Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-820-0
13x19.5 cm, 104 s.
Liste fiyatı: 13,50 TL
İndirimli fiyatı: 10,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayşegül Devecioğlu diğer kitapları
Kuş Diline Öykünen, 2004
Ağlayan Dağ Susan Nehir, 2007
Kış Uykusu, 2009
Ara Tonlar, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Başka Aşklar
Kapak Resmi: Sevinç Altan
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2011

Ablasının yokluğunun farkında bile değildi. Önemli olan, birinin, Koltuk'ta oturmasıydı. Kim olduğu önemli değildi, herhangi biri olabilirdi. Çığlığa benzeyen o sesle bağırdığında onunla ilgilenildiği sürece sakindi.

Ablasının kapalı balkonun penceresinden düşmesinden sonra, başsağlığı için yıllardır kapısını çalmadıkları eve gelen komşular ona bakıp "Bilmiyor, değil mi?" diye fısıldaşmışlardı.

"Yazık, hiçbir şeyin farkında değil, ot gibi işte!"

Konuşacak bir şey olmadığından lafı uzattıkça uzatmışlardı.

"Senin eline bakıyor garip, verirsen yiyecek, vermesen yemeyecek!"

Çekyatlardan birinde öne arkaya sallanarak oturuyor, ölü evine getirilmesi âdetten olan börek, dolma, kek tabaklarına bakıyordu.

Daha önce Kış Uykusu'ndaki öykülerini okumuştuk Ayşegül Devecioğlu'nun. Bu kez altı öykü ile okur karşısında: Koltuk, Tek Çaresi Ölümmüş, En Çok Karşılaştığım Adam, Kötü, Kurşun Memed ve Xet. Birbirinden farklı coğrafyalarda geçen benzemez hayatları anlatsalar da hikâyelerin ortak bir harcı var: aşk; belki varlığından çok yokluğuyla aşk...

İÇİNDEKİLER
Koltuk
Tek Çaresi Ölümmüş
En Çok Karşılaştığım Adam
Kötü
Kurşun Memed
Xet
OKUMA PARÇASI

Koltuk’tan, s. 11-13.

Sabah uyandığında, zihninde beliren ilk şey Koltuk'tu. Uykuyla uyanıklık arasındaki alacakaranlıkta, hep aynı sorunun izini sürerken, karşısına O çıkıyor... Kaçıyor; kim olduğunu, niye uyandığını, niye yaşadığını anımsamaya çalışarak, uçsuz bucaksız boşlukta gizlenebileceği bir çukur arıyor...

Gözlerini açmıyor; odadaki gölgelerin kaybolmasını bekliyor. Gün yavaş yavaş ağarana, caddenin artan uğultusu ölülerin fısıltılarını silene dek bekliyor...

Koltuk salonda, salon diye adlandırmanın, hatta küçük salon diye adlandırmanın –ablası böyle diyordu– düpedüz saçmalık olduğu büyükçe odada duruyordu; başka hiçbir şey yokmuş, camdan görünen o perişan manzara bile yokmuş gibi; tek başına...

Sanki yalnızca bu ev değil kendi varlığı da henüz embriyon halindeyken, bir bulutun içinden belli belirsiz ortaya çıkarken, o zaman bile, bütün bu karanlık anlara eşlik etmek için oradaydı.

Rüzgârdan karışan saçlarını düzeltmeye çalışıyordu adam; pardösüsünün etekleri bacaklarına dolanıyordu.

Acele etmesi gerekmiyordu. Daha uzun süre yatakta kalabilirdi. Yine de kalkıyordu. Eninde sonunda kalkmak gerekiyordu. Yatağın yanındaki sandalyeye koyduğu sabahlığını alışkanlıkla sırtına geçiriyor, birkaç adım atıp kapalı balkonun kirden buğulanmış pencerelerinden dışarıya bakıyordu.

Kararmış pervazların çevrelediği iç karartıcı tablo değişmiyordu. Tablonun merkezinde karşıdaki apartmanlar ve ardında onu gözetleyen şehir vardı.

Deri kasketini eliyle tutarak ona doğru yürüyordu.

Binanın çatısında iki kişi görünüyordu. Ne zamandır orada olduklarını bilmiyordu, çatı tamirinin iki-üç gün önce başladığını düşünüyor, ama emin olamıyordu. Belki de adamlar çok daha uzun bir zamandır karşıda, çatıdaydı... Tek tek kiremitleri kaldırıyor, çatıda hiç korkmadan oradan orada sekiyorlardı. Birisi daha çocuk sayılırdı, adamın oğlu olabilirdi. Düşmeleri an meselesiydi. Küçük bir dikkatsizlik, belki bir anlık dalgınlık... Ayaklarının kayması ya da birinin itivermesi yeterliydi...

Denizin kenarından uzanan yol boyunca, konuşmadan yürüyorlardı. Lokantaların çay bahçelerinin önünden geçiyorlardı. Gün yağmurla bitiyordu...

Odasının kapısını usulca açıp dışarı çıkıyordu. Kapının gıcırdamasını engellemek için menteşeleri haftada bir yağlardı. Yine de, sabahları, odasından çıktığını fark ediyordu. Ona doğru iştahla –bunu yalnızca kendisi fark edebiliyordu– dönüyordu. Kimi zaman, solup birbirine karışmış desenlerin bulandırdığı kumaşın içine gizlenmiş yüzü de seçebiliyordu; tam sırtını yasladığı yere gizlenmiş, kötücül, sırıtkan bir yüz... Gözlerini dikiyor, gece boyunca salonda yalnızken onu düşündüğünü anlamasını bekliyordu...

Yosun bağlamış kocaman kayaları, durmadan dalıp çıkan deniz kuşlarını görüyorlardı.

Koltuk, "eskiden deniz gören" camın önünde duruyordu. Ablası gelen gidene –gelen giden de pek olmazdı– önlerine o kocaman apartmanlar dikilmeden, pencereden denizin göründüğünü söylerdi. Kendi apartmanlarının da arkadaki evlerin önünü kapadığını unutuyordu. Her şey, herkes diğerlerinin nefes almasına engel olmuyormuş gibi, içine tıkıldıkları bu deliğin perişanlığını mazur gösterebilecek bir şeyler arıyor, kafasının içinde amaçsızca dönüp duran zavallı kelimeler yığınından utanç ve telaş içinde bu sözcükleri bulup çıkarıyordu:

"Eskiden deniz görünürdü, camdan!"
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Pakize Barışta, "Ayşegül Devecioğlu’nun zamanı donduran hikâyeleri", Taraf Gazetesi, 23 Ekim 2011

Zamana sığmayan, edebiyata sığar.

Çünkü zamanın ruhunu taşır edebiyat.

Zaman, hayatın sürekli artan genişliği ve derinliği karşısında çaresiz kalır çoğu zaman; hayata yoldaşlığında geri kalır hatta.

Oysa edebiyatın hayatı kapsayıcılığı sürekli genişleyen bir ruha sahiptir.

Yazar, hayatı bu ruha sığdırıverir işte; acısıyla, hüznüyle, sevinciyle.

Edebiyat, sözüyle ve yazısıyla, kendine ait bir zamanla karşılamış olur hayatı; özellikle bu coğrafyada hakikati de içinde barındırır.

Edebiyatın hakikat arayışı, taşıdığı zamanın ruhuyla birleşince edebî tarihsel bir hafıza doğar; artık tarih duygusu kayıt altına alınmıştır.

Tıpkı Ayşegül Devecioğlu’nun yazısında olduğu gibi.

Başka Aşklar adlı hikâye kitabında yazar, zihnimizi ters köşeye sıkıştırıyor.

Gözlerimizi kaçırmadan hayat aynasına cesaretle dik dik bakmaya zorluyor; sürdürdüğümüz hayatı algıladığımızı sanmamızın ve ona lehimize olacak bin bir mana yüklememizin aslında bir tür dikte ettirildiğini, ezberletildiğini açığa çıkarıyor bence.

Manalandırmamız gereken hayatları, hayat kesitlerini, hakikat arayışı çerçevesi içinde bulabileceğimizin işaretlerini –çok acılı da olsa– edebî bir şefkat içinde sunuyor:

“Büyük oğlunun ölüm haberi geldiğinde, kadın dümdüz, katıksız bir acıyla donup kalmıştı. Sonra sanki saf kederden devşirdiği bir güçle ayağa kalktı. Oğlanın dipçikle dağıtılmış yüzünü kendi eliyle yıkadı, öpüp okşadı, parmaklarına kına yaktı, jandarma subayının gözünün içine bakarak, ‘Oğlum, toprağına damat oldu,’ diye övündü. Yadê mezarlıkta ağlamadı, geniş göğsünü gerip başını dikleştirdi, bütün acısını birbiri ardına çektiği zılgıtlara yükledi. Diğer seslere karışmamakta direnen, ağlamaların, ayak seslerinin, fısıltıların, iç çekmelerin, kıpırtıların oluşturduğu cehennemden üstünü başını parçalayarak firar eden yırtıcı bir çığlıktı bu.”

Xet (Sınır) adlı hikâyeye ait bu alıntının öncesi ve sonrası okunduğunda hazmedilmesi zor, çok zor bir hayat çıkıyor karşımıza; acıyı bal eylemenin, acılı hoşgörüsü bile bu hikâyede geçerli bir ifade teşkil etmiyor bence.

“Kadınların aradığı ise yalnızca ölümdü. Bir de delilerin... Reyhan kendini bildi bileli, genç kadınlar, çocuk yaştaki kadınlar, yanı başlarında uzanan mayınlı toprağa atlar, erkeklerin düşlediği bedenlerini artık kimsenin işine yaramayacak bir et parçasına dönüştürürlerdi; kan ve kemikten ibaret bir paçavraya... küçücük bir adım yetiyordu buna. ‘Berê xwe da mayina.’ (Yönünü (kalbini) mayına çevirdi.)”

Ayşegül Devecioğlu, mayına gönül veren kadınları yazarken, kalemine de gönül veren bir yazar bence. Şaşırtıyor... ama bunu duru bir hüzünle yapıyor.

Zamanın ruhunu ziyadesiyle temsil eden hikâyelerinde, kimi zaman açıkça belli olan, kimi zaman da kendini ustaca gizleyen bir tarih duygusu var; çünkü onun yazısı özerk bir yazı; dayatılmış ezberlere kafa tutan bir canlılık içinde.

Dokunaklı bir eleştiri örgüsüne sahip bu hikâyelerde, hayatın darbelerini –özellikle ideolojik olanın her türlüsünü– tartıp eleştiren akıl değil, duygu.

Başka Aşklar’da yer alan altı hikâyenin (Koltuk, Tek Çaresi Ölümmüş, En Çok Karşılaştığım Adam, Kötü, Kurşun Memed, Xet) altısı da bu coğrafyanın edebiyatında kalıcı yerler edinecek bence; aynı zamanda geleceğin bazı yazarlarının edebî tohumlarını da ekmiş olacak.

Ayşegül Devecioğlu’nun doğaya teması da son derece şefkatli ve sanki bir insanı dikkatlice izler gibiizleyici: “Sonra, ak kestaneleri beyaz çiçeklerini açtılar... Üzerlerinde pembe lekeler bulunan piramitler nazlı nazlı sallanıyor, başlarını dikleştirerek merakla olan biteni izliyorlardı. Dikenli yeşil kabukları içinde meyveler, çiçeklerin yanı başında büyüyordu. (...) Sıcakların artmasıyla, atkestaneleri efsunlu bir havaya büründü. Meyveleri olgunlaşmış, yarılan yeşil dikenli kabukların içinden, parlak koyu kahverengi tohumlar sokağa düşmeye başlamıştı; beyaz çiçeklerini doygunlukla, nazlı nazlı sallıyorlardı.”

Hayat insanda, toplumda akarken, doğada da akıyor yazarın kaleminden; aynı değerde ve aynı özenle. Yalın, maniyersiz, hiç yüzeye çıkmadan ama yüzeye çok yaklaşan derinlikli bir edebî gücü var Ayşegül Devecioğlu’nun.

Gerçekliğin değil, hakikatin peşinde kurulmuş heceler ve cümleler.. duygunun edebîleştiği savrulmalar... Bu savrulmaların sesleri duyuluyor adeta.

Kendi zihnine sahip, kendi modernitesini üretmiş bir edebiyat onunki. Hem de kendi toprağı ve kendi hamuruyla birlikte. Dokulara (kırsal, kentsel..) nüfuz ederek, ince damarlarda yayılan bir manalandırma keşfine sahip bir kalemi var Ayşegül Devecioğlu’nun.

Başka Aşklar’ı mutlaka okumak gerek. Bu hikâyelerde hayat başka türlü akıyor çünkü.

Devamını görmek için bkz.

Jaklin Çelik, "Devecioğlu’ndan ‘bir zehirli armağan’", Agos Kitap/Kirk, Ekim 2011

Zaman, mekân ve içinde bulunduğumuz kaçınılmaz olan an. Bellek, anımsama ve yanılsamalarla, mekân ve zamanın izini sürerek onunla bugüne dair somut bir cümle kurmaya çalışır. Ama genelgeçer kanaatin aksine zaman o kadar durağan ve katı ki içinden geçen her şey onun şeklini alır. Her şey gibi cümleler de şeklini kaybeder, sözcükler asılı bir ipten kayarcasına düşer. “Zaman, gündüzleri yapraklar, kuşlar ve belli belirsiz seslere karışıyor, geceleri ağaçların arasında titrek, yorgun bir fısıltıya dönüşüyordu.” Zamanın onca katılığı karşısında vaat ettiği huzur da bir ütopyadır. Tahayyülü bir anlıktır ve gerçek kaskatı bir şekilde karşımıza dikilir. “... Kapı açıldı ve yüksek topuklarla son bulan bir bacak, tıpkı filmlerdeki gibi dışarı uzandı; sarışın, çok gösterişli bir kadın kapıyı sertçe kapattı.” (s. 53) Dolayısıyla zamana mayalanan huzur da bozulmaya hazır pusuda bekler.

Ayşegül Devecioğlu yeni yayımlanan kitabı Başka Aşklar’da, farklı coğrafyalarda, farklı mekânlarda anlatılan altı öykünün (Koltuk, Tek Çaresi Ölümmüş, En Çok Karşılaştığım Adam, Kötü, Kurşun Memed ve Xet) odağına alıyor aşktan çok aşksızlığı. Ama bunların da ötesinde, tüm bu öyküler, içinden geçtiğimiz çalkantılı dönemin birbirine eklemlenen bir anlatımı sanki. Kanlı silahların gölgelerinin üzerimize düştüğü bir dönemde zamana bulaşarak çoğalan umutsuzluğu dilekleri ve korkuları arasına sıkışmış, araftakilerin coğrafyasını resmediyor yazdıklarıyla. “Belki, orada, düşünü kurmanın bile yasak olduğu topraklarda, dut, badem ve nar ağaçlarının gölgelediği sakin avlular bulmayı umuyorlardı. Oysa artık kimsenin gidebileceği bir yer yoktu.” (s. 89)

Öykü biter ama ses kalır

Zamanın görünmeze hapsedeceği tüm görünür olma hallerini karşısına alıp şimdiki zamanda sorgulamaya tabi tutuyor. Zaman onun sözcüklerinde eğilip bükülüyor, hatıralar cisimlere suretini veriyor. “... Koltuğun kolları gibi tarazlandığı kısımda, yarı yarıya kapalı görünen iki kocaman gözün hayal kırıklığı ve kinle yandığını hissediyordu.” (s. 16)

‘Koltuk’ öyküsünde ablasının intiharının ardından kendi bağırtısıyla (“Ablaa!!!”) başbaşa kalan kız kardeşi, Devecioğlu, öyküde de bir başına bırakıyor. “Ses belki bitiyor ama kulaklarında devam ediyor olabilir.” (s. 24) Böyle bakıldığında öykü sanki kendiliğinden yazılmış ya da inmiş bir vahiy gibi duruyor. Belki de bir gün okunmak üzere havada kalakalmıştır; öykü biter ama ses varlığını duyurmaya devam eder.

Öykülerde sadece insanlar ve mekânlar değil doğaya ait başka canlılar da zaman zaman katılıyorlar anlatıya ve kendi hikâyelerini sürdürüyorlar. ‘Kötü’ öyküsünde, Kötü karakterinin dehşetine kapılan apartman sakinlerine “İki karga onun tam karşısındaki ağacın dallarını kıracak gibi” sallanarak karşılık veriyorlar mesela. (s. 53)

Hayal ile gerçek arasındaki ilişkide gerçekliğin elde ettiği zafer karşısında “Hülyalı atkestanelerinin gerçek dünyadan çekip aldığı sokak, her şeyi düşe, hayale ve yanılsamaya dönüştürebiliyor(du).” (s. 56)

Şeref Apartmanı’nın yaşlı sakinleri travesti olan Kötü’nün yoldan çıkmış çirkefliğine, apartmana taşınırken kamyonda fark ettikleri Atatürk çiçeği için belki tahammül edebilirler. Ama durumun vahameti günden güne kendini o kadar belirginleştirir ki içine doğup büyüdükleri sistemin de “bu zehirli armağan” (s. 62) karşısında ezberi bozulur adeta. Kötü’nün kötü olmasına sebep olan ilmekler bir bir çözülür ve Kötü’nün içindeki kötü çekilip alındığında asıl değişen diğerleri olur. Kötü’nün kırbacının aşk karşısında düştüğünü görürler. Böylece içlerindeki korku ve tedirginlik yerini merhamete bırakır. Herşey normale döndüğünde hiçbir şey eskisi gibi değildir elbette ama yine de “... havada Kötü’den kalan bir şeyler vardır.”(s. 70)

‘Xet’ öyküsü kitabın zeminine yayılan coğrafyanın güney kısmında, sınırda geçiyor. Mayınların yarım yamalak bıraktığı bedenlere bakarak geleceksizliği okuyan bir çift göz gibidir anlatıcı. Yavaş yavaş, yaka kavura öldüren bir savaşın hikâyesidir anlatılan. Kayıplara karışmış bir aşk, dağın kucak açtığı yağız delikanlılar, mayına atlayan kadınlar, insanın okurken burnunun direğini sızlatan is kokusu. O koku ki kızların çeyiz sandıklarına sızmıştır, yaşlıların yüz çatlaklarına, kurumuş nar ağacının dallarına, bebelerin beyin kıvrımlarına yerleşmiştir. Düğünsüzlerin kına gecesinde bir çift kınalı el girer toprak altına ve her defasında bir ses sınırın öte tarafında gezinmeye devam eder.

“Yanan ormanlar, köyler, ahırlarında diri diri yakılan hayvanların sesleri uzaktaydı; ama yanık kokusu, büyük yıkımların o akıl sır ermez yollarını izleyerek kilometrelerce uzaklıktan gelip her şeyin içine işliyordu; ipliklere, boyaya, kumaşa... Çamaşırlardan gelen kokuyu ümitsizce içine çekti, bin kez yıkasa da onları arıtamayacaktı; koku kafalarının içindeydi; beyinlerine girmiş, ciğerlerine işlemişti...” (s. 88)

‘Xet’ öyküsü, sınırda geçmekle kalmıyor, aynı zamanda okurun zihninde de bir sınır çiziyor. O sınır yıllardır süregiden savaşın, bir toplumun, bir coğrafyanın yangınına işaret ediyor. Ayşegül Devecioğlu gitmeyi göze alanları burunlarında is kokusuyla geri gönderme garantisi verdiği o cehenneme davet ediyor. Sınırın öte tarafına karışmış seslerin zamanın bütün esnekliğine ve katılığına rağmen sıkı sıkıya kurdukları cümleleri duymak mümkün olacaktır belki de. “Kaç çeşit nar varmış biliyor musun abla? ... Ekşi, tatlı, mayhoş!” (s. 87)

Devamını görmek için bkz.

Ömer Özdemir, "Aşkların sustuğu yerde", Kitap Zamanı, 3 Ekim 2011

Kuş Diline Öykünen ve Orhan Kemal Roman Armağanı sahibi Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı kitaplarından sonra, okurlarını şaşırtarak Kış Uykusu adlı bir öykü kitabı yayımlamıştı Ayşegül Devecioğlu. Başka Aşklar, yazarın ikinci öykü kitabı. Roman kadar öyküde de kalıcı olacağının işaretlerini veren, kendi öykü dilini en başından kurmuş bir yazarla karşı karşıyayız. Devecioğlu, bir yandan Türk öykücülüğünde epeydir mesafeli durulan toplumsal meseleleri tartışıyor, diğer yandan da bütün bu çabasını parlak buluşların, etkileyici bir kurgunun ve zaman zaman öne çıkan çatışmalı bir dilsel sahnenin önüne çekerek okurunu acıyla yoğrulmuş bir dünyanın eşiğine getiriyor. Yazarın daha önce şehirlerde hayat bulan, 12 Eylül’ün yarattığı tahribatı konu edinen öyküleri bu kez kasabalara, sınır boylarına, başka acılara uzanıyor.

Dile gelmeyen aşk

Devecioğlu’nun ilk öykü kitabı Kış Uykusu’nda olduğu gibi yoğun bir imge sarmalına gizlenmiş bir acı öne çıkıyor altı öyküden oluşan Başka Aşklar’da. Sahnede yine aşk var. Varlığından çok yokluğuyla aşk, doğru. Ama hiçbir zaman doğrudan dile getirilmiyor çekilen acı, sadece ima ediliyor. Nesnelerin, görüntülerin, suskunlukların, boşlukların arasına gizleniyor. Örneğin, “Tek Çaresi Ölümmüş” öyküsünde sık sık adı geçmesine rağmen, aşk bir tür suskunluğun arkasından konuşuyor gibidir. Yaşlanmakta olan bir kadın besbelli âşık olduğu adamdan söz etmektedir. Bir itiraf beklenir öykünün sonuna kadar. Ama dile gelmez aşk. “En Çok Karşılaştığım Adam” öyküsünde de benzer bir imkânsızlık vardır. Onca tesadüfe rağmen en çok karşılaştığı bakışa bir türlü dökülmez içeride tutulan kelimeler. Eksik bir bakışta asılı kalır. Bir imgeye adanır yaşananlar. Bütün bir apartmana varlığını kısa sürede duyuran “Kötü”nün kırılma noktası da aşktır. Sonunun felaket olacağını bile bile aşka doğru yürümek ister kahraman. Ama onun deneyimi de aynı hüsranla sonuçlanır. “Xet” öyküsü, başka türlü bir imkânsızlığın, toplumsal bir yaranın kanattığı, yarıda bıraktığı aşka çevirir bakışları. Sınır boylarını, mayınları, mayınların böldüğü toprakları, gidenleri ve kalanları çevreler. Kitabın ilk öyküsü “Koltuk”ta ise zaman zaman araya giren seslere rağmen, aşk bir türlü gelip kurulmaz koltuğa. Öykünün kahramanına yarım yamalak, tamamlanmamış bir dünya kalır. Bin türlü acı hatırayla yükü ağırlamış bir bellek gelip kurulur “bir zamanlar deniz gören” cam kenarındaki koltuğa. Öyküyü bölen sesler zamanla kesilir ama duyulmaya devam eder. Bellek, kulakta devam eden o seslerin yankısıyla bölünür. Kitaptaki tek istisna belki de “Kurşun Memed” öyküsüdür. Ama orada da kaynağı açıklanmayan öfkeli bir bakış yoklar kahramanı izleyenleri. Bir tür dilsizlik hâkimdir öykünün tamamına. Ses yoktur. İmgeler seslerin yerini alır giderek.

İktidar ilişkilerinden cinsiyete...

Ayşegül Devecioğlu’nun Başka Aşklar adlı kitabında yer alan öykülerinde öne çıkan görüntülerden söz edildi yukarıda. İmkânsızlıklarla örülmüş, kesintiye uğramış, bazen hiç başlamamış, başlamadığı için yara açmış, asıl söylenmesi gereken cümleler hep içeriden kurulduğu için dışarıya taşmamış, başka meselelerin arkasına itilmiş aşkların tahrip ettiği hayatlar. Ama yazarın gerek romanlarındaki, gerekse ilk öykü kitabındaki temel meselelerini bilen okurlar, aşk perdesiyle örtülen bu görüntülerin arkasındaki başka unsurlara da dikkat etmişlerdir. İktidar ilişkilerinden cinsiyetçi ayrımlara, ülkeyi çepeçevre saran sorunlara kadar geniş bir arka planı var Devecioğlu öykülerinin. Şüphesiz buna en iyi örnek “Xet” adlı öykü. Bugüne kadar Hasan Ali Toptaş’ın ve Suzan Samancı’nın kimi öykülerinde karşımıza çıkan sınır olgusu, Devecioğlu’nun öyküsünde bambaşka bir boyut kazanıyor. Sınırın yukarısındaki ve aşağısındaki belirsizliğin kaynağı imalarla, acı görüntülerle netleştirilmeye çalışılıyor ama öykü eni sonu bir bilinmezliğe adanıyor. Yönünü kalbe mi yoksa mayına mı çevirdiği bilinmeyen öykü kahramanının arkasında bıraktığı boşluk başka öykülerde de karşımıza çıkıyor. “Koltuk”ta da o bilinmezlik var, “En Çok Karşılaştığım Adam”da da, “Kurşun Memed”de de. Birbirinden farklı coğrafyalarda geçmesine rağmen benzer bir eksiklik duygusuyla sarmalanmış kahramanların yardımıyla, Necmiye Alpay’ın tanımlamasını yazarın öykülerine uyarlayarak söylersem, yarı saydam bir atmosfer yaratıyor Ayşegül Devecioğlu. O saydam görüntülerin ardından Kötü gibi, Kurşun Memed gibi, Xezal gibi etkileyici öykü kahramanları bırakıyor bizlere.

Devamını görmek için bkz.

Şadiye Narin, "Öteki hikâyeler", Taraf Kitap Eki, Ekim 2011

Başka zamanlar ve coğrafyalarda geçse de her gün karşılaştığımız, göz göze geldiğimiz, belki de muhabbet ettiğimiz kadınların unutulmuş, bir kenara itilmiş, karşılığı olmayan aşklarını, arzularını ve hayatı olduğu gibi kabul edişlerini anlatıyor Ayşegül Devecioğlu Başka Aşklar’daki öykülerde.

Eskiden deniz gören evlerin artık görmeyen salonlarında, mutfaklarında, kestane ağaçlarının şahitliğinde, sınırla dağ arasındaki mayınlı bölgelerde sessiz sedasız yaşanan, yaşanmadan biten aşklar ve bu aşkların kadın kahramanlarının hayatlarındaki kırılma noktaları. Birbirinden bağımsız görünen bu öykülerin ortak noktası aşk gibi görünse de aslında kadınlar. Kentli, kasabalı, fakir, zengin, Türk, Kürt, yaşlı, genç, transseksüel…

Bütün bu kadınlar öyle büyük büyük yaşayan kadınlar değil. Gözümüzün önünde olsalar da görmediğimiz kadınlar. Hayatın gündelik rutininin içinde kaybolup giden, seslerini çıkarmadan aşklarını, acılarını, pişmanlıklarını yaşayan kadınlar. İşte, sessiz sedasız yaşayan bu kadınların hikâyelerini onların duruşlarını andıran sükûnetli bir dille anlatıyor Devecioğlu.

“Kötü” adlı öyküdeki transseksüel Arzu’nun var olabilmek ve kendine yer edinmek için yeni taşındığı apartmanda kopardığı patırtı, Arzu’nun genç ve yakışıklı bankacıya âşık olup sonrasında terk edilmesiyle yerini derin bir sessizliğe bırakır. Aşk acısı çeken ve sessizleşen Arzu’daki değişim apartmandakilere de yansır ve Arzu’yu aralarına kabul ederler. Bir aşkın neleri değiştirdiğini, önyargıları nasıl yıktığını okuyoruz Devecioğlu’nun bu öyküsünde.

Öykülerinde sadece büyük şehirlerdeki kadını anlatmıyor Ayşegül Devecioğlu; büyük şehir hayatının dışındaki coğrafyalara ve kenar mahallelerine de kulak kesiliyor ve oradaki her şeyiyle yarım kalmış hayatları, seçimleri de anlatıyor.

Ceylan (Önkol)’a ithaf ettiği “Xet” adlı öyküde Reyhan ile Xezal’ın hayatlarına tanıklık ediyoruz. Dağ ile mayınlar arasında kalmış bir sınır kasabasında geçen öyküde yaşamak artık –henüz delirmemişlerse tabi– özellikle de kadınlar için susup kabullenmek ve direnmek anlamına geliyor. İki kardeşi dağa gitmiş ve birinin cenazesi geri gelmiş olan Reyhan’ın, kasabaya nereden geldiği bilinmeyen ve hiç konuşmayan Xezal’ı koruyup kollaması, onu kendine yoldaş etmesi. Bir gün Xezal da dağa gider ve Reyhan gene geride kalır. Bütün bunlar yaşanmamış olsaydı sevdiği ile oradan uzakta bir hayat kuracaktı belki de. Ama kadınların kendilerini ya mayına ya dağa attığı bu çıkmazda Reyhan’a gene susup acılarla dolu o evde kalıp gidenlerin ardından bakmak düşer.

“Kurşun Memed” öyküsünde ise, erkek dünyasının zalimliğini bilen annenin kendini ve kızını korumak için ortalarda olmayan oğlundan önce bir kahraman, sonra da kasabalılarında yardımıyla bir ermiş yaratışını okuyoruz. “Kurşun Memed” öyküsü öyle bir dille anlatılmış ki bu zamanı değil başka bir zamanı anlatıyor hissi veriyor insana. Ya da kasaba, köy hayatı annenin anlattığı düşsel hikâyenin kendisini var etmesine izin veriyor.

Kitabın ilk öyküsü “Koltuk”ta biri diğerinin bakımına muhtaç iki kız kardeşin hikâyesinde de aşkın izlerini sürüyoruz. Önceden deniz gören bu evin salonuna aşk çok sonraları gelir. Kendini kız kardeşiyle o eve kapatmak zorunda kalan kadın kendisinden beklenenlere sırtını dönemez. Geç gelen aşk yaşanmadan sessizce gider. Kendilerini başkalarının hayatlarına adamış ne çok kadının hikâyesini dinlemişizdir kim bilir bu hayatta.

Bildiğimiz, gördüğümüz, görünce bakakaldığımız ya da kafamızı çevirdiğimiz, kimini bir masal gibi dinlerken, kiminden ürktüğümüz öyküler anlatılıyor Başka Aşklar’da. Bir ucu öbür ucundan başka bir iklimler yaşayan bu toprakların, belki de ancak şanslılarsa delirerek hayata tutunabilmiş kadınlarının öykülerini.

Her hikâyenin ucunu diğerine aşkla bağlamış Ayşegül Devecioğlu, bazen varlığıyla bazen yokluğuyla.

Devamını görmek için bkz.

Yalçın Tosun, "Gülümsedi. Güliz içine çekti", Radikal Kitap, 30 Eylül 2011

Ayşegül Devecioğlu’nun 2009 yılındaki Kış Uykusu adlı öykü kitabını, yeni bir öykü kitabı izledi: Başka Aşklar. Daha önce iki romanı yayımlanmış bir yazarın öyküyle olan serüveninin devam ediyor olması bile başlı başına ilgiyi hak ediyor.

Melih Cevdet Anday’dan bir epigrafla başlıyor kitap: “Çünkü saatler dardır, her şeyi almaz.” Epigrafların kitaplar için kimi zaman tehlikeli ipuçları taşıdıklarını söylerler; bu cümle de, bir uyarı gibi adeta, okuyucuya birazdan okuyacakları öykülerde yaşanmamışlıkların, geç kalmışlık ve pişmanlıkların haberini daha en başından veriyor.

Başka Aşklar başlığı altında toplanan altı öykünün ilki, belki kendini en az ele vereni ve en çok gizleyeni. “Koltuk” adındaki öykü, bu yönüyle, Devecioğlu’nun bir önceki kitabı Kış Uykusu’ndaki öykülere daha bir yakın duruyor; Başka Aşklar içindeki bazı öykülerdense biraz ayrıksı. Ama belli ki yaşanmamış bir aşkın cılız sesi burada da, satır aralarından duyuluyor. Daha ilk öyküsünün bu kendini kolayca ortaya koymayan ve uğraş isteyen tavrı, okumayı salt eğlenceye indirgeyen okurlara biraz şaşırtıcı gelebilir. Devecioğlu, “Koltuk”u izleyen üç öyküde daha sade bir anlatım benimsiyor. Bunlardan ilki olan “Tek Çaresi Ölümmüş”te özellikle dile gelmeyenin, boğazda düğümlenenin, havadan sudan konuşmalar arasında aslında ne kadar ortada olduğunu gözler önüne seriyor yazar. Evet, yaşıyoruz ve yaşarken –yalan söylemediğimiz zamanlarda– en çok yaptığımız şeyi yapıyor, ortada olanı örtmeye çalışıyor ya da görmezden geliyoruz. Karla kaplı bahçede, burnumuzun dibinde yatmakta olan cesedi yok saymak için örneğin, gökyüzüne bakıp güneşin kar topladığından söz açıyoruz. Bu durum öykü diline girdiğinde yazar için oldukça elverişli bir kapı aralar. Aslında yazar öykü kişilerini başka şeylerden konuştururken ortada bariz bir şekilde görüneni, yok sayar gibi yaparak inceden duyumsatır ve bir anlamda asıl anlatmak istediğine dikkat çeker. Bu çaba da dozunda uygulanırsa, bu öyküde olduğu gibi öyküye cazibe ve bir ölçüde de gerilim katar: “…Adam bunu hep inkar etmişti. Gerçi artık böyle şeyleri düşündüğü de yoktu. O günler çok geride kalmıştı. Ümran uzanıp arkadaşının eline hafifçe dokundu. Gülümsedi. Güliz içine çekti. Dudakları incelmiş, aşağı doğru sarkmıştı, gözlerinden biri hafifçe seğiriyordu. “Birden soğudu, değil mi?” dedi. “İyi kış yapacak bu sene,” diye yanıtladı Ümran.”

Bu öyküyü izleyen iki öyküden ilki, kitaptaki en çarpıcı fikirlerden birini barındıran “En Çok Karşılaştığım Adam”. Öykü tekinsiz havasıyla yer yer bir ‘film noir’ atmosferi yaratarak açılıyor. Kader, tesadüf ve inançlardan söz ederek aslında okuyucuyu başka bir şey üzerinde düşünmeye itiyor. Tesadüflere pek de inanmadığını söyleyen kadın öykü kişisi başına geleni açıklayabilmek için yine de bir şeye inanma ihtiyacı duyuyor sık sık. Ve değişiyor, bazen bazı şeylerin –kadere ya da tesadüflere inanmasanız da– sizden daha güçlü olduğunu kabul etmek gerekir dercesine arayışından vazgeçerek değişiyor. Tıpkı bir sonraki öykü “Kötü”deki apartman sakinleri gibi. Devecioğlu, bu ülkede yaşanan, yaşanmakta olan acıların da uzağında durmayan bir yazar. Bu kitapta da son iki öykü “Kurşun Memed” ve “Xet”de daha çok ortaya çıkıyor bu durum. “Xet” adlı öyküde, yangınlar ve mayın tarlaları içinde birbirine yardım etmek isteyen insanların beyhude çabaları can yakıyor. “Kurşun Memed”deyse köy insanı ekseninde, yine bir ötekiyi kabullenme sürecinde yaratılan bir mitin izini sürüyor. ‘Başka Aşklar’, birbirinden farklı gibi görünse de benzer bir duyarlıktan süzülmesiyle benzeşen öykülerden oluşuyor. Aşklar var bu öykülerde evet, ama genelde ya yaşanmamış ya da gizli kapaklı, tek taraflı yaşanıyor. Bu aşklar bir tarafa, kitap ötekileri oldukları gibi almak ve anlamaktaki yerleşmiş engellerimizin cesaretle üstüne gidiyor bir de en çok. Kitaptaki kısa öykülerin gücü belki de en çok buradan geliyor.

Devamını görmek için bkz.

Aslı Güneş, "Başka aşkın öyküleri", Milliyet Sanat, Eylül 2011

Dizi sezonu başladı. Açık pencerelerden sokağa taşan kakofonide neler yok ki? Yakışıklı erkeklerin, güzel kadınların mendil ıslatan aşkları, iç çekişleri, gözyaşları... Birkaç sezon boyunca tanıklık ettiği, mutlu sonla biten imkânsız aşkların büyüsüne kapılıp şehre sırtlarını dönen insanlar, “Başka Aşklar”ın varlığını da unutur olmuşlar. Oysa, şehrin atkestaneleriyle gizlenen çıkmazlarında, mutaassıp çatıların altında, utangaç eviçlerinde yaşanan başka aşklar da var.

Kent hayatının yalnızlığı

Ayşegül Devecioğlu’nun son kitabında, birbirlerine tematik olarak bağlanan altı öyküde anlattığı aşklar... Kentli yaşama, kentin kaosuna karşı mesafeli ve eleştirel bir duruşun mekânı haline gelen “taşra”larda ya da, adımlarını İstanbul’un hızına bir türlü uyduramayan uzak mahallelerde çatıların altında yaşanan her yaşam bir aşk doğuruyor içinde. Sonuçsuz, yaşamın belirli bir anına kenetlenen, bağırıp çağırmayan, varlığına kimseyi tanık kılmayan, sessiz sedasız aşklar.

Kent, deneyimi imkânsız hale mi getirdi dersiniz? Kimbilir belki de deneyim, “En Çok Karşılaştığınız Adam”la yaşadığınız anlık göz temasından ya da onun düşüncelerini okuma çabanızdan ibarettir. “En Çok Karşılaştığım Adam” öyküsünde yaşanan karşılaşmalar “mistik” denebilecek öğeler taşıyor. Kent hayatının yalnızlığında, her adımda karşılaştığı erkekle tanışmadan, tek kelime bile konuşmadan aynı şehirde, aynı şeyleri hissederek, aynı şeyleri düşünerek yaşlanan bir kadın. Devecioğlu, öykülerinde aşikâr bir anti-modern tavır geliştirmediği gibi, taşra romantizmine de saplanmıyor ama her satırında inceden inceye örülmüş bir mistisizmle, masumiyet arayışıyla flört ediyor. Geleneğe ya da geçmişe bir değer ya da öz atfetme kaygısına düşmeksizin, gündelik hayatın her an değişmeye hazır o katı rutininin, büyük olaylarla değil yalnızca bir insana duyulan sıcaklıkla, aşkla değişen, parçalanan alışkanlıkların öyküsünü anlatıyor.

“Kötü” adlı öyküde, travesti Arzu’nun Hocalar Aralığı’ndaki Şeref Apartmanı’na gelişinin her şeyi değiştirmesi gibi. Apartman sakinlerinin, mazbut hayatlarını şehrin nazarından korumak için siper ettikleri atkestaneleri bile değişimi önleyememiştir. Değişim her yerdedir. Önce yakışıklı bankacıya duyduğu aşkla Arzu, sonra da bir insanın bir diğerini nasıl sevdiğine tanıklık eden apartman sakinleri değişmiştir. Aşk, mutlu sonla bitmese de, kapıya, bacaya her yere sirayet etmiş gibidir.

Efsaneyi kovmamış bir dil

“Kurşun Memed” öyküsünde, erkek dünyaya karşı kendisini ve kızını korumak isteyen yaşlı annenin, kadınların en eski anlatı diline sarılarak zavallı ve çelimsiz oğlundan efsanevi bir kahraman yaratışı anlatılıyor. Memed, ne kadar güçsüzse, annenin hayalgücü de o kadar güçlüdür. Öyle ki, çok geçmeden efsane gerçeğe galebe çalar. Kasaba, sözlerdeki hikmete, gerçeğin kendisinden daha çok rağbet etmiştir. Sanat, gerçeği yaratmış, anne için o acımasız erkek dünyasına karşı sözcüklerden bir kalkan oluşturmuştur. Öykünün sonu, efsanelere inanan bir dünyanın masumiyetinin olduğu kadar, sanatın ve sözcüklerin kutsanmasıdır da aynı zamanda: “Ne demeli! En gariplerimiz, hayatta kalabilmek için böyle yollara ihtiyaç duyar. Bir de o eski kasabalar merhamete ve hayal gücüne fırsat verirler ki, dünya azıcık iyi bir yer olabilsin.” (s. 82) Devecioğlu’nun da dili, hâlâ efsaneyi kovmamış kasabalardan alınmış gibi, inatla küçük insanın bir öyküsü olduğuna inanan, hâlâ insan öyküleri anlatan, insanlarla “başka aşklar” yaşayan, efsanelerden kovulmamış bir dil.

Devamını görmek için bkz.

Seval Şahin, "'Başka', 'Başka' ve 'Başka Aşklar'...", İAN Edebiyat, Eylül 2015

Ayşegül Devecioğlu’nun Başka Aşklar adlı hikâye kitabı “aşk” teması etrafında dönen anlatılardan meydana gelen bir eser. Fakat eser bize sadece aşkı değil “başka” aşkları anlatıyor.

Eserde öncelikle dikkati çeken unsur, iki kadın ve bazen bir bazen de birden çok erkeğin konu olduğu hikâyelerden oluşması. Bu başka aşkları ise yıllar öncesinde kalmış bir sevgili, oğlunun arkadaşına karşı değişik duygular besleyen bir anne, sürekli karşılaşılan bir adam, apartmana taşınan aykırı kadın, köye gelen yabancı kadınların bahsettiği adam, oğlunu kaybetmiş bir annenin kızı oluşturuyor. Hikâyelerin ortak özelliği anlatıcıların kadın olması ve bize olağanın, sıradanın dışında kabul edilen ilişkileri anlatması.

Kitabın ilk hikâyesi “Koltuk”, kardeşleriyle yaşamış bir kadının hayatındaki aşkı gömmesiyle yaşamının nasıl bir karabasana çevrildiğini anlatıyor. Öyle ki adamın onu bırakıp “başka” bir hayata, aşka yelken açmasına, bu yelken açmaya katılamamaya metinde bir ağıt var. Bu ağıt karşılığını metnin içine gömül müş, metinde italik harflerle yazılmış, kadının adamla gitmeden önceki son konuşmasına dair, kadının anlatı zamanındaki metinle birlikte akan bir başka metin olarak ortaya çıkıyor.

Bu son karşılaşmanın metni, bir ağıt gibi, çünkü kadının hayatında bu anı hiç unutmadığına, zihninin hep bir köşesinde kaldığına, üstelik sürekli orada durarak yeniden yeniden hatırlandığına dair bir “başka” aşka eşlik eden bir “başka” metin. Bu gömülü metin, aslında tüm hikâyeye hâkim bir atmosferi taşıyor.

Hikâyenin bütününde tam olarak kardeşlerin başına neler geldiği, bir berraklıktan ziyade bize gömülü bir anlatıya paralel bir şekilde çok da net olmayan bir çizgide anlatılıyor. Hikâye boyunca ablanın sık sık eskiden buradan deniz görünürdü demesi gibi, denizin tam olarak görünmediği bir hikâye ile karşı karşıyayızdır.

Nitekim kitabın ikinci hikâyesi olan “Tek Çaresi Ölümmüş” de deniz kenarında oturan ve sohbet eden iki kadın ile karşılar bizi. Sadece bir arkadaşın gözünden diğerinin anlatıldığı bu hikâyede arkadaşının hep farklı olan yanına paralel olarak gelişen oğlunun arkadaşına ilgi duyan bir anne vardır.

Ancak bu ilgi de çok net değildir; kadın oğlunun arkadaşına bir kadın gibi mi yoksa bir anne gibi mi bakmaktadır belli değildir zira zaman zaman oğlunun arkadaşının annesinin de ne kadar farklı bir kadın olduğunun sık sık bu arkadaş tarafından kendisine anlatıldığı, onunla kendi annesini kıyasladığını dile getirmektedir.

“En Çok Karşılaştığım Adam”, bir kadının yirmi yıl boyunca sokağa çıktığı her gün karşılaştığı bir adam hakkında. Buna rağmen hiç konuşmazlar. Sadece bir kez konuşmak için kadın girişimde bulunur, ancak o zaman bir gövdeden başka bir şey olmayan bir adamın neredeyse ayaklarının dibine düşmesi, ardından bir arbede çıkmasıyla bu hareket yarıda kalır.

Burada da diğer iki hikâyede olduğu gibi tam bir berraklıktan söz etmek mümkün değil. Bu adam kimdir, neden karşılaşmaktadırlar, buna dair hiçbir şey bilmeyiz ve diğer iki hikâyede olduğu gibi burada da iki kadın ve konuşmaları vardır.

“Kötü”, “Kurşun Memed” ve “Xet” ile hikâyeler başka bir kulvara açılır. “Kötü” bir travestinin sıradan bir apartmanın hayatında ve sonrasında burada âşık olduğu bir genç ile ilişkisi neticesi var olan hayatını yok saydığı bir hikâyedir.

Bu hikâyenin habercisi “En Çok Karşılaştığım Adam” hikâyesindeki kadının gördüğü gövdesiz, kolları da dirseklerinden kesilmiş adamın varlığıdır aslında. Cinsiyetsizleşmiş bir erkekten her iki cinsiyeti de taşımaya geçeriz böylelikle. Bunun ardından eylemde değil sözde var olan, eşkıya hikâyelerine hem gönderme hep de bir alay gönderen “Kurşun Memed” de kadın dilinde kahraman, eylemde pasif bir erkekle karşılaşırız.

Öyle ki küçük oğlu kadar bile fevrilik ve hareket gösteremez. Yoksulluğun her yanını kapladığı bir dünyada hayatta kalmaya çalışan bir zavallıdır Kurşun Memed. Reyhan’ın annesini babasını kaybetmiş bir kıza sahip çıkma çabası, evde oğlunu kaybeden neredeyse ölüme yatmış annesi ve hatırladıkları...

Başka Aşklar, var olanı kabul etmeyen, var olanın kabul etmeyeceği hikâyeleri anlatırken, bireylerin kendi yaşamlarında olağan kabul edemeyeceğini düşündüklerini olağan hale getirerek “başka” meselesine çift yönlü bir kapı aralıyor. “Kötü” ve “Kurşun Memed” hikâyeleri bu çift yönlülüğü yansıtmak açısında ilgi çekici.

İlki asla olağan kabul edilemeyecek olanın olağanlaşmasını sağlarken ikincisi ısrarla bir olağan olmayanı bekleyişin ısrarı. İlkinde ısrar kırılırken ikincisinde kırılmıyor, ancak hep “başka”lıklar bu olağanla yan yana durabilmeyi de böylece başarıyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.