Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-930-6
13x19.5 cm, 64 s.
Liste fiyatı: 11,00 TL
İndirimli fiyatı: 8,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Sema Kaygusuz diğer kitapları
Sandık Lekesi, 2000
Doyma Noktası, 2002
Esir Sözler Kuyusu, 2004
Yere Düşen Dualar, 2006
Yüzünde Bir Yer, 2009
Karaduygun, 2012
Barbarın Kahkahası, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sultan ve Şair
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2013
2. Basım: Ocak 2017

Romanları ve hikâyeleriyle tanıdığınız Sema Kaygusuz’dan ilk kez bir oyun. Herkesin seyirci kalarak suç ortağı olduğu kadim bir husumetin kısa hikâyesi olan oyun Haliç köprüsünün üstünde, tam lüfer zamanı, martıların havalandığı yerde kurulan bir sahnede oynanıyor.

Sultan ile şairin karşılaşması, yüzyıllara uzanan bu kanlı söyleşi, balık avı sırasında, uzun bir bekleyişin, sessizliğin içinden doğuyor. O gün orada olup da gösteriyi kaçırmayanlar, sayıklayan belleğin kendi tarihini nasıl yeniden ördüğüne tanık oluyorlar.

Sema Kaygusuz bize oyun okumanın da çok güzel olabileceğini kanıtlıyor.

OKUMA PARÇASI

Birinci Sahne açılış, s. 11-12.

Güneşli bir sonbahar sabahı Eminönü'nü Karaköy'e bağlayan Galata köprüsünün üstündeyiz. Köprünün üstündeki birkaç kişi sırık oltalarını denize sarkıtmış balık tutmaktalar. Balıkçıların hemen gerisinde trafik akar. Zaman zaman otomobillerin korna seslerini, yolcu teknelerinin düdüklerini duyarız ve elbette aniden yükselip dinen martı seslerini... Balıkçıların hepsi yan yana dizilmişlerdir. İçlerinden biri, özenli ve temiz giyimiyle ŞAİR (65-70) dikkatimizi çeker. O da herkes gibi balık tutmaktadır. Birkaç saniye sonra sahneye iyi giyimli, görünüşüyle göz alan SULTAN (35-40) girer, üstünde oldukça şık bir takım elbise vardır. SULTAN balıkçıların arkasından dolanarak dikkatle onların yüzüne bakmaya çalışır. Sanki birini arıyordur. ŞAİR'in yanına geldiğinde duraklar. Aradığı kişiyi nihayet bulmuştur.

Oyun boyunca sürecek olan Şair'in doğal tavrı ile Sultan'ın soğukkanlı tekinsizliği, sahnedeki psikolojik gerilimin temel kaynağıdır.

SULTAN — Afedersiniz beyefendi rahatsız ediyorum...

ŞAİR — Buyrun?

SULTAN — Mızrağımı sizin göğsünüzde unutmuşum.

ŞAİR — Anlayamadım?

SULTAN — Mızrağımı diyorum, sapladıktan sonra geri çıkarmayı unutmuşum.

ŞAİR — Ne diyorsun birader, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?

SULTAN — Diyorum ki vaktiyle sapladığım mızrak sizde kaldı.

ŞAİR — Bana mı saplamıştın?

Sultan Şair'in göğsüne hafifçe uzanır.

SULTAN — Evet tam şuraya...

Duraklar. Sesi alaycıdır.

ŞAİR — Deme ya, nasıl bir mızraktı bu?

SULTAN — Şahane bir işçiliği vardı. Hindistan hükümdarının sünnet hediyesiydi. Yakut ve zümrütlerle bezeli kabzası beyaz yeşim taşındandı. Kabzanın tam bitimindeki kûfi süslemelere bakmaya doyamazdım. Bıçak kısmı demirdendi tabii. İşte ben bu şahane mızrağı tam göğsünüzün ortasına sapladım. Sizden böğürtü gibi bir ses çıktı, can havliyle bileğimi tuttunuz, derken gözleriniz matlaştı, gerisini hatırlamıyorum.

Şair canı yanmışçasına göğsünü sıvazlar.

ŞAİR — Peki ne zaman oldu bu?

SULTAN — Herhalde bin yıl kadar önce, tarihini tam bilmiyorum... ne var ki olayı anbean hatırlıyorum.

ŞAİR — (Alaylı) Bir saniye bir saniye biraz yavaş olalım... hatırladığın adamın bizzat şahsım olduğundan emin misin?

SULTAN — Elbette, sizi nerede olsa tanırım.

ŞAİR — Biraz daha açık olalım, senin tarafından öldürülen adam olduğumu mu söylüyorsun, yoksa öldürdüğün adamın ben olduğunu mu?

SULTAN — Ne fark eder? İkisi de aynı anlama geliyor.

ŞAİR — Olur mu yahu? Ölü adamın niteliği burada çok önemli. Birinde ölü adam olarak ben özneyim, nasıl hatırladığına bağlı olarak... ama diğerinde cinayetin nesnesiyim ki bu benim açımdan çok daha feci.

SULTAN — Lafı dolandırmayın her iki cümlede de aynı adamsınız zaten.

ŞAİR — O kadar abuk sabuk konuşmana rağmen kafan hiç karışmıyor bakıyorum.

SULTAN — Niçin karışsın efendim... ne de olsa ölü daima ölüdür.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emre Caner, ''Mızrağımı sizin göğsünüzde unutmuşum'', Sol Kitap Eki, 6 Kasım 2013

''Dünyaya inanmak küçük bile olsa denetimden kaçıp kurtulan olaylara yol açmaktır.'' der Deleuze. Methiyeler düzenleri bir tarafa bırakırsak şairlerin mısraları hep o denetimden kaçıp kurtulan uzama dairdir. Onlar dünyaya inanıyorlardır çünkü. Belki de bu yüzden korkulur şairlerden. Belki de bu yüzden sevmez sultanlar şairleri. Muktedirler kontrol obsesyonuna kaptırmışlardır kendilerini. Görmek, izlemek, denetlemek isterler. Ele avuca sığmaz oysa şairler. Kelimenin diz çökmeyen köz halini en iyi onlar bilirler.

Bir patırtı kopması kaçınılmazdır, Galata Köprüsü üzerinde Sultan ve Şair karşı karşıya geldiğinde. Güneşli bir sonbahar sabahının dinginliği, balıkçıların sabırla rızık bekleyişi, köprüye düşen martı sesleri arasında gerçekleşir bu karşılaşma. Sema Kaygusuz’un yetkin kaleminden okuruz olan biteni; bir kurgu sahnedir gözümüzün önünden akıp giden. Ama o sahne her yerdedir. Tarihin karanlık satırlarında, gerçeğin sızılı köşelerindedir. Geçmişe ait olduğu kadar şimdiye de aittir. Bizim ülkemize de, diğerlerine de. Sema Kaygusuz’un sultan ile şairi Endülüs’te yaşamıştır ve Bağdat’ta ve de İstanbul’da. Galata Köprüsü’nde karşılaşanlar, hepsidir. Sultan, şairin gövdesine sapladığı kabzası yakut ve zümrüt bezeli mızrağı geri istemektedir. Bitmeyen bir hesaplaşmanın mekânıdır şehrin asıl merkezi. Bu baş döndürücü köprü üstü.

Sultanın soğukkanlı tekinsizliği sayfalar boyu sürer. Tutkuya buladığı nefreti de. Tanıdık, bildik tavırlardır bunlar tüm sultanlarda olan. “Zehir gibi sözlerinle halkımın gözünde beni küçük düşürdün. Sözcüklerin cehennemin dibinden geliyordu,” diye yakınır sultan. Eleştiriye tahammülsüzdür. Eser, gürler, vurur, kırar, parçalar hatta öldürür. Ama çare değildir hiçbiri. Ölü ozanlar bile susmazlar. Sözcükler aşar ölümlüğü. Bu hakikat, metinde sultanın ağzından da doğrulanır: “Çünkü öldürülemiyordun, dirhem dirhem damla damla kelimeye dönüşüyordun.” Hallacı Mansur gelir o an insanın aklına. Başka şairler gelir. Yakılanlar. Bitmez katledilenler. Hetorodoks bir varoluştur şairlerinki. Ayrık durur onlar. Kâinatı kavrayışları da farklıdır sözleri de. Çağlar değişir, yüz yıllar birbirini takip eder. Ama şair hiçbir çağa sığamaz. Özellikle de içinde yaşadığına yabancıdır: “Vandallığın yerini soykırım aldı, talancılar kapitalist oldu! Köleler işçi, tebaa dediğin cemaat oldu!” diyerek feryat eder.

Şairlerin de zaafları yok değildir. Şair ve Sultan’ın satır aralarında hissedilir bunlar. Küstah olabilirler bazen. Korkarlar. Onlar da severler alkışı, övgüyü tıpkı sultanlar gibi. Yine de şair, sultan değildir. “Bir şehir surlarla çevriliyse bir gün mutlaka zapt edilecek,” der sultan kendi gücüne güvenerek. Oysa bir yerde bir sultan varsa o da zapt edilecektir. Kuvvetle muhtemelilk bir şair tarafından delinecektir zırhları, duvarları. Sözün gücü muktedire batacaktır, onun zümrüt ve yakut kaplamalı mızrağından daha derine hem de. Son sahneye varıncaya dek sürer gider Sultan ve Şair’in uzlaşmaz karşılaşması. Perde kapanmadan önce son sözü şair söyler; tekrar tekrar okunası bir tiratla noktalar diyeceklerini: “... Ne zaman bir adım öne çıksam acı bir şiirden aşağı sallanan herkesim.”

Gözlerinin bir tiyatro metninin üzerinde gezindiğini unutuyor okuyucu elinde Sultan ve Şair’i tutarken. Bir masalın içinde yol alır gibi sahneler peşi sıra imgelere dönüşüyor. Okuyucu ve izleyici olma hali birbirine karışıyor. Bu oyunun aslında hâlâ süren bir kâbus olduğunun farkındalığı da yaşanıyor. Üstelik Sultan ve Şair tüm derdini 60 sayfada anlatıyor. Ve öykü, roman, oyun fark etmiyor; Sema Kaygusuz bizi bir kez daha heyecanlandırıyor.

Devamını görmek için bkz.

Bahar Çuhadar, ''Sultan’ın kudreti, Şair’in kibri'', Radikal Kitap, 1 Kasım 2013

Eminönü ve Karaköy’ü birbirine bağlayan, balıkçıların ve turistlerin meskeni Galata Köprüsü’nde sıradan bir gün. Martıların çığlıkları trafiğin keşmekeşine karışırken, oltasını denize salan, şair kılıklı bir adam. Bu balıkçı şaire yanaşıp “Ateşiniz var mı?” doğallığında ondan “mızrağını” geri isteyen, “Sultan” kılıklı bir başka adam. “Kılık” lafın gelişi; kimliklerini asıl açık edecek olan ağızlarından dökülecek ve bir atışmaya dönüşecek sözcükleri. Galata Köprüsü’nün eski İstanbul’u yenisine bağlaması gibi, bugünün İstanbul’undanmış gibi görünen bu iki adam da okuyucuyu/izleyiciyi yüzyıllar öncesinde yaşanmış olay, kişi ve düşüncelere götürecek.

Sema Kaygusuz’un kaleminden dökülmüş bir oyun metninin içindeyiz. Sultan ve Şair, okurlarının, Kaygusuz’dan okuyacağı ilk ama diline yabancılık hissetmeyecekleri bir oyun. Tek bir gün içinde, tek mekânda ve iki kişi arasındaki diyaloglar üzerine kurulmuş metin, okuru farklı yüzyıllardan dört kanlı vakanın içine çekiyor. Her biri dönemin farklı despot iktidarları ve o iktidarlara türlü şekillerle kafa tutan şairleri arasında geçen...

Oyunun Sultan’ı, kendi halinde balık tutan şairin karşısına her sahnede farklı bir halife/padişah olarak çıkıyor. Şair’e, iktidarı döneminde kendisine kelimeleriyle, düşünceleriyle nasıl da başkaldırmış olduğunu anımsatıyor önce. Vaktiyle onu alt etmek için canını nasıl aldığını anlatıp aralarındaki hesaplaşmada eksik kalan bir şeyleri tamamlamaya kalkışıyor. Kimi zaman katledilen şairin göğsünde unuttuğu, yakutla bezeli mızrak oluyor bu, kimi zaman şairin kellesi!

Fikirleri aykırı ve zararlı bulunduğu için yakılan, derisi yüzülen, türlü fenalıklarla katledilen şair/düşünürlerle, onların ölüm fermanlarını imzalayan despot liderler arasındaki husumet, tarihten gerçek kişi ve olayları anarak Galata Köprüsü’ne, günümüz İstanbul’una taşınıyor metin boyunca.

Önce dostu ve veziri, sonra kendisine ihanet ettiği için başdüşmanı haline gelen Arap şair İbni Ammâr’ı öldüren Endülüslü Abbadi Meliki El Mutemid ile 800’lere götürüyor bizi Kaygusuz, misal. Ya da “En-el Hak” düşüncesiyle, Tanrı’nın varlığını kendi varlığıyla açıklayan Hallac-ı Mansur ile Mansur’un katledilmesi emrini veren Abbasi Halifesi Muktedir Billah oluveriyor, Şair ile Sultan. Bir başka sahne Şair’i Hurufi bir derviş, Sultan’ı ise Hurufiliği önce kendine yakın tutan, daha sonra Tanrı’nın varlığını harfler, sayılar ve şekillerle yorumlayan bu inancın temsilcilerini öldürten Fatih Sultan Mehmet olarak çıkarıyor karşımıza.

İronik ve muzip

Şairlerin kibirleriyle padişahların kendi kudretlerine âşık halleri arasında dalgalanıyor, Kaygusuz’un ironik ve muzip replikleri. Açık ve sade ifadelere, esprili atışmalara, tasavvuftaki “En-el Hak” düşüncesini bir lüferin varlığında temsil etmesi gibi incelikli göndermelerin eşlik ettiği leziz bir oyun yaratmış Kaygusuz. Kudretle kibri, despotizmle özgür düşünceyi çarpıştıran, âdeta “tarihte olan hiçbir şeyin asla tarihte kalmayacağını” vurgulayan bir oyun bu. Kaygusuz’un Sultan ile Şair karakterleri nezdinde günümüze taşıdığı tarihi husumetlere dair bilginiz/ilginiz yoksa da dert değil. Son sayfasıyla birlikte El Mutemid ile İbni Ammar, Muktedir Billah’la Hallac-ı Mansur ve Fatih döneminden Hurufilerle daha derin bir tanışmaya heves edeceğiniz bir metin, Sultan ve Şair.

Kaygusuz’un not ettiği sahneleme kurgusu, seyirciyi avucuna alacak ironik replikleri, zamanda kırılma yaratan diyalogları ve edebi-tarihi derinliğiyle sahneye başka türlü yakışacak bir tekst... Bir küçük öneri: Oyunu sahnelemeye niyetlenecek topluluklar program kitapçığına, bahsi geçen tarihi kişiliklere/olaylara dair ufacık bilgiler not etmek gibi bir deneme yapabilir.

SULTAN: Bin yıl kadar once... Bahardı sanıyorum. Bağdat’taydık. Günlerce işkence gördünüz. Önce çarmıha gerildiniz... ardından deriniz yüzüldü, sonra dilim dilim kesildiniz, ayaklardan başlayarak... en yakın arkadaşlarınız çevrenizde ağıt yakarken ayaktakımı üstünüze taşlar yağdırıyordu. Yine de gülümsüyordunuz. Ürpertici bir şekilde gülümsüyordunuz. En sonunda kesilen kafanız bir sırığa geçirilip ibretialem olsun diye sokaklarda gezdirildi. Nasıl olduysa o kafa kayboldu. Müsaadenizle kafayı geri almaya geldim.

ŞAİR: Ne yapacaksın kafayı?

SULTAN: Müzeye koyacağım.

ŞAİR: (Sakindir) Anladım... gayet iyi anladım... berbat bir kamera şakası bu değil mi? Hiç komik değil! Sadece zevzeklik! Eğlenecek başka birini bul kendine. Sokakta televizyona çıkmaya meraklı bir dolu insan var.

SULTAN: Sizin gibi bir ermişe böyle alelade konuşmalar hiç yakışmıyor.

ŞAİR: Başlatma şimdi ermişine! Aksine, her cehennemin zebanisiyim ben.

SULTAN: Halbuki siz günahkârlara değil en çok Tanrı’ya yakındınız.

ŞAİR: Hadi oradan! Uluorta Tanrı’dan söz etmek bayağılıktır!

SULTAN: O yüzden mi “Ben Tanrı’yım” diye dolanıyordunuz Bağdat’ta?

Kitaptan

Devamını görmek için bkz.

Yonca Güneş Yücel, "Galata Köprüsü’nde bir şair", Birgün Kitap Eki, 13-26 Aralık 2013

Sema Kaygusuz’un ilk oyunu olan “Sultan ve Şair,” hatırladıklarımız ve unuttuklarımızla sanki belleğin oyununu oynuyor bize. Sultan ve Şair karşılaşması, belleğin tüm kırılganlığını anlatmak üzerine kurgulanmış. Zamandaki buğu, Galata Köprüsü üzerindeki deniz havasının rutubetine saklanarak bir sızı yaratıyor yürekte. Anlıyoruz ki, her şey mızrağını şairin göğsünde unuttuğunu söyleyen bir Sultan’la başlıyor. Sonrasında aynı Sultan “Endülüslü Abbadi Meliki El Mutemid” olduğunu söylese de yitik tarihsellik duygusu, bir sızı olarak yaşanıyor okuyucuda. “Zehir sözlü” şairin, zamanında hükümdarlığını ilan eden asi bir “nankör” olduğunu bilmek; üst üste yığılmış tarihsel imgelerin ağırlığıyla sadece şairin oltasını ağırlaştırıyor. “Balık,” anlık olarak bildiğimiz unutkanlıklarımızın aslında nasıl da büyük olayların unutkanlığı olduğunun temsili gibi. Belleğimiz, temsille daha da kırılganlaşsa da, şairin Sultan’a sövgüsünde düğümlenir kalır tarih. Sultan’a seslenir şair, “hem piçsin, sevdiğim fahişeden doğma hem de evlat kadar yakınsın bana.” İşte kadınlığımızdır tarihin, belleğin, mitin kıskacında ufalanan. Ama hemen doğrultur bizi yazar, şairi perişan kılan balıkların ölümleriyle... Öyle değil mi? Ölgün bir tarihi yeniden anlamak gibidir kadınlık.

Sultan’ın, şairin peşinde olduğu bir kurguyla sahneler devrilirken “karanlığın” bilinmezlikle şimdiye, bugüne ulaşma gayreti ne de büyük bir cesaret ve gerilimdir. Hele “şık bir trençkotla” Sultan yeniden sahnede ise. Çağdaşlık dediğimiz bu şimdiki zaman deneyimi, trençkotlu bir Sultan’ı karşımıza çıkarsa da şairin melankolisidir, gerçeğin ne olduğu ve sabırla beklenilen balıklar. Öyle ya, şair, “en çok kaybolmak için geldiğini” söylediğinde Galata Köprüsü üstüne, Galata Köprüsü, dünya olup çıkmıştır; altıyla üstüyle. Üstünde, dalgınlar balık avlar; altındaki meyhanelere sarhoş olunmaya gelinir. Hiç kimsenin ayık olmadığı bir dünya gibidir Galata Köprüsü.

Tarihin her döneminde “şair” olan bir adamın yalnızlılığıdır bu dünya. Öyleyse, oyunda da “Türkçenin en tanınan” şairi Yüksel Sorgun, modern zamanların ironisi gibidir. Aynı çemberin içinde dolanan şairin yalnızlığı, değişen sultanların mızraklarının ucunda ya da ölüm fetvalarının dilindedir. Şairle, Sultan arasındaki gerilim, modern ile arkaik arasındaki gerilimin bir tezahürü olmasından öte aralarındaki gizil bağın aşikârlığıdır. Şair, “lüferin sızısını” dinlerken kutsalı, alemin kendisini çoktan anlamaya koyulmuştur.Tarihsel sorgulamalar sağaldıkça Sultan, Şair’e hayran bir okur olur. Sultan, artık bilmem kaçıncı yüzyıldan gelen bir halife değil, sıradanlığı ve dünyeviliğiyle şair Yüksel Sorgun’un şiirlerine hayranlık duyan sıradan bir okurdur. O vakit, yükselmenin, yücelmenin şaire meylettiği diyaloglarda “katı yürekli” kayıtsızlık, şairin gerçeği olur. Şairin yeteneği, şiirdeki mecazla hayatı yaşamasıdır; aynı anda sancısıdır. Kim ki “ben de şiir yazdım bak dinle!” dediğinde böylesi bir eşitlenmeye karşı Sultan olacağının melankolisidir. Ani, apansız bir kalabalık çıkagelir hayatına. Karmaşa, Sultan’ın şiirinin hikâyesi olan, tutkunu olduğu cariyenin başına indirdiği topuz gibi hayatına iner. Dünyası, “cariyenin güzelliği patlamış bir küre”nin misalidir. Şair yere devrilmiştir, gölgesiyle verdiği savaşın yenilgisi, iktidardan ve savaştan ettiği nefrettir de. Basitliğe ve sıradanlığa duyduğu arzunun yenilgisidir, söze yenikliği.

Şiirin mecazının ihtişamına öfkedir onunkisi. Şair tüm yeniklerin tarihinde yerini aldığı gibi tüm yeniklerin de mezarıdır. Şairin öne doğru adımı, karanlığa, uçuruma yolculuğudur. Sema Kaygusuz’un yolculuğa çıkardığı okuyucular kadar oyuncuları da, insanın tarihsel dünyası içinde dünyanın bilgisine “söz”le ulaşmanın, kaybolmanın kendine özgülüğüne tanık olurlar. Yazar, iki adamın karşılaşmasına soktuğu kadınlarla, diyalog akışlarında öylesine büyük kesintiler yaratmaktadır ki, “sözün” büyüsüne, gücüne inanmamaya ne hacet...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.