Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-724-1
13x19.5 cm, 88 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Kuş Diline Öykünen, 2004
Ağlayan Dağ Susan Nehir, 2007
Başka Aşklar, 2011
Ara Tonlar, 2015
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Welat Ay, Cemre Baytok, Ayşe Toksöz, “Kış uykusu: Düş görmeye izin vermeyen bir uyku”, Mesele Dergisi, Eylül 2009

“...insan başkalarını anlatamaz; yalnızca kendini anlatabilir”se eğer, Ayşegül Devecioğlu için yaralarını kanıksamayı kabullenmeyen, onları tekrar tekrar deşip kanatan, onlara neden olanlarla hesaplaşana kadar yaralı kalacak bir yazar diyebiliriz. Daha önceki iki romanında olduğu gibi, öykü kitabı Kış Uykusu’nda da, dünyada var olma biçimleri şiddetle reddedilen, fakat başka türlü var olamayı da beceremeyen; yaralı bellekleri ve sessizleştirilmişlikleriyle adeta zaman içinde asılı kalmış, bir bekleme halinde yaşayan insanları, yani 12 Eylül sonrası Türkiyesi’nin insanlarını anlatıyor. Anlatılamaz olanın deneyimini; olanı değil anlatılamazlık hissini anlatmak suretiyle aktaran Ayşegül Devecioğlu, hafıza ve dil temalarını kullanarak düş görmeye çağırıyor okurlarını.

Öykülerin arka planında şehir var. İçinde dolaşan, birbiriyle karşılaşan hayat hikayelerinin yine de birbirine değemeden geçtiği, parçlanmış bir şehir; yabancılaşmanın, hafızaya ihanetin mekansal karşılığı: “(...) Bu adlandırılamaz yıkıntının ardında gizlenen şehir, yarı çılgın bir intikamcı gibi, ölümlerin -ve hayatların- gerçek nedenini durmadan kayda geçiriyor olmalı.” Bu harabeler içinde, yaşam alanı olarak mekan, karşılamalar sonucu kuruluyor ve karşılaşmanın içerdiği şiddetin izini taşıyor. İlk öykü Kış Uykusu’nda, yaşamın seyrini, evler ile mahallenin kalanından kopuk gibi görünen Şube arasındaki ilişki çiziyor. Devlet gücünün somutlaştığı, gözle görünür bir merkez olmasının ötesinde, “(...) Şube’den sızan çığlıklar, feryatlar, pencereden girip kızarmış ekmek kokularına karışıyor; ailece yenen akşam yemeklerine konuk oluyor, masallara gizlenip çocuklara fısıldanıyor, okul çantalarının, diş fırçalarının, tuvalet aynalarının kıvrımlarına yerleşiyor,” böylece açıkça görüleni görmemeyi, bağrışları duymamayı öğrenen şehirli orta sınıf, kendini tüketim ve tüketim kültürüne boğarak çiziyor gündelik yol haritasını.

Mekanın benzer bir kuruluşunu Beşmeşelik’te Bazı Tuhaf İşaretler’de de görüyoruz. Beşmeşelik, “...nüfusun önemli bir bölümü(nün), Dersim kıyımından artakalan Koçgiri sürgünlerinin, göçmüş ya da iskan edilmiş Kürtlerin oluşturduğu yoksul (bir) kenar mahalle”dir: devlet kayıtlarında ‘sakıncalı’ olarak damgalanan mahallenin varlığının kökeninin nedenidir şiddet. Devletin gözündeki bu ‘sakıncalılık’, mahalleye bir kimlik, sahte bir kimlik dayatır; baskı, katliam, işkence ve sürgünün binbir çeşit deneyiminin hepsi, devletin farklılığı silen, bütünleştirici anlatısı içinde bu sıfat altında toplanır. Baskı ve şiddet doğrudan hafızayı hedef alır, muktedirlerin (tek olan) tarihi, ezilenlerin çok katmanlı ve çoğul tarihlerini inkar eder. Bu şekilde bastırılan, dilden kovulan hafızanın taşıyıcısı artık ancak mekanlar ve nesneler olabilir.

Hafızanın taşıyıcısı olan mekanın kimin hafızasını taşıyacağı böylece bir mücadele alanı haline gelir. Bu mücadele, Beşmeşelik’te evlerin duvarlarında somutlaşıyor: üzerlerinde ‘işaretler belirdikçe’ kirece vurulan duvarlar, resmi tarih ile çoklu hafızalar arasında bir sınır bölgesi, bir tarafsız bölge gibidir. Her yağmurdan sonra akan kirecin altından yeniden ortaya çıkan karmakarışık ve düzensiz yazılar, hafızanın hem çeşitliliğinin, hem direncinin göstergesidir.

Kşı uykusu’ndaki tüm öykülerde nesneler, benzer biçimde hafızayla yüklü: Beşmeşelik’in ağaçları, gömülen kitaplar ve silahları gibi, Ziyaret’teki kırmızı kazak, Kuran cildi içindeki kitap, Veremli’deki fotoğraf... Gülizer’in nesnelerle kurduğu kendine özgü ilişki, onları pasif tanıklar olmaktan çıkarıp onları kendisiyle konuşmaya çağırıyor; hasta kadının fotoğrafı, “...sanki görülebilir olmak için olağanüstü hüzünlü bir gayret gösteriyor.”

Fakat nesnelerdeki hatırlama yönündeki bu dirayet, iktidara karşı doğrudan bir saldırı değil. Resmi anlatının tekilliği masseden akışını bozsa da, iktidarın yapısını değiştirmez – hatta böyle bir amacı da yoktur, yalnızca dünyada varolmanın, bu dünyaya ait olmanın farklı biçimlerini imler. O yüzden, nesnelerle kurulan bu ilişki aynı zamanda umut kırıcıdır da: fotoğraftaki genç kadın gerçekten görünür olmayı bir türlü başaramaz; nesneler Gülizer’e cevap vermezler: “Hepten dilsiz oldunuz.”

Kuşkusuz dil, hafızanın ve hatırlama ediminin vazgeçilmez bir boyutu, hatta gerçekleşme koşuludur: Benjamin’in dediği gibi, “dil, nesnelerin birbirleriyle karşılaştığı ve ilişkiye geçtiği ortamı imler.” Gündelik hayatın akışı, dilin içine işler ve hatırlamanın kendiliğinden gerçekleşmesine izin verir. Nesnelerin içine gömülü hafıza, dilin seyelânı içinde kendini gösterir: “Dilim benim döşeğim,... içinde ninni dinlediğim, senin bebekken beni kundakladığın o çuval bezi, o kuru paçavra dilim. Ben senin rahmine düşer gibi, o dilin içine düştüm. (...) Dilim ninemin yasıdır; dedemin kaçakta vurulup düşmesidir. Düştüğü taştır... Kışın aş yerine kaynattığım ottur, dilim...” Ama dilin sakatlandığı, baskı ve yasaklamalarla paramparça olduğu yerde, nesneler de artık birbirleriyle olan ilişkilerini kaybeder, tarihle kurdukları diyalogdan koparlar ve tarihe tanık olma yetilerini yitirirler.

İktidar, kendisine karşı girişilen bütünsel isyanlar kadar, hatta belki daha da çok, dilin ve dünyaya olan aidiyetin çoğulluğunu tehdit olarak algılar ve kendi tekelci mantığı içinde eritmeye çabalar. Bu yüzden, deneyimi tanımak için, onun kendi tarih anlatısını kurarken kullandığı soyut, bütünleşirici dile tercüme edilmesini ister. Oysa, yine Benjamin’e dönersek, “...dil her durumda yalnızca iletilebilir olanın iletilmesi değil, aynı zamanda iletilemez olanın da simgesidir.” Dille deneyim, birbirinden bu şekilde kopar: deneyimin soyutlamaya direnen, üçüncü terimlere çevrilemeyen boyutu, iktidarın gözünde alaşılamaz kaldığı ölçüde yok sayılır. Halbuki, her zaman bu Tarih’in istediği şekilde akılcı ve anlaşılır olamayız; yaşama, şeyleri deneyimleme, dünyaya ait olma biçimlerimiz bu dile çevrilemez, tercüme çabaları ise ancak iğreti ve uygunsuz olabilir: “...Annesinin ardından neden ağladığını samimiyetle anlatma isteği, olanları akla uygun biçimde izah etme kaygısıyla birleşince, sözleri, bu hüzünlü olaya hiç yakışmayan rahatsız edici bir nitelik kazanmıştı.”

İktidarın deneyimi geçersizleştirme yollarından biri, kişiyi ancak sessizlikle anlatılabilecek olanı söze dökmeye zorlamaksa - keza, Ayşegül Devecioğlu’nun bir röportajında söylediği gibi, suskunluk da dilin imkanlarından biridir; anlatmamayı yeğlemek değil, susarak anlatmak için- bir diğeri de iletişimin doğrudan inkarıdır. Daha önce bahsettiğimiz gibi, iktidar çokluktan korkar. Kürtçe’nin yıllar yılı yasaklı dil olması; 12 Eylül darbesinin aslen devrimci hareketi değil, Beşmeşelik gibi Kızılbaş mahalleri hedef alması bu yüzden. Çünkü bunlar, alıştığımız anlamda bir ‘devrimci irade’ taşımasalar da, sistem tarafından tam olarak içerilemezler; tercüme edilemezlikleri, yıkmayı amaçlamadıkları sistemde çatlaklar oluşturur. Böylece salt varolma biçimi, düşman addedilir. Ziyaret’in sonundaki “Wax!.. Wax keçîka min, berxika dîya xwe, cana min, Lorîna min..” feryadı, düzene bir saldırı değil, acının doğal biçimde söze dökülüşüdür -çünkü insan kendine yabancı bir dilde acı çekemez -; fakat bu kendiliğindenlik, iktidar tarafından tehdit olarak algılanır.

Altı çizilmesi gereken bir nokta, yazı boyunca bahsettiğimiz ‘iktidar’ın, tarihten kopuk ve bağlamsız bir iktidar olmadığı: söz konusu olan, elbette, genel olarak kapitalizm, özel olarak ise 1980 sonrası Türkiye’de etkin olan neoliberal iktidar. Zaten Kış Uykusu’nun derdi, bu yer ve bu zamanda kurulan iktidar ilişkilerinin her birimizin gündelik hayatında, dilinde, bir şeyleri deneyimleme ve anlamlandırma biçimlerinde bıraktığı izler. Bu izlerin, hem kişiler, hem topluluklara göre değiştiği, tek biçimli olmadığı ise, hem Ayşegül Devecioğlu’nun öykülerinde, hem bu yazıda en çok vurgulanan unsur.

Fakat tam da bu noktada dikkatli olmak gerekiyor. Çoğulluğa saygı duymak, bu çoğulluğu oluşturan kişileri, belli başlı kategoriler altında - “...Gece iş işçileri, Doğu’da boşaltılan ve yakılan köylerden kaçan Kürt göçmenler... daha sakal traşı olmamış bir travesti... geceden kalma alkolikler, uyuşturucu müptelaları...” - listelemekle mi mümkün olur gerçekten? Ayşegül Devecioğlu’nun hem tekilliğe müdahale etmeme yolundaki gözle görülür özeni, hem Bir Öykü Yazmalıyım’da açıkça ortaya koyduğu temsil konusundaki hassasiyeti, bu gibi noktalarda çatırdıyor. Nitekim bu isimlendirmeler, sınıflandırmalar, sıraya koymalar da yukarıda bahsettiğimiz soyutlamanın ve üçüncü terimler vasıtasıyla anlaşılır kılmanın biçimlerinden biridir aslında. Öte yandan, baskı ve zulüm gören tüm gruplardan bahsetmeye çalışmak, neoliberal saldırının çok yönlülüğünü göstermekten çok, yekpare bir ‘ezilenler’ sınıfı yaratarak, bu grupların birbirinden farklılıkların, kendi aralarındaki iktidar ilişkilerinin ve güç eşitsizliklerinin üstünü örtmeye de hizmet edebilir. Basitçe ‘temsil sorunu’ olarak adlandırıp geçemeyeceğimiz, yalnızca kitapta problemli olarak görülebilecek bir nokta olarak değil, politik bir konum alırken hepimizin her zaman dikkat etmesi gerektiği, keza asla aşılıp tüketilemeyecek, hep akılda tutulması gereken bir mesele bu.

Peki deneyimin tekilliğine, sözün tercümeye direnen yanına bunca özen göstermek neden gerekli? Kuşkusuz, vurgulanmak istenen, kitlesel hareketlerin boşunalığı ya da imkansızlığı değil; fakat tekilliğin de direniş için vazgeçilemezliği. Keza nasıl iktidar tek bir merkezden yayılmıyor ve ‘ezilenler’ de kimi ilişkiler içinde ‘ezenler’ haline gelebiliyorsa, biz de ‘kış uykusu’ndan “...keçi ayaklı bir kır tanrısı gibi” uyanmak yerine, “...unutamayışın ve anımsayamayışın pusundan sıyrılıp, umutlu rüyaların yumuşacık ışığında güzelleşmeyi” umabiliriz. Kış Uykusu'nu dehşetli yapan, derinliği değil, düş görmeyi imkansızlaştırması. Düş görmek, bu bağlamda, iktidara umutsuzca teslim olmayı reddetmek, değişimin mümkün olduğunu görmek ve buna ilişkin söz üretmektir. Eğer Arendt’in dediği gibi, söz ve eylem aynı madalyonun iki yüzüyse, “Söyleyecek sözümüz, çözümü geliştirecek gücümüz var” diyen kadınlara daha dikkatli kulak verilmeli belki.

“...Balıklar, kadınların ayaklarının dibindeki torbanın içinde hayattalar henüz; kuyruk vuruşlarından belli bu...

“Cumartesi, Pazar dahil,” diyor garson.

“Kuyular zifir gibi,” diyorum.

“Açık dediysek su gibi getirmesinler çayı,” diyor kadınlardan diğeri.

Son bir kuyruk vuruşu bekliyorum; “Bir kuyruk vuruşu noktaladı bu sözleri” cümlesi için, tek bir kuyruk vuruşu... Öykü yazabilirsem bu sözler iyi durur orada. Ama bitmiyor. Balıklar hala ölmüyor...”

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.