Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-953-5
13x19.5 cm, 304 s.
Liste fiyatı: 28,50 TL
İndirimli fiyatı: 22,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Sema Kaygusuz diğer kitapları
Sandık Lekesi, 2000
Doyma Noktası, 2002
Esir Sözler Kuyusu, 2004
Yüzünde Bir Yer, 2009
Karaduygun, 2012
Sultan ve Şair, 2013
Barbarın Kahkahası, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yere Düşen Dualar
Yayına Hazırlayan: Eylem Can
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım (Doğan Kitap): 2006
7. Basım: Mart 2014

"Kumsaldaki taşlara bakarak da okunabilir denizin soyağacı. Taş, kumsalın en eskisidir çünkü; kayaların kumla akrabalığını pürüzsüz yüzünde bir dert gibi taşır. Issızlığın kadim bilgisine sabırla bekleyerek erişmiştir. Taşın da bir ahlakı vardır, evet. İnsankişinin katlanamayacağı durmaklığa içkin bir ahlak kakılmıştır bünyesine. Taş taşlaşmakla önceki denizini yitirmiş, yitireceği hiçbir şey kalmamış bir kimsedir. Kumlaşıncaya değin yeniden doğan denizlere bakacaktır hep. Bu yüzden, işte tam da bu yüzden, asla kumsaldaki taşları toplamamalı. Yoksa ölürler."

Yere Düşen Dualar ilk kez yayımlandığı 2006'dan günümüze, birçok okur ve eleştirmen tarafından "destansı, mistik, alegorik ve çok katmanlı bir roman" olarak değerlendirilmiş, beğeniyle karşılanmıştır. Anlatmayı da anlattığı kadar önemseyen, zengin bir hayal gücünün ürünü olan bu romanı nitelikli edebiyattan zevk alan okurlarımıza özellikle tavsiye ederiz.

İÇİNDEKİLER
Üzüm
Söylenti
Dokunuşlar
Ahtapotun oğlu
Üzüm yağmacısı
Galenos
Zehir
Lodos Kitaplığı
Tenin üzgünlüğü
Yakub
Biçimler
Latife Keşal
Eşkina
Şom
Demirbüken
Mercan
Dağ yokluğu
Gam
Çağrı
Merhamet
Altın
OKUMA PARÇASI

Giriş bölümünden, s. 11-13

Hakkımda çıkan söylentiler olmasa ne yapardım bilmiyorum. Saçımdan tırnağıma bütün görünüşüm, ada halkının dizginsiz hayal gücünün eseridir. Alabildiğine kısalan sözümü, dediğimi yalanlayan abartılı beden dilimi, hepsinden öte, muğlak bir zaman diliminden şimdiki zamanın perdesine düşen karaltımı tümüyle onlara borçluyum. Beni burada sözcük sözcük, santim santim yarattılar.

Söylentinin doygunluğa ulaşıp herkesi etkisi altına alması bundan dört yıl öncesine rastlar. Durgun, güneşli bir eylül günüydü. Durgunluğu özellikle vurguluyorum. Burası yıl boyunca topu topu yirmi gün rüzgârsızdır. Genellikle sesler uzaklarda tuz olur. Henüz işitilmeden kristalleşirler. Birbirimizi duyabilmek için rüzgârı arkamıza alırız. O eylül, sözcükler yörüngemize düşüyor, kaçamaklı cümleler kurulamıyordu. Öte yandan kulak tırmalayan inanılmaz bir gürültü sarmıştı ortalığı. Yazın sona ermesiyle birlikte, iskeleyi karnaval yerine çeviren turistler, bagajlarında kasa kasa şaraplar, hezaren sepetler, zeytinyağı şişeleriyle akınlar halinde feribota doluşup adayı terk ediyorlardı. Biz ada yerlileri yine bir başımıza kalıyorduk. Bağbozumu yeni bitmiş, tarım işçileri konakladıkları barakalarda yataklarını toplamaya başlamışlar, onlardan geriye sokakları saran üzüm burukluğu kalmıştı. Onca hareketliliğe karşın, benim için her zamanki gibi sıradan bir gündü.

Sabah sekiz otuzda kütüphaneyi açmış, küçük tüpte çayımı demlemiş, formika masamda öğlene değin bulmaca çözmüştüm. Kitapları tasnif etmeyi bırakalı çok olmuştu. Kütüphanem bir tür kitap gömütlüğüdür. Okuru olamayan ölgün bir yer. Kışın ders çalışmaya gelen okul çocuklarından başka gelen giden yoktur. Cumhuriyet'in ilk yıllarında inşa edilmiş basit bir dikdörtgenden ibaret, odunsulaşmış sarmaşıklarla sarılı, yüzyıllık bir kabre benzer. Ön cephesindeki iki küçük pencereden çiğ yeşil tayflar sokulur içeri. Binaya dışarıdan bakınca, sert kabuklu bir kasvet, içeri girmeden kolaylıkla duyumsanabilir. Ne ki, adadaki bütün duvarlar ince, geçirgendir de. Saklanmak olanaksızdır. Hele rüzgârsız zamanlarda, sesler seslere, algılar algılara karışır.

Söylenti yayılıncaya değin, ön yüzünde "masamın çekmecelerinde gizlilik derecesi hizmet özel'den yüksek evrak bulunmadığını taahhüt ederim" yazılı bir kart yapıştırılmış formika masam, sekiz yıllık memuriyetimin olduğu kadar sessizce tuttuğum yasların da yeryüzünde tek tanığıydı. O zamanlar, iki süreci çok iyi tanıyordum. Biri kemiklerin esnekliğini yitirmesi, öbürü sararan kâğıdın kendiliğinden yırtıklar yaratması... Yoksul ve ışıksız halk kütüphanesinde, kâğıt küfü içinde unutulmuş, yavaş yavaş çürümekteydim. Öğlene doğru artan rutubetle birlikte, çıplak gözle zorbela seçilen saydam toz böcekleri her yanımı sarmaya başlar, kaşıntıdan deliye dönerdim. Kitap sayfalarında üreyen bu büyük kavim, kütüphaneyi tümüyle işgal etmesi yetmezmiş gibi beni de yiyip tüketmek için bölükler halinde saldırıya geçerdi. O gün, artık kaşıntıya dayanamayıp her zamankinin tersine öğle yemeği için dışarı çıktım.

İnsanlar gün ortasında beni görmeye alışık değillerdir. Çarşının içinden çay bahçesine doğru yürürken, dükkânların önünde pinekleyen esnaf, balkonlarda gün öldüren yaşlılar, bahçelere toplaşmış kadınlar beni soru yağmuruna tutacakları yerde bel bel suratıma bakarak kendi aralarında bir şeyler konuştular. Nedense kimse babamın sağlığını sormadı. Çay bahçesine girmeden önce fırından haşhaşlı çörek aldım. Fırıncı avcumdaki bozuk paraları yüzüme bakmadan alıp grileşmiş önlüğünün cebine attı. Bakkala girip iki dilim eritme peynir istedim. Tezgâhın arkasında bir örümcek gibi bekleyen Muzaffer Kardeş olabildiğince yavaştan alarak, soğutucudan sarı yaldızlı eritme peynir çıkardı. Bütün bu ayrıntılar, birbirinden bıkmış insanların sıradan davranışları olarak görünse de oldukça sıradışı, neredeyse korkutucu bir sessizliği işaret ediyordu. Sözleşmeli bir suskunluktu karşıma çıkan. Annemden bir haber almış mıyım, babamı doktora götürmüş müyüm, bizim bağın üzümünü hangi fabrikaya satmışım, kimse ilgilenmiyordu. Anlaşılan o ki, benimle ilgili bir söylenti yayılmıştı; henüz kulağıma gelmeden adanın merkezini ele geçiren tatsız bir hikâye.

Komşular, alışıldığı gibi karşıma çıkıp olayın aslını sorguladıktan sonra bol azar ve öğütle makul bir süre beni yaşantıdan tecrit etmek yerine, bana karşı tedbirli, uzak davranıyorlardı. Bu susmayı tanıyordum. Bir bakıma sessizlik katliamıdır bu. Düşmanlığı, nefreti, dövüşü tatmadan gün geçtikçe kayalıklaşan bir yalnızlığın ortasına üfürülüverirsiniz. Hakkımda çıkan söylenti her neyse herkesi fazlasıyla tedirgin etmiş olacak ki, yıllardır kimseciklerin fark etmediği gövdem adanın meydanındaki koca memeli tanrıça heykeli denli görünür hale gelmişti. O heykeli yapıldığından beri korkunç bulmuşumdur. Gözbebekleri olmayan, boş bakışlı bronz kadın, bütün varlığımı yutmak üzere kollarını bana doğru uzatmış, koynuna sokulmamı bekler.

Sanıyorum herkeste aynı etkiyi uyandırmış olmalı ki heykelin karşısındaki banklarda oturanların sayısı bugüne kadar üçü-beşi geçmedi. Çevremde genişleyen kuşkulu sessizliğin ardından ben de heykel gibi birdenbire bronzlaşmıştım. Bronzdan aşkın bir bronzluktu benimki. Tenimdeki eriyik alaşımın istemsizce sertleştiğini duyumsayabiliyordum. Herkes beni seyrediyor, seyrederken biçimliyor; bense o biçime mahkûm, kımıldayamıyordum.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ahmet Sait Akçay, "Yere Düşen Dualar’ı Postmodern Bağlamda Okumak", Hürriyet Gösteri, Eylül 2006

Sema Kaygusuz’un ilk romanı Yere Düşen Dualar, Türk romanının çıkışına koşut olarak okunabilir. Romanın hem Kaygusuz hem de Türk edebiyatı için yeni bir kazanım olduğu da kuşkusuz. Belirli ölçülerde Postmodern aura’dan beslenen roman, Türk romanın kanonları arasında yerini alacaktır.

Postmodern kurmaca, Türk romanını belirgin biçimde görünür hale getirdi. Berna Moran, “Postmodenist yazarlar, romana dış gerçekliği yansıtan sosyoloji, ahlak ya da felsefe alanlarında doğruları dile getiren bir metin değil, kurmacanın kendi dünyasında oynayan bir oyun olarak bakarlar” der. Gerçekçi bir çerçevede başlayan roman, özellikle ikinci bölümde kurmacanın kendi dünyasında ele alınan çarpıcı bir üst gerçekliğe bürünüyor. Postmodern yazarlar genelde “arayış-quest” durumunu metnin merkezine koyarlar. Yere Düşen Dualar da, anlatıcının annesinin kaybolmasıyla başlayan arayışta olduğu gibi temelde bir arayışın öyküsü…

Roman’da ilk bölüm olam Üzüm “ben-anlatıcı”yla kurgulanmış. İkinci bölüm olan Altın ise üçüncü tekil kişi ağzından anlatılıyor. Birinci bölümdeki anlatıcı, aynı zamanda romanın baş kişisi olan Leylan Karaca’dır. Bir kütüphanede memur olarak çalışmaktadır. Rutin denebilecek bir hayatı vardır. Hayat çok gerilimlidir onun için. Annesi onu terk etmiştir. Yaşadığı adanın gizemli olduğu kadar tekinsiz bir tarafı vardır artık. Anlatıcı kendisi hakkında çıkan söylentilerle kurgulanmıştır, bir bakıma ilk bölüm bu söylentiler etrafında gelişir. “Hakkımda çıkan söylentiler olmasa ne yapardım bilmiyorum. Saçımdan tırnağıma bütün görünüşüm ada halkının dizginsiz hayal gücünün eseridir” diye başlar roman. Anlatıcı, daha ilk cümleden kurmaca bir kişi yaratır; söylenti de bir kurgudur çünkü. Halk Kütüphanesinde çalışan Leylan Karaca kendisini, “kağıt küfü içinde unutulmuş, yavaş yavaş çürümekteydim” diye betimler. Bir biçimde ada halkının duyarsızlığıyla cezalandırılmaktadır. “Biçimlendiğini ve o biçime mahkum olduğunu” hissetmektedir.

Kaygusuz, ilkel mitolojiyle kentsel kültürü içiçe veriyor, bu içiçeliği birçok hikâye besliyor. Roman iki bölümden oluşuyor. Üzüm adlı ilk bölümde, mekan bir adadır. İlkel -belki en doğal demek daha doğru olur- bir yaşantıda yaşayan adalılar ile adaya gelip giden kentsoylular arasındaki kültürel doku uyuşmazlığı konu ediliyor. Adalı olmak yerli olmakla eşdeğerdir, adalının dünyayı algılama biçimi de oldukça farklıdır. Eşyayı bütünleyen bir algılaması var adalının. Eşyayla, doğayla organik bir ilişki içerisinde yaşıyor halk. İki uç kültürel çatışkı düzleminde ada hikâyesini okumak mümkün.

Romanın giriş kısmında, anlatıcın adadaki tek dostu falcı Latife Keşal’dir. Umursamaz bir kadındır o; çöplükte bile ferah bulan birisi... Latife Keşal, baktığı falda anlatıcıya babasını öldüreceğini söyler. O günden sonra anlatıcı, etraftakilerin tarafından bir baba katili olarak kurgulandığını düşünmeye başlar.

Leylan Karaca, duyumsadıklarıyla özdeşlik kuruyordur. Yalnızlığını hikâyeler yoluyla giderecektir. Hikâye anlatmak gündelik hayatta bir sağaltmadır aynı zamanda. Annesinin kaybından sonra yıkılan babası bir çile mağarasına kapanır gibi kırk gün kırk gece dışarı çıkmaz. Vicdan azabından arınmış olarak onu karşılamak için yaptığı mistik bir ritüeldir bu.

Anlatıcı, Ressam İhsan Sonay’ın bir gün kitaplarını emanet olarak kütüphaneye bırakmak istemesi vesilesiyle kitaplarla tanışır. O güne kadar kitaba zimmetli mal olarak bakan Leylan Karaca, ressamın getirdiği kitapların arasından Galenos’un yazdığı bir kitabı fark eder. O günden sonra, Galenos üstüne türlü kitaplar okumaya başlar. İhsan Sonay’ın kitapları arasında Sandık Lekesi adında bir kitap daha vardır. Anlatıcı kitabın arka kapağındaki fotoğraf hakkında çeşitli yorumlar yapar. Romanın ilerleyen bölümlerinde Lodos Kitaplığı adı altında unutulmuş ve terkedilmiş kitaplar koleksiyonu kurmaya karar verir. Yazar, kitaplar ve okurlar hakkındaki görüşlerini sunar, daha çok popüler kültür kitapları üzerinden yorumlarda bulunur. Bu bölümler, yazarın kısmi bir poetik duruşunu göstermektedir.

İkinci bölüm ise, kurmaca bir kişilik olarak çizilen Ecmel’in adayış öyküsü çerçevesinde gelişiyor.

Romanda metaforlardan ziyade insan-doğa arasındaki metanomik ilişki biçimleri göze çarpar. Üzümün insanın bir parçası olması, kendisinin meydandaki heykelle özdeşleşmesi gibi... Roman dilindeki başka çarpıcı taraf ise, eşyayı insanîleştirmek. Eşyaya insanî sıfatlar yüklüyor anlatıcı. “Bir bakıma taşın kederini paylaşmaktı bu.” …ağrıyan taşıydım kumsalın...” “…üzümün çığlığını dinledim...” “…taşları dinlemeye kumsala gidiyorum...” “…en çok denizin fırtınayla boğuşurkenki halini seviyorum” gibi benzetmeler, Doğulu mistik bir hava katıyor romana. Öte yandan, rüya anlatımında kullanılan dil klasik tasavvuf metinlere bir gönderme olarak okunabilir.

Kurmaca tarihsel kişilikler ve hikâyeleri postmodern kurmacanın olmazsa olmazlarıdır. Anlatıcı, “…ibretlik meseller anlatan birisi olmaya yelteniyorum. Tarihe geçmiş yalvaç kişilikler arasında en çok İsa’yı sevmemin nedeni budur” diyerek anlatma hevesini açıklamaktadır. Ortaçağda yaşamış filozoflardan İbn Kıftî Useybia’nın kurmacası Ortaçağ İslam kültürünü referans göstermektedir. Aynı şekilde Galenos’un hikâyesi de Antik kültüre götürüyor bizi.Ve ayrıca Yakup ve İsa’ya ilgili metinleri de sayabiliriz.

Postmodern metin yıkıcıdır, altüst eder. Bu gerçekle romanı okuduğumuzda, çok belirgin yıkıcı tavırlarla karşılaşırız. Postmodern kurmaca, yazarın yerine metni esas almıştır. Metnin anonimleşmesi söz konusudur. Metnin bağlamını yazar değil, özellikle romanın ikinci bölümü olan Altın bölümünde öteki metinler kurar.

Postmodern Etik ve Kurmaca

Yere Düşen Dualar’da Ortaçağ’dan Antikiteden, Gılgameş’ten, İslam’dan, Eski Ahit’ten, Mitolojiden izler bulmak mümkün. Tematik olarak roman, adanmışlık ve arayış bağlamında postmodernliğin çoğulluğunu barındırıyor. Hem mistik, hem mitik, hem gerçekçi, hem anti modernist unsurlarla çizilen roman, farklı bağlamlardaki örüntüsüyle dikkat çekmektedir. Postmodern etik, yazarın seçimlerinde özgür olmasıdır kısaca.

Romanın önemli özelliklerinden biri de Kaygusuz’un erkeğe has deneyimleri/pratikleri kurgularken kurduğu dil. Erkek dilini altüst ederek kuruyor hikâyeyi. Sıradan bir sakal tıraşını öylesine dramatize ediyor ki, o yalınlık usturanın ucunda şiddete dönüşüyor. O dramatik sahnenin korkunçluğunu, her an birini boğacak durumda olan berber ve başını ona teslim etmiş kişiyi betimlemesi, bir kurban ritüelini andırıyor. Estetik bir tıraş sahnesi, zevkten şiddete evriliyor. Bir şiddet dilinin yansımasıdır sanki. Diğer pratik de güreş müsabakası. Tam üç kez bir güreş müsabakasını ayrıntılarıyla dramatize eden anlatıcı, son derece maskülen olması gereken dili feminen kılıyor. Kabalık, ifadelerde dişilliğe bürünüyor. Güreş sahnelerinde tıraş sahnesindeki anlatımın tam tersi bir duygu veriyor, anlatıcı. Şarapçılık ve balıkçılık gibi erkek deneyimlerini aktarırken kurduğu dil çok daha farklı.

Geçirgen/Likid Kimlikler/Aradalık

Postmodern edebiyatın en önemli özelliklerinden biri keskinliği yok etmesidir, toleranslı bir algıyı öncelemesidir. Değişkenlik ve belirsizlik kavramları üzerinden söylem üretir. Yazar Toplumsal Cinsiyet Gender kavramının içini boşaltmayı hedefler. Ecmel adında roman kişisi önce kadın kimliğiyle bir anne rolündedir, daha sonra Adamkadın kişiliğiyle görünür, en son Hünsa olur. Üç kimliği bir arada taşıyan bir kadın karakter... Çok kimliklilik bariz olarak görülmektedir. Her üç kimlikte farklı deneyimler yaşıyor Ecmel. Hep aradalık durumunda gibidir. Aslında iyi kötüleşiverir, kötü iyi oluveriyor. Bir bakarsınız acımasız Sirk Patronu, hikâyesini anlatırken gözyaşı döker.

Yere Düşen Dualar, sözcüklerin özenle seçildiği Türkçenin güzel diyarlarına, hoş bir gezintiye çağırıyor okurları.

Devamını görmek için bkz.

M. Gökşen Buğra, "Yere Düşen Dualar’da 'Gerçeklik'in Evrimi", Varlık Dergisi, Eylül 2006

Yere Düşen Dualar, Türk Edebiyatı’nda daha çok öyküleriyle tanınan Sema Kaygusuz’un 2006 yılında yayımlanan ilk romanıdır. Roman, bir adada yaşayan anlatıcı Leylan’ın ailesiyle, ada halkıyla, doğayla, zamanla ve varlığıyla iç hesaplaşmalarının konu edildiği ilk bölüm “Üzüm” ve ilk bölümün izdüşümlerinin efsane düzleminde anlatıldığı “Altın” adlı ikinci bölümden oluşur. Anlatıcı Leylan, çok sevdiği amcasının ölümü, ardından annesinin evi terk etmesi sonucunda suskunluğa bürünen alkolik babasıyla yaşamak zorunda kalmış; söylencelerle yaşayan ada halkına günbegün yabancılaşmıştır. Doğada huzur bulmak isteyen sanatçıların ve turistlerin ziyaretlerinden olumsuz etkilenen ve yozlaşmaya başlayan ada, karakterlerin kişisel kopuşlarının bütünlüklü bir yansıması olarak yer alır. Anlatıcının adada somut olarak var olmayı başaramaması, onu, Latife Keşal adlı bir falcıya sığınmaya ve falların, rüya yorumlarının gerçekliğinde huzur bulmaya itmiştir. Leylan, bir yandan babasının suskunluğunu bozarak aile trajedisini çözme isteği taşırken, Latife Keşal’ın yorumlarından biriktirdikleriyle kendi soyut dünyasını kurar. İlk bölümde doktorların ümidi kestiği babası hasta yatağındayken anlatmaya başladığı hikâye, ikinci bölümdür. Bu bölümün anlatıcısı da Leylan’dır; ancak iç içe geçen hikâyelerde başka anlatıcı sesleri de duyulur. Tek gözü olmayan bir oğlan, ölünce adını alacağı atı Yâşur, babası ve erkekleşen annesinin yer aldığı ikinci bölümde, Adamkadın olarak geçen anne oğluyla bir yolculuğa çıkar. Gerçeküstü öğelerle kurulan yolculuk ormanda başlar ve anne ile oğlun defalarca kopuşu ve birleşimiyle devam eder. Yolculuğun amacı, romanın sonuna kadar gizlenmiş olsa da bölüm boyunca yalnızca “yolculuk”tur. İlk bölümde yer alan Nevin’in hikâyesinde ve ikinci bölümde oğlanın babasının ölüm döşeğinde anlattığı hikâyede geçen “ölümsüzlerin diyarı”, romanın sonunda anne ve oğlun babanın cesedini götürmesiyle “ölüm”le buluşur ve tamamlanır.

Yere Düşen Dualar, bireyin varolma huzursuzluğunun aile trajedisiyle bağlanarak işlendiği, adayla sembolize edilen dünyada kişisel çürümenin çevresel yansımalarının gösterildiği ve huzursuzluğu çözmeye çabalayan bireyin gerçeküstü bir düzlemde kendine yolculuğunun romanıdır. Bu yazıda amaçlanan, Yere Düşen Dualar’da somut gerçeklikten mitsel gerçekliğe uzanan bir evrimin zaman, mekân ve karakterler üzerinden nasıl yansıtıldığı, somut dünyada var olmanın huzursuzluyla epiğe özlem duyan bireyin ‘bütünleştirme’ arzusunun olanaksızlığı sorununu değerlendirmektir. Ancak belirtilmelidir ki romanı oluşturan unsurların türsel çeşitliliği, onu sınıflandırma noktasında kesin yargılara ulaşılmasını engeller. Bu nedenle, sınıflandırmadan bağımsız olarak metnin kendi tutarlığı referans alınmıştır.

Daha romanın başında “Beni burada sözcük sözcük yarattılar” (9) diyen anlatıcı, kendi varlığını ada halkının söylentilerine ve ona biçtiği kalıba, yüklediği anlamlara borçlu olduğunu belirtir. Anlatı kahramanın “dil düzleminde ölçülebilir” şekilde yaratıldığının imlenmesi, onun gerçekle ilişkisinin olmayabileceğine ya da zayıf olduğuna işaret eder. “Söylenti”lerle varlığı görünür kılınan anlatıcı, zamanla kendisi de söylentilere inanmaya başlar; yani başkaları tarafından “kurulan” bir kahraman olduğunu kabul eder. Bu durumda söylentinin, sözcük anlamıyla bile gerçeklikten kopuşu ifade etmek için seçildiği düşünülebilir. “Görünürlük” ve “görünmezlik” eserde izi sürülen önemli bir motiftir. Görünür olmak, gerçekten var olmak anlamına gelir; ancak bu görünürlükte bile anlatıcının aradığı “gizem”dir: “Hakkınızda ne çok şey biliniyorsa o kadar gizemlisiniz, bilgiler tutarsız olmalı” (91). Bu nedenle herkes kendi hikâyesini teklifsizce ve sakınmadan anlatır; birinci bölümde adada, ikinci bölümde sürekli değişen düzlemlerde iç içe geçen gerçek ve gerçeküstü hikâyelere rastlanır. “Bilinmek” arzusu, “gizem”le örtülmeye çabalanır; çünkü çizilen gerilimde gerçek tek başına bulunamaz; mutlaka bir söylence, rüya, mitsel bir inanışla çevrelenir. Bu durumda gerçeğin, tek başına “inanmak” için yeterli olmadığı, nedenselliği bulmak için mite yaslanıldığı söylenebilir.

Anlatıcının Latife Keşal’ı ziyaretleri onun için bir “ayin” havasında anlatılır; çünkü Latife Keşal fallarını anlattıkça içinde bulunulan zaman ve mekân yerini kurmaca’ya bırakmaktadır ve bu kurmaca dünya, anlatıcının huzursuzluğunu gideren tek yerdir. Anlatıcının kuvvetli ‘iman arzusu’, Latife Keşal sayesinde doyurulur: “Beni tam anlamıyla görünür hale o getirdi” (81). Görünür kılınarak varlığını onaylatan anlatıcı, “O konuştukça bu dünyaya ait bütün biçimler hayal ürünü oluyor artık” (81) sözleriyle somut dünyanın dışlandığı zamanlarda “dünyeviliğin bütün zorbalıklarıyla baş edebildiğini” söyler. Latife’nin yorumlarına inanmak, kendini yeni baştan şekillendirecek bir Tanrıya inanmak gibi sunulur; ona imanı çok güçlü olduğundan somut dünyanın tanrılarıyla ilgilenmez; onun sayesinde “tanrılara boyun eğdirecek bir irade” sahibi olur. Böylece “iman”la kurgulanan gerçeküstü dünyada huzur bulur ve sonsuzlaşır; kendi hikâyesini yaratmanın zeminini hazırlar. Eğer mite inanarak kurulan yenidünya olmasa zaman ve mekân algısı doğacak; yaşadığı dünyayı anlamlandıramadan kabullenmek zorunda kalacaktır. Latife Keşal’ın anlatıcı üzerindeki tanrısal hükmü onun ‘gerçek’ düzleminden kopup büyülenmesiyle ve bu uyuşuklukla huzur bulmasıyla ilişkilidir. Anlatıcı yaşadığı dünyadan kopmayı arzular; Latife ile hem zamansal hem de mekânsal olarak bunu başarır: “Kendi zamanını yaşayan yeni bir hayat sunar bana” / “Sonsuzluğa değin kıpırtısızlığa cezalı semboller yığını bir kader odasına kapatıyor beni”. Kendi zamanını yaratma ve köşesiz, dairesel bir odada sonsuzluğu bulma. Anlatıcı, kendisini bulma yolculuğunda Latife’nin yardımıyla kavrayıştan ve düşünceden arınarak kendi gerçekliğini yaratır: “Onunki izini sürmekte olan yaşantımı anıştıran aşkın bir gerçekliktir. Bir yandan hayal gücümü tetiklerken, öbür yandan kavrayışıma el koyar. Dünyayı doğaçtan algılamaya başlarım” (82). Mircea Eliade’ın Edebi Mitosun Evrimi adlı kitabında “Umutsuzluk ya da İman” başlığı altında değindiği “inanma ihtiyacı” anlatıcı Leylan ile Latife Keşal arasındaki ilişkiyi anlamaya yardımcı olabilir:

İman bu bağlamda, diğer birçoklarında olduğu gibi, her tür doğa ‘yasası’ndan mutlak kurtuluş ve dolayısıyla insanın tahayyül edebileceği en yüksek özgürlük anlamına gelir: evrenin ontolojik kurtuluşuna dahi müdahale etme özgürlüğü. Bu, sonuçta, yaratıcı bir özgürlüktür. Başka bir deyişle insan yaradılışla işbirliği için yeni bir formül oluşturmaktadır. (153)

Anlatıcı Leylan’ın barışamadığı yaradılışını yeniden kurmasını sağlayan, Latife Keşal’a duyduğu imandır; bu sayede özgürleşir ve iç içe geçen hikâyelerde kahramanları yoluyla varlığı sorgulatır.

Dünyanın, varlıkla birlikte huzursuzluğu hediye eden bir yer olması, bu yüzden kaçışın bir üst-dünyaya ulaşmak için yapılması gerektiği “Kurgulamaya cezalıların cehennemi: Dünya” (111) denilerek vurgulanır. Önceden çizilmiş olan bir yazgıyı değiştirmenin imkânsızlığı, anlatıcıyı rüyasından ve Latife’nin fallarından birikerek yarattığı yeni yazgıya taşır; kuracağı dünyada kadere yer yoktur: “Başkasının yazılar yazdığı./Veya bir başkasının üstümüze yazılar yazmaya kalkışamayacağı asla!” (117). Gerçeklikten kopuş, her şeyin yeni baştan şekillenmesi düşüncesi ne kadar sıklıkla vurgulansa da gidilen mitsel dünyanın “dil” düzlemiyle sınırlandığı görülür. Franco Moretti, Modern Epik adlı kitabında epiğin modern olarak nasıl yaratılabileceğini şöyle açıklar: “Epiğin büyük dünyası [artık] dönüştürücü eylemde değil ancak tahayyülde, düşte, sihirde şekillenecektir” (17). Anlatıcının ikinci bölümün oluşturulmasında başvurduğu yöntem de budur; “dönüştürücü eylemin olanaksızlığı”nı kavradığı için epik dünyasını bir “rüya” gibi kurar. Yaratılan epik kurgu, tıpkı klasik epikler gibi “bütünleştirme” çabasındadır: “Tek bir kitapta olmalı her şey. Sekize bölünmüşlerim ve Ecmel ve Mercan ve Kutsi. Hiçbir yerde başka adlar altında buluşmalıyız yeniden” (144). Ancak bu bütünleştirme arzusu, tek bir kahramanla değil iç içe geçen ve yer değiştiren karakterlerle sağlanır; hiçbir karakter ‘kahramanlık’ göstermez. Anlatıcı, gerçekleştireceği epik rüyasında kendini değil onu hapseden düşünceyi özgürleştirmek ister: “Yazmalı, ama yazılamayacak denli kopmalıyız hayattan. Başka yerde yaşayamayan endemik varlıklar gibi tek bir trajediye sığmalıyız hepimiz” (144). İkinci bölümdeki epik anlatı, insanın ölüm gerçeğiyle yüzleşen bedeni kadar varlıkla savaşan ruhu, çözemediği ruhsal bunalımların nedenselliğini sorgulayan bir rüya olarak kalır.

Romanın ikinci bölümünde kurulan dünyanın “bütünlük” arzusu da, yeni baştan gerçeklik yaratısı da birinci bölümün huzursuzluğuna bir çözüm bulmak kaygısı taşımaz; umut ancak umutsuzlukla beraber vardır; saf bir kurtuluş ve huzur arayışından söz edilemez. Birinci bölümdeki “büyüme sancıları”, “ölüm korkusu”, “çürüme” motifleri, ikinci bölümde de sürer: “Gerçekliği bir çekirdek gibi içine gömülü, çarpıcı bir kurmacadan öteye gitmeyebilir anlatılanlar. Ne de olsa geçmiş, anımsandığı kadar mutlak ve saftır” (170). Anlatıcı, yeni bir dünya kurarken bile hayal gücü bildikleriyle -geçmişiyle- sınırlıdır (90); bu yüzden gerçeklik algısı “anımsandığı, anımsanmak istendiği” ölçüde kurmacada biçimlenir. Söz konusu bütünleştirme arzusu, parçalanmış bir aile trajedisinin çözümü olarak sunulduğundan anlatıcının amacı, “babasıyla başka kahramanların bağrında kaynaşarak kendi dışında kuracağı başka bir bütünlüğe kavuşmaktır” (145). Babayla kaynaşmak, sırrı çözmek, asılı kaldığı zaman diliminden düşüp “şimdi”ye ulaşabilmektir.

Anlatıda gerçeklik algısı somut zamandan zamansızlığa doğru evrilir. Bu evrimde öne çıkan motifler yaşamı sınırlayan “ölüm” ve sonsuzluk arzusunu belirten “ölümsüzlük”tür. Anlatıcının annesinin evi terk ettiği gün onun “o anda asılı kalma”sı ve “o günden sonra dur”ması (35) şeklinde betimlenir; bir zaman diliminde takılı kalma, “büyüyememek” olarak tekrarlanır. Çünkü büyüyememek, zamanla beraber akamamak, yaşayamamış olmak, dolayısıyla çürümek anlamına gelir. Anlatıcı için bilmediği aile trajedisinin, yani geçmişin tekinsizliği onu bir ana hapsettiğinden; bu sırrın çözülmesi gelecek için bir başlangıç noktasını, “şimdi”yi yaratacaktır: “Geçmişi öğrenebilmek isteyişimin tek nedeni, şimdiye kavuşmaktı. Som, dokunulmamış bir şimdi yaratacaktım kendime” (115). Franco Moretti modern epikte kullanılan “şimdi”yi şöyle ifade eder: “Kendisini geçmişe doğru çeken, gelecek tarafından peşine düşülen şimdi… ‘İlginç’ bir şimdi: dengesiz ve üstbelirlenmiş” (281). Yere Düşen Dualar’da da sıklıkla üstünde durulan, özlem çekilen ama yaşanamayan “şimdi”, geçmişin baskısıyla ezilmektedir. İkinci bölümün gelecek olduğu varsayıldığında anlatıcının da dediği gibi amaç “dokunulmamış bir şimdiye kavuşmak”tır. Anlatıcı, hatırlayarak zamanın ıstırabını azaltacağını düşünse de “geçmişinin hemen her sahnesini anımsamak için bir yığın çağrışıma tutulsa da içi bomboştu” (154). Her ne kadar anlatıcı büyüyememiş olsa da çelişkin şekilde “yaşından fazla bir hayat yaşamak” vurgusunun yapılması, ikinci bölümde “babasının bin ölümünü ölmek, bin hüznünü yaşamak” şeklinde açımlanır: “Asla paylaşamayacakları bir zaman dilimine sıçrayıp yaşıt oldular” (173). Büyüyememek, babasının suskunluğuyla birlikte sırrını sahiplenmektir. Bu durumsa anlatıcının “anlamaya çalıştığı”, içinden çıkamadıkça saplandığı “gerçek”in olanaksızlığıdır.

Anlatıcının ikinci bölümdeki gerçeklik kopuşunu sürekli dile getirmesi de okurun gerçeklik algısının anlatıyla şekillenmesini sağlar: “Bütün görüntüler, kuşku uyandırıyor; yer ile zaman, toprak ile gök arasında sürekli yer değiştiren gerçeklik, Sağgöz’ün benliğini odalara ayırıyordu” (223). Anlatıcının ikinci bölüm için seçtiği döngüsellik, mekân algısıyla pekiştirilir: “Ailecek kusursuz bir dairenin içinde yaşarlardı böylece. Yerkabuğunun biçimiyle uyumlu bir evde dünyaya sezdirmeden varlıklarını sürdürürlerdi” (152). Özlenen aile birliği, döngüsellikle sonsuz kılınacaktır; ancak ilk bölümdeki gerçeklikten kopulamadığı için trajedi farklı düzlemde devam eder. Anlatıcının ikinci bölüm üzerinde kurduğu manipülasyon, kurmacanın nasıl oluştuğu ve gerçekliğin nasıl şekillendiği noktalarında öne çıkar. Hikâyeler anlatılmadan önce zamana ve mekâna ilişkin önbelirlenimler sunulur; bu sayede okurun zihninde anlatıcının arzuladığı şekilde bir zemin oluşmaya başlar. “Kuşkusuz her ormanda olağandışı bir yan vardır. [….] onların girdiği ormansa, yalnızca bir kişinindi; aynı kabusu ömrü boyunca benliğinde taşıyan hüzünlü birinin zihni” (187).

İkinci bölümde yapılan orman tasvirleri, hep zamansızlıkla ilişkilendirilir: “Burada evrim tamamlanmamıştı. Gittikçe gerileyen bir evrim zamanındaydılar ya da” (188). Döngüselliğin varlığının inkâr edilemeyeceği ormanda sayamadıkları bir süre kalan kahramanlar dış dünyadan koptukça, mekân tersine evrilir. “Eskiden hayat bölünmezdi. Tekti” (129) diyerek babasıyla hesaplaşan ve bütün bölünmüşlüğü onun suskunluğuna bağlayan anlatıcı, bu tekliği babasıyla yeniden birleşmeyi amaçladığı kurmaca dünyada yakalar. “Ormana girer girmez zaman katılaşmıştı [….] Ama tekti. En önemlisi insansızdı” (189). “Ormanın zamansızlığına takılı bir hiçzamanda” (189) yoktan var etmeye, yeniden kurmaya başlayan anlatıcı, düzenini beğenmediği bir tanrının yerini alıyor gibidir. Ama her ne kadar zaman ve mekan üstüne sıçrasa da geçmişin gerçeğinden kopamaz. Hatırlayarak var olmaya çalışan ikinci bölümün kahramanına seslenen anlatıcı, kendi hatırlama korkusunu dışa vurur: “Bu yüzden yozlaşıyorsun hızla. Doymak bilmez cahilliğini geçmiş zamanın kanıyla besleyerek… Köşeye sıkışanların hep tarihe sığındığı gibi” (198). Mircea Eliade’ın yaklaşımına göre modern insan için tarihe sığınmak kişisel varlığı olanaklı kılmaktır: “Modern insan kendisini tarihin etkisine bıraktığı ölçüde bu kişisel olmayan varlığı sürdürme imkânıyla küçülmüş hissetmektedir kendini” (58). Sözlü kültürlerdeki kolektif bilincin, modern insanda yerini kişisel bilince bırakması, tarihin bireyin kendisini gerçekleştirmek için zorunlu hale gelmesini sağlar. Böylece anlatıcının hatırlamanın sonucunu yozlaşma, kaçma olarak belirlemesi, modern karşıtı bir tavır aldığını gösterir. Moretti’nin modern epik yaklaşıma göre bu türü oluşturan “yozlaşma” süreci, anlatının birinci bölümden ikinciye evrilmesinde, yani modernden epiğe dönüşünde yaşanan ilk süreçtir: “Modern dünya sisteminin avuçları içine aldığı yalıtılmış bir toplum ve ona belirsizlik dolu aşırı vahşi hızlı bir dönüşüm süreci dayatan sistem. Bu eşitsiz ve bileşik gelişmenin romanıdır aslında” (282). İlk bölümde anlatıcının kişisel varlık bunalımı, adadaki yozlaşma süreciyle iç içe sunulur; yalıtılmış bir adada yabancılaşan anlatıcı, ikinci bölümü kurarak ona dayatılan sistemi reddetmiştir.

İnsanın kendine hükmettiğini düşündüğü doğaya da gizil bir gücün hükmettiği yargısına varması, doğaya bir kişilik kazandırarak onu sahiplenmesi, hem güvende hissetmesini hem de varlığını anlamlandırmada bir destek edinmesini sağlar. Uygarlığın Huzursuzluğu’nda Freud, insan ruhunun huzursuzluğundan kaynaklanan sancıların zamanla dışarı atılarak ilerlendiğini söyler: “Böylesi keyifsizliklerin kaynağı olabilecek her şeyi benden ayırma, dışarı atma, yabancı ve tehditkâr bir dışarının karşısına saf bir haz-beni koyma şeklinde bir eğilim çıkar” (28). Anlatıda ise bu huzursuzluğun bir üst-dünya kurularak dışarıda bırakılmak istendiği söylenebilir; anlatıcının arınması, “Başlangıçta ben her şeyi içerir, daha sonra kendinden bir dış dünya kesip atar” (28) diyen Freud’un tezini destekler niteliktedir. “İster istemez kendi zamanını yaratan birisi daha doğar karnından” (83) diyen anlatıcı, başının üstünde taşıdığını söylediği yeni dünyayı çürümekte olan kendinden bir parça kopararak var eder; sonuçta iç dünyada yaşananların kiri akıtılmış olur.

“Doğanın insanlaştırılması”, Freud’a göre büyük bir kazançtır; çünkü “kişiliği olmayan güçlere ve kaderlere karışılamaz; bunlar her zaman yabancı kalır” (17). “Freud’da Toplum, Kültür, Din Felsefesi” adlı yazısında Ali Babaoğlu Freud’dan şöyle aktarır:

Ama eğer unsurları arasında insan ruhundaki gibi tutkular söz konusuysa, eğer ölüm kendiliğinden olan bir şey değil de kötü bir istemin gücünden ise, doğada her tarafta insanın kendi toplumundan tanıdığı varlıklar dolaşıyorsa, o zaman insan derin bir nefes alabilir, kendini tümüyle yabancı bir ortamda bile tanıdık hissedebilir, anlamsız korkusu üzerinde ruhsal olarak çalışabilir. (17)

Yere Düşen Dualar’da kahramanların ilk bölümde doğayı kişileştirerek adada yaşamayı güçleştiren doğa koşullarını kolay kabullendikleri görülür. Kahramanların ölümle ilişkisinde ise Freud’un tespitiyle koşutluk gösteren özellikler vardır. İkinci bölümde yaratılan dünyada anlatıcı, o dünyanın karakteristiğine uyacak kahramanlar yaratır ve böylece birinci bölümdeki gerçek dünyada hissettiği huzursuzlukla başa çıkar. Sonuçta kurulan soyut dünyada anlatıcı, “korkuları üzerinde ruhsal çalışmasını” özgürce yapabilmiştir.

Anlatıda insanın baş etmekte güçlük çektiği doğa’yı kişileştirerek kendine yaklaştırma çabası, zaman-mekan ilişkisi penceresinden de sunulur. “Zamandan arındığımız kıta” (62) olarak betimlenen doğa, “denizin ömrü”, “taşın ahlakı” gibi sözlerle insanlaştırılır. Doğayla somut ilişki kuran beden olduğu için insan bedeninin doğayla baş edemeyerek zaaf göstermesi, bedenin grotesk unsurlarla aşağılanmasını getirir. Bedenin hastalık anındaki tepkisi ise ölümden gövdeyi kurtarmaya çalışan bir kahramanlık şeklinde anlatılır. Bu durumda bedenin olumsuzlanması, ölümsüzlük arzusuna işaret eden bir nokta olarak yorumlanabilir. “Ölüm, Kötülük ve Yolculuk” başlıklı yazısında Terry Eagleton Yere Düşen Dualar’da bir leitmotif olarak değerlendirilebilecek “hayatın kaynağı ölüm” (126) algısı üzerine şunları söyler:

Var oluşumuzun temelsizliğini kabul etmek, başka şeylerle birlikte, ölümün gölgesinde yaşamak anlamına gelir. Ne kadar gereksiz varlıklar olduğumuzu, hiçbir şey ölümlülüğümüzden daha çarpıcı biçimde gösteremez. Ölümü kabul etmek, daha bereketli yaşamak olur. Hayatlarımızın geçici olduğunu kabul ederek, onlar üzerindeki nevrotik hakimiyetimizi gevşetebilir ve böylece onlardan daha fazla lezzet alabiliriz. Bu anlamda, ölümle barışmak, ona karşı hastalıklı bir istek duymanın tam tersidir. (215-216)

Romanda kahramanların ölüm ve ölümsüzlük arasındaki geçişleri Eagleton’un tezini doğrular. Bir yandan ölümsüzlük yüzünden yaşamayı hiç tadamayan efsane kahramanları yer alırken; diğer yandan büyüyemediği, yaşayamadığı için ölüm korkusuyla savaşan kahramanlar yer alır. İkinci bölümün başında oğlanın babasının ölümü sonucu söylenen şu sözler, ölümün yüceltildiğini gösterir: “Çok üzgünlerdi, çürümekte olan bir yanlarını kesip atmışçasına rahatlamış, varoluşu şiddetle duyumsatan üzüntünün hazzıyla kendilerinden geçmişlerdi” (175). Ölüm, Yâşur için “Yaşama dair güçlü bir ima”dır. Varoluş her ne kadar ölümle kanıtlansa da ikinci anlatının kahramanı Yaşur ölümü terk edilmek olarak alımlar: “Ben ölmeyeceğim, asla babam gibi olmayacağım” (194). Yaşur’daki ölümsüzlük arzusu doğanın döngüselliğiyle açıklanır: “Tomurcuktan meyveye, meyveden çekirdeğe doğru değişen o olağanüstü döngüsellik nedeniyle ölümsüzlüğün olasılığına inanıp bir süre nara tapındı” (194). Ancak eserin sonunda ölümsüzlük arzusu, yerini oğlanın babasının doğduğu ölümsüzlük şehrine babasının ölüsünü götürmesiyle sonuçlanır. Bu noktada çemberin başa döndüğü ve “hayatın kaynağı ölüm” düşüncesine ulaşıldığı; yani sonsuzluğun varlığın huzursuzluğunu çözemeyeceği görülür. Daha önce de sözü edilen bütünleştirme arzusu hatırlandığında modernden epiğe açılan bir düzlemde başarılması olası olanın imkânsızlığının gösterildiği söylenebilir. Franco Moretti’ye göre: Dünya metninin “saklı ve boşa çıkmış arzusu: toplumsal tümlüğe hitap ederken, toplumsal tümlüğü temsil etmek. Yenilikçi ve popüler, karmaşık ve basit, dolaylı ve dolaysız olabilmek: avangard keşifle kitle kültürü arasındaki büyük yarığı kapatmak” (122). Moretti’nin de belirttiği gibi bu, boşa çıkmış bir arzudur. Ama Kaygusuz’un romanını, bu anlamda yarı-başarısız kabul etmek doğru sayılamaz; çünkü yazarın amaçladığı bütünleştirme ve varlığın huzursuzluğunu çözme arzusunun boşunalığını göstermektir.

Romanın çizgisel gibi başlayarak özellikle ikinci bölümdeki döngüsellik sayesinde yeni baştan okunabilirliği Moretti’ye göre modern epik olduğunu gösterir: “Zayıf, kararsız sona ermelerdir; ne metni bitirirler, ne de anlamını bir defada hepten kesinleştirirler” (55). Ancak Moretti için bu durum modern epiğin “bütünlükten yoksun” olduğu anlamına gelmez: “Bu daha çok epik formun tekilliğinin, kesin bir sonuçta değil, aksine hep yeni baştan başlama yeteneğine sahip olduğu anlamına gelir” (55).

Romandaki gerçekliğin somuttan mitsel olana yönelişi, hem birinci bölümle ikinci bölüm arasındaki dil farkı, hem de anlatı farkı ile geriye doğru bir evrimdir. Moretti’ye göre de yapılmak istenen “gerici” bir etkinliktir: “Kelimenin tam anlamıyla, gerici: modern toplumların aşırı karmaşıklığını ortadan kaldırıp, bireye sorgusuz hakimiyetini iade ederek, tarihi tersine çevirmeye çalışmak” (14). Somut gerçeklikte bireyin kaybettiği irade, kadere boyun eğme zorunluluğu modern bir roman havası taşırken, gerçeküstüne uzanan bölümde epik rüya, bireye kaybettiği iradeyi geri verir. İki bölümde de ana kahramanın anlatıcının kendisi olduğu düşünüldüğünde, ilk bölümde dilsel düzlemde var olan anlatının “roman”a, ikinci bölümde ise “epik”e yaklaşması, kurmacanın gerçek hayatla ilişkisini açımlar. Anlatıcı, varlıkla yokluk arasında gidip gelen bir roman kahramanıdır; ancak kurmacadan sıyrılıp epikte yaşamayı tercih etmesi, bu geriye evrimi açıklar. Mircea Eliade’ye göre: “Açıklayıcı olan ilkel davranışın derin anlamıdır; bu davranışı belirleyen ‘gerçek dışılıklar’ın dindışı dünyasına karşı bir mutlak gerçekliğe duyulan inançtır; son tahlilde, bu ‘gerçek dışılıklar’ bir dünya oluşturmaz, kelimenin tam anlamıyla par excellence ‘gerçek dışı’ yaratılmamış, var olmayandır bu: boşluktur” (94). Eliade’nin ilkel davranışı anlamlandırmak için öne sürdüğü bu yaklaşım, Yere Düşen Dualar’da yeniden kurulan dünyayla benzerdir; ancak Eliade, kurulan yeni dünyayı reddeder; anlatıda ise ‘boşluk’, soyut olanla, mitsel olanla doldurulmuştur.

Yere Düşen Dualar’da yeniden kurulan ikinci gerçeklik düzlemi, ilk bölümdeki acıya verilen şekil gibidir; somut gerçeklikten ayrılan hikâyelerde yazarın çevreye bakışında ve olayları alımlayışında kullandığı dil estetiktir. Hem değişen dili hem de anlatının niteliğiyle modernden epiğe, somut olandan mitsele evrilen gerçeklik, kişisel olandan yola çıkarak genel bir soruna “varlık-ölüm” ilişkisine açılır. Çevresel ve doğal yozlaşma, çürüme şeklinde insanlarda da devam ederken, anlatıcının amacı, hiçbir tanrının kurgulamadığı bir dünya tasarlamak ve varlığın huzursuzluğuyla aşınan ruhları arındırmak olarak gösterilebilir.

Kaynaklar

Eliade, Mircea. Edebi Dönüş Mitosu. İstanbul: İmge Yayınları, 2001.

Kaygusuz, Sema. Yere Düşen Dualar. İstanbul: Doğan Kitap, 2006.

Moretti, Franco. Modern Epik. Çev. Nurçin İleri, Murat Şahin. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2004.

Terry Eagleton. Kuramdan Sonra. Çev. Uygar Abacı. İstanbul: Literatür Yayınları, 2004.

Freud, Sigmund. Uygarlığın Huzursuzluğu. Çev. Haluk Barışcan. İstanbul: Metis Yayınları,

2004.

Devamını görmek için bkz.

Handan İnci, "Mistik Bir Büyüme Romanı: Yere Düşen Dualar", Cumhuriyet Kitap, Mart 2006

Bir öykücünün ilk romanı her zaman tedirginlikle okunur. Hele öyküde çok başarılı bir yazarsa. Sema Kaygusuz'un romanını bu duyguyla okumaya başladım. Daha ilk sayfalarda Kaygusuz'un etkileyici biçemiyle okuma zevkinin doruklarındaydım. Ama bir roman için ancak son sayfasına geldiğinizde fikir sahibi olabilirsiniz; bütünü kavradığınızda. İtiraf etmeliyim ki okumaya başlamadan önce kitabın ara başlık ve bölümlerine bir göz atmış, acaba yan yana akıp giden öykü ırmaklarıyla mı karşılaşacağım diye endişeye kapılmıştım. Bitirdiğimde ise şaşırtıcı inceliklerle kurgulanmış, derinlemesine işlenmiş bir roman vardı elimde. Bütün bu öyküler düşündüğüm gibi bir kesilmeye değil, daha çok anlatının gizli dikişlerle birbirine eklenip bütünleşmesine hizmet ediyor, ortaya "tam" ve usta işi bir roman çıkarıyordu.

Kaygusuz'un romanı önce şekil olarak dikkat çekici. Birbiriyle ilgisiz gibi görünen iki bölümden oluşuyor. Öyle ki her bölüm tek başına da "iyi bir roman" dedirtebilir size. Ama birinci bölümle ikinci bölüm arasındaki bağlantıların izlendiği bir okumada roman mükemmel bir bütünlüğe ve doyuruculuğa kavuşuyor. Birinci bölümde, kendi içinde yerine oturan, ama çok da derin anlam yüklemediğiniz cümlelerin aslında nasıl zengin çağrışımları olduğunu ikinci bölümdeki yansımalarında görüyorsunuz. Bu yönüyle Yere Düşen Dualar bizden döngüsel bir okuma tarzı bekliyor. Baştan sona okunup bitirilecek bir roman değil bu. Birinci bölümün tadı asıl ikinci bölümden sonra çıkarılıyor. Bu yapı romanın içeriğine de tam tamına denk düşmüş. Roman insanlığın birbirinde yinelenen hikâyeleri üzerine kurulu. Bir yandan insan tekinin büyüme macerasını, bir yandan da ölümsüzlüğün, ucu açık akıp giden bir hayatın korkunçluğunu anlatıyor. Doğa, hem kendini yineleyen hem de her yineleyişte yeniden doğuşu yaşatan döngüselliğini ancak ölümle gerçekleştirebilir çünkü. Bu yönüyle roman ölüme, onun "varoluşu şiddetle duyumsatan" üzüntüsüne bir kaside aynı zamanda.Romanda anlatılan hikâyeler de birbirini yaratan ve tekrarlayan bu yapıyı verir. Anne-baba ve çocuk hikâyelerinden oluşan üç daire birbirine geçmiştir. Kudsi Karaca ile anne babasının, Leylan ile anne babasının, Yâşur ile anne babasının hikâyeleridir bunlar. Her biri diğerinde yaşamayı sürdüren hayatlar... Yazarın dediği gibi matruşkalar gibi birbirimizin içindeyiz: "Yoksa karanlığa mı doğuyoruz? Başkasının yansısından ibaret varlığımızı kanıksamakla mı geçiyor ömrümüz? İç içe geçen matruşkaların hazin yalnızlığı hiç çıkmayacak mı bağrımızdan? (...) Her şey olması gerektiği gibiydi belki. Bütün düzenek aynı. Evrendeki herkesin içeriği birbirine benzeş. Herkesin üstbenliği bir öncekine bağlantılı... Ortak bir hikâyeyi yineleye yineleye gömüyorduk birbirimizi."

Büyüme Sancısı

Yere Düşen Dualar, insanlığın varoluşundan bu yana yinelenen bir yolculuğun romanı: Kendini aramak, büyümek, evrenin hakikatine ermek ve tamamlanmak... Romanda bu temalar kendi gerçekliğini ve varoluşunun anlamını arayan iki çocuğun yaşadığı büyüme sancısında işlenir: Büyümek kederli. Şiddet dolu. "Büyümek". Romanın ekseninde, yolculuğu anne-baba yüzünden yarım kalmış çocuklar var. Terk eden annelerin açtığı boşluklar, babayla hesaplaşmasını tamamlayamayan, büyüyemeyen çocuk, baba kıyıcılığı... Bu yönüyle psikanalitik incelemelere de çok zengin bir malzeme sunuyor roman.

Romanın birinci bölümü bir adada geçer. İkinci bölüm ise ormanda ve yollarda. İlkinde kendi gerçeğinin sırrını babasından sökmeye çalışan bir kızın, ikincisinde ise annesiyle birlikte çıktığı uzun ve acılı bir yolculukta hem büyümeye hem de kayıp baba yurduna ulaşmaya çalışan oğulun hikâyesi anlatılır. Romanın birinci bölümündeki görece somutluğa karşı, ikinci bölümde zaman belirsizdir. Bu yönüyle birinci bölüm hayatı, ikincisi ise efsaneyi imler. Zaten "her efsanenin bugünün metaforu olduğunu" da artık biliyoruz. Sadece zamanda değil, anlatının dilinde ve hikâyenin kendisinde de efsaneye yaslanır ikinci bölüm. Bu bölümü, Leylan ve babasının falı olarak da okumak mümkün. Zaten yazar da birinci bölümde yer verdiği bir fal yorumunda tam da bunu yapıyor, ikinci bölümde olup bitecekleri fal diliyle sezdiriyor bize.

Kaygusuz, romanına "ada", "dağ", "orman" gibi çağrışımları son derece kuvvetli ve edebiyatta çok işlendiği için de tehlikeli mekânlar seçmiş. Bu mekânların hem yüzyıllar içinde birikmiş çağrışım gücünden yararlanıyor hem de onlara yeni bir içerik kazandırıyor. Bir ada hikâyesi olan birinci bölümde, adanın denize gömülmüşlüğü ve ada insanını saran bungunluk anlatının kat kat yığılmasıyla duyumsatılır. Bir de "üzüm"le... Bu mitolojik meyve, durağanlığın içinde mayalanan, sabırla olgunlaşan hayatın metaforu olarak kullanılır. Bir yolculuğu ve arayışı anlatan ikinci bölümün metaforu ise "altın"dır. Romanda kandan damıtılan altın, hem insanın çekirdeğindeki değeri simgeler, hem de insanın özünü ancak arayarak bulacağını. Kanı yapan üzüm ve kandan damıtılan altın birbirlerini tamamlarlar bu şekilde: Kendini bulmak ve sabırla olgunlaştırmak. Bunun gibi ada ve dağ da birbirini bütünler. "Her dağ sahici bir denizden doğmuştur" çünkü.

Romanın birinci bölümünde anlatıcı, babasıyla birlikte adada yaşayan bir kızdır. Aslında anneleri tarafından terk edilmiş iki çocuktur onlar. Kudsi Karaca, bütün benliğini altüst eden bu acıyıyı içinden hiçbir zaman atamaz. Yıllar sonra aynı deneyimi kızı Leylan da yaşar. Annesinin gidişiyle onun da büyüme zamanı donmuştur. Cinsel kimliğinin gelişimi sekteye uğrar. İçinde bir "er-dişi" olarak kalır. Annesi gittiği gün, babası onun yüzünde bir "boşluk" açmıştır. Bu boşluğu doldurmak için yine babasının diline ihtiyacı vardır Leylan'ın. Onun sesinden kendi hikâyesini dinlerse ancak, unutulduğu bu adada yavaş yavaş çürümekten kurtulabilecektir. Çürümek ölememektir romanda. Ölümsüzlük lanetini taşıyanlar ölümün huzurunu yaşayamadan çürümeye mahkûmdur. Leylan da annesi, babası ve amcası arasında kilitlenmiş kendi hikâyesini ele geçirmedikçe yaşamaya başlayamayacaktır. Bunun için gözünü "tekinsiz bir yer" olan geçmişine, babasına diker ama, kaldırdığı matruşkanın altında annesine ağlayan bir çocuktan başkasını bulamaz.

Tanıdık Konular

Yere Düşen Dualar'ı çarpıcı bir roman yapan, bize son derece tanıdık gelen konuları, yepyeni bir solukla işleyebilmesi. Üzüm, altın, yol, dağ, orman, su, aramak, sınanmak, at, yüzük, yazmak ve yazılmak gibi kullanıla kullanıla neredeyse tüketilmiş metaforların romanda nasıl zengin çağrışımlarla bir araya getirildiğini göstermek için her birine ayrı bir yazı yazmak gerekir. Bu metaforlar anlatıya sadece derinlik katmıyor, aynı zamanda yapıyı da belirliyorlar. "Üzüm/çekirdek/şarap/sarhoşluk/rüya" arasında kurulan bağlarda olduğu gibi... Çekirdeğinin etlenerek üzümleşmesi, yıllanarak şaraplaşması onun binlerce yıldır tekrarladığı bir yolculuktur. Tıpkı insanın yaşama macerası gibi. Şarap ise romanda, zaman içinde mayaladığımız hayatımızı imler. Bütün niteliğini hem çekirdeğinden, hem işlenme yönteminden kazanır. Hayatımızın şifresini, çekirdeğini barındıran bir şarabın sarhoşluğu bizi özümüze indirir, rüyalarımıza kapı açar. Kudsi Karaca, kendi yaptığı şarabın sarhoşluğuyla uyuduğu her gece ormanda kaybolmuş, korku dolu bir çocuğu görür, sözgelimi.

Kendini üzümle özdeşleştiren Leylan da "üzüm yağmacısı" dediği babasında gizli sırlarını çözmek için onu bizzat ürettiği şaraplarla sarhoş etmeyi dener. Fakat istediği sonucu alamaz. Herkes kendi mayasını kattığı şarabın rüyasını görebilir çünkü. Leylan için de çözümü yine kendi şarabının sarhoşluğuyla gördüğü rüya getirecektir. Rüyasında bilge bir anlatıcıdan el almış, mesel lokumunun en iri parçasını ısırmıştır. Artık içine bakmayı ve baktığı her şeyin yerine geçmeyi başarırsa, o da her ısırışta bir hikâye anlatabilecektir.

Bölümün sonlarına doğru onu yazarken görürüz. Babasına seslendiği bu metinle içine bakmaya başlamıştır Leylan, ama henüz tam bir yazar değildir; kendisi gibi metni de eksiktir.. Yazısı sık sık boş kalan satırlarla yarım bırakılır. Tıpkı "annesinin gövdesinden zamansız dışlanmış, kendiliğinden uzayan bir cümle" olan Leylan gibi... bir yanıyla varoluşundaki sırlara henüz ulaşamadığını gösterir bu, bir yanıyla da anlatmaya çalıştığı hikâyedeki kişilerin (annesinin, amcasının, babasının) yerine geçmeyi henüz başaramadığını. Leylan, yarım kalmış metinle dışa vurduğu bu eksikliği, unutulmuş kitaplarla özdeşleşerek de tekrarlar romanda. Adanın çeşitli yerlerinden topladığı unutulmuş kitaplarla bir Lodos Kitaplığı kurar ve onları yarım bırakıldıkları yerden okuyarak tamamlamaya çalışır.

Gördüğü rüyadan sonra parmağına kanından damıttığı bir yüzük takan (eline kalem alan?) ve başının üzerinde "hayali bir kitap" gezdirmeye başlayan Leylan'ın artık bir "tasarısı" vardır. Aynaya her bakışında yüz yüze geldiği yarımlığını ve bırakılmışlığını unutturacak bir tasarıdır bu: "Terk edilmekle baş edemeyince gidebilme iradesini övmeye yelten(mek)". Böylece kendisiyle birlikte, "dışımda kuracağım başka bir bütünlüğe ikimiz birden kavuşabiliriz belki" dediği babasını da kurtarabilecektir.

Romanın ikinci bölümünü, Leylan'ın babasına anlattığı "hayali kitap" oluşturur. Leylan "başka adlar altında" buluşturduğu ailesinin hikâyesini "hiçbir şekline katlanamam" dediği otobiyografik kitaplar gibi değil, hayattan daha gerçekçi bulduğu efsanelerin tadında "anlatır". İlkinden daha yoğun simgelerle dolu bu bölümde anlatının dili lirikleşir, manzum ağıtlar ve dualar anlatıya arkaik bir tını verir. Adeta Gılgamış'ın, Homeros'un, Dede Korkut'un soluğunu duyumsarız. Leylan'ın "ağubozan bir hikâye", "ruh arıtacak bir ürperme" dediği bu bölümde Yâşur'un, annesiyle birlikte çıktığı uzun ve acılı yolculuğu okuruz. Yâşur bu yolculukta hem babasızlığıyla hem de yolculuk süresince erkek kılığına girerek "adamkadın"laşan, böylece onu anneliğinden mahrum eden Ecmel'e duyduğu öfkeyle boğuşacaktır. Sonunda yaşadığı maceralarla kendini sınayacak ve adını alacak, dinlediği mesellerle kapalı sol gözü açılacak, hakikati görecek ve bütün bunlar adına yarı yolda terk ettiği annesine katılarak baba yurduna gitmeye hak kazanacaktır. Yanlarında, ölümsüzlükle lanetlenmiş sülalelerine bir müjde gibi götürdükleri babasının cesedi de vardır. Atalarının günahıyla yüklü bu sülale, geçmişlerinin sisini dağıtamadıkları, yalanlarıyla yüzleşemedikleri için ölememeye yazgılıdır. Her ilkbahar aralarından bazıları ölümü aramak üzere yola çıkar ve geri dönmez. Yâşur'un babası da bunlardan biridir.

Her romanın anlatmak istediğini doğrudan ele veren cümleleri vardır. Altını çizip, "İşte, bu!" diyeceğiniz. Yere Düşen Dualar'da bu anlamda altı çizilecek pek çok cümle var. Ancak bunlardan biri, Yâşur'un rakibini yendikten sonra özdeşleşme hakkı kazandığı ata ruhunun söyledikleri, belki de romanın en can alıcı cümleleri:

"Bazen kendimize çıplak gözle bakınca kolayca göremeyeceğimiz bir denge kurarız. Tamamen rastlantı eseri gibi duran, ancak tümüyle iradî gelişen bu denge bizi derin gerçeklerden uzağa savurur. Algılarımız kayganlaşır. Herkes aynı göreceli oluşa saplı kalır. İşte bu karmaşadır oğlum. Kimileri için dünya bir kenardır. Tutkulu bir matematikçi için evren nasıl sayılardan ibaretse; denizde yaşayan Fenikeli, kayığından başka yerkabuğu bilmiyorsa; hayat da açıklanabildiğince parıltılı, açıklayamadığın kadar zifirî karanlıktır. Ve bu karanlıkta yalnızca inançlar vardır oğlum. İçine doğduğun daracık ömrü kabullenmen için..."

Yere Düşen Dualar da bize hayatın mutlak bir anlamı olmadığını ve onu tek bir kitap içinde açıklamaya kalkışmanın imkânsızlığını söylüyor. Binlerce kitap okuyup hepsini yakan ve evreni tek bir kitapla anlatmak arzusuyla tutuşan Useybia'nınki gibi bir cinnettir bu. Ama yapabileceğimiz bir şey var: Kendimizi anlamak. Bunun için de yola çıkmayı, ne kadar tekinsiz olursa olsun geçmişe bakmayı, sislerimizi dağıtmayı ve yalanlarımızla yüzleşmeyi göze almalıyız. Yalınlaşmak için yalansızlaşmak gerekir çünkü.

Romanın üzerinde durulması gereken bir yönü de dil işçiliği. Yere Düşen Dualar'da Sema Kaygusuz ne yaman bir "dil büyücüsü" olduğunu bir kez daha sergiliyor. Özellikle ikinci bölümde içeriğin dile nasıl taşınması gerektiğini, içerik ve dilin birbirini şekillendirme gücünü ustaca gösteriyor; binlerce yıllık anlatı geleneğinin tınısında kendi biçemini kusursuzca yaratıyor.

Yozlaşma Süreci...

Belirgin bir uygarlık zamanı içinden yazılmamasına rağmen Yere Düşen Dualar'da yaşadığımız çağa yönelik eleştiriler de var. Birinci bölümde, pastoral kaçışlar için adaya sığınan şehirli aydınların yol açtığı yozlaşma süreci sözgelimi... Adada yaşama psikolojisine sahip olmayan bu insanlar "görünme" içgüdüsünden kurtulamaz ve kendileriyle birlikte adayı da görünür kılarlar. Sermayenin ilgisini çeken ada, kısa sürede dinginliğini, kültürünü ve ekolojik dengesini yitireceği bir bozulma sürecine girer. Turizmin kültürü nasıl vahşice nesneleştirdiğini anlatan bu bölüm, Atay'ın "Tahta At"ından sonra okuduğum en etkileyici eleştiriydi. İkinci bölümde ise bir yandan sakatların ve ucubelerin ölümüne sergilendiği panayırda bir "dev göz"e dönüşen ve her defasında daha büyük lokmalar isteyen insanların, "doyuncaya, tıksırıncaya, iğreninceye, öldürünceye" kadar seyretmek iştihası; öte yandan ne olursa olsun "görünmek" arzusuyla aklını kaçıracak duruma gelmiş nesne-insanların yer aldığı şenlikler oldukça tanıdık geliyordu.

Bitirirken şunu belirtmeliyim ki bu son derece iyi kurgulanmış, işlenmiş, usta işi romanı böyle bir-iki sayfa içinde tanıtabilmek çok zor. Kısa bir inceleme yazısının içine sığdırılamayacak kadar zengin açılımları olan bir roman Yere Düşen Dualar. Romanın derin anlamını çözmek ve çok katmanlı yapısının ustalıklı kurgusunu göstermek ancak daha ayrıntılı bir incelemeyle olabilir. Yine de şu kadarını söylemeliyim ki Yere Düşen Dualar en müşkülpesent roman okurunu bile her yönüyle tatmin edecek bir kitap. Ve Kaygusuz'un "has" yazarlığına bir kanıt daha.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Bir Roman Ne Anlatır?", Radikal Kitap, Nisan 2006

'Yere Düşen Dualar'ın dili, sözcüklerin yaratıcı söz yaratmakta ne denli hünerli olabileceklerini ve hayal gücünü yazarın elinden alıp nasıl dışavurabileceklerini gösteriyor

Belli ve tam bir karşılığı olmamasına karşın, vazgeçemediğimiz sorulardan: İnsan bir romandan neler bekler? Somut beklentiler, her zaman, önce romanın ne anlattığıyla; duygusal, düşünsel beklentilerse, yazınsal yazının insanların bilişsel dünyalarına yaptığı tanımlanması güç etkilerle ilgilidir.

Bu soruyu Sema Kaygusuz'un Yere Düşen Dualar romanını okumayı sürdürürken yalnızca kendimi ilgilendiren sınırlar içinde tutmaya özen göstererek soruyorum. Yere Düşen Dualar'ı ne bekleyerek okudum? Bir ölçü olmaz elbette ve öyle almak da çoğun doğru sayılmaz belki ama: hiçbir şey.

Sema Kaygusuz, edebiyatın bir dil içinde yaratılıp bütün anlamın orada kaynayarak öyküye ve romana dönüştüğünün en çok bilincinde olan yeni kuşak yazarlardan. Dili, edebiyatta böyle bilmeyen var mı, denirse, elbette var. Öyle görmeyenlerin yanı sıra, öyle gördüğünü sananların da bulunduğu yerde ve edebiyatı bam telinden anlatanların yüksek perdeyle akordu kolayca bozdukları şimdilerde, Yere Düşen Dualar gerçekten de sıra dışı bir roman olarak edebiyatımıza bir gurur tacı gibi kondu.

Öyküsü ağır dili hızlı

Yere Düşen Dualar'ın dili, sözcüklerin yaratıcı söz yaratmakta ne denli hünerli olabileceklerini ve hayal gücünü yazarın elinden alıp nasıl dışavurabileceklerini gösteriyor. Türkçenin bitik sözcüklerle çoğaltılmaya gereksinim duymadan da nasıl büyük bir gizilgücü, zengin bir dağarı olduğunu tanıtlıyor.

Yere Düşen Dualar'ın öyküsü ağır, dili hızlı. Sözcüklerin birbirlerine eklenirken ne denli dolaylı, düşündürücü, anlam taşkını oluşları yanında, bunu üstelik uzun ve dolambaçlı olmayan tümceler içinde ortaya koyma biçimlerine bakarak, Sema Kaygusuz'un son yıllarda yazılmış en güzel roman dilini kurduğunu da düşünüyorum.

Özel bir arama çabasına girmeden, rastgele açtığım bir sayfadan hiç güçlük çekmeden kolayca seçtiğim bir bölümü almak istiyorum ki, yukardaki savsözüme güçlü bir dayanak tutabileyim: "Yılankavi sokaklarda şuursuzca yürüyordum. İçimde bir uzak özlemi, ezbere bildiğim taş kaldırımlarda kendime göre bir uzaklık biçiyordum. Uzak neydi? Annemdi elbette... Başka? Canfes dut yaprağındaki sarmal! Ve yerlerin birbirine benzerliğini bulmaktı sarmalda... Peki ya bir dağ ne demek, bir nehir, kenti saran sur, kente sokulan sukemeri, bir köprü ne demek ve daha bilmediğim şeyler... Bir baktım çorbacının önündeyim. Ağustosun yirmi dokuzu. Akşam ışığında gölgeler geri çekilmiş."

Roman kendini anlatır

Yere Düşen Dualar'ı herhangi bir sayfasını açıp böyle okuyabilirsiniz; özellikle "Üzüm" adlı ilk bölümünden rasgele bir sayfa: Bir başka benzerini bulmakta hiç güçlük çekmeyeceksiniz ve özellikle aradığınızda gene pek çok sayıda benim burada aldığımdan daha ustalıklı, zengin çağrışımlı, çokanlamlı, etkileyici, çarpıcı bölümler, tümceler, sözler, sözcükler bulacaksınız ki, bu yazılmadan önce düşünülüp bulunmuş, yazılırken incelikle dokunmuş dilin gerçek bir edebiyat yapıtına dönüşme becerisinden aldığınız duygunun yanı sıra, unutulması olanaksız bir tadı da belleğinize işleyeceksiniz.

"Bir roman ne anlatır?" sorusuyla başlamıştım söze; yanıtını kendim için verdiğim bu soruyu herkesin sorması gerektiğinden kuşkum yok. Bunun bir hayat, bir durum, sarsıcı kişiler, ilişkiler, sorunlar ve düşündürücü somut anlamlar aramak için sorulmuş bir soru olduğunu düşünüyorsanız hemen, buradaki eleştiri anlayışına uzak kaldığınızı söylemem gerekebilir; çünkü bir romanın önce kendini anlattığından söz açmak için Yere Düşen Dualar düpedüz olağandışı bir fırsat yaratıyor; ondan sonra da kendini en iyi anlatmanın yollarında uğradığı hayatlardan söz açılabilir.

Rasgele seçilmiş bölümlerin hep benzer nitelikte, aynı düzeyde olduğu söylenebilir, ama sürekli pırıltılar saçan bir dile ya da yazınsal dili süsleyip gevşeten bir tutuma da Yere Düşen Dualar'da rastlanmıyor. Tutarlı, sanki kırk yıl düşünülüp kotarılmış bir dil, anlamını da doğal halinde dile getiriyor. Bir adanın ve halkının ne kadar olabilirse o kadar renkli, daha doğrusu yalın ve hep bilinen biçimler içinde süren hayatının daha çok insanı sıkıştıran, gitgide yalnızlaştırıp dilsizleştiren sıkıntısından bu denli zengin bir dil çıkarmak da var ki, işte bunu Sema Kaygusuz son zamanlarda daha hünerlisine rastlamadığım bir düzeyde başarıyor.

Hayatlar ve ayrıntılar

Yazınsal dilin kendini bu zengin biçimlendirme ve Türkçenin olanaklarını son kertede kullanma kararlılığı içinde sınırlı hayatları anlatmak, o hayatları bu kez bütün ayrıntılarına işleyen, dipsularına kadar ne var ne yok bulup çıkaran bir derinlik kazandırıyor metne. Yere Düşen Dualar, okyanus suyunun derinliği ve arılığında bir anlam yoğunluğuna sahip oluşuyla da benzerlerini son yıllarda çok az okuduğumuz romanlardan.

Leylan, ada romanlarında pek az rastlanan kadın kahramanlardan biri olarak yaşarken adayı, yazarının ada romanlarına özgün bir yorum getirmesinin de yollarını açar. Onu anlamayan ada halkından uzak yalnızlığına çekilmesini sağlayan kütüphanesi, sığındığı kitap koleksiyonu ve babası, seviştiği genç adam, üzüm bağı, gelecek düşleri içinde sıradan bir adalı olmanın çok ötesindeki hayal gücü ve sağlam kişiliğiyle Leylan, ada içinde adayı dışardaki dünya gibi yaşayamamanın da sıkıntıları içindedir. Çevresinde onun düşünsel ve duygusal dünyasını sarsacak kertede bir karmaşa yoktur, ama bir adalı gibi olmadığı için de yaşadığı sınırlı ilişkileri çok yoğun yaşamaktadır.

Kendisine sürgün durmak

Onun gene de adada bir yabancı gibi olduğunu söylemek yerine, kendine sürgün duruşundan söz edilebilir. Bile isteye seçilmiş iç dünyasında yaşarken bir dış dünya olamayan adanın iç karartıcı ruhuna özdeş bir ruh durumu da edinmiştir Leylan. O aynı zamanda "Üzüm" bölümünün tek anlatıcısı; anlatıcı olmanın kazandırdığı özgüven sanki kurtarıcısı olmuştur ve daha yoğun sıkıntılar içinde bırakmak yerine kahramanını, Sema Kaygusuz'un anlatım olanaklarını zenginleştirir.

Yere Düşen Dualar üstüne okumalarda "Üzüm" bölümünde romanın yakaladığı başarı özellikle vurgulanırken, "Altın" bölümünün aynı etkiyi bırakmadığı sıklıkla belirtildi. Romanın ilk yarısını oluşturan bölümün ikinci bölümde sürüp tamamlanması beklenirken umulmadık bir masal dünyasında yalnızca ilk bölümün bir alegori içinde izinin sürülmesi, sanırım okuru yormuştur.

Gene de "Altın" bölümünün "Üzüm"den kopuk olmadığı üstünde durulmalı. Neredeyse kusursuzca yaratılmış, etkileyici ve tastamam ilk bölümden sonra gelen ikinci bölümün romana eklenemediği için sanki ikinci bir roman gibi okunması gerektiği biçimindeki eleştiri de yerinde sayılamaz. "Altın", "Üzüm"ün alegorisi gibi yazılıp yaşanmaktadır ve ilk bölümün gerçekliği içinde yazarın doğrudan anlatmak istemediği hayat, bir karabasan gibi yazarının ve okurunun üstüne çökerken roman kişileri yazınsal düzeyde özgürleşir.

İç karartıcı bir roman

Yere Düşen Dualar iç karartıcı bir roman, kara, hiç de iyicil olmayan duyguların taşıyıcısı; hayatın önce bir adada, sonra Leylan'ın, babası Kutsi Karaca'nın, yokannesi Ecmel'in, Yâşur masalının adada yaşayamadıkları hayatı ancak bir alegori olarak yaşatabileceğini gören Sema Kaygusuz'un edebiyatı yüceltecek kerteye çıkarıp şimdiki zamanlara temiz bir sayfa açılmasını sağladığı bir roman.

Sema Kaygusuz, sanki sahicilikten uzak benzerleri gibi bir söz içinde, "İnsanlara ruhuna baktırmaya yeltenen ve insanın ruhuna dokunmak isteyen biri olarak, kalbi en yukarı koyup göğsümden düşünerek yazdım bu romanı," diyor, ama yazdığıyla sözü en çok örtüşen yazar olarak hayatımıza öyle giriyor ki, buraya kadar yazdıklarımı adamakıllı eksiltiyor. Sonra "Üzüm" bölümünde Leylan'ı, Kutsi Karaca'nın yaşamasız bir adam olarak varlık nedenini, "Altın" ile "Üzüm" arasındaki bağları, Ecmel ile kocası arasındaki tuhaf ilişkiyi, bir başına etkisinden kurtulamadan okuduğum dilini, bu romanın edebiyatımızın bugününde nereden çıkıp nereyi gösterdiğini... bütün bunları ayrı başlıklar altında çözümlemek zorunda olduğumuzu ve bunun kesinkes yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Devamını görmek için bkz.

Tülay Akkoyun, “Yere Düşen Dualar”, Cumhuriyet Kitap Eki, Ocak 2007

Yere Düşen Dualar Üzüm ve Altın olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Gerçekten düşe geçilen iki bölümde de aynı karakterler yer almaktadır. Yakın tarihte, bir ada halkını anlatan birinci bölüm, amcasının ölümü üzerine annesinin evi terk etmesinden sonra babasıyla yaşamaya başlayan bir genç kızın ağzından anlatılıyor. Üzüm burukluğunda bir öykü. Romanda dil açısından dikkat çekici yenilikler var. Aslında yenilik demek ne derece doğru, bilmiyorum. Kullanılan sözcükler günlük yaşamda sıkça kullanmadığımız, kıyıda köşede kalmış sözcükler. Hamsini fırtınası, fırdolayı, yonga, bukağılı, bungunluk, yalazlamak, meftun, şehrengiz, ufunet, sitteisevir, vecit, yin, yülerzik, filizkıran fırtınası, eşkina, kapari, boşinan, dağdağalı, uzgörülü, tayf, benzeş, abraş, tekinsiz, helezon, eprimiş, tozan, canfes, pelür, pürçfosforışılı, lapis, helis, şom, ufunet, devcileyin, makastar, ortacılık, kayaç, lığlı, yalvaç, harım, turbalık, ağubozan, yekrenk.

Eski sözcükler

Söz konusu kelimelerin birkaçının sözlük anlamlarını belirttikten sonra kullanımlarını inceleyeceğiz. Ufunet: Sıkıntı, acı veya ağrı. (Daha çok Çankırı ve yöresinde kullanılır.) - Ufunetle dolmasına karşın anbean soylulaşan bir biçimi var onun. (sf. 139) Abraş: Alaca benekli, çarpık eğri, düzgün olmayan, halk dilinde çilli, çopur yüzlü, açık renk gözlü, çapar.- ".....kısa boylu, abraş suratlı genç bir adam kapıda belirmiş." (sf. 119) Vecit: Dini kaynaklı, gaza gelme, coşma halini ifade eden eski bir sözcüktür.- Geceler boyu vecit halinde sayıklayarak saf altın damıtmıştım kanımdan. (sf. 134) Tayf: Bir prizmanın içinden, beyaz bir ışık demeti geçirildiğinde elde edilen gökkuşağı renkleridir.-Yaşamı yenilemeyen, ölümü tekinsiz bir tayf gibi yaşamdan bağımsız kılan bir hayat." (sf. 113) Yin: Çin felsefesinde evrenin dişil öğesi, yin yangın siyah yarısı dişiyi temsil eder.- Dağarındaki söz, inanılmaz ölçüde değişkendir. Bazen tuhaf sözcükler de uydurur. Anlamını yalnızca ikimizin bilebileceği sesler... Sözgelimi "yin", sözgelimi "yülerzik" gibi. (sf. 83) Sitteisevir: Genelde nisan ayında oluşan, bazen bir hafta kadar sürebilen fırtına.-Sitteisevir günlerindeydik. Hava her saat değişiyordu. Kışı aratmayan sert rüzgâr iliklerimize kadar donduruyordu bizi. (sf. 75) Yalazlamak: Bir şeyi alevden geçirmek.-Biçimsiz pinokyolarını bir bir kanırtıyor, kalan kıymıkları ateşte yalazlayarak yaralıyordu onları... (sf. 65) Söz konusu sözcüklerin sözcük anlamları ve romandaki kullanımlarını verdikten sonra bu sözcüklerin yerinde ve doğru anlamlarda kullanıldığını görüyoruz. Neden eski sözcükler? Metne bu sözcüklerin gizemini katmak diye yanıtlayabiliriz. Romanda sadece eski sözcükler değil, eprimiş, boşinan, uzgörü gibi yeni sözcükler kullanıldığını da görüyoruz. Yazıda salt yeni sözcükler kullanmak kimi zaman sözcüğün metin içerisindeki gerçek anlamını vermekte yetersiz kalabiliyor. Birinci bölüm gerçek bir ada yaşamını ele alsa da masal havasında aktarılmaktadır. İkinci bölüm ise düşsel bir kurgudur.İkinci bölümde yer alan bazı sözcükleri de ele alalım. Bungun: Sıkkın.-Aygırlıktan beygirliğe uzanan bungun yaşamını fırlak kaburgalarından iletiyordu dünyaya. Huzme: Işın demeti.-Tavanındaki delikten ay huzmesinin sokulduğu kerpiçten bir kümbet. (sf. 152) Kunt: Ağır, kalın, dayanıklı ve sağlam-Anlattıklarına bakılırsa, atalarının daha önceden yaşadıkları bölge -adının anlamı Tuz Cehennemi gibi bir şey olacaktı- kunt mermerden, küçük bir adaymış. Çavlan: Şelale.-Hikâyenin sonlarına doğru, Kürekçiler Melifas'ın yılmak bilmez azmiyle dev çavlanları, dikenli tepeleri aşarak, geçit vermez bir uçurumun ağzına varmışlar. (sf. 170) İkinci bölümde Çingene mitolojisi, Çingene dilinden sözcükler yer alır. Phuvus, Mirigyelce gibi sözcükler bulunmaktadır.Örneğin Mirigyelce bir duadan söz edilir, Uğru sözcüğü de bir duaya göndermedir. Padişahları Zanko'nun "Yazı bize lanetlidir" dediği çingene mitolojisine bir göz atalım şimdi de. Zanko tarafından aktarılan, Kalderaslar'a ait 'Traditions'da -kapsam, içerik ve biçimlendirme açısından literatürde eşsiz olup, doğrudan Çingenelerden bize ulaşan bu yegane yazılı belgede- başka başka gelenek katmanlarına ait öğeler çarpıcı bir bütün içinde sunulmuştur. 'Traditions', dünyanın Tanrı ve şeytan tarafından yaratıldığına ilişkin Wlislocki'nin de kaydettiği eski pagan döneme ait sözlü gelenek ve ilk insan çiftinin yaratılışı, ayrıca ilk günah konusundaki İncil kökenli sözlü geleneklerden az çok etkilenmiş olan öyküyle başlar. Bunu, Firavun Efsanesi'nin ayrıntılı bir aktarımı izler. Bu efsanede, 'Pharavunure'lerin yaşamını yitirdiği fırtınalı met, 'Birinci Dünya'nın sonunu hazırlayan bir çeşit (Tufan) olarak karşımıza çıkar. Kalderasların bakışıyla en önemli Çingene gruplarına göz attıktan sonra, 'Yeni Dünya'nın önemli bir olayı olarak apokrif Hıristiyanlığındaki biçimiyle tanrısal çocuk öyküsü ele alınır. Zanko tarafından Çingenelerin İncili olarak nitelendirilen ve başı sonu olan bütünsel bir metnin dışında, 'Traditions' daha başka tek tük söylensel öyküler içerir (İstavroz, Proroe ve İlia; Devler; Yılan).

Betimlemeler

Romandaki betimleme ve benzetmeler de genç bir yazara göre oldukça ustalıklı kullanılmıştır. "Hastalık, ruh dediğimiz o dumansı yaratığı gövdeye karşı kullanamadığımız biricik sığınaktır. Yaşamın ölüm koktuğunu onun sayesinde anlarız." (sf. 70)Romanda üzüm, üzüm bağı, şarap ve şarap üretimiyle ilgili uzun araştırmalar yapıldığını hissettiren bilgiler bulunmakta. Üzüm ve çekirdeği arasında ezeli bir anlaşmazlık olduğundan söz edilir. "Üzümün beyaz eti, dünyanın bir günlük bir yer olduğunu öğütler; çekirdeğiyse toprağın sonsuzluğunu." Üzümden yola çıkarak yaşamsal bir felsefeye giden bir tanımlama görüyoruz. "Şeytani güzellikte bembeyaz bir kâbus görüyordu gökyüzü. Güzellik felaket denli ihtişamlıydı." (sf. 219) Soğuktan donmamak için bir atın (Yaşur'un) karnını yararak içine gömülen anneyle oğulun birbirlerini bütünlemesi ve Tevrat'taki Yakub ve Esava'nın öyküsüne öykünmedir.Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat'tan ve Çingene mitolojisinden alıntılarla, postmodern kurgu içerisinde zengin bir içerik sunan roman, Sema Kaygusuz'un geniş sözcük dağarcığı ve bilgi birikimini yeterince kanıtlamaktadır. Eski-yeni sözcükler tartışmasına girmeden dilde kabul gören sözcüklerin kullanıldığını, kabul görmeyenlerinse unutulduğunun bilincinde olarak ve kalıcı olmanın yazıdan geçtiğini bir kez daha anımsayarak yazarın dilde yapmaya çalıştığı yeniliklerle sıra dışı bir romancı olduğunu kabul etmek gerekir. Sema Kaygusuz bu romanda Türkçenin zengin dağarı olan bir dil olduğunu da gözler önüne sermektedir. Son dönemde okunmaya değer bir roman.

Devamını görmek için bkz.

Gürel Ormancı, “Bir Söz Romanı - Yere Düşen Dualar”, Varlık Dergisi, Mayıs 2006

Yere Düşen Dualar, insanın üzerindeki yükleri ne denli zor taşıdığının ürpertili bir mesnevisi gibi. Üstelik romanı sanata yaklaştıran ne varsa cömertçe sunmasıyla anımsanacak bir kitap. Görmekten korkacağımız belki de görmemek için kapatacağımız yüzümüzü hoyrat bir tokatla değil yumuşak bir elin ürpertili okşayışıyla korkularımıza açan bir anlatımı var. Kurgu içinde gerçek olanla hayal edileni birbirine bağlayan lirik dehlizlerden geçip asıl olanın kavranamazlığında kayık oynatan bir sarnıçlar düzeni yaratılmış. İnsanı aile içinde, şehirde, tarihte ve masalda kucaklayan bir tereddüt hakim kitapta. Yabancılaşmanın, toparlanmanın, peşinde koşmanın bulanık suyuna daldırılan bir kova... Yaşayan insana yakından baktıkça karmaşıklaşan bir örüntünün ikramlı sunumu olan ikinci kısım ise, insanlık durumlarını seyreltilmemiş bir içten bakışla seslendiren bir fısıltı taşıyor. Yalnızca üst metni okunabilecek bir kitap değil Yere Düşen Dualar. Yazar metnin derinliğini biraz da cüretli bir şekilde gözden kaçırılamayacak yerlere saklıyor gibi yapmış.

Roman, babasını öldüreceği söylentisi adada yayılan “Leylan”ın bu söylentiden etkilenip kendisi ve çevresinin bir değerlendirmesini yapmasıyla başlar. Sık sık ziyarete gittiği Latife Keşal adlı bir çingene kadının fal ve rüya yorumlarıyla anlamlandırdığı anılar ve sırlar dünyası yer eder yaşamında. Hasta ve terkedilmiş babasını iyileştirmeye çabalar bir yandan da. Babasının kendi yaptığı şarapta yaşlı adamın içindeki özün bulunduğunun farkına varan “Leylan” kendi özünü bulmak için zaten hasta olduğundan bağla ilgilenmeyen babası yerine bağa gidip kendi şarabını yapmaya koyulur. Şarabını içince gördüğü rüya ile sırlarının nasıl çözüleceğini anlar. Bu rüyasından aldığı ilhamla hayatındaki değişmezlikten kurtulmak için bir hikaye anlatmaya başlar. Bu hikayenin "ağubozan" bir hikaye olduğunu söyler babasına. Babasını öldürmek değil çürümeksizin ölmesine imkan vermek istiyordur Leylan. Bitmez döngülerden, ikilikten, tekleşememekten kurtulamayan insan ölemez çünkü. "Ruhunu kurtaracak darbeli bir ürperme" vaad ediyordur anlatacağı hikayeyle babasına. Zamandan ve mekandan arınmış olarak “hiçzaman” ve “hiçyerde” geçen bu öyküde, Leylan, annesi ve babası birbirine dönüşmekte, hayattaki değişmezliğe inat öyküdeki hayatlar birbiri içine geçmekte ve sürekli bir değişim ve dönüşüm yaşanmaktadır. Bu hikayeyi anlatarak kendisinin ve yaşamındaki insanların geçmişini tekrar yaratır. Böylece geçmişinden kurtulup özgürleşmektedir. Kendi hayatının sırlarını çözüp “eşkina balığı gibi” artık çürümeden ölmeye hazır hale gelmiştir.

Sema Kaygusuz’un geçtiğimiz ay başında çıkan "Yere Düşen Dualar" adlı kitabının omurgasıdır yukarıda anlatmaya çalıştığım. Özetlenmesi mümkün olmayan bir roman bu. Kavramlar üzerinde dönenip duran; bir çözümsüzlük, çaresizlik, bilinmezlik ve başdönmesi taşıyan bir roman.

Roman küçük bölümlerden oluşan iki büyük kısımdan oluşuyor. İlk bölüm olan “söylenti” bölümünde tanıklık kavramı vurgulanıyor. Görünmek, görünmemek, görünür olmak, farkedilmek gibi romanın bütününde anılan kavramlara ilk düğüm burada atılıyor. Sevgilisi Yorgo, Amcası Mercan Karaca, Latife Keşal gibi karakterlerin “Leylan” ı görünür kıldığının söylenmesi kendi yaşamına gömülmüş insanın farkedilme ihtiyacını yansıtıyor. "Dokunuşlar" bölümünde herkesin diğerlerinin bakışıyla biçimlendiği, insanın çoğunca başkalarının yansımasında şekil aldığı düşüncesi ile şöyle diyor anlatıcı, “Kimse tek başına değişemez”.

Romanda “ölememe” önemli bir yer tutuyor. Buna göre ölüm insan benliğini ve bitimsiz döngüleri “tümleyen” bir olgudur. Bu döngünün tamamlanamaması, yani ölememe, çürüme kavramını getiriyor. Hikayenin sonunda, terk eden annenin görünümü olan Adamkadın, atın üstünde taşıdığı kocasının ölüsünü, işledikleri günahtan arınamadıkları için ölümsüzlüğe mahkum olan kocasının köyüne getirmektedir. Ve ölünün köye gelmesiyle “ölemeyen” köylüler bu döngüden kurtulacaklardır. Romanın sonunda ölüm bir kez daha döngüyü tümlemiştir. Çürüme’den kurtulmaktır bir bakıma ölüm. Çürümeden kurtulmak ve özgürleşmek için insanın kendi sırlarını çözmesi gerekir. Oysa çözülebilecek salt kendine ait bir sırrı yoktur insanın. Hayatı birbirine bağlı insanların sırları da birbirine bağlıdır. Kendi sırlarını çözmeye çalışan insan başka insanların yazgısıyla kendi yazgısının iç içe geçtiğini görür. Bir insanın başka insanların yazgılarının kıvrımlarından kurtulup kendi kaderini yaşayabilecek denli özgürleşmesi, ta ki ölebilmesi için yaşamın “tek kelimeyle adanmışlık” olduğunu bilmesi ve bu adanmışlığı yaşaması gerekir.

Aşırı ruhsallıklar bağlamında yaşamın döngüsel tekdüzeliğinden kurtulmak için, "tekleşebilmek", etrafındakilerle kendi arasında, hayallerle gerçekler arasında gidip gelen yollardaki sırları altedip özgürleşebilmek; eşkina balığındaki gibi sabrı, Galenos’un şarap küründeki gibi yoğunlaşmayı, dalgaların kayaları kumlara ve cama evirmesi gibi bir kararlı bir korkusuzluğu gerektirir. "Adanma"dır bu. Leylan’ın Yorgo ile domateslerin üzerinde kirlenmek, rezilliği sonuna kadar yaşayıp rezillikten kurtulmak düşü de böyle bir cesarettir. Romanda bu adanma ve kararlılık döngüden çıkmanın tek yolu olarak rakiple güreşme sahnesinde ve Süha Melek'in ölmesinin yakaladığı ahtapotu öldürmemesine bağlanmasında da kendini gösteriyor. Süha Melek, ailesi tarafından ölen kardeşinin yerine konulduğu için aslında kendisinden önce doğup ölen abisinin görüntüsünden ibaret bir hayal gibi yaşamıştır. Belki bu yaşama bir çürümeydi; belki de hiç doğmamışlıktı. Süha Melek’in öldüremediği ahtapotla Leylan’ın babasının rüyalarında karşısına çıkan yaratık aynı işlevi görüyor. Her ikisi de insanın özgürleşmesinin ve çevrenin insanı içine gömdüğü "ruhsallıkların" dışına çıkabilmesinin önünde engel gibi duran birer eşiktir aslında.

Kitabın birinci kısmında karşılaştığımız somut olay ve kavramlar ikinci kısımda masalsı bir niteliğe bürünmüş olarak tekrar karşımıza çıkıyor. Bu bağlantılar ilk hikayenin kahramanının ikinci hikayenin anlatıcısı olmasıyla da gerçeklikle kenetleniyor. Örneğin, romanın ikinci kısmında Leylan'ın anlattığı öyküde geçen ormanda Adamkadın, Yâşur ve Sağgöz’ün karşısına çıkan hırsızla karşılaşılan zamanı anlatıcının ve hırsızın gözünden ayrı ayrı izleyebiliyoruz. Aynı ikili anlatım şaşkın bir üslupla başından geçen olayları anlatan sirkçi için de geçerli. Göreli gerçekliklerin izini sürdürüyor bize yazar.

Romancı “İçime bakmayı ve baktığım her şeyin yerine geçmeyi başarabilirsem ben de her ısırışta bir hikaye anlatabilirmişim” diyerek yazma (anlatma) serüvenine başlıyor. Esasında “mesel macunu” olarak rüyada simgeleşen, içinde yapıcısının özü bulunan şarap, insanın özünü bulması, kendisini tanıması ve sırlarıyla başetmesine gönderme yapmaktadır. Anlatıcı kendi şarabını içip kendi hikayesini nasıl yazacağını öğrenmiştir; “gözlerimin arkasında iki taş oluşmuştu" (eşkina balığı gibi) "sonra vurulacağı oltayı arayan eşkina gibi beklemeliydi babasını”.

Bir tür şiir dili yaratmış yazar romanında. Sözgelişi kütüphanedeki böcekler için : "Kitap sayfalarında üreyen bu büyük kavim"; Latife Keşal'in evindeki kediler için : "Birbirine benzemez yaratıklardan, yırtıcı bir sülale" demiş. Romanda şiirsel sözler, imgeler birbiri ardına romana rengini vererek bir katman oluşturuyor : "okunaklı bakmak, göğsünden düşünmek, gövdenin içindeki kafes, teleğin başdönmesi, denizin gözü, zaman işçisi, içinde cam kırığı biriktirmek, sesteki kırçıl, üzüntüyü kanatmak, tere ve acıya söz geçirememek, görünmezleşecek denli tutkusuz kalmak, uyuşan renkler, uyaksız kardeşler, bir kar tanesinin zihninde üşümek, kumsalın ağrıyan taşı, etekten sarkan ölü erkekler, uzunlamasına büyüyen rakı, ölüm korkusunun soğuk atlası."

Bu, bazen neredeyse dizelerden oluşmuş görüntüsü veren, özellikle ikinci bölümde yoğunlaşmış, kurgusu ve şekliyle de "şiir" kavramından uzakta duramayan 15. 9. 7. bölümlerdeki metinlere ve 6. bölümün sonundaki, "Sağgöz"ün bir dil çözülmesi tadıyla giriştiği şiirsel yaratımlara neden şiir diyemiyoruz? Tamamen ‘bağlam’a ilişkin bir tanımlama bu. Buradaki dize-sözlerin romanın bağlamından ayrı bir varlığı olmasaydı romanın özellikle bazı bölümleri bir tür şiirsel-söz olarak okunabilirdi. Gene de kitabın yazınsal bir gelenek olarak şiire açıkça bulaşmaktan kaçınan bir yanı da olduğunu belirtmek gerekir. Yazar bir "yetki aşımı"ndan uzak durmuş, kendi disiplini içinde kalmaya özen göstermiştir. İkinci kısmın başındaki Uğur Aktaş imzalı şiir ise romanın şiire yakınlığını kuşkusuz, bir imadan öteye taşımakta.

Kurguyu içinde boğmayan ve zaman zaman alıntılara varacak kadar kendine şiiri akraba edinen bir biçemi var kitabın. Bu biçemde adeta bir şiir dizesi dakikliğinde yerine oturan metaforlar uçuşuyor. İnsanın esrik kimsesizliğini anlatmanın bir aracı olarak esrik bir dil kullanılıyor. Esriklikle şiir arasında kopmaz bir tarihi bağ bulunan yazınımıza sırtını yaslayıp tarihin açmış olduğu yolda sayfa sayfa kendini genişleten bir kurmaca dili egemen. ‘Gerçek’ten ‘masal’a akan kurgusunu gerçekçi ve mistik anlatımların kendi kurallarıyla besleyen vezinli bir roman bu. Her bölümün içeriğine uygun bir vezin kullanılmış romanda. İçinde birden bir dizeye dönüşeceği yanılsaması yaratan sözleriyle hayatın insanı saklanmaya çağıran karmaşık dizgesinde kendi yerini arayan bir anlatımla kaleme alınmış. Edip Cansever'in Phoeinx adlı şiirinden bilerek bilmeyerek alıntılanmış gibi duran ".. oysa doğdu doğalı dünyaya hep intiharla bakmıştı" sözü aslının (bu nasıl bir bakış ki dünyaya intiharla) romana uyarlanmış bir şekli sadece. Sözlerle yazılmış bir roman bu. Şiirsel yönünü ortaya koyan da bu özelliği olmalı. "Yâşur, düşeceği yeri bilemeyen bir teleğin başdönmesiydi.", "Bir sarhoşluk ömür boyu süren bir başdönmesidir." sözleri gene Edip Cansever'in "Başım Dönüyor İkimizden" adlı şiirinde geçen "Sonra biz dağbaşlarında apansız kurşunlanan / Süresiz baş dönmesiyiz çok garip adamların." dizelerini anımsatıyor. Katılan çok olur mu bilinmez ama romanda geçen "içimde büyüyen huzursuzluğa başkalarının adlarını koymaya başladım" sözü Cemal Süreya'nın "Biliyorsun kişi tutkularıyla /Yalnızlığını adlandırıyor o kadar" dediği Göçebe şiirini çağrıştırıyor. "Adımın bir harfini atıyorum" dizesiyle de adından bir Y harfine veda eden Cemal Süreya’nın Elma adlı şiirini romandaki "O güzel yaz günü bir harfini düşürmüştü" sözü anımsatıyor.

Kurgudaki öznelliği yaratmak için uzun uzadıya ayrıştırmalara gitmek yerine sözgelişi: "Hiç bilmediğim bir ifadeyle bakışlarını üstüme dikip yüzümün ortasında bir büyük boşluk açtı." deniyor. Annenin terk ettiği bir ailede babanın şaşkın bakışlarının, zaten terk edilmişliğin hiçliğiyle yüz yüze kalmış olan çocuktaki etkisi bu. Yüzünde bir boşluk açılır. Giden anneyle beraber, uzaklaşan babanın da tepkisizliğinin yarattığı bir duygusuzluk, sessizlik, inleyememe... Bütün bunların romanda anlatıldığı yerde anlatıcı "Yüzümün ortasında büyük bir boşluk açtı" diyor. Bu ifadede şaşkın iki kişinin bakışması, üstün olanda aranılan tesellinin bulunamaması, kendi ruhu içine kapanıp yabancılaşma, çocuğun hayatı boyunca bir parçası olan annenin giderken götürdükleri hepsi bir arada bir "boşluk hissi” yaratmıştır. Ayakta durmak için yaslanacak bir yer arama ihtiyacını doğuştan getiren insanoğlunun boşluktan ürküntü duyması evrenseldir. Bağlılıklarıyla bir "kişi" olan insanın bağlılık umutlarının hepsinin kaybolduğu bu bakışma anında "boşluk" kavramının kullanılması evrensel bir dile işaret ediyor. Çocuğun yüzünün ortasında bir boşluk açılması her şeyi tanımlayan ve her şeye kendisini tanımlatan yüzüyle ilgili de bir yabancılaşmayı anıştırıyor.Roman buna benzer nice derinlikli ve açılımlı sözlerle oluşturulmuş.

Romanın üstmetninin, çağrışımlarının, temasının ve nihayet alt metninin kurgusu büyük bir ustalıkla okuyucusuna keyif veriyor. Bir çok okuma derinliğine seslenebilen romanda 'yazın'ın şiir, masal, destan, hikaye vb. yapılarından yararlanmış bir kesintisiz bütün çıkıyor ortaya.

Devamını görmek için bkz.

Feyza Hepçilingirler, "Yere Düşen Dualar", Cumhuriyet Kitap, 15 Haziran 2006

Sema Kaygusuz'un "Yere Düşen Dualar" romanı uzun süredir elimde. Notlar alarak, alt çizerek okuyorum; bu yüzden uzadı okuma süresi. Yabancı bir roman okumaya başladığım izlenimine neden kapıldığımı düşündüm önce. Romanın bir adada geçmesi, Rumca adların varlığı mıydı böyle düşünmeme yol açan? Yok. Galiba, kişilerin Sait Güler, Latife Keşal, Osman Melek, Süha Melek diye soyadlarıyla da verilmesi yarattı bu etkiyi. Önce,"... o uykuya dalar dalmaz üstüne sinen deniz kokusu merdivenleri sarmaya başlardı. Sanki terini bir acı gibi içinde tutardı da uyuyunca tere ve acıya söz geçiremezdi" (s.34) gibi, "Sokağa çıkar çıkmaz başıma üşüşen insanlardan kurtulmanın tek yolu, donuk susmaların ustası olmaktı" (s. 37) gibi tümcelerin altını çizmeye başladım. Sonra baktım ki bundan çok daha fazlası var. Üzümü, "Yumurta biçimli, eti beyaz, buğulu kabuğu yakut, çekirdekleri çift sayılı; iki gözlü, çok dillidir" diye tanımlaması, hem dili, hem üzümü iyi bildiğini gösteriyordu yazarın. "Dile ilk değişte baskın bir toprak tadı veriyordu. Genizden aşağı hızla kayarak zınk diye çakılıyordu insanın bağrına. Kırılgan, cam bir kazık oluyor, cam tadında hiçleşiyordu birden" (s. 97) demesinden yazarın şarabı da çok iyi bildiği anlaşılıyordu. Yalnız bu kadar mı? Roman ilerledikçe yazar balık konusunda da kesin konuşuyordu, at konusunda da. Roman kişilerinden birini, "... hangi kayanın altında orfoz uyur, uskumru akını ne zaman başlar, turnabalıkları neden yolunu şaşırır, bütün bunları bilmekle kalmaz, zamanı balığın algısıyla aynı tartımla duyumsar" (s. 159) diye anlatıyor, dedenin ağzından atın nasıl olması gerektiğini, bilgisinden kuşku duyurmayacak biçimde aktarıyordu: "Dişleri düz, ince; alt dudağı üst dudağından daha uzun olmalı bir atın. Burnu yukarı çekik görünmeli ki rahatça soluklansın; alnı aynı böyle yassı, kulakları uzun görünmeli (...) tırnakları uzun ve siyah, ökçesi değirmi olmalı; hayası, kirpiği, yelesi, kuyruğu siyah olmalı ki atın hünerinden kuşku duyulmasın." (s. 107)

Daha önce öyküleriyle sesini duyurmuş, öyküleriyle ödüller kazanmış Sema Kaygusuz'un ilk romanı bu. İlk roman olduğu için, biraz süslü, biraz özentili olmasını doğal karşılamaya hazırdım okumaya başlarken. Oysa, "Her adımda değişmesi gerekirken hep aynı görüntüyü veren paspartusuz bir orman taşıyordu sırtında" tümcesindeki "paspartusuz orman" tamlamasında olduğu gibi zaman zaman zorlama izlenimi veren sözcükler kullansa da genel eğilimi bu değil. Değişik, unutulmaya yüz tutmuş; hatta tümden unutulmuş, az bilinen sözcükleri uyudukları yerden çıkarıp kullanmayı seviyor. Az kullanılan sözcükler arasında eski olanlar da var, yeni olanlar da: "pelür, fosforışıl, ufunet, bungun, fırlak, fışkı, ebleh, arduvaz, içkin..."

Hiç duymadığım, ilk kez bu romanda karşılaştığım, "pürç, helis, lığ, çekmen" gibi sözcükler de geçiyor romanda. Yerel sözcükler midir bunlar, bilmiyorum. "Ben kendimi pürç sanırdım" (s. 129) denmiş örneğin. "Helisle kestiğin sağ kolun mu?" (s. 132) diye sorulmuş, "lığ" sözcüğü "lığlı toprak" biçiminde kullanılmış.

Yeni anlamlar kazandırarak parlattığı sözcüklerin, taze benzetmelerin, alışılmadık söyleyişlerin de üzerinde durulmalı. Daha doğrusu, üzerinde durulacak çok şey var.

Devamını görmek için bkz.

Jan Arnald, "Yere Düşen Dualar", DN gazetesi, Mart 2012

Sema Kaygusuz’un Yere Düşen Dualar’ı, kişiliğimin oluşma sürecinde beni etkilemiş olan çok önemli, hatta hayati bir okuma deneyimini hatırlattı bana. Seksenlerin ortalarında Botho Strauss adlı Alman yazar, ilk postmodern roman sayılan Genç Adam’ı yazmıştı. Bu karşılaştırma, hele Amerikan tarzı bir perspektiften bakarsak, sorgulanabilir bir durum olabilir; ama Strauss Avrupa romanının genelgeçer kurallarını tamamen yıkıyor ve tamamen farklı yerlere varan bir yol açıyordu kendine, bu yolda rehberi İtalyan Rönesans düşünürü Giordano Bruno’nun öngörülü sözleriydi: “Kesilmiş kökler geri döner, yanlış anlaşılmış hakikatlere yeni anlamlar verilir, uzun bir geceden sonra bilgimizin ufkunda yeni bir ışık doğar, yavaş yavaş en parlak haline ulaşır.”

Yere Düşen Dualar da benzer bir içgörüden yola çıkıyor gibi görünmekle birlikte, o sırada on yaşında olan Sema Kaygusuz’un Botho Strauss’u ya da başka bir Batılı postmodernisti okumuş olma ihtimali düşük. Sırtını yaslayabileceği bir Türkçe postmodern roman geleneği –burda ilk akla gelen, Nobel ödülü sahibi Orhan Pamuk– olsa bile, Sema Kaygusuz tamamen kendisine özgü bir yol keşfetmiş.

Kaygusuz’un yolu ne merkezi Avrupalı ne de eril, tam tersine periferal ve dişil – ama Strauss’un başyapıtıyla büyük benzerlikler gösteriyor. Strauss nasıl mitleri yeniden yaratmış ve –bazen ağır semboller ve alegoriler yükleyerek, bazen de serbest ve rahat romansıyla– başlangıçtaki mitler gibi akmalarını sağlamışsa, Kaygusuz da gri, boğucu, gündelik yaşamdan kurtulup sınırsız bir anlatının muazzam şeyler başardığı bir diyara yükseliyor. Hikâye belirgin, güçlü bir gerçeklikle başlıyor ve bakış açsı sosyal gerçekçilik damgası vurulamayacak kadar öznel olsa da, genç Leylan’ın evreni günlük hayatın ve sarsılmaz sosyal sınıf sınırlarının leş kokusuyla sarılmış gibi görünüyor. Leylan Ege Denizi’ndeki, bugün Türk olan az sayıda adadan birinde büyümüş. Hikâyenin geçtiği yer hikaye anlatma işinin mitolojideki kökeni, eski İyonya, ama orası her şeyden öte geleneklerin turizm tarafından yutulduğu bir yer ve iki alternatif de hayat dolu bir genç kadına, özellikle artık iletişim kurmayı başaramayan alkolik bir babanın zincirlerine vurulmuş bir kadına çekici gelmiyor. Özellikle de birisinin Leylan’ın babasını öldürmek istediği söylentisi ortaya çıktığında.

Yere Düşen Dualar’ın ilk sayfalarında bunlar yaşanıyor. Söylenti adeta kendi kendine, ün tanrıçası Ossa ve dedikodu tanrıçası Pheme sebepsiz yere kendilerini salmış gibi yayılıyor. Leylan bu söylentinin iki yanı keskin bir bıçak gibi olduğunu fark ediyor. Bir yandan babasını öldürmek istediğinden kuşkulanılması çok korkunç, ama öte yandan bu yalnızca onu doğrulamakla kalmıyor, onu yaratıyor da. Leylan hikâyelerle var oluyor. Bu, Leylan’ın yarattığı kütüphane için de geçerli. Leylan kendisine kütüphaneci diyor, oysaki kitapları deniz kıyısında, kayaların aralarındaki boşluklarda topluyor. Onun kütüphanesini oluşturanlar, turistlerin unuttukları kitaplar. Bu kitaplar notlar ve karalamalarla dolu ve Leylan –ancak okur yazar denebilecek Leylan– yazı kenarlarındaki bu notlar aracılığıyla edebiyatla bağ kuruyor ve bu notların devamını yazıyor. Bazı bakımlardan, okumak ve yazmak onun için aynı şey. Yere Düşen Dualar birbirinden belirgin olarak ayrılmış iki bölüme ayrılıyor. İlk bölüm Şarap ufak bir adada geçiyor. Anlatı kronolojikten ziyade olaysal. Okuyucu zamanda ileri geri fırlatılıyor, ama yine de bir ileri hareket hissi, bir olgunlaşma hareketi var. Adada yaşam çetin. Yılın rüzgârsız yirmi günü, ada halkına cennetten çıkma gibi geliyor. Orada turistler gittiğinde büyük bir dönüşüme uğrayan kapalı bir toplum var. Leylan daima aynı çıkmazda gibi; ona durumu gitgide kötüleşen babasının bakımı rehberlik ediyor.

Ama babası ölüm döşeğinde yatarken bir şey oluyor. Leylan bütün deneyimlerini, okuduğu her şeyi, adadaki söylenti selini ve kadim hikâye anlatma geleneğini bir araya getiriyor, onları bir hikâye şekline sokuyor. Can çekişen babasının şerefine.

Romanın ikinci bölümü “Altın” da bu. Mit yaratımı, bu bölümde patlama yapıyor. Roman eksiksiz bir metamorfoza uğruyor. Birdenbire kendimizi gerçekdışı bir mitik diyarda buluyoruz ve burada tek gözlü küçük bir çocuk, bir deri bir kemik bir adam ve yıpranmış bir beygir dolaşıyor.

Birden her şeyin mümkün olduğunu hissediyoruz. Önceden tahmin edilemez olaylar silsilesi tam Leylan’la babasının kaderine tercüme edilebilecek gibi göründüğünde, birden rota değiştiriyor, ahlaki ya da metafiziksel veya akıl almaz derecede gaddar bir hale bürünüyor. Bütün olağan anlatı gelenekleri bir kenara atılıyor. Onun yerine mitoloji ve fantezinin sonsuz sürreelliği devreye giriyor. Ve bu insanı hiç durmadan büyülüyor.

Bu yalnızca her şeye muktedir görünen ince ayarlı lirik düzyazıdan kaynaklanmıyor. Ulla Bruncrona’nın İsveççe çevirisine nerdeyse mucize denebilir ve bu yayıncının neden kitabı Fransızcadan çevirmeyi seçtiği sorusunu bile akıllardan siliyor. Sema Kaygusuz’un Yere Düşen Dualar romanı kesinlikle sihirli bir okuma deneyimi sunuyor. Ne daha fazlası, ne daha azı.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.