Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-724-1
13x19.5 cm, 88 s.
Liste fiyatı: 8,50 TL
İndirimli fiyatı: 6,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayşegül Devecioğlu diğer kitapları
Kuş Diline Öykünen, 2004
Ağlayan Dağ Susan Nehir, 2007
Başka Aşklar, 2011
Ara Tonlar, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kış Uykusu
Kapak Tasarımı: Ali Fuat Devecioğlu
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2009
2. Basım: Mart 2010

"Kimse bilemez ki, neler saklar bir kirazın belleği; hele mahlepten dönmeyse."

Kuş Diline Öykünen ve 2008 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanan Ağlayan Dağ Susan Nehir romanlarının yazarından bu kez bir öykü kitabı. Darbe sonrası ülkenin üzerine çöken ağır iklimi anlatan bu öyküler, karabasanlarla dolu uykuların arasından sızan umudu ve direnci de taşıyor bizlere.

"Salıverildikten birkaç yıl sonra, gözaltına alınan bir yakınlarını soruşturmak için Şube'ye gittiğinde, çevredeki evlerin görünmez bir perdeyle örtülmüşçesine silindiklerini görmüştü. Şube'ye bakan pencerelerde hiçbir hayat belirtisi, balkonlarda tek çiçek yoktu, birkaç saksının içinde tozlu, kahverengi ya da griye dönüşmüş yapraklar seçiliyordu, apartmanların ön cepheleri, sahipleri uzun bir zaman önce terk etmiş gibi kirli ve bakımsızdı. Sanki onu kapıya çıkarıp, gözündeki bandı çözen polisin, 'Kimseyle görüşme, sokağa çıkma' sözleri, Şube'nin karşı konulmaz bir buyruğu gibi dalga dalga yayılmıştı. Bu evler gibi başka evler, başka semtler, başka kentler de uzun bir kış uykusuna yatmıştı."

İÇİNDEKİLER
Kış uykusu
Veremli
Ziyaret
Bir öykü yazmalıyım
Beşmeşelik'te bazı tuhaf işaretler
OKUMA PARÇASI

Kış Uykusu’ndan, s. 11-14.

Onları ilk gördüğünde, semtin, üstüne devasa bir apartman dikilmeden kalmış tek arsasında, ağaçların arasında dolaşıyorlardı. İlk bakışta, gece avlanan, gündüz nadiren dışarı çıkan hayvanlara benziyorlardı; bir zorunluluk nedeniyle –açlık ya da susuzluk kadar kesin bir şey olmalıydı bu– yuvalarından uğramışçasına tedirgin, yabani...

Onda bu duyguyu neyin uyandırdığını anlatması zordu. Soluk giysilerinden, kaçak bakışlarından, vücutlarının insana özgü görünmeyen ahenginden sızan o tanımlanamaz şeyi, yabanilikten daha iyi ifade edebilen bir sözcük, daha şefkatli bir betimleme bulmak için epey kafa yormuştu.

Ön tarafı geniş bir sokağa açılan, arkasından semtin en işlek caddelerinden birinin geçtiği arsa, virandı. Caddeyle bahçeyi ayıran bir çit ya da duvar yoktu. Bahçe, kaldırımdan iki-üç metre yukarıda kalan otlarla kaplı bir yamaçla son buluyordu. Burada, gövdesi yere uzanıp kalmış kuru bir ağaç ve garip şekilli birkaç kökten başka bir şey görünmüyordu. Ancak bahçenin daha içeride kalan kısımlarında, yüksek apartmanların çevrelediği küçük alanda, bazılarının üstü meyveyle dolu bakımsız ağaçlar gelişigüzel serpilmişti. Caddeye bakan yamaçtan içeri doğru, bir süre sonra çatallanan küçük bir patika uzanmaktaydı. El ayalarındaki kader çizgilerini andıran, toprak zeminde yürüye yürüye oluşmuş bu küçük yollardan birisi, ağaçların arasına kadar gidip gözden kayboluyor, diğeri, kısa olanı sola kıvrılıp bahçenin bir yanını boydan boya kaplayan çalılıklarda son buluyordu. Çalılıklar, kendi apartmanlarıyla viran bahçe arasında sınır teşkil eden alçak duvar boyunca, neredeyse hasmane bir edayla bitmişlerdi.

Biri kadın üç kişiydiler. Adeta sürünerek, bahçenin iki yanını çevreleyen apartmanlara kuşkulu, kimi kez öfkeli-hınçlı bakışlar atarak –ama hayvansı reflekslerle başlarını yerden pek kaldırmadıkları için bu bakışları yakalamak zordu– ağaçtan ağaca dolaşıyorlardı. Davranışları tıpkı birbirine benzediğinden, onlara sürü demek daha doğruydu belki; yere bakarak sarsak sarsak yürüyüşleri, meyve yerken başlarını iki yana sallayışları...

Her ağacın altında duruyor, dalları elleriyle aşağı çekip, yenebilecek durumda olanları ayırmak için uzun uzun inceliyor, meyveleri kopardıktan sonra aceleyle ağızlarına atıyorlardı. Meyvenin tadını almaya çalışırken, başlarını kendilerinden başka kimsenin duymadığı bir sese itiraz ediyormuşçasına hafifçe sallıyor, sonra başka bir ağaca yöneliyorlardı. Her biri ayrı ağaçlardan meyve yiyordu; biri terk ettikten sonra diğeri yanaşıyordu ağaca...

Onları gördüğü an, oturduğu apartmanın önünden geçen işlek sokağa sırtını vermiş tek katlı evin sakinleri olduklarını tahmin etmişti. Sokaktan geçildiğinde, kulübeyi andıran bakımsız, küçük evin kirli beyaz duvarı, ardındaki bahçeyi gizliyordu. Kendi çalışma odasının da bulunduğu arka taraftan bakıldığında ise ev, ağaçlarla örtüldüğü için görünmüyordu; eğrilmiş, dalları aşağı inmiş, tuhaf şekiller almış, kimisi tepesinden kesilip yanlardan uzamış ağaçların ardında cansızdı; başka bir zamana ait olduğunun bilincinde, rahatsız, sarsıntılı bir uykuyla uyumaktaymış gibi...

Haziran ayıydı. Yeni taşındıkları apartman dairesinin, yarı kapalı panjurlarının ardından viran bahçeye bakıyordu. Adamın, kendini çevreleyen düşmanları kollamaya alışkın bakışları, daha ilk seferde yakaladı onu. Saklanmaya çalışmadı. Adamın yaşı pek belli değildi, kırkla elli arasında olabilirdi.

Koparttıkları meyveleri tabağa koyma ya da yıkama zahmetine girmeden oracıkta yiyen bu ilginç komşuların, üstlerinde rengi kaçmış eşofmanlar, çorapsız ayaklarında yırtık terliklerle yalnızca kendilerinin anımsadığı çok eski bir töreye uyuyormuşçasına ağaçtan ağaca gidip gelmelerini ilgiyle izlemişti. Meyveleri kimi kez yüzlerini ekşiterek çiğnemeleri, kekremsi tadın, bütün hayatlarını betimleyen bir ifade olarak yüzlerine yerleşmesi, biri genç, diğeri daha yaşlıca iki erkeğin yediklerinden güç almışlar gibi, caddeye bakan yamaca ürkekçe oturup güneşlenmeleri izlenmeye değerdi. Kadın güneşe çıkmıyor, ağaçların gölgesinde saklanıyordu.

Bahçedeki ağaçlar da budanmamış, aşısız olmanın ötesinde bir yabanilik taşıyorlardı. Bu yüzden onlara bakınca, tuhaf bir kişileştirme ihtiyacı duyuyordu insan; mesela eğri değil de sakat olduklarını düşünüyordu. Onlar da tıpkı küçük evin sakinleri gibi göz önünde oldukları için acı çekiyormuş, canları yanıyormuşçasına iki büklüm duruyorlardı. Şehrin bu varlıklı semtinde, her an köklerinden sökülüp atılabilecek denli ayrıksı olduklarının, istemdışı bir kardeşlik duygusuyla kollamakta oldukları evin sahipleri kadar farkındaydılar sanki.

Bahçe, her şeyin inceden inceye düzenlendiği semtin ortasında vahşi bir orman, insan eli değmemiş bir vaha gibiydi. Ne var ki, eğri büğrü ağaçlar, arsayı yer edinmiş iki-üç köpek, sayısız kedi, oraya buraya uzanan garip şekilli kökler, inatçı çalılar, kısaca bu nasıl olduysa unutulmuş toprak parçasında, nispeten el değmeden kalmış doğanın kendisi bile, küçük sürünün yabani imgesiyle yarışamıyordu.

Caddeden, Balkan göçmeni gençten bir adam akordeon çalarak geçmekteydi. Bir memleket şarkısı söylüyordu. Şarkının sözlerini anlamamıştı; ama ezgi tanıdıktı, hüzünlüydü. Akordeoncu, yamaca oturmuş iki adamın önünde biraz oyalanıp, aşağıya doğru yürümeye devam etti.

Artık, camın hemen yanındaki çalışma masasına oturduğunda, kendini biraz eleştirerek de olsa, bahçeyi gözlemeye başlıyordu.

Böylece günler geçti, ağaçların ardındaki evin tuhaf sakinlerinin meyve yemek için bahçeye çıkması gibi, onun yarı kapalı panjurların gerisinden bahçede olanları izlemesi de törenin bir parçası olmuştu. Orta yaşlı erkek, bahçeye çıkar çıkmaz pencereye doğru bakarak, sanki onu fark ettiğine dair bir işaret gönderiyordu ve akordeoncu, aynı saatlerde sık sık caddeden geçip, varlığından haberdar olmadığı bu buluşmaya hep aynı ezgiyle katılıyordu.

Yaz sürüp gidiyordu. Bir gece, ilk duyduğu andan beri evdeki kıza ait olduğunu anladığı o yırtıcı çığlıkla uyandı. Çığlığı, hiç şüphesiz orta yaşlı adama ait olan, buhranlı ses izlemişti: "Allah belanızı versin!"

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Özlem Ertan, “Yaralı ülkenin yaralı yaşamları”, Taraf Gazetesi, 2 Haziran 2009

Yaşadığımız iklime hem rengini hem de dokusunu veren yasaklar, işkenceler, ölümler ve bunların yarattığı yıllara yayılmış acı dolu sözler, bazen bir kitabın sayfalarında karşımıza çıkıveriyor. Güneydoğusu ölüm kuyularıyla donatılmış yaralı topraklarda doğan, büyüyen, hayatı bu topraklarda tanıyan yazarların bu tür konulara eğilmeleri çok şaşırtıcı değil elbette. Özellikle de bu yazar, eşini ve birçok yakın arkadaşını 12 Eylül askerî darbesinden sonra kaybetmiş, insan hakları ihlâlleri ve Kürt sorunu konusunda duyarlılık taşıyan Ayşegül Devecioğlu gibi biriyse.

2004 yılında ilk romanı Kuş Diline Öykünen yayımlanan Ayşegül Devecioğlu, 2007’de yayımlanan ikinci romanı Ağlayan Dağ Susan Nehir’le 2008 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanmıştı. Yazarın beş öyküsünden oluşan Kış Uykusu ise kısa süre once okuyucuyla buluştu.

Uzun zamandır içinde debelenip durduğumuz acı ve acıya bulanmış yaralı yaşamlara dair öyküler içeriyor Kış Uykusu. Kitaba adını veren öykü, daha önce Almanca bir şeçkide yayımlanmıştı. Kitaptaki diğer öykülerin isimleri ise Veremli, Ziyaret, Bir Öykü Yazmalıyım ve Beşmeşelikte Bazı Tuhaf İşaretler.

Kış Uykusu, kentin zengin semtlerinden birinin kıyısında, derme çatma bir gecekonduda yaşayan ve bulundukları semtin diğer binalarında ikâmet eden insanlardan ne kadar farklı oldukları ilk bakışta anlaşılan bir ailenin öyküsü. Bazen ürkek adımlarla, sanki her an bir tehlikeyle karşılaşabilecekmiş gibi birbirlerine tutunarak dışarıya çıkan gecekondu sakinleri, farklı bir yer ve zamandan ışınlanmış gibi eğreti duruyorlar sınırları içinde nefes alıp verdikleri zengin mahallede. Öykünün anlatıcısı tıpkı diğer semt sakinleri gibi ancak akşamları duyuyor gecekonduda çığlık atan kızın ve ona küfürlerle karşılık veren babasının sesini.

İlk başta veremli bir kadının trajik yaşamına yoğunlaşmış gibi duran Veremli‘de ise bir adamın geçmişin uzak bir noktasında kalmış bir haksızlıkla yıllar sonra yüzleşmesi konu ediliyor. Hikâyenin, 1980 darbesine giden yola şiddet ve ölümden müteşekkil taşların döşendiği yıllarda üniversitede öğrenci olan kahramanı, siyasi olaylardan uzak kalmış ve işinde oldukça iyi bir noktaya gelmiştir. Darbenin yarattığı ölümcül rüzgarlardan kendini koruyan kahraman, yıllar sonra dünyadan tecrit edilmiş bir şekilde ölüme terkedilen veremli annesinin kaderiyle yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Ziyaret adlı öykü, kendi dillerinde ağıt yakmaları bile yasaklanan Kürt halkının birike birike dağa dönmüş acılarından bir kesit içeriyor. Yoksulluk ve çaresizlik içinde büyüyen ve ancak bu çaresizliğin kaynağıyla savaşarak güzel günlere kavuşabileceğini düşünen bir gerilla ile onu ziyaret etmeye hazırlanan annesinin, sonu Kürtçe bir feryatla biten öyküsü, Ziyaret.

Bir Öykü Yazmalıyım’da, türlü çeşit kimyasal atık ve çamurla dolu çukurlara gömülen yaşamların izlerini sürüyor okuyucu.

Beşmeşelikte Bazı Tuhaf İşaretler’de ise yoğun olarak Dersim Katliamı’ndan kurtulan Kürtler, Çingeneler ve Alevilerin yaşadığı “sakıncalı” bir mahalle yaratmış yazar. Beşmeşelik mahallesinde 1980 darbesinden önce yaşayan insanlar, kitap okumaya ve yaşadıkları çıkmazla yüzleşmeye başlamışlardır. Mahalledeki evlerin duvarlarına yazarlar Kürtçe ve Türkçe olarak özlemlerini. Sonra o mahallede yaşayan insanlar giderler, mahallenin dokusu değişir ama yağmur yağdıkça kat kat sıvaların ardından görünen eski yazılar yeniden konuşmaya başlar.

Ayşegül Devecioğlu’nun konusunu yaşadığımız toprakların yakın geçmişinden alan öyküleri, yaralı bir ülkenin yaralı insanlarına dair.

Devamını görmek için bkz.

Vecdi Erbay, "Kış uykusuna itiraz öyküleri", Günlük, 1 Haziran 2009

Yazar Ayşegül Devecioğlu'nu Newroz'da halay çeken Kürtlerin yanı başında görmek mümkündür. Beyoğlu'nda mor iğne satan feministlerin yanında, 1 Mayıs'ta gaz bombalarının kesif kokusu içinde, grev çadırında, Hrant Dink için uzun bir yürüyüş sırasında görmek de mümkün. Yazar kimliğinin eylemci kimliğinin ortaya çıkmasına ne derece katkı sunduğunu kestirmek biraz zor. Ama eylemci kimliğinin yazarlığını beslediğini söyleyebiliriz. İçselleştirilmiştir yazdıkları ve bu yüzden yaşadığımız hayatın, ülkenin kendisidir anlattığı hik?yeler. Söz ve eylem birlikteliğini bünyesinde uyum içinde taşıyan yazarlardandır Devecioğlu. Üstelik bu birlikteliği sözün, edebiyatın değerini düşürmeden yapanlardandır.

İlk kitabı Kuş Diline Öykünen bir 12 Eylül romanıydı. Bu romanda ne ağlak bir romantizim ve 78 Kuşağına abartılı bir güzelleme vardı ne de 12 Eylül romanlarının pek çoğunda olduğu gibi 'pişmanlık edebiyatı' ile bütün bir kuşağa fütursuzca küfür etme kabalığı. Sahici bir duyarlıkla hesaplaşmanın, sorular sormanın, eleştirler yöneltmenin, ama en çok yaşananları ve tanıklık edilenleri anlamaya çalışmanın romanıydı Kuş Diline Öykünen. İyi bir romanın ihtiyaç duyduğu kurguyu, dil zenginliğini ihmal etmeden... Sonuçta sessiz sedasız çıkan Kuş Diline Öykünen iyi bir romancıyı haber veriyordu. Dört yıl sonra yayımlanan ve Orhan Kemal Roman Ödülü'ne değer bulunan Ağlayan Dağ Susan Nehir kitabı da okurdan hak ettiği ilgiyi gördü.

Öykülerle yaşadığımız hayat

Kış Uykusu Ayşegül Devecioğlu'nun öykülerini bir araya getiren yeni kitabı. Devecioğlu'nun hayat ve yazarlık birikimine bu öykülerde de rastlıyoruz. Öykülerine konu olan kişiler ve olaylar rastlantısal değil, Devecioğlu'nun görünmesini, bilinmesini tartışılmasını istediği kişiler ve olaylar. Öykü kişileri çoğu zaman hayat maceralarını merak etmediğimiz sıradan insanlar. Karşılaştığımızda arkamızı dönüp gitmesek de maceralarının arka planındaki toplumsal, siyasal nedenlerini görmezden geldiğimiz insanlar. Devecioğlu, kitapta yer alan beş öyküde, insanlık hallerinin arka planını irdeliyor. Elbette insanın trajedisi vardır öykülerinde, ama kimi zaman satır aralarında, kimi zaman uzun uzun toplumsal dinamikleri gerçekçi, gözlemci bir tutumla ele almaktan geri durmuyor. Başarıyla yarattığı atmosfer ise öykülerinin gerçekliğine anlam kazandırır. Devecioğlu, çoğu uçurumun kenarına itilmiş kişileri süsleyip parlatmadan ya da duygu sömürüsüne kapılmadan, olabildiğince yalın halleriyle konu ediyor öykülerine. Olaylarla arasına dengeli bir mesafe koyan yazar, her öyküye uygun düşen dili ve kurguyu seçerek anlatım olanaklarını çeşitlendiriyor.

Çağrışımlarla ilerleyen ve dilin atmosfer yaratmadaki gücünü gösteren 'Kış Uykusu', dev blokların arasına sıkışmış bir gecekonduda yaşayan tuhaf insanlara dair gözlemleri odak noktasına almış gibi görünse de, polis merkezini imleyen 'Şube' imgesi üzerinden toplumsal belleği canlandırmaya niyetlenen şöyle cümlelerle karşılaşıyoruz: 'Şube'ye bakan pencerelerde hiçbir hayat belirtisi, balkonlarda tek çiçek yoktu; birkaç saksının içinde tozlu, kahverengi ya da griye dönüşmüş yapraklar seçiliyordu; apartmanların ön cepheleri, sahipleri uzun bir zaman önce terk etmiş gibi kirli ve bakımsızdı. Sanki onu kapıya çıkarıp, gözündeki bandı çözen polisin, 'Kimseyle görüşme, sokağa çıkma' sözleri, Şube'nin karşı konulmaz bir buyruğu gibi dalga dalga yayılmıştı. Bu evler gibi başka evler, başka semtler, başka kentler de uzun bir kış uykusuna yatmıştı.'

Kadının penceresinden

Ayşegül Devecioğlu'nun öykü kişileri kadınlardır. Bilinçli bir seçim mi yoksa kadın dünyasına vakıf olmanın sonucu mu bu tercih, bilinmez. Ama Kış Uykusu'ndaki öyküleri, 'kadın öyküleri' diye sınırlamak yazara haksızlık olacaktır. Çünkü kadınların karşı karşıya kaldığı sorunları toplumsal, siyasal bağlamdan koparmadan anlatıyor. Denilebilir ki yazar, hayatı kadının penceresinden sorguluyor. 'Veremli' adlı öykü çocukluk günlerine ait bir travmanın zamanla şaşırtıcı bir şekilde gün yüzne çıkışı üzerine kurulmuş gibi görünse de, aslında verem hastalığına yakalanmış bir annenin trajedisini anlatıyor. Gulîzer adlı bir Kürt kadının yaşadıklarından yola çıkan ve sarsıcı bir sonla biten 'Ziyaret', savaşta kadın olma hallerini de yansıtıyor. 'Bir Öykü Yazmalıyım', birey-toplum gerçekliğini belirli bir zaman ve mekân içinde irdeleyen bir öykü. Savaşa dair bir öykü yazma telaşındaki kadın yazarın aklından geçenler ile gözlemledikleri, güzel bir anlatım ve kurguyla ilerliyor. Burada bir parantez açmak gerekiyor. Yukarıda, yazarın yazdıklarını içselleştirdiğinden söz etmiştim. 'Ziyaret' ile 'Bir Öykü Yazmalıyım' Kürtlere içeriden bakabilen ve taraf olduğunu sakınmasız imleyen iki öykü. Bu nedenle ne 'Ziyaret'in Kürtçe bir cümleyle bitmesi, ne de öykülerdeki Kürtçe adlar eğreti durmuyor. 'Beşmeşelik'te Tuhaf İşaretler'de Alevilerin, Kürtlerin oturduğu bir mahalle, belki olaylar 12 Eylül öncesinde geçtiği içindir, masalsı bir dille anlatılıyor. Bu öyküde, ancak bir romanda olabilecek kadar çok sayıda insan öyküsü anlatılmasına rağmen öne çıkan kişiler yine kadınlar. Ayşegül Devecioğlu iki başarılı romandan sonra başarılı bir öykü kitabıyla çıktı okurun karşısına. Romanlarından edebiyat tadı alan okur, öykülerini de sevecektir...

Devamını görmek için bkz.

Necmiye Alpay, “Devecioğlu'nun yarı saydam kadınları”, Radikal Kitap Eki, 9 Temmuz 2009

Aysegül Devecioğlu’nun yeni çıkan öykü kitabı Kış Uykusu, bir zirve. Özellikle, kitapla aynı adı taşıyan öykü, yazarın daha önceki yapıtlarını da başka bir düzleme taşıdı. Bir süreklilik söz konusu bu metinlerde: İyiden iyiye geri çekilmiş, edilgin, yarı saydam kadınlar.

“Kış uykusu” adlı öykü konusunda, 2 Haziran 2009 tarihli Taraf gazetesinde yazan Özlem Ertan şöyle diyor:

“Öykünün anlatıcısı tıpkı diğer semt sakinleri gibi ancak akşamları duyuyor gecekonduda çığlık atan kızın ve ona küfürlerle karşılık veren babasının sesini”.

Bu saptamada iki sorun var: 1) Öykünün anlatıcısı, o sesleri duyan kişi değil; 2) Küfreden adamın kızın babası olduğuna ilişkin bir bilgi de verilmiyor öyküde.

Sesleri duyan, öykü kişilerinden biri:

Öyküdeki konumu açısından yarı saydam diyebileceğimiz bir kadın. Öykünün anlatıcısı, ‘o’ diye söz ediyor ondan. ‘O’nun anlatıcı sanılması, gözlemlenen değil, gözlemleyen konumunda olmasından kaynaklanıyor. Yarı saydam, bazen görüp bazen görmediğimiz, anlatıcıyla rol paylaşan biri, o.

Devecioğlu’nun ilk romanı Kuş Diline Öykünen’in başkişisi Gülay bir başka açıdan ‘yarı saydam’ kavramına yakındı: İnsanı ağlatacak kadar edilgin. Gülay ve sevgilisi Yavuz için, iki kişiye bölüştürülmüş tek kişilik diye düşünmek geliyordu insanın içinden. Etkinlik ve kahramanlık, erkeğin payına düşüyordu.

İkinci roman Ağlayan Dağ Susan Nehir’deki yarı saydam kadın (‘ben’ anlatıcı), farklı bir açıdan, daha saydamdı. Gülay gibi anlatılan konumda olmadığından, okurun onun varlığını fark etmesi ya da önemsemesi kolay değildi: Romanın anlatılan kahramanı (“Çingene”) ve kahramanları (Çingeneler) yeterince dikkat çekiciydi; tam tamına, dikkatimizi başka tarafa çevirmemize neden olmayacak kadar. Böylelikle, ‘ben’ anlatıcı ve ailesi, geri planda, gölgede durabiliyordu.

“Kış uykusu” öyküsündeki ‘o’ da teknik olarak tıpkı ikinci romandaki ‘ben’ gibi gözlemci konumunda. Ancak, bu kez anlatıcı o değil ve saydamlıktan çıktığı yerler anlatıya zemin oluşturmaktan ibaret kalmayacak kadar ağırlıklı. Yine de bu durum onu gözlemci rolünden kalıcı bir biçimde uzaklaştırmıyor.

Dediğim gibi, bu kadınların, kurmacadaki diğer kişilere bölüştürülmüş bir bütünü temsil ettiği düşünülebilir. “Kış uykusu” adlı öyküdeki ‘o’nun, aynı kitaptaki “Bir öykü yazmalıyım” adlı öyküde ‘ben’e dönüşmesi de geçişmelere dahil sayılabilir. “Bir öykü yazmalıyım” adlı öyküde bu noktayı tartışıyor ayrıca ‘yazar’:

“Ne var ki, insan başkalarını anlatamaz; yalnızca kendini anlatabilir. (...)

Ne derseniz deyin bu işe.”

Hande Öğüt bir yazısında, Devecioğlu’nun iki romanını incelerken, oradaki kişi-anlatıcı ilişkilerine değiniyordu (Haziran 2007 tarihli Mesele dergisi). Alabildiğine ufuk açıcı olan o yazıda katılmadığım önemli noktalardan biri, Öğüt’ün ilk romanda da bir ‘ben anlatıcı’ bulmasıydı. İlk romanın anlatıcısı, ‘ben anlatıcı’ değildir oysa; ‘tanrı anlatıcı’ denen türdendir. Tıpkı öykü kitabındaki beş öyküden dördünün anlatıcısı gibi. Kısacası, ‘ben anlatıcı’ yalnızca iki yapıtında var Devecioğlu’nun: İkinci romanında ve bu yeni kitaptaki “Bir öykü yazmalıyım” adlı öyküde. Çözümlemeyi etkileyen bir veri bu...

Devecioğlu’nun yarı saydam kadınları tek türden değil. Ortak özellikleri, geride durmaları ya da geride tutulmaları. Dolayısıyla yarı saydam, yani genellikle görünmez, dikkat çekmez haldeler. İç dünyaları ise mat kalıyor bizim için, belki kendileri için de öyle. Anlatıcı ve gözlemci konumunda olanlar, ihtiyatla, başkalarının aynasındaki görüntü parçalarına bakıyor ve bizim bakışımızı da o parçalara yöneltiyorlar. Yarı saydamlar, çünkü arada ailelerine ve 12 Eylül’e denk düşen devrimci /travmatik geçmişlerine ilişkin bilgiler çıtlatıldığı oluyor. Zaten ortam da o ortam...

Kış Uykusu’nda, olağanüstü yoğunluktaki edebiyat tadı devam ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Serdar Güven, “Susanların lisânı”, Kitap Zamanı, 6 Temmuz 2009

İlk romanı Kuş Diline Öykünen'le dikkatleri üzerine çeken Ayşegül Devecioğlu, ikinci romanı Ağlayan Dağ Susan Nehir'le iyiden iyiye edebiyatımızda kendine yer edineceğinin ipuçlarını vermişti.

Yazarın özellikle Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazanan kitabı Ağlayan Dağ Susan Nehir, büyük bir beğeni ile karşılandı. 12 Eylül darbesinin mağdurlarından olduğunu, eşini ve pek çok arkadaşını bu darbe sebebiyle kaybettiğini, bu yüzden de taraf olduğunu, yapıtlarının odağına 12 Eylül'ü aldığını söylemekten çekinmeyen Ayşegül Devecioğlu, “yalanın yüreğindeki hakikatin” peşinde olduğunu da aynı açıklıkla dile getiren bir yazar. Kuş Diline Öykünen adlı ilk romanında 12 Eylül'ü ve sonrasındaki gelişmeleri konu edinen yazar, Ağlayan Dağ Susan Nehir romanında ise, “ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene'nin” hikâyesini anlattı. Devecioğlu, bu iki romandan sonra ise bir öykü kitabı yayımladı. Yazar, tıpkı diğer kitaplarında olduğu gibi yeni kitabı Kış Uykusu'nda yine kendi kimlikleriyle var olmalarına izin verilmeyenlerin hayatlarına bir bakış imkânı sunuyor.

Kürt sorunu ve travmaları

Çoğunluğu darbeler sonrası Türkiye’yi ve Kürt sorununu konu edinen beş uzun öykünün bulunduğu Kış Uykusu'nda yazar, kimi zaman bir kentin zengin semtlerinin yanı başındaki bir gecekonduda yaşayan ailenin hikayesini, kimi zaman gayet etkileyici bir yüzleşmeyi, kimi zaman da bu hayatların kıyısında duran ama bir yanıyla bu durumu içten içe yaşayan bir yazarın hikâyesini konu ediniyor. Ama Devecioğlu'nu bir yazar olarak dikkat çekici kılan en önemli unsur, sanırım “Ziyaret”, “Bir Öykü Yazmalıyım” ve “Beşmeşelik’te Bazı Tuhaf İşaretler” adlı öykülerde ortaya çıkıyor. Bu üç öyküde de, konusunu son otuz yılın şiddet ortamından alan çok etkileyici üç olaya yer veriyor yazar. Kürt sorununun yarattığı travmalara, içeriden ve dışarıdan yazanların düştüğü hatalara düşmeden gayet etkileyici bir şekilde işaret ediyor. Tıpkı yazarın “Beşmeşelik’te Bazı Tuhaf İşaretler” adlı öyküsünde olduğu gibi, silindikçe yeniden ortaya çıkan, her seferinde yeniden dile gelen duvar yazıları okurunu bu sert meselelerle yüzleşmeye çağırıyor.

Devecioğlu, hiç şüphesiz politik bir roman yazarı ve bunu saklamak gibi bir derdi de yok. Gerek romanları, gerekse öykülerindeki politik atmosfer de bunun iyi bir kanıtı. Siyasi bir aktivist olarak da bilinen yazarın, kitaplarındaki bu politik atmosferi dizginlemek için kendince bazı savunma önlemleri aldığı da görülüyor. Yapıtlarını politik bir alanın dar çerçevesine hapsetmektense, politik olguları göz ardı etmeden, ama bütün bütüne onlara teslim de olmadan yepyeni bir dilin peşinde olduğunu gösteriyor yazar. Kış Uykusu'nda yer alan öykülerin tamamı politik bir dert taşımakla birlikte, yazınımızda çoğu kez bir handikap olarak öne çıkan bu durumun nasıl bertaraf edildiğini gösteren iyi bir kitap bana kalırsa. Ama öte yandan teknik olarak bazı imkânlar da büyük bir başarıyla kullanılmıyor değil. Örneğin, “Veremli” adını taşıyan o etkileyici öyküsünde birbirinin içine geçen üç ayrı anlatıyı büyük bir başarıyla tek bir öyküde buluşturuyor ya da bazen, kendini dilin temsiline bırakıyor yazar. Edebiyatın bir dil mimarisi değil, bir dil gösterisi olduğuna inanıyor. Her şeyin adıyla var olduğu bir dünyada, adıyla çağrılmadığı için bir kenarda duranlar için söz alıyor. Bunu yaparken de, sadece Çingeneler ve Kürtler odağında hikâyeler değil, varlığını daha çok yoksulluk ve yoksullara özgü bir dile borçlu olan bir atmosfer yaratıyor.

“Yoksulların akşam lisanı”

John Berger'ın “yoksulların akşam lisanı” dediği olgu tam da Ayşegül Devecioğlu'nun öykülerinde canlanıyor. Yoksulların, kenarda durmaya yazgılı olanların, kendisi olarak yaşama şansı bulmadığı için başka bir adla yaşamaya mahkûm edilmişlerin lisanıyla yazıyor öykülerini Devecioğlu. Örneğin, “Ziyaret” adlı öyküde tam da bu durumun örneğini veriyor. Bir anne ile kızı arasında geçen konuşmada, kızın konuşmaları dikkat çekicidir: “Dilim ninemin yasıdır; dedemin kaçakta vurulup düşmesidir. Düştüğü taştır… Kışın aş yerine kaynattığın ottur, dilim. […] Dürttükçe kafasını, ‘Kız, sen nereden biliyorsun boyu devrilesi' dedikçe, alır anasının elini, yumruğunu açar, her bir parmağını bir bir öper, güler, ‘Rüzgâr fısıldıyor kulağıma' der”. Aynı şekilde, kitabın ilk öyküsü “Kış Uykusu”nda da, ailenin sesi sadece akşamları duyulmaktadır.

John Berger'ın “yoksulların akşam lisanı” şeklinde ifade ettiği o parlak dil, adeta Ayşegül Devecioğlu'nun öyküleri için söylenmiş gibidir.

Devamını görmek için bkz.

Kaya Tokmakçıoğlu, “Kış Uykusu”, Sol, 15 Haziran 2009

Henüz bitmeyen, süren bir dönemin, yaşanmakta olan yaşamın 'öyküsü, hikâyesi, romanı' olabilir mi? Ayşegül Devecioğlu’nun beş öyküden oluşan son kitabı Kış Uykusu bu soruya cevap arıyor. Kış Uykusu eşini ve birçok yakın arkadaşını 12 Eylül darbesiyle kaybeden Devecioğlu’nun, 2004 yılında yayımlanan Kuş Diline Öykünen ve 2007 yılında yayımlanıp 2008’de Orhan Kemal Roman Ödülü’nü alan Ağlayan Dağ Susan Nehir’den sonra çıkan son kitabı. ‘Sert’ öyküler içeren ‘ince’ bir kitap duygusu veriyor insana Kış Uykusu. Bir yandan 12 Eylül sonrasındaki karanlığın, toplumun ifadesine, hayal gücü ve yaratıcılığına ket vurulmasının sonuçları üzerine düşündürtürken, diğer yandan Kürt halkının yaşadıkları, Diyarbakır cezaevinde olup bitenler, taş attıkları için kolları kırılan, senelerce hapse mahkûm edilen çocuklar, kuyulardaki cesetler, faili meçhuller, sürgünler, yakılan köyler, insanların kendi dilinde gülmesinin ve ağlamasının yasaklanmasını da insanın aklına getiriyor kitaptaki öyküler.

Öykülerin tümünün ortak noktası her birinin bir yara içermesi. Yaklaşık 30 yıldır içinde debelendiğimiz acı ve acıya bulanmış yaralı yaşamlar her bir öykünün içinden bizlere fırlatılan birer ok gibi. Kitaba adını veren ve daha önce Almanca bir seçkide yayımlanmış olan öykü zengin bir semtte bir gecekonduda yaşayan bir ailenin hikayesini anlatıyor. Kent içinde oluşan toplumsal yaraya parmak basıyor Devecioğlu Kış Uykusu ile. Kitabın ikinci öyküsü Veremli; 1980 darbesine giden yolda, şiddetin ve ölümün hızla yükseldiği bir ortamda üniversite öğrencisi olan öykü kahramanının darbe sonrası kendisini darbenin etkilerinden korumasına rağmen veremi yüzünden ölüme terkedilmiş annesinin kaderiyle yüzleşmek zorunda kalmasını anlatıyor. Bu bağlamda akılcılığı ile ülkenin siyasal sancısından uzak kalmayı başarabilmiş öykü kahramanı, bambaşka bir acıya esir düşüyor. Ziyaret başlıklı öykü ise diğer öykülere göre yazınsal söylemi daha doğrudan ve “imge-yoğun” olmayan bir öykü. Günümüzde hâlâ kendi dilini öğrenmesine izin verilmeyen bir halkın acılarından bir kesit içeriyor Ziyaret. Savaşıp güzel günlere kavuşabilmek için dağa çıkan bir gerilla ile onu ziyaret etmeye hazırlanan annesinin sonu Kürtçe bir çığlıkla biten hikâyesi yer yer Suzan Samancı’nın Suskunun Gölgesinde kitabındaki öyküleri hatırlatıyor. Yer yer postmodern anlatının olanaklarından da faydalanan “Bir Öykü Yazmalıyım” başlıklı öykü ise okuru çok katmanlı bir kurgu dünyasına götürüyor. Okur, her türlü çamur ve kimyasal atıkla dolu çukurlara gömülen yaşamların izlerini sürerken günümüz Türkiye’sindeki benzer yaşanmışlıklara da bir gönderme buluyor. Kitabın son öyküsü “Beşmeşelik’te Bazı Tuhaf İşaretler” belki de kitaptaki öykülerden dilin sınırlarını en çok zorlayanı. Hayali bir mahalle yaratıyor Devecioğlu ve kâh ütopik kâh distopik öğelerle örüyor öyküsünü. Alevi, Çingene ve Kürtler’in birlikte yaşadığı “kurtarılmış bölge” Beşmeşelik’te kitap okuyup yaşadıkları çıkmazla yüzleşmeye başlayan mahalle sakinleri darbeyle birlikte yaşam alanlarından koparılıyor ve mahallenin dokusu değişiyor. Ancak mahalle işaretlerini salgılamaya başlıyor. Yağmurla birlikte tüm yaşanmışlıklar yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve kat kat sıvaların ardından görünen, Kürtçe ve Türkçe yazılmış eski yazılar yeniden konuşmaya başlıyorlar. Böylece yazar okuru uyanık olmaya davet ediyor ve ona bir dükkânın veya metruk bir evin duvarlarına dikkat etmesini salık veriyor.

12 Eylül'e yenilgi denildi. Bazıları için ise uzun süren ve sürecek bir savaşın yalnızca ‘yitirilen muharebeleri’nden biriydi. Edebiyatı sözcüklerin içinde kaybolmak, anlamı esrarlı göstereyim derken hayattan büsbütün kopmak sayan yazma biçeminden sıyrılmanın yetkin örneklerinden biri olarak görmek isteyen okur için Kış Uykusu biçilmiş kaftan. Özellikle imgelere boğulan öykülerden çok, 12 Eylül’ün zihniyetiyle hesaplaşmaya çalışan öyküler okumak isteyen okur için.

Devamını görmek için bkz.

Pakize Barışta, “Ayşegül Devecioğlu’ndan: Kış Uykusu”, K Dergi, Haziran 2009

Edebiyat önce korkuyu tanıdı belki.

Diğerlerini sonra da tanımış olabilir; sevinç, sevgi, mutluluk gibi...

Edebiyat hala korkuyor!

Çünkü hâlâ sistemin söylemi içinde, kendini sürekli üreten, çoğaltan, yayan; kimi zaman açık faşizan, kimi zaman kendini ustaca bir kamuflaj içinde naif gibi sunan bir korku kaynağı var.

Bu söylem sadece yazıya söz geçiremiyor; bir tek yazı hayatta kalabiliyor!

Hakikat, yazı sayesinde ayakta duruyor!

Edebiyat da, söylemin gizlediği hakikati bulup ortaya çıkarıyor. Bu çaba, insanın korkuyu yenme çaresidir aynı zamanda.

Edebiyat dünyaya mahkum edilmiş insanın –sınıflı toplumun binlerce yılı içinde– tek çaresi görünüyor.

Söylemin bizlere gerçek olarak sunduğu şey(ler)in, aslında gerçekliği öldürülmüş, yok edilmiş, ideolojik olarak ve siyaseten bir tür sanal gerçeklere dönüşmüş bu fenomenin –oyunu ve ezberi bozarak yaptığı– bir deşifrasyonudur aslında edebiyat.

Örneğin edebiyat (12 Eylül sonrası), 12 Eylül’ün “edebi deşifrasyonu”dur; 12 Eylül’ün “edebi sorgulanmasıdır.” (Yani öyle olmalıdır.)

Korkunun kaynağına gelince.. “Çok eskiden ses parçacıkları varmış, insanlar düşünmeye başladıklarında, kelime yerine geçen ses parçacıkları... İlk kez canları yandığında ya da çok korktukları için bir ses çıkarmış olmalılar. O zamanlar çok korkuyorlarmış, hâlâ korkuyorlar, hatta daha çok korkuyorlar. Kelimeler bile çaresiz kalıyor bu korku karşısında. Diyebiliriz ki ilk sese korkunun gölgesi düşmüş. Kelimelere sevincin ışığı düşebilirdi. Düşmemiş.”

Ayşegül Devecioğlu’nun, yeni yayımlanan kitabı Kış Uykusu’ndaki yaralı beş hikâyesi de birbirine sesleniyor, birbirine işaretler gönderiyor; resmi söylemin karşısında birbirine payanda oluyor.

Yazar, infaz edilmiş bir gerçeklik içinde ayakta kalabilmiş!

Ve edebiyat zincirine sağlam, kalıcı bir halka eklemiş; Kış Uykusu, Veremli, Ziyaret, Bir öykü yazmalıyım, Beşmeşelik’te bazı tuhaf işaretler adlı hikâyeleriyle.

Bu hikâye adları bence ezberlenmesi gereken adlar.. bir yerlerde, bir yerlerimizde saklanması gereken edebi hücrelerimiz bunlar.

Ayşegül Devecioğlu, insanın 12 Eylül söylemi tarafından adeta yok edilmiş, çiğnenmiş homo politicus’luğunu yeniden inşa etme çabası içinde bu kâbusu “nefesiyle” dağıtmaya çalışıyor.

Ayşegül Devecioğlu, duyarlı her yazar için geçerli olabilecek bir duruş ve açıklamayı yazarlığının misyonu olarak çok net bir biçimde kamuya bildiriyor adeta: “Yazar dünyadadır ve kendisi istese de istemese de, bunun bilincinde olsa da olmasa da politikanın ve ideolojilerin içinden konuşur. Tarihimin, politik düşüncelerimin duyarlılık ve sezgilerimi geliştirdiğini, bu anlamda yazarlığıma katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Edebiyat dışına itiliyorsam bile, neticede bu kişisel olarak kaygı duyacağım bir şey değil. Tam tersine, bu, politik durumdan hiç de ayrı görmediğim edebiyat alanına, 12 Eylül’ün neler yaptığı konusunda önemli bir ipucu.”

Kış Uykusu adı, neredeyse otuz yıllık bir uykunun semiyolojik tanımıdır bence; içinde bir kara mizah da taşıyan bir uykudur bu.

Kış Uykusu’nda yer alan hikâyelerin ana duygusu faşizmin tecavüzünden ve öldürücü erkinden arta kalanların –hangi konumda ya da kimlikte olurlarsa olsunlar– adeta fazladan kalan hayatları’dır. Ki, yazarın hayatı da dahil olabilir tabii bu yaralı tanıma.

Ayşegül Devecioğlu’nun edebiyatı bir şeylerin üzerinde dolaşıyor ve kuş bakışı, önü ve sonu sonsuzlukla buluşan dünyevi “yol”lar gösteriyor aşağılara: “Çünkü edebiyat, milliyetçilikler gibi, ırklar gibi, sınıflar, hatta cinsiyetler gibi sonradan kurulmuş olanın ötesinden türer. Her şeyin öncesinden ve üstünden konuşur. Bunları yok saydığı için değil, evrensellik diye tanımladığımız ve edebiyattan beklediğimiz şey tam da bunlara büyük bir itiraz olduğu için.”

“Serxw

Halk Y A Ş A S I N

mahir

UZ KIZILDE Mücadele Biji

azadî LARIN KARDE Ş LİĞİ”

Yoksullar sakıncalıdır ve yoksullar yukarıdaki gibi tarihsel duygu derinliği olan yazı-mesajlar istiflerler duvar yüzlerine; yamuk yumuk gecekonduların, yoksul evlerin duvarlarıdır bunlar.

Ancak bu duvarlar, geleceğin inşasının abideleridir aslında.

Faşizmin ürettiği korkular sonucu, bu duvarların bu yazıları kireçle badanalanarak yok edilir.

Peki yok edilir mi?

Asla!

Faşizm silindir gibi geçerken duvar parçaları, –ki, yazar bizi bu konuda ciddi olarak uyarır; gözlerimizi bu duvarlara dikmemiz gerekiyor– zamanı gelince göz kırpar, adeta ses verir: “Beşmeşelik’ten geriye kalan tek şey duvarlardı. Bazen şiddetle yağan yağmur, kat kat sürülmüş beyaz badanaları sildiğinde, bazı harflerin, bir vakitler anlam taşıyan sözcüklerin parçaları görünüyordu.

“KUR OL

HÜ WE GA

Kimi harflerin sadece karınları ya da kuyrukları kalmıştı. Kimileri ise zamana ayak uydurarak aylak, dalgacı bir şeylere dönüşmüşlerdi. (...) Gözdağı verildikten sonra salıverilen Beşmeşelik, firardaydı. Ne de olsa naylona sarılıp, şeker çuvalları ve tahta sandıklar içinde kümeslerin tabanına, toprak ocaklara, ağıllara, meşeliğe kazılan çukurlara gömülen silahların ve kitapların yerini bilen bir tek o kalmıştı. Yakalanırsa her şeyi üstüne yıkacaklarından şüphesi yoktu. Onu ele verecek tek şey yağmurlardı. (...) Ama duvarlar konuşmaya devam ediyorlardı.”

Kış Uykusu’nda yer almış, adeta kanlı canlı tasvir edilerek canlandırılmış karakterlerin bireysel acılarına ve bir türlü kabuk bağlayamayan yaralarına –ki, kadınlar yaralıdır– gelince.. benim bu büyük acıyı değerlendirip, bir biçimde yeniden dillendirmem olanaksız adeta; zira yazarın şu açıklamasına ben de katılıyorum:

“...Dünyanın yaşlanması olarak tanımladığım gerçekliğin, 12 Eylül sonrasındaki karanlığın, toplumun ifadesine, hayal gücü ve yaratıcılığına ket vurulmasının sonuçları üzerine düşünmeliyiz.”

Evet, ben de düşünmeye çalışıyorum!

Ayşegül Devecioğlu’nun edebiyatı ve edebi gücü, insanı siyasi ve kültürel uykusundan uyandıracak derecede samimi bir şaşırtma efekti sağlayan bir “yazı manzumesi” benim için.

Son alıntı, yazarın, Bir öykü yazmalıyım adlı hikâyesinden çok sevdiğim bir bölüm: “Saatlerce izleyebilir insan bir kediyi. Hayatın, bir kedinin küçücük pembe dilinde bile büyük olabildiğini görmek için filan değil; ama o da var... İlla bir sebep gerekmez kedileri saatlerce izlemek için...”

Ayşegül Devecioğlu da edebiyatın sessiz devrimcilerinden bence.

Devamını görmek için bkz.

Welat Ay, Cemre Baytok, Ayşe Toksöz, “Kış uykusu: Düş görmeye izin vermeyen bir uyku”, Mesele Dergisi, Eylül 2009

“...insan başkalarını anlatamaz; yalnızca kendini anlatabilir”se eğer, Ayşegül Devecioğlu için yaralarını kanıksamayı kabullenmeyen, onları tekrar tekrar deşip kanatan, onlara neden olanlarla hesaplaşana kadar yaralı kalacak bir yazar diyebiliriz. Daha önceki iki romanında olduğu gibi, öykü kitabı Kış Uykusu’nda da, dünyada var olma biçimleri şiddetle reddedilen, fakat başka türlü var olamayı da beceremeyen; yaralı bellekleri ve sessizleştirilmişlikleriyle adeta zaman içinde asılı kalmış, bir bekleme halinde yaşayan insanları, yani 12 Eylül sonrası Türkiyesi’nin insanlarını anlatıyor. Anlatılamaz olanın deneyimini; olanı değil anlatılamazlık hissini anlatmak suretiyle aktaran Ayşegül Devecioğlu, hafıza ve dil temalarını kullanarak düş görmeye çağırıyor okurlarını.

Öykülerin arka planında şehir var. İçinde dolaşan, birbiriyle karşılaşan hayat hikayelerinin yine de birbirine değemeden geçtiği, parçlanmış bir şehir; yabancılaşmanın, hafızaya ihanetin mekansal karşılığı: “(...) Bu adlandırılamaz yıkıntının ardında gizlenen şehir, yarı çılgın bir intikamcı gibi, ölümlerin -ve hayatların- gerçek nedenini durmadan kayda geçiriyor olmalı.” Bu harabeler içinde, yaşam alanı olarak mekan, karşılamalar sonucu kuruluyor ve karşılaşmanın içerdiği şiddetin izini taşıyor. İlk öykü Kış Uykusu’nda, yaşamın seyrini, evler ile mahallenin kalanından kopuk gibi görünen Şube arasındaki ilişki çiziyor. Devlet gücünün somutlaştığı, gözle görünür bir merkez olmasının ötesinde, “(...) Şube’den sızan çığlıklar, feryatlar, pencereden girip kızarmış ekmek kokularına karışıyor; ailece yenen akşam yemeklerine konuk oluyor, masallara gizlenip çocuklara fısıldanıyor, okul çantalarının, diş fırçalarının, tuvalet aynalarının kıvrımlarına yerleşiyor,” böylece açıkça görüleni görmemeyi, bağrışları duymamayı öğrenen şehirli orta sınıf, kendini tüketim ve tüketim kültürüne boğarak çiziyor gündelik yol haritasını.

Mekanın benzer bir kuruluşunu Beşmeşelik’te Bazı Tuhaf İşaretler’de de görüyoruz. Beşmeşelik, “...nüfusun önemli bir bölümü(nün), Dersim kıyımından artakalan Koçgiri sürgünlerinin, göçmüş ya da iskan edilmiş Kürtlerin oluşturduğu yoksul (bir) kenar mahalle”dir: devlet kayıtlarında ‘sakıncalı’ olarak damgalanan mahallenin varlığının kökeninin nedenidir şiddet. Devletin gözündeki bu ‘sakıncalılık’, mahalleye bir kimlik, sahte bir kimlik dayatır; baskı, katliam, işkence ve sürgünün binbir çeşit deneyiminin hepsi, devletin farklılığı silen, bütünleştirici anlatısı içinde bu sıfat altında toplanır. Baskı ve şiddet doğrudan hafızayı hedef alır, muktedirlerin (tek olan) tarihi, ezilenlerin çok katmanlı ve çoğul tarihlerini inkar eder. Bu şekilde bastırılan, dilden kovulan hafızanın taşıyıcısı artık ancak mekanlar ve nesneler olabilir.

Hafızanın taşıyıcısı olan mekanın kimin hafızasını taşıyacağı böylece bir mücadele alanı haline gelir. Bu mücadele, Beşmeşelik’te evlerin duvarlarında somutlaşıyor: üzerlerinde ‘işaretler belirdikçe’ kirece vurulan duvarlar, resmi tarih ile çoklu hafızalar arasında bir sınır bölgesi, bir tarafsız bölge gibidir. Her yağmurdan sonra akan kirecin altından yeniden ortaya çıkan karmakarışık ve düzensiz yazılar, hafızanın hem çeşitliliğinin, hem direncinin göstergesidir.

Kşı uykusu’ndaki tüm öykülerde nesneler, benzer biçimde hafızayla yüklü: Beşmeşelik’in ağaçları, gömülen kitaplar ve silahları gibi, Ziyaret’teki kırmızı kazak, Kuran cildi içindeki kitap, Veremli’deki fotoğraf... Gülizer’in nesnelerle kurduğu kendine özgü ilişki, onları pasif tanıklar olmaktan çıkarıp onları kendisiyle konuşmaya çağırıyor; hasta kadının fotoğrafı, “...sanki görülebilir olmak için olağanüstü hüzünlü bir gayret gösteriyor.”

Fakat nesnelerdeki hatırlama yönündeki bu dirayet, iktidara karşı doğrudan bir saldırı değil. Resmi anlatının tekilliği masseden akışını bozsa da, iktidarın yapısını değiştirmez – hatta böyle bir amacı da yoktur, yalnızca dünyada varolmanın, bu dünyaya ait olmanın farklı biçimlerini imler. O yüzden, nesnelerle kurulan bu ilişki aynı zamanda umut kırıcıdır da: fotoğraftaki genç kadın gerçekten görünür olmayı bir türlü başaramaz; nesneler Gülizer’e cevap vermezler: “Hepten dilsiz oldunuz.”

Kuşkusuz dil, hafızanın ve hatırlama ediminin vazgeçilmez bir boyutu, hatta gerçekleşme koşuludur: Benjamin’in dediği gibi, “dil, nesnelerin birbirleriyle karşılaştığı ve ilişkiye geçtiği ortamı imler.” Gündelik hayatın akışı, dilin içine işler ve hatırlamanın kendiliğinden gerçekleşmesine izin verir. Nesnelerin içine gömülü hafıza, dilin seyelânı içinde kendini gösterir: “Dilim benim döşeğim,... içinde ninni dinlediğim, senin bebekken beni kundakladığın o çuval bezi, o kuru paçavra dilim. Ben senin rahmine düşer gibi, o dilin içine düştüm. (...) Dilim ninemin yasıdır; dedemin kaçakta vurulup düşmesidir. Düştüğü taştır... Kışın aş yerine kaynattığım ottur, dilim...” Ama dilin sakatlandığı, baskı ve yasaklamalarla paramparça olduğu yerde, nesneler de artık birbirleriyle olan ilişkilerini kaybeder, tarihle kurdukları diyalogdan koparlar ve tarihe tanık olma yetilerini yitirirler.

İktidar, kendisine karşı girişilen bütünsel isyanlar kadar, hatta belki daha da çok, dilin ve dünyaya olan aidiyetin çoğulluğunu tehdit olarak algılar ve kendi tekelci mantığı içinde eritmeye çabalar. Bu yüzden, deneyimi tanımak için, onun kendi tarih anlatısını kurarken kullandığı soyut, bütünleşirici dile tercüme edilmesini ister. Oysa, yine Benjamin’e dönersek, “...dil her durumda yalnızca iletilebilir olanın iletilmesi değil, aynı zamanda iletilemez olanın da simgesidir.” Dille deneyim, birbirinden bu şekilde kopar: deneyimin soyutlamaya direnen, üçüncü terimlere çevrilemeyen boyutu, iktidarın gözünde alaşılamaz kaldığı ölçüde yok sayılır. Halbuki, her zaman bu Tarih’in istediği şekilde akılcı ve anlaşılır olamayız; yaşama, şeyleri deneyimleme, dünyaya ait olma biçimlerimiz bu dile çevrilemez, tercüme çabaları ise ancak iğreti ve uygunsuz olabilir: “...Annesinin ardından neden ağladığını samimiyetle anlatma isteği, olanları akla uygun biçimde izah etme kaygısıyla birleşince, sözleri, bu hüzünlü olaya hiç yakışmayan rahatsız edici bir nitelik kazanmıştı.”

İktidarın deneyimi geçersizleştirme yollarından biri, kişiyi ancak sessizlikle anlatılabilecek olanı söze dökmeye zorlamaksa - keza, Ayşegül Devecioğlu’nun bir röportajında söylediği gibi, suskunluk da dilin imkanlarından biridir; anlatmamayı yeğlemek değil, susarak anlatmak için- bir diğeri de iletişimin doğrudan inkarıdır. Daha önce bahsettiğimiz gibi, iktidar çokluktan korkar. Kürtçe’nin yıllar yılı yasaklı dil olması; 12 Eylül darbesinin aslen devrimci hareketi değil, Beşmeşelik gibi Kızılbaş mahalleri hedef alması bu yüzden. Çünkü bunlar, alıştığımız anlamda bir ‘devrimci irade’ taşımasalar da, sistem tarafından tam olarak içerilemezler; tercüme edilemezlikleri, yıkmayı amaçlamadıkları sistemde çatlaklar oluşturur. Böylece salt varolma biçimi, düşman addedilir. Ziyaret’in sonundaki “Wax!.. Wax keçîka min, berxika dîya xwe, cana min, Lorîna min..” feryadı, düzene bir saldırı değil, acının doğal biçimde söze dökülüşüdür -çünkü insan kendine yabancı bir dilde acı çekemez -; fakat bu kendiliğindenlik, iktidar tarafından tehdit olarak algılanır.

Altı çizilmesi gereken bir nokta, yazı boyunca bahsettiğimiz ‘iktidar’ın, tarihten kopuk ve bağlamsız bir iktidar olmadığı: söz konusu olan, elbette, genel olarak kapitalizm, özel olarak ise 1980 sonrası Türkiye’de etkin olan neoliberal iktidar. Zaten Kış Uykusu’nun derdi, bu yer ve bu zamanda kurulan iktidar ilişkilerinin her birimizin gündelik hayatında, dilinde, bir şeyleri deneyimleme ve anlamlandırma biçimlerinde bıraktığı izler. Bu izlerin, hem kişiler, hem topluluklara göre değiştiği, tek biçimli olmadığı ise, hem Ayşegül Devecioğlu’nun öykülerinde, hem bu yazıda en çok vurgulanan unsur.

Fakat tam da bu noktada dikkatli olmak gerekiyor. Çoğulluğa saygı duymak, bu çoğulluğu oluşturan kişileri, belli başlı kategoriler altında - “...Gece iş işçileri, Doğu’da boşaltılan ve yakılan köylerden kaçan Kürt göçmenler... daha sakal traşı olmamış bir travesti... geceden kalma alkolikler, uyuşturucu müptelaları...” - listelemekle mi mümkün olur gerçekten? Ayşegül Devecioğlu’nun hem tekilliğe müdahale etmeme yolundaki gözle görülür özeni, hem Bir Öykü Yazmalıyım’da açıkça ortaya koyduğu temsil konusundaki hassasiyeti, bu gibi noktalarda çatırdıyor. Nitekim bu isimlendirmeler, sınıflandırmalar, sıraya koymalar da yukarıda bahsettiğimiz soyutlamanın ve üçüncü terimler vasıtasıyla anlaşılır kılmanın biçimlerinden biridir aslında. Öte yandan, baskı ve zulüm gören tüm gruplardan bahsetmeye çalışmak, neoliberal saldırının çok yönlülüğünü göstermekten çok, yekpare bir ‘ezilenler’ sınıfı yaratarak, bu grupların birbirinden farklılıkların, kendi aralarındaki iktidar ilişkilerinin ve güç eşitsizliklerinin üstünü örtmeye de hizmet edebilir. Basitçe ‘temsil sorunu’ olarak adlandırıp geçemeyeceğimiz, yalnızca kitapta problemli olarak görülebilecek bir nokta olarak değil, politik bir konum alırken hepimizin her zaman dikkat etmesi gerektiği, keza asla aşılıp tüketilemeyecek, hep akılda tutulması gereken bir mesele bu.

Peki deneyimin tekilliğine, sözün tercümeye direnen yanına bunca özen göstermek neden gerekli? Kuşkusuz, vurgulanmak istenen, kitlesel hareketlerin boşunalığı ya da imkansızlığı değil; fakat tekilliğin de direniş için vazgeçilemezliği. Keza nasıl iktidar tek bir merkezden yayılmıyor ve ‘ezilenler’ de kimi ilişkiler içinde ‘ezenler’ haline gelebiliyorsa, biz de ‘kış uykusu’ndan “...keçi ayaklı bir kır tanrısı gibi” uyanmak yerine, “...unutamayışın ve anımsayamayışın pusundan sıyrılıp, umutlu rüyaların yumuşacık ışığında güzelleşmeyi” umabiliriz. Kış Uykusu'nu dehşetli yapan, derinliği değil, düş görmeyi imkansızlaştırması. Düş görmek, bu bağlamda, iktidara umutsuzca teslim olmayı reddetmek, değişimin mümkün olduğunu görmek ve buna ilişkin söz üretmektir. Eğer Arendt’in dediği gibi, söz ve eylem aynı madalyonun iki yüzüyse, “Söyleyecek sözümüz, çözümü geliştirecek gücümüz var” diyen kadınlara daha dikkatli kulak verilmeli belki.

“...Balıklar, kadınların ayaklarının dibindeki torbanın içinde hayattalar henüz; kuyruk vuruşlarından belli bu...

“Cumartesi, Pazar dahil,” diyor garson.

“Kuyular zifir gibi,” diyorum.

“Açık dediysek su gibi getirmesinler çayı,” diyor kadınlardan diğeri.

Son bir kuyruk vuruşu bekliyorum; “Bir kuyruk vuruşu noktaladı bu sözleri” cümlesi için, tek bir kuyruk vuruşu... Öykü yazabilirsem bu sözler iyi durur orada. Ama bitmiyor. Balıklar hala ölmüyor...”

Devamını görmek için bkz.

Dicle Öztürk, “Halden anlayan bir edebiyat”, Agos Kitap/Kirk, Mart 2011

Bu yazıya son halini vereceğim akşamın evvelinde, vapurla eve dönerken, karşımdaki koltukta oturan birinin açtığı gazeteye gözüm takıldı. ‘Feminist oğullar yetiştiriyorum’ yazıyordu manşette. Sayfa düzeninin renkten renge koştuğu bu gazetede o sözlerin işi neydi? Alt başlıktan ortaya çıktı ki, o tatlı ideal, hem anne, hem de sermayedar olan bir kadına aitmiş. Üstüne bir de, kafamda sadece ‘kuşdiline öykünenler’, ‘ağlayan dağlar’, ‘kış uykusundakiler’ dönüp dururken, ‘patron’un ‘feminist’ ile yan yana duruşu daha da gülünçleşti. “İkisinin beraber olup olmayacağını feministler daha iyi bilir” diyelim şimdilik, ve Ayşegül Devecioğlu’nun kitaplarına odaklanıp, minik feminist adaylarının bu yolda yoğrulurken duyabileceklerine örnek olacak neler varmış, kendimizce bir bakalım.

Kuşdilinin şifası

Devecioğlu, yayımlanan ilk romanı Kuş Diline Öykünen’de, 1980 öncesinde sol hareket içinde örgütlüyken darbeyle beraber cezaevine giren bir genç kadının, Gülay’ın merkezinde, toplumun 12 Eylül dönemindeki genel havasını anlatıyor. Bunalımdan ziyade çaresizlik vardır bu dönemde. Gülay’a hiçbir faydamızın dokunmayacağını biliriz; elimiz kolumuz bağlı, ama telaşlanmadan bekleriz, onun anlatması yeterlidir. Olan olmuş, silindir geçmiş ve galiba kimse bir şey anlamamıştır. Silindirin ezmediği ne varsa, yerini yadırgamaktadır. Sorguda ağır işkenceden geçirilen Gülay, çıktıktan sonra devam ettirmeye çalıştığı yaşamında, kendini silik, utanılası bir varlık gibi görür. Çevresine, şehre, günlük hayatın düzenli, hiçbir şey olmamış gibi akmakta oluşuna hayret eder. Gülay’ın zaman içindeki değişimini, kendini kabullenişini, hayatı anlamlandırışını izleriz romanda. Ne yaramazlık, ne huysuzluk eden, arada sokağa çıkarılan, birilerine emanet edilen, evde adı anılmayan, ‘ismi zalim bir şaka gibi olan çocuk’tan ya da ‘Çocuk’tan bihaber, bir ışık bulmayı umut ederiz. ‘Yoksulluğa ve zulme karşı mücadele eden’ insanların başlarından geçenler, yazdıkları mektuplar, notlar, aralarındaki konuşmalar da roman içinde parçalar halinde ya da bazen Gülay’ın hatırlayışlarıyla aktarılır. Gülay karakteri, tüm kederiyle beraber öyle incelikle anlatılmıştır ki romanda, asla acıma duygusu uyandırmadan, sadelikle kavratır, insanlara neler edildiğini – çürünüp kaybolunmadığını da hatırlatarak elbette. “Silindir gerçek miydi, olağanüstü müydü, beklenmiyor muydu?” gibi sorular sormamıza vesile olan bir dizi ipucu alırız roman boyunca. Kimse temize çıkmak zorunda değildir, durum ortadadır. Yaşananların bedelini halkın da, bu acıların uzağında olanların da omzuna yüklemeyen, samimiyetle, içerden konuştuğu sezilen yazar kimseye ceza kesmez, kimseyi de kurban yerine koymaz. İnsana en çok umut veren de budur herhalde, “Bundan sonra ne yapmalı?” diye sorabilmek...

Bir ‘Çingene abla’nın dünyasından...

Devecioğlu’nun 2007’de yayımlanan Ağlayan Dağ Susan Nehir isimli romanında, anlatıcının, hayatının bir kısmını beraber geçirdiği bir ‘Çingene abla’nın ekseninde Çingeneler konu edilir. Romanda kimsenin başı okşanmadan, her şey öyle güzel peşpeşe serilir ki, başlangıçta belirebilecek “Konu Çingenelerse, bir laboratuara dönmesin burası?” gibi endişeler, okudukça dağılır. Çingenelerin hiçbir ülkede genele uymayan yaşantıları epey estetize edilebilirdi en nihayetinde. Yazarın, merkezdeki kahraman Naciye Abla’yı kimi cümlelerde sadece ‘Çingene’ diye anmasının da o sınırların çizilişinde bir payı olabilir. Naciye Abla, şehirli hayatıyla Çingeneler arasında bir arayüzdür. Burjuva evlerde çalışmış, buralarda kendi alışkanlıklarından uzak durmaya uğraşmıştır. Romanın anlatıcısı da, onun en uzun süre çalıştığı evin kızıdır. Naciye Abla’nın, Çingene mahallesindeki asıl evinde yemeğini iştahla, iri lokmalarla yediğini fark edince utanıp kızsa da anlatıcı, sonradan anlar ki, Naciye Abla çalıştığı evde oturduğu sofralardan hep doymadan kalkmıştır.

Naciye Abla yaz tatilinden beklendiği vakitte dönmediğinde, anlatıcı onu getirmek üzere, ‘dünyanın hiçbir yerinde taksicilerin götürmeyeceği Çingene mahallelerinden’ birine adım atar; hikâyelerini daha önceden dinlediği pek çok kişiyle tanışır, yeni hikâyeler dinler, orada yaşayanların aralarına girer, garipsenir, benimsenir veya sevilir. Sonra iz sürer, yeni yerlere gider, daha başka, daha karmaşık hikâyeler dinler, öğrenir; bu hikâyelerin her birine okur da neredeyse şahit olur. ‘Diri Çingene’ denen diğer Çingeneler, 1930’larda Trakya’da yaşayan Yahudiler, 1990’ların ortasında Balkan topraklarında olup bitenler, sosyalist ülkelerdeki Çingeneler, aktarılan öykülerin yanıbaşında ne dekor, ne de sihirli el gibi duran parçalardan bazıları. Naciye Abla’nın ilk eşi Basri’nin izini sürerken, Maraş katliamından sahnelerle karşılaşırız. ‘Çirkin’ini kaldırıp ‘Kral’ diye andığı, ölümüne sevdiği Yılmaz Güney’i hapisten kaçırmak için sürekli olarak planlar yapan Basri’den, ‘Çingenelerin içlerinde duran bilgi’nin işaretlerini alırız. Basri’nin, ‘Kral’ın da kendisi gibi Çingene olduğundan şüphe etmeyişi bu bilgiden ötürüdür belki, kim bilir...

Umuda açılan bir kış uykusuÖykülerini topladığı Kış Uykusu isimli kitabında, sıradan anların değil, hikâyede yeri olmazsa burukluk yaratacak anların peşinden gider yazar. Öyküler, okuyucuyu imgelere boğup ortada bırakmadan, bir olaylar silsilesinin içine de fırlatmadan, akıp gider. İstemsiz sürüklenmek yok tabii, söylenenler çarpmadan geçmiyor; bir yerlerde acı çekiliyorsa talihsizlikten değil, kafamızı kaldırmadığımızdan... ‘Beşmeşelik’te Bazı Tuhaf İşaretler’ isimli öyküde, ‘80 öncesinde bir mahallenin politikleşme sürecine tanık oluruz. Tuhaf işaretler veya silinmeyen izlerin aktarılışında görselliğe başvurulması öyküyü anlatım açısından biraz zayıflatsa da, kişilerin tasviri ve olayların bağlanışının vuruculuğuyla, öykünün ayakları yere basar. ‘Veremli’ isimli öyküde, avludaki ağacın altında oturduğu, el işleriyle oyalandığı zamanlarda, ‘ara sıra başını kaldırıp bomboş gözlerle, çit haline gelmiş kısa bitkilerin ardından kendini gözlediklerini bildiği komşularına göz atan’ annenin hayalinin peşine düşen oğluyla tanışırız. Vicdanın kapsam ve zaman gibi ölçülere sığmadığını, illetin yakadan yakaya yapıştığını, çaresizliğin her türlü bahaneye yakıştırılabileceğini hissettirir yazar. ‘Ziyaret’te ise, yanılmanın kıyısından döndürür okuyanı. “Yanılmışım” demenin de bir hükmü kalmaz, olağan görüntülerdir anlatılanlar. Bizi, niye yanıldığımıza bakmaya çağırır. ‘Bir Öykü Yazmalıyım’daki anlatım, diğer öykülerdekilerden farklıdır; öfkeli mi, karmaşık mı, dağınık mı olduğu pek anlaşılmayan ruh hali, ara ara aktarılan gerçeklerin önüne geçer. Öykü yazmak için gidilen mekânın uyumsuzluğu da yabancılaşma etkisini artırır. Öykünün yazılıp yazılmadığının önemi kalmaz; yazmak mümkün müdür, önce bu ortaya çıkmalıdır. Kuyuları, öldürülüp onların içine atılmayı, bombaların zoruyla ‘hayata döndürülme’yi, parçalanan güvercinleri, çalışmanın teslimiyete, esarete evrilişini biz başkalaştırmadıkça, anlatılabilecek o biricik şeyden daha fazlası gelir; anlatmanın tek yandaşı zorunluluk olmaz. Öykünün sırası da o zaman gelir, ‘kış uykusu’ dağılır. “Minik feminist adaylarına çizilmesi muhtemel yolla ne kadar kesişir tüm bunlar?” sorusunu da cebimize koyup, kulaklarımız kuşdiline ne kadar açık, ona bakalım.

Durmadan ağıt yakmanın, ilenmenin, küfretmenin, burun kıvırmanın, haline şükredip uzak durmanın, yaraları açıp seyirliğe çevirmenin ötesinde yapılacakların da var olduğunu hissettiren, çok iyi yazılmış iki roman ve beş öykü, insana umut veriyor; güzel cümlelerle, özenle örülmüş, halden anlayan bir edebiyatın da olduğunu gösteriyor. Sesi kısılanlar kalabalıklaşırken kuşdiliyle mi kalakaldılar? Ezenlerden değilse, kimden umacağız tüm bu olan bitenin anlatılmasını?

Devamını görmek için bkz.

Sema Aslan, “Jîn, Gülîzer’le konuşuyor”, Radikal Kitap Eki, 5 Nisan 2013

İtiraf edeyim, çoğu kez sadece büyülenmek için okuyorum. Adlı adınca, kendimden geçmek için. Fakat bu kendinden geçiş, kendini kaybediş değil; bilakis, tutunma hali. Tüm dünya çıldırmışken, bir hikâye, basbayağı teberik gibi durur karşımda. Bir hediyeden fazlasıdır her zaman; keramet sahibidir de farkında değildir sanki.

Sanat hayatı mı taklit ediyor ya da hayat pek mi sönük sanatın yanında? Soruyu şöyle bir yana koyup sadece hikâyeye bakmak istiyorum. Tastamam olduğu, yaşandığı gibi anlatılmış ya da ancak öyle yaşanabileceğine yürekten inanılmış bir hikâyeye. Çok garip bir şey oluyor o anda. Bu hikâye gidip, bir başkasını buluyor. Bir kadının anlattığı hikâye, bir erkeğinkini buluyor. Birkaç yıl önce anlatılmış olan, bugünlerde söylenenle buluşuyor. Zihnimde. Zihnimde dilin, daha geniş bir ifadeyle sanatın inşa ettiği bir fikir beliriyor. Bir öykü karakteri, bir film karakteriyle oracıkta akraba oluyor. Onlar zihnimde ana-kız olurlarken ben seviniyorum; onların hakikatini kendi yakıştırmama dayandırdığım için suçlu hissetmek bir yana, sanatın bu oyunundan haz duyuyorum, büyüleniyorum, kendimden geçiyorum. Ama bu, az sonra üzerinden atlayıp gideceğim bir eşik sadece. Çünkü kendimi anlık büyünün etkisine düşüncesiz bir hevesle bırakmış gibi görünsem de, anlamak, anlayabilmek itiraf edemediğim gerçek büyük emelim. Diğerkâmlık, değerli elbette ama hudutları çok geniş değil; insanın başkalarından uzaklaşması, kendinin uzağına düşeceği o sıradan anın hemen akabinde gerçekleşiyor çünkü. Hikâye de işte o zaman, o anda, o nedenle teberik oluyor. Hikâyenin gücüyle tekrar tutunmaya imkân bulduğunda insan, zihninde akrabalıklar kuruluyor. Tıpkı benim zihnimde Jîn ve Gülîzer’in akraba oluvermesi gibi.

Reha Erdem’in Jîn’i, telefonu eline her aldığında dönüp Gülîzer’e baktım. Gülîzer o odadan çıksın, koşup telefonun ahizesini kaldırsın, kulağına götürsün, kulağına çarpacak o alelacele kelimeleri tane tane seslerine bölsün, her bir sesi sarsın sarmalasın. Fakat Jîn’in sözlerini duyunca, o birkaç saniyelik görüşmelerin de Gülîzer’in soluğuna düğüm atacağını, o düğümü kim bilir ne zaman gayretle yutacağını ama düğümün hiç çözülemeyeceğini hatırladım. Çağrışımı bol bir film izledim diye sırf, neleri unutmaya cesaret ettim. Durup da nereye çağrıldığına bir bakmak lazım oysa.

Doğrudur, Jîn, beni Gülîzer’e çağırdı. Birden, Jîn’in aradığı kadının Gülîzer olduğuna inandım; hakkım var mı böyle bir şeye bilmiyorum ama Gülîzer’in çocuğunu görmeye, duymaya öyle ihtiyacı var ki, Jîn, onu arasın istedim –bütün kalbimle. Gülîzer, Ayşegül Devecioğlu’nun Kış Uykusu kitabında yer alan “Ziyaret” isimli öyküsünün kahramanı. Jîn’den ve Gülîzer’den bahsederken film, öykü, kahraman gibi kelimeleri kullanıyor olmanın vebalini, herkesle paylaşıyorum –biz yokken, onlar vardı çünkü. Biz basbayağı ‘yok – kamu’nun kalabalığına karışmışken (ben Adorno’dan alıntıladım; Adorno, Franz Böhm’den alıntılıyor) onlar tek tek, isimleri ve cisimleriyle vardılar. Jîn’le Gülîzer o yüzden buluşuyor, buluşabiliyor. Ben, o buluşmanın izini sürüyorum.

Henüz çocuk yaşta dağa çıkmış, ama şu ya da bu sebeple dağdan inmeye karar vermiş bir kız, Jîn. Filmin masalsı duygusu, fabl etkisi, doğanın ve kadının iç içe geçmişliği / anaçlığı / güvenirliliği, erkeklerin iktidarı / şiddeti üzerine fazladan ekleyecek sözüm yok.

Jîn, film boyunca iki kez, gizli saklı, annesiyle konuşuyor. Her iki konuşma da bütünüyle kaçak. O yüzden kısacak ve doyumsuz. Jîn’in bir annesi var; telefonda hatırı sorulamıyor. Annesinin hatırı değil, Jîn’in hâlâ hayatta oluşu önemli çünkü.

Filmi izlerken öğreniyoruz ki, Jîn’in babası yok; Jîn henüz iki yaşındayken babasını götürmüşler. Kelimeler nasıl da canlı! Babasının götürüldüğünü söylediği ilk anda, onun aslında öldürüldüğünü anlayabiliyoruz. Jîn ilkinde sessiz kalarak, ikincisinde bağırarak babasının öldüğünü anlatıyor. Adalet duygusu yara almış; silahsız babasının alınıp götürülüşüne, öldürülüşüne sanki tanık olmuş gibi, sanki babasını onun iki yaşındaki ellerinin arasından almışlar gibi...

Hikâyeler hep çok tanıdık. Jîn annesini ararken, Gülîzer kızıyla konuşacağı anın hayalini kuruyor. Gülîzer, kızları ve oğulları dağa çıkmış, dağdan çocuklarının cenazesi gelmiş annelerden biri. Köyün, evlatları öldürülmüş anneleri, mezar yerine gidecekler, çocuklarını ziyarete. Öykü, Gülîzer’in ziyarete nasıl hazırlandığını, toprağın altındaki kızını görecek olmanın heyecanıyla ona duyduğu bitimsiz özlemin nasıl kol kola girdiğini anlatırken, Gülîzer’in aklından geçen sorulara da bulaşıyor.

“Saddam’ın kimyasalından sonra da çok ağlamıştı. Kız küçük daha o zaman. Anası ağlarken, döşeğe dizinin dibine oturmuş, onunla birlikte gözyaşı dökmüştü.

“Taa o zaman, gözyaşıyla akıtmış olabilir mi, yüreğindeki zehir gibi acıyı kızınınkine...

“O solgun gülün kokusunu bundan mı duyar bu deli kız. Ah, kendi suçu… Kızının şimdi dizinin dibinde olmayışı kendi suçu… Ocaktan kor alıp bassaydı gözlerine de, kızının yanında gözyaşı dökmeseydi!”

Babası alınıp götürülürken Jîn bebek uykusunda olsa ne yazar, o da diğer bebekler gibi solgun güllerin kokusunu bilerek büyüyecek, çaresiz. Ve ağlamayacak. Kaçak telefon görüşmelerinde kızının sesine dayanamayıp ağlayan annesine “Ağlama,” diyecek. O sahnede işte, sanki Jîn, sanki Gülîzer’i arıyor; Gülîzer’in kızı daha toprağın altına girmemiş, bir fırsatını bulmuş annesini arıyor. Gülîzer, ağlamasını tutmaya çalışıyor.

“…Gözlerinden yağmur gibi yaş akıtmaya başladı. Ağlarken ses çıkarmamaya çalışıyor. Sanki kızı duyacak da, niye ağlıyorsun diye soracak. Suç işlemiş gibi, söylememesi gereken bir şeyi söylemiş gibi, ağzını eliyle sıkı sıkı kapıyor…”

Jîn, sahiden de Gülîzer’in kızı olabilir mi? Dağda ayıyla inini paylaşan, ayıyla yoldaş olan Jîn, şehirde bir erkekle, gören başka gözler olduğu halde yalnız kalamıyor. Bırakmıyorlar.

“… ‘Güzelsin dediklerinde domuz gibi olur bu kız. Güzel değilim ben der, yolar saçını başını…’ Sonra dediler ki ‘Bütün bir tabur, bütün bir tabur üstünden geçmiş senin kızının.’ Öyle dediler. (…)

“Yarın gördüğünde soracak. Sorabilir mi? Her hafta niyet ediyor sormaya da, dili varmıyor. Sorsa cevap alacak mı? ‘Vaayyy ne geldi başıma!’ dese, kızı incinmez mi, gül kızı… Ne geldi başımıza dese, dövünse, yolup atsa saçlarını…”

Söylemeye hakkım var mı bilmeden söyleyeceğim: Jîn muhakkak Gülîzer’in kızı. Onların hiç değilse benim zihnimde ana kız olmaktan başka çareleri yok; onların birbirlerine duydukları hasrete ve birbirlerinden uzaklıklarına katlanabilmemin başka yolu yok...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.