittikçe artan bir tadın çok ağır çekimi, bedene, sözcüklere, suskunluklara doğru usulca tırmanışıdır.

Devamını görmek için bkz.

Doğan Tılıç, "Aynı devrimci yolda yürüdük", Ayrıntılıhaber.com, Haziran 2008

“Güney’de benim gibi sosyalisttir, yine de ona göre dünyadaki hiçbir sistem Çingeneleri içine alacak kadar ikiyüzlülükten kurtulmuş değildir.”

Gazetelere göz atarken, gece bitirdiğim romanın bu cümlesi kafamın içinde dolanıp duruyordu. “İkiyüzlülükten kurtulmuş bir sistem için” çocukluktan beri birlikte yürüdüklerimin, kimisi artık toprak olmuş, yüzleri uçuşuyordu gözümün önünde. Gazete “Tiyatro festivalinin kortej yürüyüşüne Romanların dansözle katılması krize yol açtı” yazıyordu.

Kullansam da, hiç ısınamadım “Roman” lafına. Çingeneyi sevdim ben. Babamdan dolayı. Yol kenarlarına kurulu Çingene çadırlarına gıpta ederdi hep. Ekmek pişiren Çingene kadınlarından ekmek isteyip iştahla yerdi, sırf “öteki” saymadığını göstermek için galiba. Hacının hocanın fetvasına inat, kurban bayramından bir gün önce keserdi kurbanı. Üçte birini evde tutmayıp hepsini dağıtmak için. Bayram sabahı, bizim evde et yenirken, yoksul tencerelerde de et pişsin diye.

İkiyüzlülükten kurtulmuş bir sistem için devrimci bir yolda yürümeye babamla başladım. Onun Çingene sevgisi yüzünden belki, belki değil kesin, ilkokulda yanına oturulmayanın yanına oturdum. Naci böylece sıra arkadaşım oldu. İlk “en iyi arkadaş”ım… İkimiz sınıfın en çalışkanıydık. İkimizin de kafası zehir gibiydi. Kafalarımız denkti de, onun elleri ve ayakları benimkilere fark atıyordu. Elleri darbukaya, ayakları futbol topuna hükmederdi. Naci Çingene’ydi. İsyankârdı. Çocuk isyankârlığıydı bizimkisi, haksızlığın her türlüsüne karşı.

Bir terslik olduğunu okul bahçesindeki su birikintilerinden ürkmesinden anlamıştık. Onu, okuyup üflediği bir tas suyu içirmeye çalışan hocaya da, abisiyle birlikte, ben götürmüştüm. İkimizin arasında hocanın uzattığı sudan kaçışı, bizim onu suya itişimiz, belki de çocuk hayalimin kattığı abartılarla, gözümün önündedir hâlâ.

Köpek ısırmıştı. Ne olduğu son ana kadar anlaşılmadı. İlk en iyi arkadaşım Çingene Naci, nasıl ölmüş olabileceğine ilişkin hiçbir şey duymamış olduğum halde, rüyalarıma giren bir korkunç çaresizlik içinde kuduzdan öldü. Onunla da, çok kısa da olsa, “ikiyüzlülükten kurtulmuş bir dünyaya doğru” birlikte yürümüştük. Çocukça.

Sonra, daha uzun süre aynı devrimci yolda birlikte yürüdüğümüz arkadaşlar oldu. İyi, en iyi arkadaşlarım.

Haydar’la (Ergülen) ODTÜ’de aynı sınıftaydık. Bir gece yarısı, yurtta ranzanın üstünde yatıyordu, az uğraşmamıştım uyandırmak için. Duvarlara şiir gibi yazılar yazacaktık galiba ve belki o birbirinden çarpıcı dizelerle boğuşuyordu rüyasında: “… Biz gözyaşından devrimler yaptık! / Toprak üstümüze gülüyordu ve anladık ki artık yalnızca / gözyaşlarımızla yoldaştık, azdık, bir şiire bile yazılamadık”.

Geçen hafta, Üzgün Kediler Gazeli adlı kitabıyla “Metin Altıok 2008 Şiir Ödülü”nü alınca Haydar, nasıl keyiflendim. Arkadaşlık da var ama, ben BirGün okuruyum ve bu şair bizim yazarımız.

Keyif katlandı sonra. Yine aynı okuldan bir arkadaş, Ayşegül Devecioğlu, Ağlayan Dağ Susan Nehir’le Orhan Kemal Roman Ödülü’nü aldı. Ben de koşup kitabı aldım.

Kuş Diline Öykünen’i okuyunca, bizim kuşaktan güçlü bir romancı çıkmakta olduğunu düşünmüş; “12 Eylül’ü, 78’lileri, onların direnişini ve masumiyetini, bir 78’linin kaleminden okumak müthişti. Zaman oldu gözyaşlarım damladı sayfalara, zaman oldu kadın duyarlılığının eleştirel gözlem gücüyle birleştiği satırlarla geçmişe gittim” diye yazmıştım.

Ağlayan Dağ Susan Nehir’de çok daha ustalaşmış bir romancıyla karşılaştım; bu kez Çingeneleri anlatan. Ve Maraş’ı… En korkunç katliamlarından birini bu ülkenin, bir Çingenenin gözünden, slogancılığa falan da kaçmadan, dağları ağlatıp nehirleri susturan bir dil ustalığıyla okura aktaran.

İki güzel haber, tanıdık isimlerden gelen... Bir de, şiirin ve romanın gücü. Tele-kulaklardan falan alıp götürdü beni. İkiyüzlülükten kurtulmuş bir sistem ve daha güzel bir dünya için birlikte yürünen yolun nice sıcak yüzü geçti gözümün önünden. Kimileri çoktan toprak olan!

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Aslan, "Ağlayan Dağ Susan Nehir", Gaziantep Hâkimiyet Gazetesi, 20 Haziran 2008

Ayşegül Devecioğlu’nun 2008 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanan Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı romanında Çingeneleri anlatmakla birlikte günümüzün çok konuşulan, tartışılan “kimlik” konusuyla bağlantılı olarak özellikle yakın tarihimizle ilgili kimi sorgulamalara da girmiş. Ağırlıklı olarak Türkiye’deki ve Bulgaristan’daki Çingeneler üzerinde durduğu yapıtında okura yeni bir gizili çözmede ip uçları veriyor. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine de yeri geldikçe değinilen kitapta, Kahramanmaraş kıyımının anlatıldığı zaman dilimine kadar uzanır yolculuğuna Ayşegül Devecioğlu, Çingenelerle çıkıyor.

Anlatıcı-kahraman romanın aynı kişisidir, birinci tekil kişinin ağzında anlatılan romanda. Zaman zaman romanda anlatıcı ve kahraman arasında çekişmeler yaşandığı kendini duyumsatmaktadır. Bu, anlatıcı/kahraman aynı zamanda bir yazar olmasından kaynaklanmaktadır. Yazar/anlatıcı, çocukluğundan beri yakından tanıdığı Naciye adlı bir Çingene kadının yaşamının izini sürmektedir Bir bulmaca çözer gibi okura sunmaktadır, bunu. Yapıtın ortalarından sonra anlatıcı/kahraman Çingenelerin bizde ve Balkanlardaki durumları hakkında önemli bilgiler sunmaktadır, roman havası içinde.

Uzamın kahramanlaşması: Edirne

Uzam olarak seçilen Edirne yapıt içinde bir kahraman gibi ortaya çıkar. Çingenelerin yaşadığı Balkanlar’dan da söz edilir anlatıcı/kahraman okura oralara da götürür, kimi sorunları irdeleyerek ama yeni sorulara da yanıt arayarak. Balkanlarda sosyalist rejim ve sonrasında Çingenelerin durumlarına ışık tutar, yazar. Bu Edirne’nin uzam/kahraman olarak karşımıza çıkmasını engellemez, bence. Yazar özellikle bu kent üzerinde durmuş, son bölümlerde Kahramanmaraş ağırlık kazanır gibi olsa da.

Bir yerde zaman zaman Çingene kadınla kimi yönleriyle benzer özellikleri taşımaktadır. Uzam da tıpkı kahramanımız Naciye Abla gibi kimi yönleriyle inkar edilmektedir. Bir zamanlar ikisi de her bakımdan çok zengindi. İkisinin da mutlu bir geçmişi var anlayacağınız. Sonra...

“Tarih bildik anlamlarıyla pek boş bir kelime Edirne’de. Geçmiş zaman, bu beylik sözcüğün altında siliniverir. Geçmişin sözleri ve sesleri tarihe sığmaz; tarihçiler ölülere ihanet eder...” (s. 24)

Kimlik sorunu

Ayşegül Devecioğlu’in üzerinde durduğu kimlik sorunu aynı kimlik içinde ve karşıtları arasında bir çatışma sürmektedir. Ortada yok sayılan bir kimliğin göreceli uyumu söz konusudur. Çingene kadının kendi kimliğini yadsımak zorunda kalması, yadsırken de kendini yok sayanlara karşı uyumlu gibi göründüğü anlarda bile bir karşı koyuş içindedir. Bu karşı koyuş ona yapıldığı gibi karşıdakini yok etme, yok sayma değildir. Başta kendini ifade etmeye kalkışma ve koruma duygusundan kaynaklanmaktadır.

Kahramanımız akılcılığı rehber edinmiş bir babanın eğitimiyle büyür. Burada babanın karakterinde rationalist / positivist bir ağırlığı da göz ardı edemeyiz. Yazar bu kurgulamaları kimlik konusunu daha iyi açıklamak için yaptığını görüyoruz.

Bulgar bir Çingene’nin “Yol yorgunu” olarak nitelediği Çingenelerin yaşamlarını irdelemiş, Ağlayan Dağ Susan Nehir. Yaşamın birçok alanındaki görüntülerini net olarak yansıtmaya çalışmış, Ayşegül Devecioğlu. Adlarından temizlik tutkularına, aile yaşantılarına, din ve evlilik törenlerine kadar romanda yer vermiş.

Dans ve müziğin Çingenelerin yaşamlarında çok önemli bir yeri var. Yapıtta Kankurutan ve ardından Basri’nin herkesin yüreğini hoplatması ilgisini çekmesi ve kız annelerinin üzere korkulu rüyaları olmaları. Anneler kızlarını durduramaz ve onları müzisyenlere kaptırırlar.

“Çingeneler için hayat sıfatsız” dır saptamasını yapılan romanda bekaret kontrolcüsü kadınlarla karşılaşıyoruz.

Kıyım

Yazar yapıtında kıyımlardan söz eder. Özellikle de Çingene kıyımından tarihsel sıraya göre. Yapıt bu bölümlerde 1960 öncesi yaşananları Çingenelere bağlı olarak anlatmıştır. Yakın zamanda yaşanan Kahramanmaraş kıyımının anlatıldığı bölüm oldukça uzundur. Bu kentte özellikle Çingeneler değil, asıl hedef olan Alevilerdir. Sinemaya bomba atılması, öğretmenlerin öldürülmesi, cenazelerin kaldırılması ve sonrası... Yok edilecek evlerin birer birer işaretlenip belirlenmesi. Yazar kimi yerlerde bu kent için “karamaraş” nitelemesini yapar. Saldırganların hedefi Alevilerdir. Bu arada Çingeneleri de öldürürler. Çingeneliğin Alevilikten de kötü olduğunu dillendirir, yazar bu kıyımı anlattığı bölümlerde.

“Saldırganlar, araba araba, kamyon kamyon geliyorlardı mahallelere; ellerinde nacak, silah ve satırlarla saldırıyorlardı. Arkalarında yalnızca yanık evler, kararmış cesetler bırakıyorlardı.” (s. 232)

Yapıtta, Çingenelerin uğradıkları çeşitli mağduriyet, küçültücü durumlar ve kıyımlar anlatılmaktadır. Çingene ve Yahudi kıyımı arasında benzerlikler kurulmaya çalışılan roman bu alanda yapılan az sayıdaki çalışmalar arasında yerini alacaktır.

Devamını görmek için bkz.

Dicle Öztürk, "Halden anlayan bir edebiyat", Agos Kitap/Kirk, Mart 2011

Bu yazıya son halini vereceğim akşamın evvelinde, vapurla eve dönerken, karşımdaki koltukta oturan birinin açtığı gazeteye gözüm takıldı. ‘Feminist oğullar yetiştiriyorum’ yazıyordu manşette. Sayfa düzeninin renkten renge koştuğu bu gazetede o sözlerin işi neydi? Alt başlıktan ortaya çıktı ki, o tatlı ideal, hem anne, hem de sermayedar olan bir kadına aitmiş. Üstüne bir de, kafamda sadece ‘kuşdiline öykünenler’, ‘ağlayan dağlar’, ‘kış uykusundakiler’ dönüp dururken, ‘patron’un ‘feminist’ ile yan yana duruşu daha da gülünçleşti. “İkisinin beraber olup olmayacağını feministler daha iyi bilir” diyelim şimdilik, ve Ayşegül Devecioğlu’nun kitaplarına odaklanıp, minik feminist adaylarının bu yolda yoğrulurken duyabileceklerine örnek olacak neler varmış, kendimizce bir bakalım.

Kuşdilinin şifası

Devecioğlu, yayımlanan ilk romanı Kuş Diline Öykünen’de, 1980 öncesinde sol hareket içinde örgütlüyken darbeyle beraber cezaevine giren bir genç kadının, Gülay’ın merkezinde, toplumun 12 Eylül dönemindeki genel havasını anlatıyor. Bunalımdan ziyade çaresizlik vardır bu dönemde. Gülay’a hiçbir faydamızın dokunmayacağını biliriz; elimiz kolumuz bağlı, ama telaşlanmadan bekleriz, onun anlatması yeterlidir. Olan olmuş, silindir geçmiş ve galiba kimse bir şey anlamamıştır. Silindirin ezmediği ne varsa, yerini yadırgamaktadır. Sorguda ağır işkenceden geçirilen Gülay, çıktıktan sonra devam ettirmeye çalıştığı yaşamında, kendini silik, utanılası bir varlık gibi görür. Çevresine, şehre, günlük hayatın düzenli, hiçbir şey olmamış gibi akmakta oluşuna hayret eder. Gülay’ın zaman içindeki değişimini, kendini kabullenişini, hayatı anlamlandırışını izleriz romanda. Ne yaramazlık, ne huysuzluk eden, arada sokağa çıkarılan, birilerine emanet edilen, evde adı anılmayan, ‘ismi zalim bir şaka gibi olan çocuk’tan ya da ‘Çocuk’tan bihaber, bir ışık bulmayı umut ederiz. ‘Yoksulluğa ve zulme karşı mücadele eden’ insanların başlarından geçenler, yazdıkları mektuplar, notlar, aralarındaki konuşmalar da roman içinde parçalar halinde ya da bazen Gülay’ın hatırlayışlarıyla aktarılır. Gülay karakteri, tüm kederiyle beraber öyle incelikle anlatılmıştır ki romanda, asla acıma duygusu uyandırmadan, sadelikle kavratır, insanlara neler edildiğini – çürünüp kaybolunmadığını da hatırlatarak elbette. “Silindir gerçek miydi, olağanüstü müydü, beklenmiyor muydu?” gibi sorular sormamıza vesile olan bir dizi ipucu alırız roman boyunca. Kimse temize çıkmak zorunda değildir, durum ortadadır. Yaşananların bedelini halkın da, bu acıların uzağında olanların da omzuna yüklemeyen, samimiyetle, içerden konuştuğu sezilen yazar kimseye ceza kesmez, kimseyi de kurban yerine koymaz. İnsana en çok umut veren de budur herhalde, “Bundan sonra ne yapmalı?” diye sorabilmek...

Bir ‘Çingene abla’nın dünyasından...

Devecioğlu’nun 2007’de yayımlanan Ağlayan Dağ Susan Nehir isimli romanında, anlatıcının, hayatının bir kısmını beraber geçirdiği bir ‘Çingene abla’nın ekseninde Çingeneler konu edilir. Romanda kimsenin başı okşanmadan, her şey öyle güzel peşpeşe serilir ki, başlangıçta belirebilecek “Konu Çingenelerse, bir laboratuara dönmesin burası?” gibi endişeler, okudukça dağılır. Çingenelerin hiçbir ülkede genele uymayan yaşantıları epey estetize edilebilirdi en nihayetinde. Yazarın, merkezdeki kahraman Naciye Abla’yı kimi cümlelerde sadece ‘Çingene’ diye anmasının da o sınırların çizilişinde bir payı olabilir. Naciye Abla, şehirli hayatıyla Çingeneler arasında bir arayüzdür. Burjuva evlerde çalışmış, buralarda kendi alışkanlıklarından uzak durmaya uğraşmıştır. Romanın anlatıcısı da, onun en uzun süre çalıştığı evin kızıdır. Naciye Abla’nın, Çingene mahallesindeki asıl evinde yemeğini iştahla, iri lokmalarla yediğini fark edince utanıp kızsa da anlatıcı, sonradan anlar ki, Naciye Abla çalıştığı evde oturduğu sofralardan hep doymadan kalkmıştır.

Naciye Abla yaz tatilinden beklendiği vakitte dönmediğinde, anlatıcı onu getirmek üzere, ‘dünyanın hiçbir yerinde taksicilerin götürmeyeceği Çingene mahallelerinden’ birine adım atar; hikâyelerini daha önceden dinlediği pek çok kişiyle tanışır, yeni hikâyeler dinler, orada yaşayanların aralarına girer, garipsenir, benimsenir veya sevilir. Sonra iz sürer, yeni yerlere gider, daha başka, daha karmaşık hikâyeler dinler, öğrenir; bu hikâyelerin her birine okur da neredeyse şahit olur. ‘Diri Çingene’ denen diğer Çingeneler, 1930’larda Trakya’da yaşayan Yahudiler, 1990’ların ortasında Balkan topraklarında olup bitenler, sosyalist ülkelerdeki Çingeneler, aktarılan öykülerin yanıbaşında ne dekor, ne de sihirli el gibi duran parçalardan bazıları. Naciye Abla’nın ilk eşi Basri’nin izini sürerken, Maraş katliamından sahnelerle karşılaşırız. ‘Çirkin’ini kaldırıp ‘Kral’ diye andığı, ölümüne sevdiği Yılmaz Güney’i hapisten kaçırmak için sürekli olarak planlar yapan Basri’den, ‘Çingenelerin içlerinde duran bilgi’nin işaretlerini alırız. Basri’nin, ‘Kral’ın da kendisi gibi Çingene olduğundan şüphe etmeyişi bu bilgiden ötürüdür belki, kim bilir...

Umuda açılan bir kış uykusu

Öykülerini topladığı Kış Uykusu isimli kitabında, sıradan anların değil, hikâyede yeri olmazsa burukluk yaratacak anların peşinden gider yazar. Öyküler, okuyucuyu imgelere boğup ortada bırakmadan, bir olaylar silsilesinin içine de fırlatmadan, akıp gider. İstemsiz sürüklenmek yok tabii, söylenenler çarpmadan geçmiyor; bir yerlerde acı çekiliyorsa talihsizlikten değil, kafamızı kaldırmadığımızdan... ‘Beşmeşelik’te Bazı Tuhaf İşaretler’ isimli öyküde, ‘80 öncesinde bir mahallenin politikleşme sürecine tanık oluruz. Tuhaf işaretler veya silinmeyen izlerin aktarılışında görselliğe başvurulması öyküyü anlatım açısından biraz zayıflatsa da, kişilerin tasviri ve olayların bağlanışının vuruculuğuyla, öykünün ayakları yere basar. ‘Veremli’ isimli öyküde, avludaki ağacın altında oturduğu, el işleriyle oyalandığı zamanlarda, ‘ara sıra başını kaldırıp bomboş gözlerle, çit haline gelmiş kısa bitkilerin ardından kendini gözlediklerini bildiği komşularına göz atan’ annenin hayalinin peşine düşen oğluyla tanışırız. Vicdanın kapsam ve zaman gibi ölçülere sığmadığını, illetin yakadan yakaya yapıştığını, çaresizliğin her türlü bahaneye yakıştırılabileceğini hissettirir yazar. ‘Ziyaret’te ise, yanılmanın kıyısından döndürür okuyanı. “Yanılmışım” demenin de bir hükmü kalmaz, olağan görüntülerdir anlatılanlar. Bizi, niye yanıldığımıza bakmaya çağırır. ‘Bir Öykü Yazmalıyım’daki anlatım, diğer öykülerdekilerden farklıdır; öfkeli mi, karmaşık mı, dağınık mı olduğu pek anlaşılmayan ruh hali, ara ara aktarılan gerçeklerin önüne geçer. Öykü yazmak için gidilen mekânın uyumsuzluğu da yabancılaşma etkisini artırır. Öykünün yazılıp yazılmadığının önemi kalmaz; yazmak mümkün müdür, önce bu ortaya çıkmalıdır. Kuyuları, öldürülüp onların içine atılmayı, bombaların zoruyla ‘hayata döndürülme’yi, parçalanan güvercinleri, çalışmanın teslimiyete, esarete evrilişini biz başkalaştırmadıkça, anlatılabilecek o biricik şeyden daha fazlası gelir; anlatmanın tek yandaşı zorunluluk olmaz. Öykünün sırası da o zaman gelir, ‘kış uykusu’ dağılır. “Minik feminist adaylarına çizilmesi muhtemel yolla ne kadar kesişir tüm bunlar?” sorusunu da cebimize koyup, kulaklarımız kuşdiline ne kadar açık, ona bakalım.

Durmadan ağıt yakmanın, ilenmenin, küfretmenin, burun kıvırmanın, haline şükredip uzak durmanın, yaraları açıp seyirliğe çevirmenin ötesinde yapılacakların da var olduğunu hissettiren, çok iyi yazılmış iki roman ve beş öykü, insana umut veriyor; güzel cümlelerle, özenle örülmüş, halden anlayan bir edebiyatın da olduğunu gösteriyor. Sesi kısılanlar kalabalıklaşırken kuşdiliyle mi kalakaldılar? Ezenlerden değilse, kimden umacağız tüm bu olan bitenin anlatılmasını?

Devamını görmek için bkz.

Seda Bütün, "Çingenenin söylediği", İAN Edebiyat, Eylül 2015

Ağlayan Dağ Susan Nehir, anlatıcı konumundaki genç kadının hayatında derin izler bırakan, çoğu zaman Çingene ya da Yalancı diye adlandırdığı Naciye Abla’yı gerçek yüzüyle tanımak istemesini konu ediniyor. Arka planda ise her daim öteki olmuş Çingeneleri ele alıyor. Devecioğlu, Çingene olmanın ne anlama geldiğini içten bir bakışla, yargılamadan, kategorize etmeden aktarabiliyor okura. Yerleşmiş Çingene imajını pekiştirecek Çingene’nin uçarı, renkli, şenlikli yaşamından kesitler sunmuyor mesela. Yazar aksine, önümüze sürülen bu sahte resmin arkasındaki gerçeği göstermek istiyor: “Çingene’nin altın küpeler, özgür ruh, tutkulu kan gibi bayağı imgelerden oluşmuş yağmalanmış suretini kafamdan silip atabilecek miydim? Kamp ateşi etrafında yapılan dansların, bıçakların konuştuğu tutkulu aşkları, gitar sesinin oluşturduğu sembolik Çingene yaşamı, yüzlerce yıldır yaşanmakta olan kıyım ve faciaları, yoksulluğu, aşağılanmayı görünmez kılmıştı.” (s.67) Metin boyunca Naciye Abla’nın bazen tuhaf bazen acımasız öykülerinin ya da anlatıcının izini sürdüğü yaşamının arkasından hep bu görünmez kılınan gerçek çıkacaktır. Okuduğumuz ilk Naciye Abla öyküsü olan “Malihulya”da Naciye Abla’nın çocukluğunda karşılaştığı Sitar (Ester)’in hikâyesinin ardında 1934 Trakya olayları olarak bilinen hadise, çocuğu olmadığı için onu terk eden kocası Basri’nin oğlunun izini sürerken de karşımıza Maraş Katliamı çıkar. Birincisinin Yahudilere, ikincisinin Alevilere yönelik işlenmiş suçlar oldu ğunu çoğumuz biliriz. Ancak romanda gördüğümüz üzere Çingenelerin de bu vahşetlerin hedefinde olduğu bir şekilde görülmemiş, dillendirilmemiş, söylenmeye gerek görülmemiştir belki de. Aynı 2. Dünya Savaşı Avrupası’nda o akıl almaz vahşetin Çingenelere de uygulandığı hâlde hiç dile getirilmeyişi gibi. Anlatıcı, yaşadığı Balkan kasabasında bir Çingene ailenin haksız yere hırsızlıkla suçlandığına şahit olunca toplama ve imha kamplarında öldürülen Çingenelerin kayıtlara “diğerleri” başlığı altında geçtiğini düşünür. (s. 155)

Yazar, gözlerden ırak tutulmak istenen ya da görülse-ler bile “diğerleri” adı altında toplanmak zorunda kalan bu halkı ne sevimli hâle getirmeye çalışır ne de popüler kültürün beslediği “Çingene” imajını tekrar üretir. Bu sayede sahici insan portreleri çizerek yüzyıllardır süregelen dışlanmalarla, kıyımlarla, facialarla şekillenen Çingeneliğin kaderini okura sezdirir.

Gabriel Garcia Marquez’in eşsiz romanı için “Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygu suz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım” der.

Marquez’in büyükannesindeki ifadenin aynısını Naciye Abla’nın yüzünde de görürüz. O da tuhaf, gerilimli, renkli öykülerini aynı böyle bir tavırla anlatır. Büyülü gerçekçiliğin en önemli özelliği olarak görülen gerçeküstü ile gerçeğin çatışmaya girmeden bir arada olabilmesi Ağlayan Dağ Susan Nehir'de de karşımıza çıkar. Özellikle Naciye Abla’nın anlattığı “Malihulya”, “Sairfilmenam”, “Kurbağalar”, “Kankurutan” ve “Mayabozan” gibi öykülerde hayal ve hakikat birbirini örtmeden yan yana gelebilir. Tüm mahareti karşısındakinin dinlemek istediği masalı anlatmak olan, yalancılığın verdiği köksüzlükle, uçacakmış gibi hafifçe yürüyen Naciye’nin ve onun halkının yaşayışını, hayatı algılayışını anlatabilmenin en iyi yöntemlerinden biri büyülü gerçekçiliktir kuşkusuz. Anlatıcı Naciye Abla’nın bir kızın başına gelmiş acı bir olayı anlatırken büründüğü hâli düşünür ve şöyle der: “Böyle şeyleri anlamsız, düz ve hiçbir merhamet izi barındırmayan bir yüz ifadesiyle söylerdi. Yıllarca beni öfkelendirmiş olan bu kayıtsız ifade, Çingenelerin hayatta kalmak için kullandığı en önemli silahlarından biriydi. (.) Ama küçüklüğümde dinlediğim ürkünç masalla birlikte, Naciye Abla’nın esmer, genişçe yüzünün ardından, bir yeraltı ırmağı gibi bilincime akan gerçeğin o dingin, acımasız sesini hâlâ tüylerim ürpererek anımsarım. Masal gerçekle aynı bedendendir.” (s.56)

Romandaki büyülü atmosferi besleyen başka bir unsur da metnin dilidir. Benzetmelerin yoğun kullanıldığı, şiirsel betimlemelerin olduğu, kanatlı kelimeleri daha da bir uçar hâle geldiği bu dil, anlatıcı karakterin sesinin duyulduğu bölümlerde daha belirgindir ve Naciye’nin kaskatı bir yüzle söylediği acı gerçekle büsbütün tezat oluşturur. Ancak bu tezat, dili bütünleyen bir etkendir; metne şiirsel ve büyülü bir hava verir.

Naciye Abla’nın öykülerinden aşina olduğumuz hayal ve hakikatin karşıt doğalarına rağmen birlikteliğine benzer bir durum kadının içine doğduğu dünya ile Naciye’nin dünyası arasında vardır. Anlatıcının ailesi ne kadar bilimsel, mantıklı, gerçekçi ise Naciye de bir o kadar tinsel, sezgisel ve hayalcidir. Naciye Abla ile anlatıcı karakterin ilişkisi çocukluğunda başlar. O dönemde yaşadıkları Edirne’de evlerinde sadece hizmet gören bir kadınken zamanla ailenin eli ayağı olmuş ve onları İstanbul’a taşındığında bile bırakmamış Naciye, çocuklara en derininde kendi yaşamından izler taşıyan tuhaf öyküler anlatır.

Cumhuriyet değerlerine sahip eği-timli-orta sınıf bir ailede büyüyen, ellerinden ansiklopedi düşmeyen çocuklar için anlattığı tuhaf öyküleriyle özgür imgeleme aralanan bir kapı rolü üstlenir Naciye Abla. Anlatıcı kadın babasının bilimsel ve kuru açıklamalarıyla geçen çocukluğunu “Çıkınına birer parça kuru ekmek konulup uzak ülkelere uğurlanan çocuklar gibiydik. Bu azıkla yola devam edemeyecektik.” diye tanımlarken Naciye Abla’nın öykülerine neden ihtiyacı olduğunu “Her çocuğun ülkesi olmuş o karanlık uzamda, varoluşun tekinsiz armağanlarına bir kez olsun dokunmadan nasıl büyüyebilirdik?” sorusuyla dillendirir. (s.36) Aklın/mantığın karşısına Çingene’nin hayalini/masalını koyan anlatıcı karakterin bu Çingene kadının izini sürmesi, onun gerçeğini keşfetmeye çalışması genç kadının içsel mücadelesidir de bir yandan. Naciye’nin memleketi Edirne’ye defalarca giderken de, Balkan kasabasında Çingene kadının izini sürerken de anlatıcının aradığı şey bu-dur: “Çingene’nin yalan tiyatrosunun kadim sahnesi bana Gerçek’ten çok daha fazlasını borçluydu; en esasından bir yalanı.” (s.99) Naciye’nin, Sitar’ın, Basri’nin, Karazindan’ın hikâyeleri aracılığıyla anlatıcının dolaştığı bu vahşet iklimine sebep olan şey başlı başına akıldır. Toplama kamplarında Çingene ikizleri parçalayan, gözleri, saçları kavanozlarda saklayan hep bu “akıl” değil midir zaten? (s.154)

Ayşegül Devecioğlu, Çingene’nin hikâyesini anlatırken ona has bir dil kurabilmiş. “Yalancı” bölümünde anlatıcının söylediği “Hikâyemi gerçeğe teslim etmek değil, hikâyemle gerçeği teslim almak niyetim.” bir bakıma yazarın da isteğini açık eder. Yazar, ele aldığı gerçeğe uygun bir anlatımla, gerçeği kuşatıyor, insanlığın en karanlık duygularıyla dâhil olduğu kıyımları öğretici bir sese bürünmeden ele alabiliyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.