Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-999-3
13x19.5 cm, 152 s.
Liste fiyatı: 16,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Sema Kaygusuz diğer kitapları
Sandık Lekesi, 2000
Doyma Noktası, 2002
Esir Sözler Kuyusu, 2004
Yere Düşen Dualar, 2006
Yüzünde Bir Yer, 2009
Karaduygun, 2012
Sultan ve Şair, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Barbarın Kahkahası
Kapak Resmi: Mario Dilitz
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2015
3. Basım: Ekim 2016

2016 Yunus Nadi Roman Ödülü

Hiçbir trajedi kişisel değildir: sirayet eder, bulaşır ve sonunda herşeyin rengini, kokusunu değiştirebilir.

Sema Kaygusuz yeni romanı Barbarın Kahkahası'yla bir motelde olup bitenlerle bir ülkeyi anlatıyor. Tatil, dinlenme, tembellik zamanının beklenmedik ve pek nahoş bir şekilde kesintiye uğraması motel ahalisi arasında gerginliklere, bastırılmış kişisel hesaplaşmaların gün yüzüne çıkmasına, dillendirilememiş acıların ortalığa saçılmasına sebep olur. Tüm bu olan bitene bir ergenin sert, zalim ve el yordamıyla giden "erkek olma" uğraşları da eşlik eder.

Kaygusuz okurlarının iyi tanıyacağı kendine has üslubuyla ilerleyen roman, alttan alta sürdürdüğü polisiye roman gerilimini de final sahnesine kadar taşımayı başarıyor.

OKUMA PARÇASI

Kabahat, s. 9-11

Moteldeki herkesin en başta Turgay’dan kuşkulanması gayet doğaldı. Geldiğinden beri geceler boyu iskelede volta atarak kendi kendine söylenen, karşısında muhatabı varmış gibi öfkeli el kol hareketleri yapan bu adamın, girdiği her ortamı bozmak niyetiyle tatile çıkmış bir hali vardı. Durmadan için için birilerine kafa tutuyor ama kimseyle göz teması kurmuyordu. Turgay’ın saldırgan içe kapanıklığı öyle huzursuz ediciydi ki karısıyla birlikte Mavi Kumru Moteli’ne yerleşmelerinin daha ikinci günü, kullandıkları şezlongların çevresi boş kalmış, bulaşıcı hastalıktan korur gibi anneler çocuklarını onlardan uzak tutmuştu.

Mesele şöyle başladı: 18 Ağustos gecesi, Mavi Kumru sakinleri çoktan odalarına çekilmişti. İki garson iskeleye bakan taraçadaki lokantada kirli peçetelerle masa örtülerini topluyordu. Bütün gün güneşin alnında zincire vurulup gece yarısından sonra serbest bırakılan Gürcü çoban köpeği, lambaların ölgün ışığında zaman zaman görünüp zaman zaman kayboluyor, bungalovların arasından bahçelere, iskeleden kumsala, rustik döşemeli açık bardan pinpon masasına doğru köşe bucağa işeye işeye Turgay’ın şuursuz yürüyüşüne ekleniyor, insanla arasına kendi köpek kederini koyarak uyuyabileceği serin bir yer arıyordu.

O gece köpekten, garsonlardan ve Turgay’dan başka kişiler de vardı elbette. Sözgelimi Eda’yla Ufuk, bütün çiftlerde haset uyandıran erotik oynaşmalarına bir yenisini katmak üzere kaldıkları bungalovun balkonunda kokulu mumlar yakıp ballı viskilerini içerken, son dördüne giren ayın kaşmir ışığına leke gibi düşen Turgay’ın farkındaydılar. Bir de, lokantanın az ilerisindeki kameriyede yeşil çuhalı oyun masasına kurulmuş dört kadın, taşları sessizce dizerek bir yandan okey oynuyor, çoban köpeğiyle Turgay’ın karayı dalgalandıran asimetrik gezintisini görmezden gelerek birbirlerine anlamsız sorular soruyorlardı.

Turgay, iskeleden kumsala dönerken geceyle kavga edercesine bütün gövdesiyle debelenmeye başladı. Ahşap döşemeyi gıcırdatan sert adımları iskeledeki lambalara doğru uçuşan pervanelerin yönünü değiştiriyordu. Gün doğmadan kapatması gereken bir hesap varmış gibi alelacele yürüyor, bir ara duraksıyor, sonra tekrar hızlanıyordu. Kuma girince yalpalamaya başladı. Savrulan ellerinde hararetli bir tartışma. Kumsalı tesisin bahçesiyle birleştiren kayrak döşeli patikada ilerlerken dört kadının bulunduğu kameriyenin renkli ampullerine bakıp yavaşladı. Okey oynayan kadınlar tehlike ânında donakalan sincaplar gibi, bu tuhaf adam yanlarından geçinceye kadar çıt çıkarmadan beklediler. Turgay kadınları fark etmemişti sanki, ya da kendinden başka hiçbir insanın farkında değildi. Sonra, bahçenin göbeğindeki barın hemen arkasındaki tuvalete doğru seğirtti. Birilerini itercesine yoluna çıkan zakkum dallarını omuzlayarak tuvaletin ışığını açtı. Niyeyse içeri girmedi. Bekledi. Kadınlar merakla onu seyrediyordu. Turgay’ın içeri adım atıp atmamaktaki tereddüdü, dört ayrı açıdan aynı vurguyla parlayan birer fotoğraf karesi olarak hepsinin belleğine yerleşiyordu. Turgay tuvaletin kapısından geri döndü. Barın önünden dolaşarak tekrar kameriyeye doğru yaklaşırken, kadınlar ödlekçe başlarını öne eğdiler. Turgay kayıtsız, söylene söylene uzaklaştı. Kumsala giden kayrak patikada sendeleyerek yürürken bir karaltı çıktı karşısına. Arka ayaklarının üstüne oturmuş, başı hafif yana eğik, uzun gri tüyleri tiftiklenmiş dargın bakışlı köpeği görünce Turgay durdu yine. Bu kez daha keskin, bilinçli bir duruş. Köpeğin hastalıklı gözleri susturdu onu. Dilsiz bir söyleşi geçiyordu aralarında. Yarasaların, ampullere çarpan sineklerin, kumsaldaki taşları tıkırdatan dalgaların bastırdığı bu söyleşinin insan tarafında şifresi çözülemeyen bir komut, köpek tarafında heceleri bitişmemiş bir hiddet vardı. Duygusal olarak yer değiştirmişlerdi. Turgay hafifçe başına dokundu köpeğin. Okşamadı, sadece dokundu, birkaç saniye içinde elini yumuşakça çekerek uzaklaştı. Kararlı bir şekilde iskeleye doğru yürürken bir yandan da el çabukluğuyla kemerini çözüyordu. Köpek usulca böğürtlen çalılarının arasındaki kuytuya çekildiğinde Turgay fermuarını indirdi. Keten pantolonu hafifçe kalçalarından aşağı sarktı. Çabucak zekerini ortaya çıkarıp ay ışığının denizde çözünen parıltısına karışır gibi sağdan sola, soldan sağa gezdire gezdire, denize diyeceği bir şey varmış da kelimesini ancak mesanesinden dökebilirmiş gibi en uzağa attırarak işemeye başladı. Dört bir yana kaçışan karagöz balıkları kuyruklarını belli ettiler.

Okey oynayan kadınlar şarıltıyı duyar duymaz istemsizce küçük çığlıklar attılar. Sidik kokusunu duymasalar da genizleri yanıyordu. Uğradıkları saldırıyı savuşturmak için derhal yerlerinden kalkıp odalarına koşuşturdular. Garsonlarsa olan bitenin üstünde durmadan son örtüleri toplayıp müştemilattan bozma odalarına döndüler. Gece böylelikle sonraki günlerin hikâyesiyle koyulmaya başladı.

Sabaha varmadan, Mavi Kumru’da sidikli bir serüven başlayacağını Turgay dahil kimse bilmiyordu tabii. Oysa, göründüğü gibi o kadar da sıradan bir durum değildi yaşanan. Gecenin rüyayla ağırlaşan saatlerinde, hayatı kendi hikâyesinden ibaret sayan kişilerin bir in gibi uykuya sığındığı sessizlikte, o Turgay, denize işeyen süfli bir adam olmaktan öte kendini çalıştıran etten bir metronomdu. Her vuruşta kendi tuzuyla denizin tuzunu, huyla huyu birleştiriyordu. Derin bir gevşemeyle son damlasını denize düşürdüğü an, tek bir vurgunun ölümsüzlüğünü kendine ayırdı. O geceden sonra işemek ne mahrem bir iş oldu, ne de anonim.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Asuman Kafaoğlu-Büke, "Kuşku çağında insan", Radikal Kitap, 1 Mayıs 2015

Sema Kaygusuz yeni romanı Barbarın Kahkahası’nda bir mekânın içine tüm toplumu, bir haftadan kısa bir zaman dilimi içine ise tarihi sığdırıyor. Anlattığı yer deniz kenarında yaz tatillerini geçirmeye gelen ailelerin kaldığı bir motel, zaman ise ağustosun bir haftası. Olaylar sıcak bir ağustos gecesinde müşterilerden birinin herkesin göreceği bir yerde denize işemesiyle başlar. Saat sabahın dördü olmasına rağmen geceden beri okey oynayan bir grup kadın, adamın bu uygunsuz davranışını görürler ve kadınlardan biri olayı kocasına anlatınca sabah kahvaltı saatinde aileler arasında kavga çıkar. Yumruklar sonrasında çiftlerden saldırgan olanı moteli terk eder.

Olaylar bu noktadan sonra sakinleşecek sanırken bundan sonraki her sabah müşteriler idrarla pisletilmiş bir motelde uyanırlar. Sadece ilk gece gördükleri adam değil, herkes şüphe altındadır. Herkes diğerlerinden şüphelenmeye başlar. Otel müdiresi Ferhan hanım bunun “örgütlü bir iş” olduğuna kanaat getirir çünkü ikinci gün dolapta duran havlular, çarşaflar, peçeteler, masa örtüleri pisletilmiştir.

Böylesine kuşku ortamında yaşamaya başlar motel müşterileri. Bu romanın ana temasını oluşturur. “Birbirlerini suçlamadan başka bir dil kuramıyorlar” diye açıklanır bu durum. Aslında suçlama sadece etrafın pisletilmesiyle ilgili değildir, genel suçlama, motelde kalan çiftler arasında bireysel hale dönüşür. Bu da bizi romanın ikinci temasına getirir: bunca kirlenmiş bir topluluk içinde temiz kalmak mümkün olabilir mi?

Pisletilmiş tarih

Bu noktada romanın motel ile tüm toplumu anlattığını fark ederiz. Tarih boyunca onca katliamdan, cinayetten, haksızlıktan, sürgünden, tecavüzden kirletilmiş toplumda, birey nasıl temiz kalabilir sorusu uyanır zihnimizde. Motelde kalan yetişkinlerin nesillerdir taşıdıkları kirlenmenin Ozan adındaki bir çocuğa aktarıldığını görürüz. Ozan erkek olma sürecine önce bir balık avlayarak başlar, ardından avcılığı doğa katliamına dönüşür. Motelde kalan Simin adlı deontoloji ve tıp tarihi hocası kadın müşteriler arasında en yaşlı olandır; elinden bırakmadığı defterine olayları ve kendince bu olayların çözümünü yazar. Her karakterde geçmişte yaşanmış katliamların izlerini görmeye başlarız.

Roman boyunca temaları birkaç simge taşır. Bunların başında avcı ile av gelir. Karakterlerden biri eskiden dayısının yaşadığı bir av hikâyesini anlatır. Bu hikâyede avcının ava dönüştüğünü, avı ile kendini bütünleştirdiğini görürüz. Avcı bir gün öldürdüğü yaban domuzunu yüklenip bunu satmaya kalkar ama et yemeğe hasret yoksullar dahil, etin domuz eti olduğunu anlayınca kimse yanaşmaz bunu yemeğe. “Domuz mundar oldukça kendisini de mundar hissediyor” diye anlatılır hikâyede. Bu hikâye sayesinde anlarız kir ile kirli olanın, kirli sayılan ile kirlenenin bir olduğunu.

Romandaki üç kadın kahramana baktığımızda üç farklı yaşta, farklı kadın görüyoruz. Yaşlı Simin’den başka Nihan ve genç Eda, sanki ortak bir bilince sahiptirler çünkü birbirlerinin hikâyeleri üzerinden düşünürler. Üç kadın, kadının tarih boyunca nasıl algılandığının hikâyesini birleştirir. Eda, erkek arkadaşıyla yaptığı hararetli bir konuşma sırasında erkek egemen toplumda kadının eksik olarak görüldüğü düşüncesinden yola çıkarak kendi cinselliğinin öyküsünü anlatır. Simin sanki Eda’nın bıraktığı yerden başlayarak tarih boyunca kadını anlatmaya kalkışan Freud gibi doktorları, düşünürleri ele alır. Hipokrat’tan Xenephon’a kadını anlamayanları ve ardından cadılıkla suçlanan iyileştirici reçete sahibi kadınları anlatır. Üç kadının her birinin yarası farklıdır ama bu topluluk içinde birbirlerini anlayacak sadece o üçü vardır.

Ermeni mi, Kürt mü...

Bu üç kadını bir kadın gibi algılamak belki de romanı anlamak için önemli; romanda Kaygusuz bir karakteri öne çıkartmıyor. Bu kimin hikâyesi, başkahraman kim bilmiyoruz. Garip bir rastlantı da çıkar ortaya. İsmail’in anlattığı öyküye arkadaşı Melih kızar. Daha sonra Melih’in anlattığı bir öyküye de Turgay kızar. Alikâr’ın öyküsüne Selçuk kızar, yine aynı nedenle. Kimse öykünün kahramanı olmak istemez çünkü böyle olduğunda gerçeklikten koparılmış olacaktır. Her öykünün anlatılmasını gerektiren bir neden vardır, bu durumda Melih’in sorduğu gibi “domuz hangimiz?” havada kalır çünkü domuz herkestir öyküde. Hem pis bulunan, hem pisleten, hem de pisliği diğerlerine bulaştırandır. Kimse temiz kalamaz sonuçta. Öykünün içinde kahraman olduğunda hikâyeni kaybedersin.

Romana da aynı romanda yer alan öykülere karakterlerin baktığı gibi bakmamız gerekiyor. Hangi katliamlardan söz ediliyor sorusunu yanıtlamaya çalışırken saydıkları Ermeni mi, Kürt mü, Yahudi mi yoksa on üç erkek tarafından tecavüze uğramış kız çocuğu mu... biz de aynı soruyu yanıtlamaya çalışıyoruz. Halbuki katliamları birbirinden ayıran bir unsur yok ortada, herkesin katliamı, herkesin pisliği ortadaki.

Sema Kaygusuz onlarca portreyi bir arada sunuyor bize. Bazılarını tek, bazılarını çiftler haline tanıyoruz ama sonuçta ortaya bir kişinin değil, toplumun portresi çıkıyor. Kuşku çağında insan portresi.

Devamını görmek için bkz.

Ömer Erdem, "Her çocuğun bedeni gelecek azabın ihtimali!", Radikal Kitap, 8 Mayıs 2015

Bir karşıtlıklar romanı Barbarın Kahkahası. Toplanıp ayrılmanın, zehirlenip sağaltmanın da aynı zamanda. Toplumdan toplumsal olana, kalabalıktan bireye, bireyden varlığa kayışın arayışlarıyla dolu. Edebi geçişkenlikler, kurgu, öyküleme, şiirsel dil ve elbette tarih, psikoloji, felsefe, din ve efsane ile de örülmüş. Anlatış neyi gerektiriyorsa ona dayanıyor iskeleti. Akıcı ve atak dili bir yandan onu yalınlaştırıyor ama altta taşıdığı esas meseleyi, sayfalar ilerledikçe çetrefil hale sokuyor. Başarılı mı bunda? Evet. Bir edebi metnin derdini muhatabına ulaştırırken dipte sakladığı, formül haline getirmediği, sloganlaştırmadığı tezini duyuruyor olması neden başarı sayılmasın? Nedir o tez? İşte bunun da tam ve net bir cevabı yok. İyi ki yok. Öteki türlü çoğul okumanın önüne geçerdi yazar. Modern edebiyatın kaynaklı olma hali yara alırdı. Yine de söyleyelim; çocuğa, çocukluğa, insandaki keşfedilesi mesafeye, yetişkinlerin dünyasına dalan ve mesafeleri cesaretle kısaltan bir roman bu.

Yaz tatilini geçirmek için deniz kenarındaki bir motele yerleşmiş eğitimli orta sınıftan bir grup insanın kısa süren birliktelik macerasına odaklanıyor hikâye. Aile ve birey olarak onların geçmişlerine dalışlar yaparken onları bir arada tutan tarihsel, toplumsal ve şahsi sebepler sorgulanıyor. Otel çalışanları, eşcinseller, sürgünler, uyumsuz evlilik yapmış aileler, genç çiftler, çocuklar ilkin tatil çerçevesine alınıyor, bir dışkılama hadisesi üzerinden metaforik okumalara tabi tutuluyor. İyi ile kötü, sıradan duranla derinliğin karanlığı yüzlerde gezdiriliyor. “Hayatı kendi hikâyesinden ibaret sayan kişilerin” konforu aşama aşama ellerinden alınıyor ve kolektif şuura bağlanıyor. Önemli olan burada roman kişilerinin bu şuuru idrakleri değil metnin buna yönelmesidir.

İşte, “en sıradan insanın kolayca sezebileceği şekilde öldürülmüş bir umudun ta kendisi olan” bir erkek. İşte, “yeni bir dibe ayak basar gibi özün içindeki özün dış çeperini yararak kendini yavrulayan” bir çocuk. İşte “bahçede güneşlenen insan çalıları”. İşte geceleyin yıldız çağlayanı coşunca, karanlığın koynunda “göklerdeki dipler derinleştikçe küçülen insanlar”. İşte, “gariban insan başkasının kâbusunu görebilen insandır” diye düşünen bir başka adam. İşte, “ben kilitliyim, mutsuzluk çok kötü kilitliyor adamı, Müslüman mutsuzluğu diye bir şey var biliyor musun? Kafanın içindeki dünyayla dışındaki birbirine uymuyor” diyen bir başka adam. Kadınlar, çok konuşanlar, suskunlar, durumu idare edenler, meraklılar, gizemliler, herkes hem kendisi hem de temsil ettikleriyle orada, moteldedirler ve “birbirini kışkırtırlar”.

Yazar, anlatıcı, akıl, iç ses, dış göz, üçüncü kişi, tam olarak net olmayan ancak okuru rahatsız etmeden, onun okur olma hakkını elinden almadan baş uzatan kişi, “ilerideki kayalık tepeye tırmanan keçilerin, kıyıda anbean yuvarlaklaşan taşların, yosun bağlamış iskele ayaklarının insana seslenen titreşimlerine kayıtsız, kendi imal ettikleri tedirginlik kafeslerinde dilim dilim tüketiyordu zamanı” diyerek özetler özü. Kim o böyle tüketen zamanı? Tatilciler. Evet, yekun bir özne yapar yazar sonunda onları. Araya bir sağaltıcı hamle olarak soktuğu ses, tabiatı ve tababeti, bilgi kadar bilgeliği de temsil eder. “İnsanın kendi bilgeliğini elinden kaçırmasını büyük talihsizlik olarak” gören bu ses, fesatlığa karşı karanfil, türlü türlü bunalımlar için nilüfer, ışgın, sandal ağacı, ekşi elma, cevahir macunu, akasya çiçeği ve enginar önerir.

Gelecek bir akıl erginliği ve yaşama değerine kavuşacaksa eğer, çocuğu, toplumun süzülmüş bir bedeni ve ruhu sayılan çocuğu düşünmek tarihsel borçtur ve insanın tarihi çocuğu anlamanın da tarihidir. Barbarların zafer kahkahası daha duyulmak istenmiyorsa, “her çocuğun bedeninde sinsice bekleyen azabın ihtimalini” fark etmek gerekmektedir.

Devamını görmek için bkz.

Elif Kutlu, "Mikrokozmostan makrokozmosa", Halkbank Kültür Sanat, 15 Mayıs 2015

Sema Kaygusuz Barbarın Kahkahası'nda küçücük bir motelde bir avuç insandan ve birkaç orta sınıf aileden oluşan topluluğun yapıp etmelerinden yola çıkarak bir ülkede olanı biteni en iyi şekilde ifade ediyor. Her şey Turgay’ın gecenin karanlığında denize işeyerek suyu kirletmesiyle başlıyor. Olaylar giderek büyüyen bir kirlenmenin etrafında ilerliyor. Kirlenmiş bir toplumda bireyin 'temiz' kalmasının mümkünlüğü sorgulanırken bir toplumda yaşananların sorumlusunun o toplumu oluşturan bireyler olduğuna vurgu yapılıyor.

Atom, molekül, hücre, doku… diye yol alıp, bir en küçükten başlayarak bir evreni oluşturan bütünün bir parçasıyız aslında. Her birimizin hayatları kendi içinde bir anlam taşıdığı hâlde bazen bütünün bir parçası hâline geliverir. Bu bütünde başka hayatlarla birleştirilen yaşamların bir araya gelmesiyle oluşur ve bu zincir en büyük halkaya yani evrene kadar öylece uzar gider. Hem kendi hayatımız içinde bir bütünlük olarak hem de bütünün bir parçası olarak yaşamımızı sürdürürüz. Mikrokozmos olarak niteleyebileceğimiz hayatlarımız makrokozmosun bütünlüğünün içinde küçük de olsa yer alır.

Bireyden topluma uzanan yol da tıpkı mikrokozmosla makrokozmos arasındaki zincir gibidir. Her bir birey kendi içinde yaşadıklarını aşlında topluma mal eder ve kendi dünyasında yaşadıklarıyla bir noktada toplumla eklemlenir; yaşadıkları o toplumun görüp geçirdikleriyle eşdeğer hâle gelir. Bireyin yaptığı iyilikler de, kötülükler de toplumun nitelenmesi için bir anlam ifade eder. Bu tartışmaya açık bir konu olsa da tek tek bireylerin yaptıklarının -bazen büyük yanılgılar içerecek olsa da- toplumlarla ilgili intibah oluşturduğu aşikar.

Daha çok kendine has üslubuyla yazdığı öykülerden, aldığı ulusal ve uluslararası edebiyat ödüllerinden tanıdığımız Sema Kaygusuz da “Kent dediğin nedir ki bir ruh hâlinden başka?” sorusuyla oluşturduğu birçok öyküsünde parçadan bütüne ulaşarak, her bir bireyin toplumun bütününü nasıl da etkilediği üzerine düşünüyor. Öykülerindeki üslubundan büyük izler taşıyan yeni romanı Barbarın Kahkahası'da tam da bu dert üzerinden ilerliyor. Şimdi, dünyayı bir otel olarak düşünün: Mavi Kumru Moteli. İçinde yaşayan milyarlarca kişiyi ise her biri gerçek bir sorunu bir metafor olarak ifade eden birkaç bireyle sınırlayın. Belki on ya da yirmi kişi… Toplumların temel sorunlarını ifade etmeye yeter de artar. Bu motelde yer alan Turgay, Eda, Nihan, Simin, Ozan, Melih, Selçuk, İsmail ve diğerleri de bir ülkenin yaşadıklarını temsil etmek için yeterli. Öyle sınırsız sonsuz bir zamana da ihtiyaç yok. Başlangıçtan bugüne geçen zaman bir haftalık bir sürede de anlatılabilir. Yeter ki onları ifade etmeye yetecek cümleler bir araya gelsin!

Sema Kaygusuz, bu küçücük motelde bir avuç insandan ve birkaç orta sınıf aileden oluşan topluluğun yapıp etmelerinden yola çıkarak bir ülkede olanı biteni en iyi şekilde ifade ediyor. Her şey Turgay’ın gecenin karanlığında denize işeyerek suyu kirletmesiyle başlıyor. Ardından kimin yaptığı belli olmadan motelin tüm yerleri pisletiliyor. Daha sonra moteldeki tabak çanak peçete… Olaylar giderek büyüyen bir kirlenmenin etrafında ilerliyor. Motelde bulunan herkes kendini aklayıp paklarken, birbirini suçlamaktan da geri kalmıyor. Kirlenmiş bir toplumda bireyin “temiz” kalmasının mümkünlüğü sorgulanırken alttan alta bir toplumda yaşanan katliamların, cinayetlerin, tecavüzlerin, haksızlıkların… sorumlusunun o toplumu oluşturan bireyler olduğuna vurgu yapılıyor. Olan biteni yazan Simin’in vakanüvisliği ise okura tarihin tekerrürden ibaret olduğunu gösteriyor.

Barbarın Kahkahası'nda, Ozan’ın üzerinden erkek olmanın; Simin, Eda ve Nihan üzerinden kadın olmanın ne demek olduğu da anlatılıyor. Kaygusuz, Ozan’ın balık avlamaktan doğayı katletmeye uzanan yolculuğu aracılığıyla “erkek olmaya giden yolun” doğada/hayatlarımızda ne gibi katliamlara yol açtığını gösteriyor. Simin aracılığıyla tarih boyunca -Freud da dâhil- erkek aklıyla kadınları anlatmak için “debelenenler” yerilirken, Eda üzerinden erkek egemen toplumlarda cinselliğin algılanma biçimi tartışılıyor.

Birçok portrenin bir arada bulunduğu Barbarın Kahkahası, bizi bize polisiye tadında anlatıyor. Popüler olma ya da çok satma kaygısı olmadan oluşturduğu üslubu ve itinalı cümleleriyle Kaygusuz, okurunu bir kez daha memnun etmeyi başarıyor. Aynı toplumda bir arada yaşayan herkesin kirlenenden ve kirletenden sorumlu olduğunu hatırlatarak, kendimizi bir kez daha sorgulamamızı sağlıyor.

Devamını görmek için bkz.

Onur Baştürk, "Adamın biri geldi, iskeleden denize işedi!", Hürriyet Gazetesi, 20 Mayıs 2015

Yan şezlong komşum olan sarışın, aynalı gözlüklü kız yüksek sesle telefonda konuşuyor:

"Kızıııamm, deniz buzz gibiydi. İç organlarım üşüdü resmen!"

Çaprazımdaki şezlonglara kurulmuş sevgililer ise sessiz.

Daha çok adam kadınla flört ediyor.

Kadın bu flörtten memnun olduğunu minik kikirdemelerle belli ediyor.

Diğer şezlonglarda ise bir numara yok. Herkes cep telefonlarına gömülmüş, dünyayla/diplerindeki denizle ilişkileri pek yok gibi.

Benim arkadaşlar da bedenlerini güneşe vermiş, "Sezonu erkenden açtık" bronzluğuna ulaşıyor olmanın tepe hazzındalar...

İskeledeki şezlongda tek başımayım yani. Kendi dünyamda.

Derken bir adam kararlı adımlarla iskelenin en ucuna gidiyor ve ani bir hamleyle pantolonunu indirip denize doğru işemeye başlıyor!

Hoop! Bir dakika!

Bu son yazdığım cümle aslında şezlongda okuduğum kitapta oluyor.

Ama kitap, hafta sonu tam da benim bulunduğum gibi bir ortamı tariflediğinden ve girdap gibi içine çektiğinden olsa gerek, sanki bu işeme olayını da "gerçek hayatta olmuş gibi" hissediyorum.

Diyaloglar çat çat çat

Hangi kitap bu? Zevkle açıklıyorum: Sema Kaygusuz'un Barbarın Kahkahası adlı kitabı...

Bir motelde tatil yapan birbirinden alakasız insanların denize işeme olayından sonra içlerindekini nasıl teker teker kusmaya başladığını ve gizli kalmış hesaplaşmalarını gün yüzüne çıkarmalarını anlatıyor.

Ama ne anlatış! Kaygusuz'un dili, karakterlerine yazdığı o diyaloglar çat çat çat.

Burada durup karakterlerin ağzından birkaç örnek vermek istiyorum, buyrunuz:

"Dudağını bulamıyorum lan!"

* "Bir şey söyleyeyim mi, ben var ya her şeyin dudağını bulabiliyorum öpmek için. Taşın bile dudağını bulabiliyorum. Seninkini bir türlü bulamıyorum lan."

* "Mutsuzluk çok kötü kilitliyor adamı. Müslüman mutsuzluğu diye bir şey var biliyor musun? Kafanın içindeki dünyayla dışındaki dünya birbirine uymuyor."

* "Hani hükümdarın biri varmış, bire bir ölçekte kendi şehrinin haritasını yaptırmaya kalkmış. Her ayrıntının sokuşturulduğu hantal bir harita.

Sen işte böyle bir harita çiziyorsun. Her gün bire bir ölçeğini çıkarıyorsun aramızdaki şeyin.

İyi halt ediyorsun. Ancak bir hükümdar kalkışır böyle işe.

Bu abuk sabuk kudreti kimden aldıysan hemen git geri ver. Dönsene, sırtına da süreyim."

"Kış Uykusu"nun yaz versiyonu

İşte böyle...

Nuri Bilge Ceylan'ın Kış Uykusu filminin yazlık versiyonu gibi bir kitap bu.

Pazarlama teknikleriyle cilalanmış, gazete eki röportajlarının övgüsüyle göklere çıkarılmış, kendi derdinden çok yazarının coşkun popülerliğiyle öne çıkmış kitaplardan sıkıldıysanız eğer, alın size gerçek bir yaz kitabı.

Şezlonga mıhlanıp kalarak okumak için ideal.

Ha bir de insana, "Şimdi gidip şu iskeleden işesem n'olur" başlıklı kaos başlatma duygusunu veriyor tatlı bir meltem gibi...

Yani, tadına doyulmaz bir kitap. Bravo Sema Kaygusuz.

Devamını görmek için bkz.

Eray Ak, "'Çişin ehemmiyeti kaotik günlerde daha da güçleniyor", Cumhuriyet Gazetesi, 25 Mayıs 2015

Benzerlerinden çok da fazla artısı olmayan yazlık bir motel düşünün. Adı da Mavi Kumru Moteli olsun. Denize nazır bungalov evlerde konuklarını ağırlayan ve yazın, yıllık izinden çalınmış birkaç gününü orada geçirebileceğiniz sıradan bir tatil mekânı. Doğanın içinde kafa dinleyip çalışmaktan yorgun düşmüş dimağınızı dinlendirebileceğiniz huzur vaat eden bir yer. Buradan bile duyulan okey taşlarının şakırtısını bir kenara bıraktığımızda bu söylenenler kulağa kötü gibi gelmiyor. Bir çekiciliği var. Hele ki yaz, gelip kapıya dayanmışken...

Ancak bu Mavi Kumru Moteli'nin muadillerinden küçük bir farkı var. Türk edebiyatının önemli isimlerinden Sema Kaygusuz'un yeni romanı Barbarın Kahkahası'na ev sahipliği yapıyor bu motel ve Kaygusuz yeni romanında, bir motel içindeki bireysel huzursuzluklardan, toplumsal kırılma noktalarına doğru bir yolculuğa çıkarıyor okurunu. Bunu yaparken de, bugüne kadar okuduğumuz Sema Kaygusuz kitaplarından izleri yanına katıyor. Barbarın Kahkahası, Kaygusuz'un o bilinen üslubuyla akıp giden, bunun yanında, yazarın metnin farklı noktalarına yerleştirdiği gerilim duraklarıyla başka bir damardan da beslenen bir roman.

Romanın tüm çarkları, aslında bir yazlık tatil mekânında herkesin başına gelebilecek bir olayla çalışmaya başlıyor. Motelin "girdiği her ortamı bozmak niyetiyle tatile çıkmış" gibi görünen sakini Turgay, gecenin bir yarısında, önce tuvalete doğru seyirtir ama vaz geçer. Ardından denize doğru yönelir ve tüm sıkıntısını denize döker; işer. Ve bu olaya, motelin okey takımı Serpil, Gülenay, Aysu ve Dilek tanık olur. Olaylar tabii ki bu noktada kalmaz ve ertesi sabah Dilek'in baştan çıkarmasıyla deli olan kocası Faruk, Turgay'a, bu menfur "iç döküş"ten dolayı saldırır. Turgay yüzünün şekli biraz değişmiş olarak karısı Nihan'la tatiline devam ederken, Faruk ve eşi Dilek ise motelden ayrılır. Tam olaylar duruldu derken bu "çiş hadisesi" farklı bir boyut kazanarak tekrar motelin gündemine gelir. Bu kez motelin farklı bir yerinde çarşaflar sidikle bulanmıştır. Haliyle en büyük şüpheli de Turgay. Ancak bu kez, olayın çirkinliğini de işin içine katarak farklı şüpheliler de aranmaya başlar. Bu da herkrsin zan altında kalması demek.

Barbarın Kahkahası, bu basit diyebileceğimiz bir olaydan yola çıkarak derdini dökmeye başlıyor bize. Ancak komik bile bulunabilecek bu "pisletme" olayını, görüldüğü boyutuyla almamak gerekir. Kaygusuz, bunu güçlü bir simge olarak yerleştirmiş romanına. Hikâye ilerledikçe birer birer karşımıza çıkacak, toplumun belirli kesimlerinden tiplerle daha da güçlenecek, yazarın bize düşündürmek istediği soruyu ortaya çıkaracak bir zemin için ilk dokunuş bu. Sema Kaygusuz'un motelin pisletilişiyle akıllara düşürmek istediği soru ise şu: Böylesi kirlenmiş bir ortamda, kendilerini sorumlu tutmayanlar ne kadar temiz? Ve paralelinde, eğer bu kirlenişe bir sorumlu aranacaksa, herkesin bunu aramaya kendisinden başlaması gerekmez mi?

Bu soruların bizi götüreceği yer de şüphesiz Türkiye ve hesaplaşılmamış geçmişi olacak.

Aslında Türkiye'yle de sınırlamamak gerekir Kaygusuz'un romanını üstüne kurduğu güçlü simgeyle doğan yakıcı soruları. Dünyanın haksızlık coğrafyası çok geniş ve biz bu coğrafyanın herhangi bir yeri için de yineleyebiliriz Sema Kaygusuz'un romanıyla düşündürdüklerini. Ancak acı Türkiye tarihi, bu romanın sorgulatmak istediği esas mesele.

Bu bağlamda birçok kahraman kendi dertleriyle giriyor romanın içine. Ozan, Melih, İsmail, üç kuşak tatile çıkmış yapışık aile, Ferhan, Selçuk, Alikâr, Eda, Ufuk... Birçok yaşanmışlık da bu kahramanlarla dile geliyor. Sonuçta ise ortaya bireysel dertler çıkmasını beklerken, bu portreler uç uca eklenip bir büyük ülke resmine dönüşüyor. İşte tam da bu nedenle "romanın başkahramanı" diyebileceğimiz güçte birini yerleştirmemiş romanına Sema Kaygusuz. Yazarın derdi, dertleri öne çıkarmak Barbarın Kahkahası'nda.

Ancak romanın, yine başkahramanı diyemeyeceğimiz, ama diğerlerine bakışla biraz daha önde olan bir kahramanı var: Yüzünü kapatan geniş şapkası, elinde sürekli bir şeyler yazdığı defteri ve ilerlemiş yaşına rağmen düzgün fiziğiyle dikkat çeken bir nevi tıp tarihçisi diyebileceğimiz Simin. Sinirleri bozuk motel sakinleri için defterine yazdığı gizli reçetelerden biri ülke için de gerekli yanıtı veriyor sanırım bize: Türkiye'nin ağzına bir karanfil şart.

Devamını görmek için bkz.

Hande Öğüt, "Sanki bir şey eksik, bir şey fazla, bir şey çok fazla...", K24, 28 Mayıs 2015

"Sema Kaygusuz yazınsal dili, kurgusu ve zengin imge dünyasıyla edebiyatın bir dil içinde yaratıldığının ve edebiyat estetiğinin fazlasıyla bilincinde olan, dilini ve temalarını Anadolu efsaneleri ve Batı mitolojisinin yanı sıra ekofeminist bir bakış içinden biçimlendiren, kendi yazın evrenini yaratabilmiş bir yazar."

Eserlerini heyecanla okuduğum Sema Kaygusuz’a dair duygumu, yeni romanı Barbarın Kahkahası‘nı okuduktan sonra bir kez daha anımsamakta fayda görerek, onunla ilgili yazdığım kapsamlı yazıya dönüp baktım. KulturKontakt Austria’nın düzenlediği "Literaris Edebiyat Ödülleri" (2010) için hazırladığım, Kaygusuz’a özel ödül kazandıran bir "rapor" ve eleştiri idi bu. Yarışmanın Türkiye jürisi olarak, 2009 yılı içinde yayımlanmış bir roman seçmem istendiğinde, aklımdaki tek eser, Yüzünde Bir Yer idi.

"Dersim Ayaklanması’yla sürgün edilen ve büyük bir suskunluğa gömülen Bese’nin hikâyesini, bütün kutsal kitaplarda adı geçen Hızır söylencesi ve önemli bir eğretileme olan incir üzerinden anlattığı Yüzünde Bir Yer’de, ilk romanındaki gibi, kadim coğrafyalardan beslenen imgelerle yüklü bir dil kullanıyor Kaygusuz. Bilinçdışı ile bilinç halini, geçmişle bugünü, gerçek ile masalı birbirine sarmalanan temalar ve dağınık bir zaman akışı içinde yansıtan Yüzünde Bir Yer, kendine bir yer bulmaya çalışan utanç duygusunun ve suskunluğun romanı…"

Yazıyı ve kitabı anımsama nedenim, Kaygusuz’un geçen süreçte nasıl bir mesafe aldığını, iki roman arasındaki benzerlikleri, imgesel, temasal ve söylemsel ortaklıkları görmek kadar, Barbarın Kahkahası’nın, bana Yüzünde Bir Yer kadar doygun bir okuma hazzı vermeyişinin veçhelerini araştırmaktı belki de.

Yüzünde Bir Yer, birbirini doğuran, birbirinin nedeni ve sonucu olan bir göç ve katliamlar ağının yeni kuşaklara devrettiği gizli utanç duygusunun ağırlığını ve suskunluğun bilgisini kadınların yazgısal ortaklığı üzerinden dile getirip, kültürel ve siyasi bellek temasını bir ağaç imgesi etrafında kuruyorken; Barbarın Kahkahası da yine olayları nedensellik ve kök/ sap çerçevesinde bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlarken, bir duygu durumu olarak merak, öfke, nefret, kaygı ya da korkuyu değil, çok derin bir utancı, unutmak zorunda kalmanın acı bilgisini pislik/ kir imgesi çevresinde anlatıyor. Asla kaybolmayan, çünkü kendini sürekli yeniden üreten kir, romanın zeminini oluşturuyor, tıpkı iğrenti nesneleriyle dolu, yapış yapış bir ardalanı ve savaşlarla katliamlarla örülmüş bir tarihi kendisine mal etmeyen uygarlığın üzerine yükseldiği zemin gibi...

Belleği güçlü biçimde diri kılan doğayı daima kültürel bir bellek mekânı olarak seçen Kaygusuz, nasıl ki inciri, bu yasak meyve leitmotifini ikinci romanında ortak hafızanın topografik metni olarak dokumuş, meyveye yüklenen dini, kültürel ve cinsiyetçi anlamları araştırmışsa, yeni romanında da, bir oteli, özellikle de tatil ve unutmak için gidilen bir oteli, ortak hafızanın kültürel mekânı olarak seçerek, temizlik/ pislik kavramlarını, çiş simgesiyle birbiri karşısına getiriyor ve kültürel anlamları araştırıyor. Her ne kadar günümüz orta sınıfını ve tatil mantığını tartışıyor gibi görünse de yine diğer romanlarındaki gibi Doğu ve Batı’nın kutsal ve mitsel figürlerinden, Şamanlardan, arkaik öykülerden, destanlardan, dini inançlardan beslenerek topraklanıyor. Ancak birbiriyle bu denli paralellikler taşımasına rağmen Barbarın Kahkahası’nda sanki bir şey eksik, bir şey fazla, bir şey çok fazla, bir şey hayli yarım; bir şey olmuyor!

Mavi Kumru’da neler var neler

Orta halli bir tatil oteli olan Mavi Kumru Moteli’nde bir yaz gecesi, bir adam denize işer; ertesi sabahtan itibaren peyderpey havlular, çarşaflar, masa örtüleri, minderler, limonatalar, havuz, bungalovlar bir bir çişlenmeye başlar. Kimliği belirsiz biri/leri, her sabah ortalığa işiyordur. Müdür Ferhan Hanım durumun "örgütlü bir iş” olduğuna kanaat getirse de herkes diğerinden, birbirinden şüphelenmektedir. Motel sakinleri, "merakla tiksintinin iç içe geçtiği yıkıcı bir ruh haline doğru birer birer" çekilirlerken "onurları kâğıt gibi yırtılmıştı”r. "Geceliğine onca para ödedikleri bir motelde bütün güvenlik temalarını altüst eden sidikli imzalar yüzünden, huysuzluk nöbetinde”dirler.

Bastırdıkları tüm duyguların, acının, öfkenin, nefretin, şüphenin, korkunun ve kişisel hesaplaşmaların günışığına çıktığı bu birkaç günde başka neler açığa çıkar neler? Tatil köyü ve turizm zihniyeti hicvi, ergenlik ayini, av, avcılık ritüelleri, hemcins aşkı, orta sınıf ve orta sınıf ev kadınlığı eleştirisi, kadınlar arası rekabet, Freud ve ataerkil cinsel kültür eleştirisi, tıp ve ilaç tarihi eleştirisi, milliyetçilik ve resmî tarih eleştirisi, temizlik ve hijyen takıntısı, modernitenin sakıncaları, homofobi, hegemonyal erkeklik, popüler halk eğlenceleri, göç ve katliamlar, klitorise ve çişe övgü, Aztekler’den Hindular’a, Romalılar’dan Sibiryalılar’a dek idrarın tıbbi kullanımı, otacılık, inanç ve Allah kavramları, şifalı formüller, bitkisel çareler, bireyselden toplumsala uzanan trajediler…

Kültürel ve sınıfsal açıdan farklı bir grup insanın (Turgay- Nihan, Dilek- Faruk, Tamer- Aysu, Eda- Ufuk, Ömer- Gülenay, İsmail- Melih, Serpil- Okan çiftleri ve oğulları Ozan, Simin, kalabalık aile, motel müdürü Ferhan, personelden Selçuk, Alikâr, Hatice ve bahçıvan) hikâyesine, dilsel, söylemsel ve anlatısal açıdan farklı bir ses daha eklenmiştir: Tenezzül ve şifa makamı… Tarih boyu kadın şifacılardan, şamanlıktan, eski bilgelerden bilgiler aktararak, doğal, bitkisel, ruhani önerilerde bulunan bu dişil sesin hazırladığı reçeteler, zaten çok fazla kavrama, imgeye, diyaloga, yan hikâyeye dağılmış olan romanın bütünüyle organik bir bağ kuramadığı gibi bu bölümler ve kitabın en uzun bölümü olan Selçuk’la Alikâr’ın inanç, Allah, av, ot ve kadınlardan dem vurdukları esrar muhabbeti, metni daha da karışmış, boğulmuş bir hale getiriyor. Barbarın Kahkahası’ndaki bu karmaşa; pek çok farklı ideolojik ve kültürel alanı/ kavramı/ söylem ve ifadeyi, her gün çişle ıslatılmış/ kirletilmiş bir motelde hafiften polisiye bir olay örgüsü içinde bir araya getirme uğraşı, romanın merkezini ve meselesini yitirmesine ve yüzergezerleşme riskine neden olurken, romancının asıl meselesini hem serimlemesine, hem de romanın bütünlüğü içinde bu parçalanmayı kapsamasına imkân tanımak yerine engel oluyor. Malumatlar, diyaloglar telaşla çoğaldıkça, roman görünmez, duygusu alımlanamaz hale geliyor. Bu bağlamda hislerime, romanın en sevdiğim bölümlerinden birinde Turgay’ın dile getirdiği şu cümleler tercüman oluyor:

"Benden sana tavsiye. Hikâye anlatmadan önce bekle biraz. Boşlukları doldurmak için acele etme." (s: 136)

Negatif kadın temsiliyetleri ve imkânsız ortaklık

Olaylar aslında sanıldığı gibi, Turgay’ın denize alenen işemesiyle değil de bunu gören okeyci kadınlardan Dilek’in vukuatı kocası Faruk’a anlatmasıyla, doğrusu, "fişteklemesi" ile başlar. Turgay’a "Karıma sikini göstermişsin!", hanımları taciz etmişsin diye hücum eden Faruk ve karısı kavganın ardından oteli terk eder. Serpil olayda kadını suçlar. Bütün "kavgaların hep Dilek’in fişteklemesi yüzünden" çıktığından dem vurup "O ezik büzük haline bakmadan herkeste şehvet uyandırdığını" zannettiğini dile getirerek, eski arkadaşını acımasızca eleştirir: "Bence saldırgan bir yönü var Dilek’in. Erkeklere karşı sinsi bir hıncı var. Hıncını almak için odun kafalı kocasını kullanıyor..." (s. 18)

On iki yaşındaki oğlu Ozan’a söz dinletemeyen, bütün gün okey oynayıp dedikodu peşinde koşan, milliyetçi/ homofobik kocası Okan’ı, milli meselelerde destekleyen Serpil; oyun arkadaşları Gülenay ile Aysu, müdür Ferhan, romanın negatif kadın temsiliyetlerini oluştururken; deontoloji ve tıp tarihi hocası "ihtiyar kadın Simin" ve "belirgin meme uçları dikkat çeken" Eda, feminist söylemleriyle pozitif temsiliyete adaylar! Adaylar diyorum çünkü gizli gizli birbirini çekemeyen, kıskanan bu iki kadın karakter, kadınların kurtuluşunun, kültürel ve psikanalitik çözümlemelerde değil, patriyarkanın ve hatta kapitalist patriyarkanın analizinde yattığını görmekten adeta yoksunlar.

Patriyarkal sistemde kadınlararası farklılıklar, tıpkı diğer farklılıklar gibi, eşitsizlik ve iktidar ilişkilerini barındırır ki romanda kadınlararası dostluktan ve değer yaratabilen bir iletişimden, arkadaşlıktan çok bir rekabet ve kıskançlık ilişkisi söz konusudur. Serpil, Eda, Simin başta olmak üzere kadın karakterler birbirlerine sempati ile bakmazlar, aralarında hiçbir ittifak, iletişim kurulmaz. İsmail ile Melih’in trajik aşkını; Melih ile Turgay’ın ve Alikâr’la Selçuk’un erkek erkeğe sohbetlerini, küçük Ozan’ın erkek olma sürecini avcılık, elde etme, güç, iktidar kavramları bağlamında etkileyici ve yoğun biçimde tahkiye eden Kaygusuz, sanki kadın karakterlerinin yeterince arkasında durmuyor, onlara sempati duymuyor gibi... Hele ki, hikâyeleri en çok anlatılan, kendilerine en çok söz verilen Eda ile Simin, sanki yazarları tarafından çok da sevilmemiş gibi... Eril dilin içinden, negatif sıfat ve tanımlarla anılan ve birbirlerine hep yandan, gizlice, kıskançlıkla bakan bu kadınlar, feminist bir uyanışa sahip gibi görünse de bu hal onlarda aydınlanmaya, bir bilinç sıçramasına, aralarında bir ortaklık hatta bir diyalog kurulmasına vasıta olmaz. Hatta Eda, etrafa işeyenin Simin olduğunu bile düşünmektedir. Yanı sıra her iki kadın da evlilik, erkekler, gençlik, güzellik konularında normatif yargı ve alanlara hapsedilmekten kurtulamazlar.

"Tavırlarına bakılırsa yeterince terbiye edilememiş, ölçüsüz kadınsılığıyla tehditkâr bir kucaklama vaat" eden; "küçücük bikinisinden taşmış bir halde" oturan, "bir yandan davetkâr, öte yandan huzursuz edecek kadar küstah" olan Eda, sevgilisiyle yaptığı uzunca, hararetli konuşmada, kadınların ezilişini, kültürel ve psikanalitik nedenlere bağlar; kadın erotizmini, özerk bir durum olarak değil, erkek arzusu aracılığıyla anlatır ve tüm kadınların heteroseksüel olduğu önkabulüyle konuşur. Erkeklerin kadın düşmanlığını ve tüm dünyaya "fahişe muamelesi" yapmasının nedenini de erkekteki kadın korkusu olarak açıklar. Çünkü, "Vajina gizemlidir. Sıvılar değişkendir."

"Anladın mı şimdi, neden kadından ödü kopar erkeğin. Çünkü onun cinselliği kadın tarafından yargılanır. Erkeklere göre şeytan, iblis, cadıdır kadın." (s. 54)

Ancak kadına yönelik şiddet ve cinsel şiddetin, erkeğin hadım edilme korkusu, iğdiş endişesi, kadının doğurganlığından korkması vb teorilerle açıklanmaya çalışılması, cinsel şiddetin patriyarkal yapıyla ilişkisini, cinsiyetçiliği ve kadın karşıtlığını gizlemeye yarar. Kadına karşı cinsel şiddet, erkek cinselliğinin bir yansıması değil, kadına karşı erkeklik temelindeki cinsel saldırganlığın ve düşmanlığın pratiğidir.

Freudyen penis kıskançlığı kuramını eleştirerek, klitorise övgüler yağdıran Eda’nın restoranda herkesin duyacağı kadar yüksek sesle nasıl orgazm olduğunu, cinsel organlarının zevkten nasıl titrediğini anlatması ise benim savunduğum feminizmin arzu ettiği türden bir cinsel özgürleşme değildir. Kadının tâbiyetinin kökenini psişik/ kültürel yapılarda görmek yetersiz bir yaklaşımdır ve sorun yalnızca kadının cinsel olarak ezilmişliği değildir.

Zevkle anlattığı cinsel hazzı Eda, mesela mastürbasyon yapar ya da kendi bedeninin sırlarını tek başına (ya da başka bir kadınla) keşfederken değil de sevgilisi Ufuk ile sevişirken alıyordur. Onun bedenine karşı yaşadığı bir zaferdir adeta cinsellik Eda için, yoksa kendine ait bir cinsel alan ya da özgür bir cinsellik tasavvuru oluşturması değil. Patriyarkal sistemde kadının cinsel anlamda özgürleşmesi, cinselliği erkek bakışından ve onayından kurtarmak için yeterli değildir. Freud’u ve fallik kuramı eleştirdiği konuşması, sanki yalnızca Ufuk tarafından onaylanmak içindir, bitirirken sorar:

"Neymiş efendim kuram üreten kadın fallik duruma geçermiş de kadınlık adına fikir yürütmesi çelişkiliymiş. Gözünü seveyim hiç fallik bir halim var mı benim?"

Aldığı yanıta -"Yok canım gayet yellozsun. Hatta pek şırfıntısın"- öfkeleneceğine mutlu olur:

"Bu kinayeli iltifattan memnun, nihayet kıkırdadı Eda." (s. 56)

Eda’nın cinsel devrim söylevi, Freudyen bir çelişkiye karşı çıkarken altyapının, yani patriyarkanın üstyapıyla organik biçimde bağlı bulunduğunu görmezden gelir ve böylelikle yıkmak istediği yapıları kendisi için bir hapishaneye dönüştürmeyi başarır. Şırfıntı ve yelloz gibi eril tanımları iltifat olarak algılayıp kıkırdayan Eda’ya bir "teessüf reçetesi" hazırlayarak, bol bol akasya çiçeği ve enginar yiyip, bol su içmesini, ipek, keten, pamuklu giysiler giymesini tavsiye eden Simin de yine Freud’u eleştirerek, tinsel ve kültürel perspektifte bir kadın varlığından söz etmektedir. Bütün gün "geniş siperli şapkasının altına gizlenerek, bir elinde çanta, bir elinde termosuyla" denize gidip gelmekten ve defterine yazmaktan başka bir şey yapmaz. "Yürüyen bir şapka" olan bu kibar, şefkatli, "otoriter ama yumuşak" kadın, anlatıldığı haliyle yaşına rağmen genç kalabilmiştir, çeviktir, denizde edayla yüzerken, genç erkeklerin dahi ilgisini çekmekten keyif alıyor gibidir.

Kir/ katliam/ av ve hegemonyal erkeklik

Bir katliamdan kaçırılarak zamanın Edirne kaymakamı tarafından evlatlık edinilmiştir Simin. Hangi katliam olduğunun -motel ahalisi cevaplamaya çalışsa da-, katillerin kimler olduğunun bir önemi yoktur. Tıpkı işeyenin kim olduğunun bulunamadığı ama hijyenin/ düzenin sürdürülmeye çalışıldığı motelde olduğu gibi.

Hem çiş ne kalır ki bunca katliamın, tecavüzün, işkencenin, cinayetin, tacizin, yoksaymanın yanında? Örnek bir arılık, saflık, temizlik modeli oluşturmaya çalışan bu sistemde evet, "yara tiksinti verir. mazlum mide kaldırır. ezik büzük çürük çarık insan, mülteci leş gibi insan kokar. dövünen kadın kokar, ilenen baba kokar." (s.132)

Modernitenin ilan ettiği pislik tehlikelidir, düzene karşı bir saldırıdır. Oysa mutlak kir diye bir şey yoktur. Bu, sadece gözlemleyenin, şartlandırılanın zihniyetindeki negatif tahayyüldür ve patriyarkal düzende, "öteki" ilan edilmiş tüm bireyler, tekinsizdir, pistir. Etrafa işeyen ya temizlikçi kadındır, ya bahçıvan, ya sarhoş Turgay, ya da iskeleyi mesken tutan "ibneler"! Okan’ın cümle âleme duyururcasına sertçe ünlediği gibi:

"Kesin eminim, bu ibneler yaptı." "Evet evet, onlar gibiler hem efendi hem de karı gibi feminist olurlar. İş askerliğe gelince aynen sıvışırlar. Kürtçü olur bunlar, Ermeni, Rum dostu olurlar, bir de birbirlerini..." (s.71)

Bu sistemin itici gücü hegemonyal erkekliktir. Bir araya geldiklerinde kullandıkları aşağılayıcı, pornografik, maşist, ayrımcı dil; erkekliklerini homojenleştirmeleri; homofobi, kadın düşmanlığı, kadınsı olarak kodlanan her şeyden uzak durma veçhelerinde tezahür eden hegemonik erkeklik, erkeklerin sadece kadınlar üzerinde değil, farklı erkeklik grupları arasındaki tahakküm ilişkilerini anlamaya yönelik, ikili işleve sahip bir kavramdır. Okan kadar, bir çiftin sevişmesini gizlice izleyerek mastürbasyon yapan bahçıvan da (romanda “adamcağız" olarak anılsa da), "nefret ediyorum lan kadınlardan" diyen Selçuk da, sevgilisine "amına koyarım" diye saldıran gay İsmail de, sürekli hayvanlara işkence yaparak öldüren erkeklik sınavındaki ergen Ozan da hegemonik erkek temsiliyetleridir. Kimi sertçe bir erkeklik şovuyla, kimi histeri gösterisiyle, kimi erkeklik krizi ile cevap verir kendi çaresizliğine. Farklı sınıf ve kültürlerden olsa da erkeklik, romanda da gördüğümüz gibi birbirine zıt olmaktan çok, birbirlerinden etkilenme ve kopyalama yoluyla "melezlenme" ilişkisi içindedir. Erkekliğe geçebilmek için olabildiğince çabuk annenin dünyasını terk etmeli, kadınca eğilimleri aşağılamayı öğrenmelidir erkek çocuk. Kadın dünyasının terki üzerine kuruludur erinlik ayinleri. Çocukluktan itibaren rekabete, meydan okumaya, saldırganlığa, kazanmaya, kudrete, araçsallığa, teknik olana, üstünlüğe, bedensel erginliğe, şiddete yönlendiren erkekliğin bir "güç gösterisi" ile kazanılması gerekir: Bir savaşla, bir katliamla, bir avla… Barbarca bir kahkahayla!

Devamını görmek için bkz.

Metin Celâl, "Barbarın Kahkahası", Cumhuriyet Kitap Eki, 28 Mayıs 2015

Olaylar Mavi Kumru Oteli’nde yaşanıyor. 18 Ağustos gecesi çoğunluk çoktan odasına çekilmişken otelde kalanlardan biri kararlı adımlarla iskeleye yürürken bir yandan da kemerini çözüyor, fermuarını indiriyor ve iskelenin ucuna geldiğinde bir gösteri havasında çişini yapmaya başlıyor. Herkesin uyuduğu umulan o saatte denize çiş eden bu adamı görenler var. Okey masasından kalkmaya hazırlanırken bu olaya şahit olan kadınlardan biri ertesi sabah olanları kocasına anlatınca olaylar gelişmeye başlıyor. Kadının kocası bu teşhirciye saldırıp yumrukluyor ve çişli bir polisiyenin içinde buluyoruz kendimizi.

Yumruklaşma ile son bulan çiş olayının ardından hemen her gün yeni çiş olayları yaşanmaya başlıyor. Olağan şüpheli kuşkusuz iskeleden çiş edip dayak yiyen Turgay. Her çiş olayından sonra müşterilerin terk ettiği otelin sahibesine göre mekanının adını çıkartıp iflas ettirme niyeti ile yapılıyor bu çişler. Ama çiş ederek kirletilen yerler, eşyalar çoğaldıkça başka kişilerin de zanlı olabileceğini düşünüyorlar. Artık oteldeki herkes birbirinden kuşkulanıyor.

Toplu olarak kirlenme, kirletilme romanın bir boyutu. Diğer yanda da bir avcı olarak yetişen bir ergen var. Ozan birkaç gün içinde balıklardan başlayarak her defasında daha büyük bir hayvanı öldürerek erkek oluyor.

Bu olaylar yaşanırken otelin sakinlerini ya da çiftlerini tanımaya başlıyoruz. Her çiftin en az bir öyküsü ve kendi aralarında çözmesi gereken sorunları var ki bunların da insan ilişkilerindeki temel sorunlar olduğunu ve bu toprakların insanlarının meseleleri olduğunu anlıyoruz okudukça.

Herkes olaylardan bir şekilde etkileniyor, kendince tartışıyor ama kadın kahramanlar sorunları anlatmakta, anlamakta ve çözüm aramakta bir adım daha önde sanki. Eda’nın sevgilisi Ufuk’la giriştiği tartışma, iskelede yaşayan İsmail ve Melih’in ilişkileri, Alikâr’la Selçuk’un dumanlı kafa ile yaptıkları uzun diyalog yavaş yavaş görünümü ortaya çıkartıyor. Yazar günümüz Türkiyesi’nin küçük bir modelini kuruyor Mavi Kumru otelinde.

Romanın genel akışını bozma pahasına araya giren romanın seksenlik kahramanı Simin’in yazdıkları bir anlamda anahtar metinler. Çişli olayların nedenini de, bu işi kimin gerçekleştirmiş olabileceğini de onun bir bilgenin, cadının ya da büyücünün kaleminden çıkmış olduğunu düşünebileceğimiz metinleri sayesinde anlıyoruz, anlamaya çalışıyoruz. Çişin yaraları iyileştirici bir etkisi olduğunu da onun yazdıklarını okurken hatırlıyoruz. Oteldeki faili meçhul çiş olayları da ilkin bir karmaşa yartıyor gibi görünse de aslında kaosu önleyecek bir ilaç.

Simin’in işaretleri görüp doğru değerlendiremezsek barbarın kahkahasını duyulacağı uyarısı ise romanın mesajı kabul edilebilir.

Sema Kaygusuz’un Barbarın Kahkahası (Nisan 2015, Metis Yay.) gündelik ve sıradan gibi görünen olayları, aynı sıradanlıkla anlatıyormuş gibi görünen bir roman. Kolay, rahat bir anlatımı var gibi bir algı yaratıyor başlarda, daha derinleşebilir, deşebilirdi diye düşünüyorsunuz ama sayfalar ilerledikçe o sıradanlığın derinlerinde aslında ne büyük anlamlar taşıyabileceğini görüyorsunuz. Sema Kaygusuz gizli ve açık göndermelerle farklı okumalara açık bir metin oluşturmuş, günümüz Türkiyesi’nin temel sorunlarının insan ilişkilerine, günlük ve sıradan yaşamlarda nasıl karşılığını bulduğunu tartışmaya açmış.

Devamını görmek için bkz.

Fırat Demir, "Bir Yontucu: Sema Kaygusuz", Agos Kitap/Kirk, 30 Mayıs 2015

Sema Kaygusuz, bir yontucu.

İki karış geriye çekilelim, yontucuyu izleyelim.

O, mermeri mi eksiltiyor? Yoksa taşı çiğ haliyle mi bırakıyor?

O, anlamın maddi karşılıklarının yetersizliğini çok iyi biliyor.

Yüzey adım adım törpülenirken tüm genişliğiyle açılacak bir bakış için gereken yalın hale ulaşılabilir.

Ya da hiç dokunulmamış kütlenin bazen en incelikli anlamlara eş düşebileceğinin farkında olmak gerekir.

Yontucu, katmanlarla ilgilenir.

Yontucunun hareketi, üst üste binmiş katmanlar arasında gidip gelen bir harekettir.

Sema Kaygusuz’un son romanı Barbarın Kahkahası'nda hareket bu sefer yüzeyden başlıyor. Brutalist bir mimarın elinden çıkmış bir roman sanki; yazının bileşenlerinin hakkını temsil etmek isteyen netlikte bir roman. Netliği pekiştirmek için belki de, hikaye, bir sidik hadisiyle açılıyor. Sidik metaforu kabalığı, hamlığı, kendi kendine oluşmuşluğu belirgin kılıyor. İşbu romandaki karakterler ve mekan da, öyle fısıltıyla değil, büyük bir patlamayla karşımıza çıkıyorlar. Kumla dolu bir çuval gibi önümüze bırakılıyorlar.

Bir moteldeyiz. Bir motel dolusu insanla birlikteyiz. Motel çalışanları, evli çiftler, eşcinsel iki erkek, genç aşıklar, yalnız kadınlar, çocuklar... Motel her nasıl yüzergezer bir alan olarak pek çok başka mekanı, mesela Türkiye’yi, mesela insanlık tarihi içerisinde genişleyip daralan sınırlarıyla herhangi bir kara parçasını temsil etme gücüne sahipse, romanın karakterleri de, baskın kimlik kodlarına rağmen, hikaye ilerledikçe, bu huniden geçirilmiş çözelti içerisinde bazı temel değerlerin karşılığı oluyorlar. İşte yontucunun hareketi de burada başlıyor. Önce kendi gerçeklikleri bağlamında serbest bırakılan mekan ve karakter, sonrasında arkaik temsillere kavuşturuluyor. Bu devinimin itici gücü, elmayı ilk kimin ısırdığı sorusunun bir yankısı sanki: Şüphenin beslediği bir suçlama dürtüsü. Her sabah odalara, çarşaflara, yataklara işeyen bu suçlu kim?

Sema Kaygusuz edebiyatının özü, yoğunluk. Onun kalemini gelgitler kontrol ediyor. Gelgit, Kaygusuz’u bir şimdinin kıyısına taşıyor, bir efsanelerin denizine. Toprağın altında fokurdayan magma gibi, şimdinin öyküsünün altında bin yıllık sözler kıpırdanıyor. “Barbarın Kahkahası” da, bana kalırsa, merkezine anlaşılma sorununu yerleştiriyor. Kitabın ismi, kitabın gizli işareti. Barbar, ne demekti? Kelimenin kökleri Yunan olmayan ve Yunancayı doğru konuşamayan toplumlardan söz etmek için kullanılan “barbaros”a kadar uzanıyor. İki örnek:

Homeros, İlyada: İlyada’nın ikinci bölümünde bir kavim, Karyalılar. Onları nasıl anıyorlar? “Barbarophonoi”, yani “kaba saba” ve “anlaşılamayan” bir dili konuşanlar olarak anılıyorlar.

Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus: O, hiç karşılaşmadığı, tanımadığı kavimleri mitolojik yaratıklara benzeterek anlatırdı. Kavimler, yaratıktı, yani barbardı.

Eli hiç baltaya değmemişin “barbar” ilan edildiği, gerçek barbarın iktidar ufkuna çöktüğü bu dünyada Kaygusuz’un karakterleri de sidik suçlaması altında birbirlerinden uzağa düşüyorlar. Anlaşılma isteği bir görünüp bir kaybolurken, birbirlerine hikayelerini inandırmaya çalışıyorlar. Bu hikayeler toplumsal kırılmaların, geçmişte yaşanmış katliamların, vahşetlerin damgalarını taşıyan hikayeler. Haliyle, hikayeler bitip de sıra kabullenişe gelince, kimse oralı olmuyor. Mavi Kumru Moteli, reddedişin biricik mabedine dönüşüyor. Reddediş, karakterleri eşitliyor. Kaygusuz, yazar sesini eşit şekilde paylaştırmış karakterlerine. Trajedi sahnesinde kimse kimseden rol çalamıyor. Bir hikayenin ötekini bastıramadığı bu kakofoni ortamında belki bir adım öteye, kadın karakterler çıkabiliyorlar. Anlaşılmakla ilgili, anlaşılamamakla ilgili tüm korkuların yükünü çağlar boyu taşıyan kadınlar. Keza romanın atak dili en iyi kadın sesi içerisinde duyuluyor. Gerilimlerin, hesaplaşmaların arifesindeki “öneriler” bu kadınlardan geliyor: Simin’in reçeteleri ya da Eda’nın cinsellik yorumu romanın laneti ya da mucizesi oluyor.

Peki, yontucu derine indikçe, karşısına ne çıkıyor? Karşısına bir erkek çocuğu çıkıyor. Çocuk, romanda motelin alanını terk edebilen tek karakter ve motele her dönüşünde yanında bir ceset getiriyor. Öldürmek, dış dünyanın gerçekliğini özetleyen yegane eylem oluyor. Barbar sorunsalının devamında karşımıza çıkan avcı ve av ikileminde tüm cevapların ipi Ozan’ın elinde. Ozan, bu yaratılış destanında “gördüğü her şeyi yeniden yaratmaya kalkışan oyuncu tanrı” da olabilir, “gördüğü her şeye ad vermeye hazır büyücü insan” da. Fakat Barbarın Kahkahası'da Ozan, nesillerin vahşetini tıpkı öldürdüğü cesetler gibi yarına taşıyacak ve dünyanın acıdığı yerde yine kahkaha sesleri duyulacak.

Sema Kaygusuz, Barbarın Kahkahası ile epiğin eşiğinde diyaloglar, çok katmanlı bir hikaye, kaskatı bir yapı oluşturmuş. Kaygusuz’un dili atak ve hırslı. Cümlelerden borazanların sesleri yükseliyor. Roman, ayrıca Kaygusuz’un en modern, en kıvrak metni. Romanın döngüsel ritminde pek çok kreşendo anı mevcut. Eminim metnin sesi yazarının kulağına yazıdan önce gelmiştir.

Romanda bir ses daha var.

Yontucu, dünya hallerini yonttukça yükselen bir ses.

Mermerden, taştan, tahtadan yükselen bir ses.

Yapımı bir sonsuzluk kadar sürecek olan insanlık anıtından yükselen bir ses.

Bu sesin yankısıysa, her birimizde.

Devamını görmek için bkz.

Esra Yalazan, "İnsanın kuyusuna inmek", Kitap Zamanı, 3 Haziran 2015

Sema Kaygusuz’un yeni romanı Barbarın Kahkahası hem farklı türleri içeren dramatik yapısı hem de meselesi itibarıyla yazarın diğer kitaplarından farklı. Barbarın Kahkahası yazmaya, hikâye etmeye, doğru zamanda anlatmaya, susmaya dair meselesi olan bir yapıt.

İnsanın özünde saklı olan derin gölgeli, loş alanlara izinsiz girmek ne yazar ne de okur için kolaydır. Niyet, merak, tutku tek başına karanlık kuyulara inme cesareti vermez. Eğer okur olarak romanın içindeyken izlediklerinizin bir parçası olmak istiyorsanız karakterlerin arkası görünmeyen bakışlarına, sızlayan yaralarına, içselleştirdikleri hikâyelerine rikkatle dokunmanız gerekir. Orada gördüklerinizin, dinlediklerinizin, önemsiz gibi görünen ayrıntıların, puslu resimlerin bir gün ansızın karşınıza çıkacağını seziyor, huzursuzlukla karışık tuhaf, kaotik bir duygu fırtınasıyla ürperiyorsanız yazar da size kendi içtenliğiyle dokunabilmiş demektir. Malum, has yazarlar –türü ne olursa olsun- pansuman olsun diye yazmazlar. Bazen yaşarken anlamsız gelen katı gerçekliği harf harf yeryüzünün kalın kabuğuna kazır, ruhu kanatır, bazen de hakikat peşinde koşan derviş misali şiirin sarhoş eden büyüsüne sığınırlar.

Sema Kaygusuz, hemen her kitabında kullandığı dilin edebi dikeniyle, benzersiz üslubuyla, anlatım enerjisiyle rahatsız ederek iyileştiren yazarlardan. Son romanı Barbarın Kahkahası farklı türleri içeren dramatik yapısı ve meselesi itibarıyla diğerlerinden farklı. Bu da yazarı ve okuru tekrara düşmekten kurtarıyor.

Birbirlerinin sağlam sandıkları ‘hassas’ yerlerine sürtünerek ‘acı besleyen’ ve bir anlamda ondan beslenen karakterleri bir motelde buluşturan anlatıcı, kapaktaki “Hiçbir trajedi kişisel değildir: sirayet eder, bulaşır ve sonunda her şeyin kokusunu, rengini değiştirebilir.” cümlesinin farklı katmanlarında dolaşırken tarafsız kalabilmiş. Böylesine çok bakışlı, ‘oyuncaklı’ ve buna rağmen derinlikli olabilen bir hikâyede o mesafeyi koruyabilmek kolay değil. İnsanın bilgeliğini elinden kaçırmasını “büyük bir talihsizlik” olarak gören o bilge bakış, kimi zaman kızdığı, kamçıladığı, merhametle okşadığı, sorguladığı kadın kahramanların elinden tutup, her daim taze kalan ‘kadim’ bir hikâyenin içinde dolaştırıyor. Bu esnada erkek kahramanlarını da kadınların gizli güçleriyle egemen olduğu fırtınalı dünyaya savurmaktan hiç çekinmiyor. Çok da iyi ediyor. Okuyanın, romanın kahramanı Melih gibi aklı çok güzel karışıyor!

Oynaşırken tırmalayan, yaraları yalayarak iyileştirme niyetiyle yaklaşıp özündeki vahşeti gizleyemeyen kediler gibi bir motelin içinde ‘nahoş’ bir olayın etrafında yuvarlanıp duran bu karakterleri okur kendisi tanısın, anlatıcının resim sanatına da göz kırpan bakışıyla kendisi keşfetsin isterim. Farklı aidiyetlere, toplumsal kimliklere, suçluluk duygularına, inançlara sahip karakterlerin büyük bir yapbozun parçasını tamamlar gibi bir araya gelişlerini, kadınların erkeklerin gizlediği ruhlarıyla ‘buluşamama’ hallerini, bir ergenin büyürken ‘dünyanın ilk acılarıyla’ uyanışını geniş bir perdede izlerken kimi daha çok seveceğine önyargısız kendisi karar versin isterim.

İnsan kendi hikâyesine kördür

Barbarın Kahkahası’nda her gün çiğnenerek tüketilen konuşma dili, kainattaki diğer yarısını arıyormuşçasına sahih olan, kelâmın esasıyla buluşuyor. Garsonların, orta sınıf aile fertlerinin, entelektüel bir kadının/erkeğin, olayları gözlemleyerek defterine not düşen bir tıp tarihçisinin, sürgün kimliğiyle, cinsel tercihiyle, istemediği hayatı yaşayarak cezalandırılanların ‘uyumsuzluğuyla’ çeşitlenerek zenginleşen anlatım, farklı formlarda kullanılan dilin kıvraklığını ortaya çıkarması bakımından da çarpıcı. İletişimin lüzumsuz konuşmaların uğultusuyla kesildiği büyük boşlukta, hiçliğin ağırlığını taşıyarak çürüyen bireyi, hastalığın toplumun kılcal damarlarına kadar zehriyle yayılmasını, “insan başkasının hikâyesine ama en çok da kendisininkine kördür” bakışıyla anlatıyor sanki yazar.

Hikâye, Turgay’ın gecenin koyu karanlığında denize işemesiyle başlıyor, daha sonra roman boyunca kimliği belli olmayan bir ‘varlık’, her yeri, bütün eşyaları pisleterek motel ahalisini rahatsız ediyor. Kirlenmenin güçlü bir metafor olarak kullanıldığı romanda, gerçek bir karşılığı olmayan ‘temiz’ kalma dürtüsüyle insanların birbirlerini suçladığı gerilimli bir atmosferde dolaşmak, sadece geçmişin değil, bugünün ve geleceğin muhtemel işaretlerini de taşıyor aslında.

“Hayatı kendi hikâyesinden ibaret sayan kişilerin” birbirlerini ezerek, bazen anlamaya çalışarak, hayatın zayıf köklerine tutunarak, çok ihtiyar bir ‘çaresizlik’ ağacı etrafında toplanmasının evet trajik, iç burkucu bir yanı var. Ama bir o kadar da sağaltıcı. Bu romanı okuyacak olanlar, yansımalarını farklı imgelerle görebilecekleri bir su birikintisi bulacaklar sanırım. Belki romanın belkemiğini oluşturan acı tasavvurunun gölgesinde, her şeye rağmen edebiyatın ‘eğlencesine’ sığınacaklar. Ben yazıya/yazana daha yakın durduğum için, en çok tıp tarihçisi Simin’i sevdim. Sadece zaafları, bencilliği, riyakarlığı, gözlemlediği insanlık hallerini küstah bir tonla defterine kaydettiğinden değil, tarihin kendini ısıran yılankavi açmazlarını sahih bir bakışla, özenle, üslubun ne olduğunu unutmadan ve incelikle hatırlatarak anlatabildiği için. Onun mucizevi reçeteleri bir yana, “Ne de olsa her felaket, evvela bir cümleydi. Rutubetli tenin acı cümlesi.” çoktan hafızama kazındı.

Diğerlerine gelince, bazıları hem görüntü olarak hem de isyankar/çaresiz ruhlarıyla benim kişisel okuma tecrübemin arşivindeler artık. Dünyanın uçurumundan kendine, havyanlarına bakan, onların ölümüyle büyüyen Ozan, ‘evcilliğin’ bütünlüğünü bozan vahşetiyle göründüğü için iz bıraktı. Mesellere, masallara, hikâyelere meraklı, cevapsız soruları onların tılsımıyla dolduran, çaresizliği bizim uydurduğumuzu söyleyen Melih’in kendi üzerine kapanan yalnızlığı farklı mana kapılarına doğru zihnimi açtı. Her şeyi bilen edasıyla kendini sere serpe ortaya atan Eda’nın kadınsı küstahlığının tek bir cümleyle yerle bir oluşuna acıyarak güldüm, yüksek sesle. İki garsonun ‘esrari’, cesur konuşmalarına bir radyo tiyatrosu dinler gibi kulak verdiğimde ‘inancı’ ürpererek farklı yönleriyle düşündüm. Basitliğiyle, arkasına sığınmadığı sıradanlığıyla, dünyaya tükürülüp atılmış olmanın sahici öfkesiyle, bayağılaşmayı göze alan dürüstlüğüyle sevdiğine meydan okuyan İsmail’in yaralı yüzünü usulca okşamak istedim. Ve sırlarıyla ölmeye yemin etmiş gibi yaşayan o çift, Turgay ve Nihan. Onlar da öylece hikâyenin kuytusunda, bildikleriyle kendilerine ‘sır’ olsunlar istedim.

Barbarın Kahkahası farklı hikâyelerdeki dertlerinin yanı sıra yazmaya, hikâye etmeye, doğru zamanda anlatmaya, susmaya dair meselesi olan iyi bir roman. Peki, neden mi barbarın kahkahası, aslında cevabı romanın yükselen ağıtlarında işitiliyor ama en sağlam cevap yine Simin’in defterinde: “Gözümü kapatıp kulak kesilsem, bütün serzenişleri, teessüfleri, küfürleri, dedikoduları, yüzleşmeleri, müptezel pazarlıkları süzsem, insanın içini gıcıklayan o gizli kahkahayı duyacakmışım gibi geliyor”.

Devamını görmek için bkz.

Melisa Kesmez, "Tam kahkaha atacakken", Remzi Kitap Gazetesi, 12 Haziran 2015

Okur daha ilk sayfadan o moteldeki odalardan birini kiralıyor ve olan biteni bazen dudaklarını ısırarak, bazen de ağlanacak halimize gülerek izliyor.

Küçük bir yerden büyük bir resme bakıyor Kaygusuz; aynı motelde tatil yapan bir grup insanın başından geçenlerin ışığında –aslında karanlığında– bir ülkeyi anlatıyor. Motelde bazı “hassas” meseleler birbiri ardına infilak ederken ortaya çıkan manzara, içinde bulunduğumuz ahval hakkında çok şey söylüyor. Roman ilerledikçe bir tatil mekânından beklenilen sükûnet, rahatlık, huzur sıfatlarının altları bir bir oyulurken; tatil, moteldeki herkes için bir kâbusa dönüşüyor. Yüzme saati, bira molası, tavla turnuvası, gölgede kestirme kaçamağı, pinpon turnuvası, limonata faslı ve kahve falından ibaret tatilci rutini masumiyetini yitiriyor, yoldan çıkıyor. Günün sonunda perde aralanıyor, bir nevi takke düşüyor; kel görünüyor.

Kaygusuz bütün bunları, bitmesin diye gıdım gıdım okutan nefis bir Türkçeyle anlatıyor. Gündelik hayatın içine sızdırdığı meddah dili, efsunlu anlatım tarzı ve kendine has betimlemeleriyle beni bir kez daha edebiyatına hayran bırakıyor:

“İlerideki kayalık tepeye tırmanan keçilerin, kıyıda anebean yuvarlaklaşan taşların, yosun bağlamış iskele ayaklarının insana seslenen titreşimine kayıtsız, kendi imal ettikleri tedirginlik kafeslerinde dilim dlim tüketiyorlardı zamanı. Hiç bitmesin bu an, bu huzursuzluk, bu baş döndürücü hayal kırıklığı, bu suni nefes, bu hızla gelişen koklama yetisi hayret çeşitlemeleri üretiyor, üstelik ortada hayret edilecek pek bir şey olmamasına rağmen türlü şekillerde yüz kez hayret edebiliyorlardı. Onlarınki, büyülenerek göğe bakarken kuyuya düşen Thales’inki gibi sarsıntıya açılan düşünsel bir serüven, yepyeni bir dünyalılık değildi tabii. Hayretten hakiki bir marifet devşirmek yerine, durumdan faydalanarak sinsice eğleniyorlardı.”

Barbarın Kahkahası, son zamanlarda okuduğum Türkçe yazılmış en iyi romanlardan biri. Sadece şöyle başladığı için bile:

Bu ahval geçmeyecek

Lütfen ısrar etmeyin,

Hiç olmazsa tüylerimin

Yönünde okşayın beni.

Devamını görmek için bkz.

Emek Erez, "Bizim büyük kirlenmişliğimiz", Edebiyat Haber, 24 Haziran 2015

Sema Kaygusuz’un son romanı Barbarın Kahkahası'nda yazar, bir otelde tatilini geçiren insanlardan yola çıkarak, bize yaşamımızın çarpıklıklarını, küçük hesaplarımızı, çocukluğu, ikili ilişkilerdeki iktidar çekişmesini, insanın doğa karşısında anlamsızlığını ve hissizliğini, farklı olana karşı geliştirilen ön yargı ve nefreti zengin bir alt metinle okuyucuya sunuyor.

Barbarın Kahkahası kitabı ile ilgili öncelikle bahsedilmesi gereken oldukça anlamlı olduğunu düşündüğüm kitabın başlığı ve “barbar” kelimesi. Barbar kelimesi genellikle; “vahşi”, “yabani”, “ilkel” gibi anlamlarda kullanılırken, özellikle “uygar” ve “modern” olmayanın vurgulandığı bir dönemin önemli sosyal bilim kavramlarından birisi olarak çıkarak karşımıza. Her topluluğun kendince farklı bir yaşam tarzı olabileceği göz ardı edilerek oluşturulan bu bakış açısına göre; kendisine “uygar” diyen toplumlar, kendileri gibi olmayanları “barbar” ilan etmişler ve onlara kendilerince “uygarlık” götürme uğraşında bulunmuşlardır. “Uygar” insan, onca savaş aracını gerecini üreten, doğayı tam anlamıyla faydacı bir anlayışla tüketen, dünyayı çöplüğe çevirip, iklimi değiştiren, Somoa yerlilerinin adlandırmasıyla; “göğü delen adamlar” yani bizler. Kitabın başlığı bana bunları çağrıştırırken, sadece yaşam biçimleri farklı olduğu için “barbar” olarak tanımlanan toplulukların kitapta otelde yaşananlara, doğasına ve kendisine bu kadar yabancılaşmış insana bakıp, gerçekten kahkaha atmazlar mıydı? diye düşünmeden edemedim.

Kitabın en önemli vurgularından birisi otelde yaşanan bir olay üzerinden şekilleniyor. Şöyle ki, belli günlerde oteldeki herhangi bir yere, bilinmeyen birisi çişini yapar, bazen otelin çarşaflarına, bazen otelde kalanların havlusuna. Olay o kadar büyütülür ki otel sahibi çiş mevzusu her yaşandığında indirimler yapmak, tavizler vermek zorunda kalır. Buradaki ilginçlik bana göre; her anlamda pisliğe batmış günümüz insanının etrafında yaşanan onca acıya neredeyse ilgisizken, steril, rahat, itaatk?r yaşamlarına damlayan çişten bu kadar rahatsız olmaları. Dünyada her gün onca olay olurken hiç sesini çıkarmayacak tipteki karakterlerimiz, bu olayda o kadar çok konuşup, oflayıp puflarlar ki sanki dünyanın en büyük savaşı çıkmışta ortasında kalmışlar. Çünkü bireysel olarak kendi kaygıları, dört duvar içerisinde geçirdikleri kış sonunda çıktıkları, neredeyse her ?nı planlı tatilleri yani günümüz insanının dar kalıplara sıkışmış yaşamı ve hiçbir şeyin bozmasına izin vermek istemeyecekleri rahatlıkları. Yazarın şu cümleleriyle tam olarak ifade ettiği gibi; “Kokusunu alamadıkları bütün felaketler, bir fotoğraf ya dabarbarin-kahkahasi-Front-1televizyon ekranında çerçevelenmiş bütün açık yaralar, iç içe çerçeveler içinde bir çerçeveyle sınırlıydı. Orada acılar kötü kokmuyor, bellekte iz bırakmıyordu. Oysa bu kez, içi sünger kırpığı dolu yer minderlerinden yükselen ağır idrar kokusunu soludukça, minderler esas anlamını kaybediyor, böylece çok fena hassaslaşıyor, pek kötü kırılganlaşıyordu tatilciler.”

Otelde yaşanan olayın etkileri devam ederken, çişi kimin yapmış olabileceği tatilcilerin en önemli konuşma konularından olur. Elbette bu “pis” davranışı yapan ya sınıfsal olarak en altta olanlardan olacak ya da çoğunluk olmayanlardan. Bu nedenle önyargı ve nefretli sözler otelde kalan eşcinsel çifte yönelir. Romanın milliyetçi karakteri Okan Bey kusar tüm nefretini; “Onlar gibiler hem efendi hem de karı gibi feminist olurlar. Kıl, tüy, kedi, köpek, kıytırık bir ağaç için ortalığı ayağa kaldırır ama iş askerliğe gelince aynen sıvışırlar. Kürtçü olur bunlar, Ermeni, Rum dostu olurlar, en sonunda gelir üzerimize işerler.” Farklı olan birçok olumsuzluğun sebebi olarak görülür egemen tarafından. Algısı zaten “kirlidir”. Ortamda olumsuz bir durum yaşandığında gözler hemen “onlara” çevrilir. Çoğunluktan değilse mutlaka olumsuzluk onunla ilgili olmalıdır çünkü. Olayı oldukça büyüten ve bir şekilde konuyu nefret söylemine dönüştüren Okan, toplumda her gün rastladığımız, sadece gündelik kaygılarıyla hareket eden, ortaokuldan kalma ezber resmi tarih bilgisiyle egemenin dışında kalanı sadece düşman olarak görebilen, aslında çok da yabancı olmadığımız bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Böylece yazar bir anlamda çiş metaforunun “pislik” algısından yola çıkarak, ötekiye yönelik bilinçaltındaki “kirlilik” algısı arasında oldukça önemli bir bağlantı kuruyor.

Sema Kaygusuz kitap boyunca farklı karakterler üzerinden farklı konuları ele almış böylece ortaya bir baş roman kahramanı çıkmamış. Her karakter kendi hik?yesinin kahramanı olmuş da diyebiliriz. Örneğin insanın hayvanla ilişkisi Melih adlı karakterin balık temizleme hik?yesi üzerinden anlatılmış. “O teknede elimde bıçak, avucumda kıvranan balığa bakakaldım. Hayvanın gözü var ama ifadesi yok. Dakikalarca avucumda ifade aradım. Bu bile insan hilesi. Acıyı göremeyince canı yanmıyormuş gibi düşünüyorsun… Böyle böyle onlarca balığı bir bir temizledim. Bir baktım, dirseklerime kadar pembe kan içinde kalmışım.” Günümüz insanı için hayvan sadece bir tüketim malzemesi, marketten aldığımız herhangi bir malzeme ile hayvani ürün arasında hiçbir fark görmüyoruz belki de. Onun daha bir ya da birkaç gün öncesinde canlı bir varlık olduğunun farkında bile değiliz. Melih’in balıkları temizlerken aradığı ifade umurumuzda değil çünkü onun mezbahalarda ne şartlarda kesildiğinden habersiziz. Evet, acıyı görmeyince, hayvanın canının yandığını aklımıza bile getirmiyoruz. Onu bir nesne olarak algılayıp, canlılığını değersizleştiriyoruz. Ancak Melih acı ifadesi göremese de, gömleği kana bulanıyor. Aslında bu kan hepimize bulaşan, acısını ifade edemeyen hayvanların kanı.

Kısaca, Sema Kaygusuz’un Barbarın Kahkahası, bir motel dolusu insan üzerinden bu günün dünyasına ve insanına dair pek çok şeyi vurgularken, uygarlığın insanıyla alay eden bir “barbar kahkahası” duyuruyor uzaklardan. Bir roman ile anlatılan bizim büyük kirlenmişliğimiz de diyebiliriz sanırım.

Devamını görmek için bkz.

Beyza Becerikli, "Barbarın Kahkahası Üzerine", Varlık Dergisi, Haziran 2015

"(…) sanıyor musunuz ki herkes kendisinin kendisidir?" [1]

Kaygusuz’un dokuzuncu kitabı ve üçüncü romanı Barbarın Kahkahası, Nisan ayında Metis Yayınları’ndan çıktı. Barbarın Kahkahası, deniz kenarında bir motelde, bir Ağustos ayında geçen 5 günü anlatıyor. Mavi Kumru Moteli’nin pek de sakin olmayan geçici yerleşikleri, roman boyunca gerilimli hikâyelerin farklı gözleri oluyorlar. Romanın birinden diğerine kayan akışkan karakterli yapısıyla, motelin üst belirleyici işlevine binaen mekân ile kurulan sabit ilişki dengeleniyor. Üç kuşak birlikte tatil yapan aileler, okeye yeterli sayıyı tamamlayan evli arkadaş çiftleri, yalnız ve yaşlı kadınlar, yalnız evli çiftler, sevgililer, dört bir yandan gelen ve her an yerine yenisi getirtilebilen otel çalışanları, bahçıvanın köpeği, iskele, bungalovlar, masalar, masa örtüleri ve havlular… Her birinin bir (ve/ya birkaç) hikâye kazandığı kişiler ve nesneler, yazarın sunduğu her an patlamakta olan bir rahatsızlık atmosferi içerisinde yerlerini alıyorlar.

Romanın ‘rahatsızlığı’, temel olarak iki boyutta karşımıza çıkıyor. İlkin, yakın ve (görece) uzak ülke tarihinden, bu tarihin hem resmi yazımında hem halk arasında söylenegelmiş, çeşitli ön kabullere dayalı aksettirilme biçimlerinden duyulan bir rahatsızlık süzülüyor. Aynı önemle fakat farklı bir boyutta, yine norm/al olarak kayıt edilmiş kadın ve erkek rollerinden, çocuktan, hayvandan ve öldürmekten, düzen kabul edilen arındırılmış halden, dilden ve dinden düşünceye gelen kaygılar dile dökülüyor roman boyunca. Kaygusuz’un romanında dillendirdiği ‘kendisinin kendisi ol(a)mamak’ hükmü, kabullere dayalı tarih/ülke ve kişi/rol algılarındaki konforun sarsılması anlamına geliyor. Okuyucu da karakterlerin ağzından bölük pörçük ve eksik, yalan veya yanlış söylenen sözler ile kendi konforunu sorgulamak zorunda kalıyor.

Tüm karakterlerin arasında, romanın 147 sayfalık az denilebilecek hacmine karşın taşıdığı bunca yükü bölüştürdüğü, ağırlıktan daha fazla payı alan kimi kişileri öne çıkıyor: Ozan, Melih ve İsmail, Nihan, Eda, Simin ve Alikâr.

Kitabın kapağında, Avusturyalı heykeltıraş Mario Dilitz’in Büyük Balık adlı ahşap heykelinin bir görüntüsü yer alıyor. Hem romanın adındaki ‘barbar’ kelimesinin Avrupamerkezli duruşuna hem karakterlerden Ozan’ın tasavvuruna denk düşüyor bu heykel. Toplumsal erkek ve milliyet rollerini tüm gücüyle sahiplenen baba Okan ile anne-kadın ve kocasını destekleme misyonlarını yüklenen Serpil’in oğlu Ozan, ailesinin ve çocukluğunun vahşetini taşıyor. Avcı olmayı ava konu olan canlıdan önce keşfeden çocuğun, roman boyunca şevkle taşıdığı hayvan ölüleri romanın soluğunu kesen noktalar oluyor. Hikâyelerin gerilimleri ve rahatsızlık balonunun çeperlerini aşındıran patlama şiddeti bu noktalarda yükseliyor. Çocuk olmanın vahşiliği ile doğa arasında kurulan ilişki, rahatsızlığın düzen boyutunu deşiyor.

Kaygusuz, zıt yönlerden kadın olmanın üzerine kurduğu Eda-Nihan ve Dilek-Serpil uçları, erkek olmanın üzerinden kurduğu Turgay-Ufuk-Melih ve Faruk-Okan köşegeni kimi noktalarda birleşerek rollerine hizmet eden veya etmeyen, kimi noktalarda uzaklaşarak karakterlerini kazanan kişilerini yaratıyor. Melih ve İsmail arasında dile dökülmeyen ve motelin en dış noktası olan iskelede konumlandırılan tedirginlik, yazarın cinsiyet ile birlikte cinsel kimlik noktasında da düzen ile gergin hesaplaşmasını sürdürdüğünü gösteriyor. Belki de sessizleştirilmiş olanın sessizliğini taşıma yükünden sebeple ancak romanın sonunda kocası ağzından dillendirilen hikâyesi ile Nihan, bu ‘cinsiyet belası’nın bir diğer yüzü oluyor. [2] Neyse ki Eda, az gelişmiş penis addedilen ve nedense geç keşfedilen pek şahane klitorise dair, kadın semboller ve Freud’ün kadın tasavvurları ile derdi olan tüm kadınların ‘rahatsızlığını’ bir çırpıda dile döküyor. [3]

Son olarak, fesatlık, teessüf ve tenezzül üzerine üç reçetesi ile ‘nereli olduğunu bilmeyen’ Simin’in geçmişi ve sırasıyla fasuk, tağut, müşrik, kâfir ve mürted olan hafız Alikâr’ın geçmişi romanın rahatsızlık eksenindeki temellerine oturuyorlar. [4]Geçmişten aldıkları yükü dillerine yansıtan bu iki karakter, iki farklı noktadan günün hesaplaşmalarını sürdürüyorlar. Bir yandan Simin, resmi tarih anlayışının tüm ‘rahatsızlık verici’ noktalarına teğet geçen geçebiliyor. Öte yandan Alikâr, düzenin dini içerisinde sözü geçen tüm noktalarda duraklıyor ve her ikisi de yaşadıkları gün, çevrelerindeki karakterler üzerine uzun düşünmelerden kendilerini alamıyorlar.

Kaygusuz’un rahatsızlıkları; karakterleriyle, olağan giden bir yaz tatili içerisine düşen ve tam da bu görüntüdeki olağanlığın sorgulanmasını bekleyen kurgusuyla, biçimde ve dilde esneyen kalemi ile Barbarın Kahkahası’nda bir bütün oluyor. Yazarın önceki romanlarında benimsediği huzursuzluk, bu sefer açık bir gerilim olarak ortaya çıkıyor, belirgin olay örgüleri ile ilerliyor. Yazarın deyimiyle evcil hayatlarımıza sızan barbarların hicveden kahkahaları bu romanda sesleniyor. [5] Sorguladıkları ve sorgulattıkları ile roman, okuyucunun elinde ağırlaşıyor.

Notlar


[1] Barbarın Kahkahası, sf. 14.Metne dön.
[2] Judith Butler’ın Cinsiyet Belası (Gender Trouble) adlı kitabı Metis Yayınlarınca çevrilmiştir.Metne dön.
[3] Klitoris üzerine kolay ve gerekli bir okuma için, 5harfliler’e başvurulabilir: http://www.5harfliler.com/orgazminizi-nasil-olurdunuz/Metne dön.
[4] Alikâr, Kürtçe ‘yardımcı olan’ anlamına geliyor.Metne dön.
[5] Barbarın Kahkahası, sf. 1Metne dön.

Devamını görmek için bkz.

Esra Ertan, "Bir yıkımın sorumluluğu", Sabit Fikir Dergisi, 9 Temmuz 2015

Sema Kaygusuz’un son romanı Barbarın Kahkahası, bir yıkımın sorumluluğu altında insanın kendisiyle, ötekiyle konuşabilmesinin, duyduğunu yorabilmesinin, içine akıtabilmesinin hikayesi. Anlatıcının metindeki her karaktere sirayet ettiği, suyun dibindeki bir taşın, koyda ansızın ortaya çıkan bir keçinin, köpeğin animist bir ruhla işarete dönüştüğü bir anlatı olma özelliği de taşıyor öte yandan. Barbarın Kahkahası bu haliyle, Kaygusuz’un metinlerindeki dil ve biçim arayışlarının baki kalacağını duyumsatan, onun kendi anlatımını kalıplaştırmadan kurmacayı hep yeniden inşa edeceğini ifade eden estetik kaygısını da muhafaza ediyor.

Tatil sezonunda, Mavi Kumru adlı bir motelde yaşanan gizemli bir “kirlilik” olayı metnin odak noktası. Bu anlamda hikaye bir yanıyla gösterileni olmayan, polisiye tekinsizliği içinde bir boşluğu imliyor. Bu boşluk, öyküdeki karakterleri birbirine yakınlaştırırken aynı zamanda uzaklaştıran bir anlama da sahip. Orta sınıf huzursuzluğunun farklı açılardan fotoğrafik sunumu da bu boşluğu çoğaltan yapının dolgu malzemelerinden. Motel sakinlerini huzursuz eden “kirlilik”, sağa sola yapılan işeme hadisesinin yarattığı asap bozucu bir hijyen sorunu olmaktan öte, bir sınır durumunu işaret etmeye başlıyor. Bu anlamda “kirlilik” bellekle, koy vermenin, tıkanmanın, biriktirmenin ve unutmanın hudutlarını imleyen bir çizgi aynı zamanda. Motel sakinlerini, okuru ve anlatıcının kendisini bu sınırda bir hesaplaşmaya davet ediyor. Romandaki karakterlerden Simin, bir tür bilge, şifacı/vakanüvis kimliğiyle diğer kahramanlarla arasına koyduğu mesafeyi hiç kaybetmeden, geçmişin ve şimdinin yaralarını tedavi etmek yerine onları gösteriyor, dikkat çekiyor. Bu tutumuyla Mavi Kumru Moteli’nin sembolize ettiği ülke, yurt ya da insanlar topluluğu için bir anlam üretmek yerine, korkunun kendisini kaçınılmaz bir biçimde görünür kılıyor. İsmail için, Eda için ya da diğer motel sakinleri için Simin’i tekinsiz yapan şey de sidik olayına karşı aldırışsızlığı…

Bir geçmiş/bugün güncellemesi

Barbarın Kahkahası aynı zamanda bir geçmiş/ bugün güncellemesi yapan bir metin olma özelliğine sahip. Kaygusuz bunu yaparken toplumsal belleğimizi kanatan yıkımları bir içlenme/dertleşme biçiminden çok neşesini de kaybetmeyen güçlü bir öfke duygusunu koruyarak gerçekleştiriyor. Zira motel sakinlerinin aradığı huzurun, “hiç gelmeyecek olana ağıt” söylencesiyle değil; kusarak, acıtarak, sarsılarak, onu yeniden üretmeden duyumsanacak bir suçluluk kültürü içinde var olmasıyla mümkün olacağının altını çiziyor anlatıcı.

Bir aşksız/aşksızlık hali Barbarın Kahkahası. Ne Eda, ne Uğur, ne Melih, ne de Serpil aşkı tanımıyor. Anlatıcı geçmişin hafızasını sürekli canlı tutarken karakterler bu geçmiş eylemlerin yükünü kendi aralarında tanzim edemiyorlar. Bu, onların birbirlerini sevme ve sahiplenme biçimlerine de sirayet ediyor. Herkes yarım. Kendilerini anlatma/ifade etme hususunda bir beceriksizlik, bir yanılgı içindeler. Kendi sevme halleri diğerini tahakküm altına almaya çalışıyor, diğerinin varlığını, hürriyetini koruyacak bir öz değerden yoksunlar. Bununla birlikte aşk, Mavi Kumru Moteli’nin tüm sakinlerini birbiriyle mayalayacak hikmetten mahrum, yaz sıcağında yemek masalarında neticeye varmayacak tartışmaların, suçlamaların gölgesinde kalıyor, kendi dillerini aramak ve yaratmak hünerini yetişkin bozgunculuğuyla manipüle ediyor devamlı karakterler.

Cinsel hazzın özerkleştirilmesi

Erotizm ve cinsellik önemli bir nokta Barbarın Kahkahası’nda. Eda kendi cinsel hazzını özerkleştiren genç bir kadın karakter. Sevgilisi Ufuk’a klitoral orgazm ile ilgili yaptığı tebliğle Kaygusuz, erotik edebiyatın dokusunu metninde işleyen önemli ve güçlü bir dinamik haline getiriyor şüphesiz. Ancak bu cinsellik söylemi oldukça hırçın. Yani cinselliğin, kazanca dönüşen övünçle söylemleşmiş bir eylem olması ve bu haliyle dolaşıma girmesi “erkekçe” bir tavır. Eda bu tavrı hangi üslupla tekrarlıyor? Kendi kayıt dışı hazzından yani klitoral tatmininden bahsederken ve onu hasetle/imrenmeyle aşırı bulan Ufuk’a, duyarlı bir aşkı işaret ederken, kendisini kaybedip vulgar bir dille ifşaatta bulunarak. Bu noktada yazar, Eda karakterini ve erotizm/cinsellik söylemini bir yönüyle sorunsallaştırıyor. Çünkü Eda, yaratıcı cinsel aşkın ilhamıyla kendi hazzını dillendiriyorken bu erkekçe tavra zayıf düşüyor. Edimi, dili pervasız ve kırılgan bir manifesto. Dolayısıyla tensel eylemi, özgürleştirici alan yaratmayan, “oh” çalan bir söylemin kalabalığına sıkışıp kalıyor. Eda kendi bedeninin/hazzının hakkını kollarken duyarlı bir cinsel aşkın yoluna da taş koyuyor. Tam bu nokta da karakterin hazzını gölgeleyen öfke boşalması, kadın cinselliğini asırlardır baskılayan dini, siyasi ve ahlaki normların varlığıyla açıklanabiliyor. Ancak bu onu özgürleştiren bir cinsel tavır mı? Simin reçetesinde “Her cenge girmemeli” diyerek Eda’nın hazzını döküp saçmasını, kırılganlığını fark ettiğini dile getiriyor ancak yine de yazar, karakteriyle şefkat duygusu arasına bir mesafe koyarak, bunun kararını okuyucunun tercümesine bırakıyor.

Modern zamanların avcısı

Metnin umudu genç Ozan’ın varlığıyla konturlanıyor. O, arkaik zamanın erişkinlik seremonisinin bir göstergesi. Ancak varlığı bundan daha fazlasını imliyor metinde. Zira o, erkeklik ritüellerini bir oyun bahçesine dönüştüren küçük bir deha, bir sanatçı. Modern zamanların avcısı… Ancak avladığı/öldürdüğü her hayvan Ozan’ın tözünün bir parçası oluyor. Ozan biraz daha kaplumbağa, biraz daha keçi oluyor bu avlarda. Kaygusuz bu animist yaklaşımla kosmosun dilinin bir parçası kılıyor okuru. Yetişkin ikiyüzlülüğünün kullanışlı olanakları bu çocuğun av ritüelleri ile ters yüz ediliyor. Böylelikle Ozan bir hatırlama, bir sarsılma oluyor Mavi Kumru Moteli sakinleri için.

Motel çalışanlarından Selçuk ve Alikâr arasında geçen sohbetin iki ana ekseni var. Selçuk’un onu dehşete düşüren kadın korkusu ve Alikâr’ın inancına duyduğu şüphe. “Esrarîler” adlı bu bölüm, kadın ve din meselesini işaret eden farklı feminist okumalara da açık aynı zamanda. Selçuk ve Alikâr kendi dertlerini dillendirerek, Mavi Kumru Moteli’nin müşteri profiliyle birlikte okura okumalar yapabileceği yeni başka bir alan açıyorlar. Selçuk, onu hayret ve dehşete gark eden kadın korkusuyla, Alikâr dinler arasında yaşadığı inanç serüveninden vazgeçişiyle oradalar. Korkunun ve hakikatin esrarını çözmek için oradalar. Din ve mezhebe dayalı kimlik aidiyetleri bu iki karakterin zihninde yoğunlaşıyor. Ve varoluşlarını yeniden icat etmeye çalışıyorlar. Tüm kimlik tanımlamalarından münezzeh büyük bir boşluğu hayal ediyorlar.

Sema Kaygusuz’un, kurmacanın farklı ifade olanaklarıyla ilgili arayışlarının izlerini diğer metinlerinde olduğu gibi Barbarın Kahkahası’nda da görmek mümkün. Dili evi kabul eden bir üslup ve biçim anlayışı, metni yeniden üretme ve yaratıcı okuma alanı açma imkanı sunuyor okuyucuya. Bu yönüyle yazar, “Tümüyle teslim ettim kendimi”* diyor, romanın kime nasıl dokunacağını tasavvur ederek...

Devamını görmek için bkz.

Canan Hatipoğlu, "Kaygusuz'dan topluma panoraması", Milliyet Kitap, Mayıs 2015

Hayat dediğimiz şey aslında bulaşıcı bir hastalıktan ötesi değil. Birbirimize değerek, hissederek, hatta aynı yerkürenin üzerinde aynı havayı soluyarak bile kendi hastalığımızı başkalarına bulaştırıyor, onların hastalıklarını kendi vücudumuza alıyoruz. Aynı virüsün milyarlarca varyasyonu kanımızda geziyor. Başkalarının hayatları bizi, bizim hayatımız başkalarını etkiliyor. Geçmişte yaşamış bir köylünün hayatı, henüz doğmamış bir şehirlinin hayatına eklenip bağlanıyor, sonsuza giden bir zincir oluşturuyor.

Sema Kaygusuz’un yeni romanı Barbarın Kahkahası aslında bunu anlatıyor. Birbirini tanımayan insanların, aynı yerde bulunması bile bir başkasının hayatını farklılaştırabilir. Aynı motelde kalan, birbirlerinden farklı meşreplerdeki tatilcilerin hayatı birdenbire birbirine eklenebilir. Hayat sürüp gitse de her zamanki gibi olmayabilir. Tatil, her ne kadar tembellik ve dinlenme vakti olsa da aynı zamanda çıplaklık vaktidir. Sadece tensel olarak değil, ruhsal olarak da gevşer, kendimizi bırakır, maskelerimizi çıkarıp atmasak bile daha az kullanır hale geliriz. O yüzden herkesle tatile gidilmez, o yüzden insanlar tatile çıkınca birbirlerini daha iyi tanır. Bu gevşemişliğin içinde, Mavi Kumru Oteli’nin birbirlerini mekanın içinde çeşitli yerlerde görmek dışında pek tanımayan geçici sakinlerinin hikayesini anlatan Barbarın Kahkahası her şeyden ziyade, bu yalınlığın romanı... Aslında tüm karakterler bir yönüyle kendilerini açık etmeye hikayenin en başından itibaren hazırlar.

Hesaplaşmaların ortasında

Gerçek hayatın gürültüsünden kopup gelmiş, kendini germeyi bırakmış, tatilin tadını çıkarmak dışında bir şeye odaklanmak istemeyen bir grup insan... Bir şekilde birbirlerinin hayatlarına temas eden karakterler, kendilerini sidikli bir serüvenin içinde bulduklarında sadece etraflarıyla değil, kendileriyle de alacak verecek hesaplaşması içine giriyor. 'Sidikli' derken, bunun bir benzetme olduğunu düşünmeyin, çünkü gerçekten sidik mevzusu onların hayatlarını altüst ediyor. İnsanlık için olup olabilecek en temel gereksinimin, tuvalet ihtiyacının, bir yanıyla hikayedeki karakterlerin ruhuyla birebir örtüştüğünü görüyoruz. Bir yandan olması zorunlu olan, diğer taraftan yalınlığıyla ve çıplaklığıyla tiksindiren, bu yüzden mahrem kalması gereken... Motel sakinlerinden Turgay’ın denize işemesiyle başlayan serüven, polisiye bir roman ritminde akarken karakterlere de bir bir yakından bakıyor. Bu arada sanki kendi kirlenmiş ruhlarının bir yansıması gibi sidik bütün tatillerini kaplıyor, her yerde karşılarına çıkıyor, kokusuyla genizlerini yakıyor. Rahat ve güzel anlara sahiplik etmesi gereken bir zaman dilimi, birdenbire gerilimli bir hikayeye dönüşüyor. Herkes kendiyle, yakınlarındakilerle, motel sakinleriyle bastırdıkları, yok saydıkları, görmezden geldikleri hesaplaşmaların ortasında buluyor kendini. Tatilin varlığı acıya ve soruya dönüşüyor.

Elbette Barbarın Kahkahası'nı sadece kişilerin hesaplaşmaları üzerine bir roman olarak değerlendirmek mümkün değil. Aslında küçük çaplı bir toplum panoraması... Her dokudan ve kültürden insanın varlığı, halihazırda bütün bu insanlarla yaşıyor olmamız, küçük bir ülke manzarası sunuyor bize.

Kanıt çabası

Toplum düzenini bozacak en ufak şeyde bile ne denli şiddete yatkın olduğumuzu, aslında bir türlü erişkinliğe ulaşamamış, belki de uzun süre daha ulaşamayacak olan ergenler oluşumuzu bize hatırlatıyor. Her şeyin erginliğimizi kanıtlamak için yapılan bir gösteri olduğunu anlatıyor. Çünkü toplumdaki her birey için hayat bir gövde gösterisi... Motelde de durum değişmiyor. Sadece moteldekilere ve tatile geldiğimiz insanlara değil, kendi kendilerine bile gösteriş yapmaya çalışan insanların varlığı hiçbirimize yabancı değil, çünkü aslında bizden farklı değil. Sürekli ne kadar başarılı, ne kadar mutlu, ne kadar muhteşem bir toplum olduğumuzu kime ve neye olduğunu anlamadan kanıtlamaya çalışıp duruyoruz. Toplum ve birey olarak ergenliğimizin en görkemli zamanlarını yaşıyor olmak Barbarın Kahkahası'nı daha da trajik hale getiriyor. Barbarın Kahkahası içimizdeki hiç büyümeyen ergenle hesaplaşma savaşına giriyor ve tabir-i caizse kendi ergenliğimizi gözümüze sokuyor. Son sayfaya kadar taşıdığı gerilimi korurken, aslında asıl gerilimin kendi hayatlarımızda olduğunu, kendi sidik yarışımızın gereksizliğini gösteriyor.

Sema Kaygusuz, kimi zaman sakin kimi zaman gösterişli akan üslubuyla külliyatına ve Türk edebiyatına mutlaka okunması gereken kitaplarından birini daha ekliyor. Barbarın Kahkahası dilin zarafetle kullanıldığı, özenli bir eser. Dilin bugününü değil, geçmişini de büyük bir yetkinlikle ve incelikle kullanıyor. Aslında bu konu, bir Sema Kaygusuz kitabına başlarken en az kafa yorulacak konu belki de. Zira Sema Kaygusuz, yazınını ve dilini kanıtlamış bir yazar. Özellikle öyküleriyle tanınsa da Yere Düşen Dualar ve Yeryüzünde Bir Yer'den sonra üçüncü romanı olan Barbarın Kahkahası'yla roman yazarı olarak yerini sağlamlaştırıyor.

Devamını görmek için bkz.

Ezgi Bilgin, "Türkiye Dertleri Panoraması", Sanat Atak, 24 Haziran 2015

Toplumsal çatışmanın her fırsatta eleştirilen iktidar mekanizmasının gündelik hayattaki yansımalarını görmek ilginç oluyor. Bir bakıyoruz ki devleti mümkün kılan iktidar pratikleri gündelik hayatın bizatihi içinde. Mesela bugünlerde Suriyeli mülteci ve sığınmacıları ucuz iş gücü olarak gören iş yeri sahipleri veya onlara öcü muamelesi yapan insanlar her yeri kuşatmış durumda. Bu da bir çeşit iktidar pratiği değil mi; ast olarak gördüğünü ezme, horlama, sürgün ve tehcir etmeye dayanan?

Demem o ki faili çok da uzakta aramayalım. Devlet katilse, toplumsal özneler olarak bizler de “gündelik hayat ritüellerimiz ” de katili besleyen büyütenleriz. (Hatırlayalım; Althusser ideolojinin, sistemler temsiller ve gündelik hayatın ritüelleri aracılığıyla işlediğini söylüyordu.)

Sema Kaygusuz’un Barbarın Kahkahası romanı işte bu iktidar mekanizmasının gündelik hayatta nasıl vücut bulduğunun güzel bir örneği. Kaygusuz Barbarın Kahkahası'nda farklı toplumsal sınıflardan ve kültürel geçmişlerden gelen bir grup insanı tatil köyünde buluşturuyor. Ortada da sidik metaforu üzerinden işleyen bir hikâye var.

Barbarın Kahkahası'ndaki mikro hikâyelerden ortaya bir iktidarın nasıl şekillendiği çıkıyor. Mesela Ozan’ın ergenliğe geçiş aşamasının hayvanlar üzerinde kurduğu iktidar üzerinden verilmesi bunun bir örneği olabilir. Burada avcılık Ozan’ın bir çeşit ergenliğe geçiş basamağı. Öldürmenin bir can üzerinde hak sahibi olmanın büyümek anlamına geldiği bir basamak. Kaygusuz burada iktidar pratiklerinin daha çocukluktan kazandırıldığını gösteriyor. Eline zıpkın verilen, hayvanları zevk için öldürmesine göz yumulan Ozan’ın; aslında ötekine öcü muamelesi yapan, kendinden olmayanı ezen babasından bir farkı yok.

Barbarın Kahkahası güncel hayatın edebiyata nasıl yansıdığının bir örneği aynı zamanda. Bu açıdan kitabı bir “ Türkiye dertleri panoraması” olarak okuyabiliriz. Hikâyelerin arasında bugün üzerinden gelemediğimiz birçok mesele var. Ensest, tecavüz, homofobi, katliam, kıyım, göç… Ancak bir noktada Kaygusuz’u eleştirmek gerek. Kitabın bu ‘panorama hali’ biraz aşırıya kaçmış gibi. Meseleler bu kadar yayılınca ayrıntılarda kaybolunabiliyor.

Macherey edebi metinlerin içerikleri kadar ‘yokluklar’ ı da incelenerek anlaşılabileceğini söylüyordu. Yani eksikliklerin metnin zorlandığı ideolojik geçişleri gösterdiğine yönelik bir tespit.

Bu noktada Barbarın Kahkahası'nda Dersim’e ve kadın temsiline dair bir yokluktan bahsetmek gerek.

Buradaki yokluk Dersim katliamında ailesini kaybeden ve bir subay tarafından evlat edilen - valize dertop edilmiş halde- Simin’in anlatısına dair. Ortada bir kıyım var ama Simin’in anlatısından bir fail çıkmıyor oysa fail olmadan suç da olmaz mağdur da.

Barbarın Kahkahası'nda kadınların patriyarkanın gözünden sınırlı bir temsiliyetleri var. Mesela ensest mağduru tecavüze uğrayan Nihan’ın yaşadıkları kocası tarafından anlatılıyor. Nihan’ın sesi soluğu yok. Karakterinin tasvirini de kocası ağzından duyuyoruz. Nihan’ın sırrı(!) kocasının sırrı oluyor. Ortada, Nihan’ın sadece adı imgesi ve yaşadıkları var.

Ayrıca kitapta Eda’nın uzun uzun nasıl orgazm olduğunu anlattığı bir bölüm var. Aslında cinselliğiyle barışmış ve bunu baskılamak istemeyen bir kadın temsili önemli. Ne var ki Kaygusuz cinselliğiyle barışan kadını kötücül bir tiplemeye maruz bırakıyor. Feminizmi sadece cinsel özgürlük, erkeklerle eşit haklar veya kadın-erkek ikiliği kapsamında düşünen ve haliyle parodiye dönüşen bir feminist imgesi var burada.

Son olarak, Barbarın Kahkahası erginliğin ve gücün ancak bir başkası üzerinde tahakküm kurarak kanıtlayacağına inanan iktidar ve erk mekanizmasına çeşitli örnekler sunan bir roman. Ancak kahkaha bazen boğazda takılıyor.

Devamını görmek için bkz.

Güzella Bayındır, "Sema Kaygusuz’dan; Barbarın Kahkahası", Kitapeki, 30 Aralık 2015

"…O zaman çaresizlik diye bir şeyin olmadığını, çaresizliği bizim uydurduğumuzu, bizim birbirimize ettiklerimiz

yüzünden doğan bir şey olduğunu anlıyorsun.” (Sayfa 33, Barbarın Kahkahası)

Deniz kıyısında taş sektirmek gibi kimi kitaplar. Zıplaya zıplaya kaya kaya gider taş suyun üstünde. Taşı sektiren de taş da deniz de hatta suyun dibindeki yosun da bilir o taşın dipte bir yerlere çökeceğini.

Barbarın Kahkahası’nda Sema Kaygusuz kusursuz bir taş sektirici gibi. Her bir sözcüğü okuyucunun zihnine defalarca çarpıyor ve gidip kalbinin en derinlerine oturuyor.

Ağzında kekremsi bir tat. Burnunda kesif bir sidik kokusu. Hangimiz işedi?

Mavi Kumru Moteli

Denize uzun uzun boşaltılan bir mesane açıyor sahneyi. “…Çabucak… denize diyeceği bir şey varmış da kelimesini ancak mesanesinden dökebilirmiş gibi en uzağa attırarak işemeye başladı. …”

“… Turgay, denize işeyen… bir adam olmaktan öte kendini çalıştıran etten bir metronomdu. …”

Turgay’ın bir akşam vakti okey oynayan kadın misafirlerin bakışlarının eşliğinde yaptığı bu boşaltma eylemi bütün romanın ana izleği de oluyor. Yıllardır saklanan sırlar, yıllardır taşınan ilişkiler, ağırlıklar, yükler, acılar dökülüyor defalarca boşaltılan mesanelerden.

Üç tarafı denizlerle dört bir köşesi yozluklarla döşeli bir ülkenin bildik sayfiye yerlerinden birinde geçiyor Barbarın Kahkahası. Mavi Kumru Moteli’nde değişik tıynette, değişik yaş gruplarından insanlar konaklıyor.

Kahramanların iki kişilik dünyalarında, diyaloglarında sürekli dedikodu dönüyor. Hatta öyle ki Melih’le uzun yıllara dayanan ilişkisini didikleyen İsmail’in söylediklerinde cisimleşiyor durum. “Resmen suratıma karşı dedikodumu yapıyorsun lan!”

Kocaman şapkası ve defteriyle dedikodusunu yazılı hale getiren Simin; başkalarının cinsiyetçiliğine, eril diline karşı çıkarken dilinin ne denli aşağılayıcı olduğunun farkına varamayan Eda; kadınlarla olan sıkıntısı farklı şekillerde ortaya çıkan Selçuk; Allah’la, inançla olan problemleriyle Alikâr, faşist Okan, hınk dedi başçısı Serpil, sakil otorite Ferhan. Karakterlerin başkaları hakkında söyleyecek hep bir şeyleri var. Yorumluyorlar, çekiştiriyorlar. Değiştirmek, dâhil olmak için ise hiçbir şey yapmıyorlar.

“Diye, diye, diye, diye, diye... bıkıncaya kadar devam ettiler.”

Kelimenin olumsuz anlamında ‘merak’ ediyorlar. Olgunun ne olduğuna dair bir duygu bu. Öncesi, sonrası, sebepleri hakkında bir merak değil ne yazık ki. Zulme uğrayan, dayağı yiyen, yalnız bırakılan umurlarında değil aslında.

“…Seyirci kaldıkları zorbaca yüzme dersini bölemedikleri gibi, çocuğa cesaret veremeyecek kadar uzakta, edilgen birer seyirciydiler. … tahammül erbabı oldukları şu kıyasıya ergenlik törenine ağzı sıkılıkla tanıklık ettiler.”

Müdahil olmadıkça sidiğe kesiyor ortam. Amonyak kokusuyla daha fazla bencilleşiyorlar. Rüşvet alıyorlar, yozlukta el artırıyorlar. Bayağılaşıyorlar. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi kahvaltılarına dönüyorlar.

Sema Kaygusuz bir motelin pek gündelik gibi gözükmeyen birkaç gününde bir ülkeyi anlatmış. “Küçük” lafzının aşağılayıcılığından “orta sınıf” tanımlamasına sığınarak kurtulmaya çalışanları dökmüş kâğıda. Küçük burjuvaziyi; onun doymak bilmez iştahını, zulüm karşısındaki görmezlenmesini, başkalarının acılarına perdesini sımsıkı kapayışını. Her şeyi bilen, kendisi için hep daha fazlasını isteyen halini anlatmış. Vasatlığını, vasatlığını, vasatlığını…

“Okan dayanamadı, “Hangi katliammış bu?”

Ölgün bakışlarla Okan’a döndü Simin. Canının yandığını saklamıyordu. “Ne fark eder?”

Barbarı Büyütmek

Daha fazla kan dökmeye meyilli, gittikçe çocuk olmaktan çıkıp bir savaşçı olmaya doğru evrilen bir barbarı hep birlikte büyütüyor Mavi Kumru ahalisi. Babasının kıyıcılığının bir adım önüne geçmeye çalışan ergeni sessizlikle yüceltiyorlar.

Sema Kaygusuz’un romanı okununca bitmiyor. Sarsıyor, tekmeliyor, yanağınızı ısırıyor, içinizi buruyor. Çaresizce çırpınan balığa, sırta vurulmuş dağ keçisine, ters çevrilmiş kaplumbağaya döndürüyor okuyucuyu.

Gerçek bir edebi eseri okumak insanın içini kamaştırıyor. Tıpkı “…limon deyince ağzın sulanması gibi…” Ancak ter içinde soğuk ‘limonatanı’ yudumlarken, barbar kahkahasına devam ediyor. Limonatayı ilk püskürten barbarı pataklasın.

Devamını görmek için bkz.

Sevcan Tiftik, "Barbarın Kahkahası: Mavi Kumru Moteli’nde Queer Bir Mekân", Post Dergi, 12 Mayıs 2016

Barbarın Kahkahası apar topar çıkılan bir yolculuk için hazırlanmış minik el bavulu gibi bir roman. İçerisine Türkiye toplumuna ve insanlık tarihine dair eleştirel birçok şey tıkıştırılan ancak ağzı kapanmayan, ağırlığından öyle kolay taşınamayan bir bavul bu roman. Bu yazıda Barbarın Kahkahası’ndaki Melih ve İsmail’in kendilerini anlatı boyunca diğer karakterlerden mekânsal olarak ayırması irdelenerek iskelenin queer bir mekâna dönüştürüldüğü ileri sürülecektir.

Moteldekilerin tatil normu dışında kalan Melih ve İsmail’in tatili Mavi Kumru’nun merkezinde değil, periferisindedir. “Mekândan mekâna geçerken koku ve kostüm değiştiren tatilcilerin dışında kalan bu iki erkek, iskeleyi kendi yerleri belleyerek özerk bir ada haline getirmişti[r]” (40). “İskelede korsan bir yaşam kuran” (50) ikili, yabancılaşma sonucu iskelenin işlevini, imajını değiştirir ve ondan yeni bir mekân üretir. İkili, sadece temizlik ihtiyaçları ve telefon şarjı için bungalova girip çıkar. Burada ileri sürülen, ikilinin bu dar alana sıkıştırıldıkları ve iskelede bir direniş alanı yarattıkları değildir. Melihle İsmail’in orada konumlanışı bir dışlanmadan değil “içsel bir zorunluluk”tandır (48). Öyle ki motelde kaos yaratan sidik olayları, Faruk’un Turgay’a kafa atması ve Ozan’ın her gün motele başka bir ölü getirmesine “gereğinden fazla kayıtsız kalan Melih’le İsmail” (68) olanın bitenin bir kısmını görür ve moteldeki karmaşaları kulaklarına çalınanlardan, yanlarına gelen garson Selçuk’tan öğrenirler. Onlar iskelede geçmişi, orada yaşananların bir ayrıntısından hatırlanan, olaylardan bağımsız hikâyeleri, ilişkilerini konuşur, anlatırlar. Bir başka deyişle belleğin izini sürerek tatillerini yapar, kişiliklerine, ilişkilerine yön verirler. Tüm bunları bir haftadan kısa bir süreyi kapsayan anlatıda sadece iskele üzerinde konaklayarak yaparlar.

Amacına uygun kullanımının dışında kalan iskele üzerinde güneşlenmek ve ucundan denize atlamaktan ibaret olan anlamını artık yitirmiştir. İkilinin tatil mekânı, normatif bir yaz tatili konforundan uzak, klimalı bungalovlardan yeğdir. Dahası, yeni inşasının yanı sıra kontrolü de -muhtemel- queer karakterler tarafından yapılan bu mekân, moteldekilerin hatta motel yöneticisinin bile iktidarından uzaktır. İşte tam da bu nedenle iki karakter moteldekilere, olan bitene yabancılaşarak bir yandan geçmişin yollarından anı ve hikâyelerle geçerken bir yandan da benliklerini, özlerini sorgularlar. Bu sorgulamayı Eda gibi motelin, herkesin ortasında, kamusal alanda değil kendi yarattıkları özel alanlarında yaparlar. Bu özel alan, motelin odağından apayrı ve motel merkeziyle bütünleşmeyi reddeden bir alandır.

Motel odağından iskeleye bakan gözler fazlasıyla meraklıdır. İkilinin hakkında birçok karakter defalarca konuşur ve diğer karakterlerin söyledikleri -Okan hariç- ötekileştirmeye varmasa da varsayımsal ve kendi hayal dünyalarının ürünüdür. En meraklı gözlerse Selçuk’a aittir. İskeleye sofra kurmak görevi dışında etrafı toparlamak için “işgüzarlıkla” bahaneler üreterek ikilinin özel alanına dâhil olmaya çalışan Selçuk “bir virgül gibi aralarında dur[ur]” ve “istemeye istemeye iskeleyi terk etmek zorunda kal[ır]” (85). Selçuk dışında iskeleye yolu düşen bir de Turgay’dır. İkilinin kavgasını ayırmak ve mekânın kimlik vurgusunu yapmak üzere oradadır Turgay. Ancak İsmail motelden ayrıldığında Turgay iskeleye bir konuk gibi gelir, Melihle birlikte oturur ve sır üzerine konuşurlar. Turgay oradan ayrılınca Melih de mekânı, “iskeledeki kişisel tarihini” doyasıya terk eder (137).

Romandaki queer mekânın inşası, yaratıcılarının diğerleri tarafından dışlanmasından çok motelin merkezinin pratiklerini uygula(ya)mamalarından ve motel merkezinin performatifliğinin sunacağı imkanlardan kaynaklanmaktadır. Yazar, Melih’i ancak İsmail Mavi Kumru’dan ayrıldıktan sonra motelin merkezine gönderir ve bir çift yerine tek başına oradaki heteronormatif alana konumlandırır. Sonuç olarak queer mekânın yaratımı, motelin periferisindeki bir özel alanda gizlenmek ya da sıkıştırılmaktan ziyade diğer karakterlerin heteronormatif bakışları ve söylemleri karşısında iskelenin dönüştürülmesinde, anlamının kırılmasında yatar. Zaten queer, dönüşümün ta kendisi ve öznesini aşan stabil, sabit olmayan bir oluşum değil midir?

Devamını görmek için bkz.

Selma Sayar, "Mavi Kumru Moteli’ndeki Memleket", Kitapeki.com, 21 Mayıs 2016

Çevremdeki kitapsever arkadaşların önerileri, hakkında okuduğum yorumlar, Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandığı haberi ve Sema Kaygusuz’un adı; bunların bir araya gelmesi, Barbarın Kahkahası’nı okumak için bir heves, bir heyecan yarattı. Böyle yüksek beklentiyle bir kitaba başlamak, elbette hayal kırıklı yaşamak riskine de neden oluyor. Ama daha ilk sayfalarda felsefesi, meselesi ve adı gibi ilginç konusu olan kitap okumanın sevincini hissetmeye başladım.

Aklımdaki ilk soru yabanlığın, vahşiliğin, barbarlığın kahkaha ile nasıl bir ilişkisi olabilirdi; mutluluk ve neşe anlamına gelen bir “kahkaha” mı bu yoksa alaylı bir “kahkaha” mı? Sonunda anladım ki buradaki “barbar” gülünç bir şekilde uygar olarak geçinen bizlerin ta kendisi, nitekim atılan “kahkaha” da durumun trajikomikliğini yansıtıyor.

Kirletmek, Kirlenmen, Temiz Kalmak

Olaylar bir motel olan Mavi Kumru’da geçer. Motelin müşterilerinden Turgay’ın, gecenin bir yarısında, denize doğru yönelip işemesi ve motelin okey takımı Serpil, Gülenay, Aysu ve Dilek’in bu olaya tanık olması, ertesi gün Dilek’in kocasına olayı anlatmasıyla Faruk’un Turgay’a saldırması, motelin diğer müşterilerinin olaya müdahil olması ve olayların büyümesi üzerine Faruk ve eşi Dilek’in otelden ayrılmasıyla olaylar durulur. Ancak kısa bir süre sonra “çiş hadisesi” farklı bir boyut kazanarak tekrar motelin gündemine gelir. Çünkü motelin farklı yerlerinde çarşaflar, havlular ve minderler sidikle bulanınca, olay daha da çirkinleştirilir, farklı şüpheliler aranmaya başlanır. Bu, motelin bütün müşterilerinin zan altında kalması demektir.

Barbarın Kahkahası, basit denebilecek bir olaydan hareketle, toplumsal kırılma noktalarına doğru bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Toplumun belirli kesimlerinden tipleri bir araya getirerek motelin pisletilişiyle ilgili kafamızda bazı sorgulamalar yaratıyor: Böylesi kirlenmiş bir ortamda, kendilerini sorumlu tutmayanlar ne kadar temiz? Ve bu kirlenişe bir sorumlu aranacaksa, herkesin önce kendisine yönelmesi gerekmez mi? Belki de en önemlisi, pis bir ortamda temiz kalmanın yolu, görmezden gelmek midir, aldırmamak mıdır? Bu sorular bizi Türkiye’nin yeterince hesaplaşamadığı acı geçmişine götürür mü? Aslında sadece bu ülkenin değil, dünyanın neresinde bir haksızlık yapıldı/yapılıyor ise bizi oraya taşır. Bu bağlamda birçok kahraman gündelik yaşamın dertleriyle giriyor olsa da romanın içine (Ozan, Melih, İsmail, üç kuşak tatile çıkmış yapışık aile, Ferhan, Simin, Selçuk, Alikar, Eda ve Ufuk) bu bireyler aslında büyük bir ülke profili oluşturuyor yaşadıklarıyla.

Yazar buradan hareketle ironik bir duruma da işaret ediyor. Şöyle ki: “Kokusunu alamadıkları bütün felaketler, bir fotoğraf ya da televizyon ekranında çerçevelenmiş bütün açık yaralar, iç içe çerçeveler içinde bir çerçeveyle sınırlıydı. Orada acılar kötü kokmuyor, bellekte iz bırakmıyordu. Oysa bu kez, içi sünger kırpığı dolu yer minderlerinden yükselen ağır idrar kokusunu soludukça, minderler esas anlamını kaybediyor, böylece çok fena hassaslaşıyor, pek kötü kırılganlaşıyordu tatilciler.” Her geçen gün dünyada bunca acıya, katliama, barbarlığa göz yumulurken, neden “çişli” birkaç mindere bu denli tepki gösteriliyordu?

Yanıt çok basit: Kendimizle ilgili olmayan, ucu bize dokunmayan her şeyi görmezden geliyoruz. Suriye’de iç savaş var, Afrika’nın bilmem hangi ülkesinde çocuklar hastalıktan kırılmış, mülteciler Avrupa’ya gitmek için ölüm kalım savaşı veriyor, küçücük bedenler hayatın bütün yüküyle kıyıya vurmuş, memleketin bir şehrinde barışı haykırmaya gidenlere gaz sıkılmış, bomba patlamış… Evimizde son model televizyonumuzun karşısında oturmuş, çekirdek çitlerken, bir yarışmadan elenen yarışmacıların üzüntüsünü daha derin hissediyoruz içimizde. Dünyanın sorunlarıyla kafa patlatmak yerine, bizi rahatsız etmeyen ve hoş zaman geçirmeye yarayan olaylarla ilgilenmek daha çok işimize geliyor. Ama ne zaman olayların ucu bir şekliyle bize dokunuyor, o zaman kıyameti kopartıyoruz. Bir anda motelde yaşanan olay gibi herkes şüpheli olabiliyor. “Çişli minderler” de rahatsızlık veriyor.

Kaçmak Ama Kurtulamamak

Kaygusuz, “Sıradan bir olumsuzluğu büyük acılardan kalan deyişlerle anlatırsan, asıl keder görünmez hale gelir.” diyerek nasıl trajik bir baloncuğun içine kendimizi hapsettiğimizi gösteriyor. Motelin müşterilerinden Serpil Hanım gibi, bir lokantada sabırsızca otururken yemeğin beş on dakika gecikmesi üzerine “Açlıktan öleceğim, nerede kaldı bu yemek!” dediğimizde, gerçekten açlıktan ölmenin ne olduğunu bilmediğimizi dile getirmiş oluruz. En basit olaylar karşısında ümidimizi kaybedip “çok çaresizim” demek çaresizliğin nasıl bir ıstırap olduğu konusunda fikrimizin olmadığını, çaresizliği bizim uydurduğumuzu görmek açısından ne acı!

Gözümüzün önündeki gelişmeleri görmüyor, dünyada yankılanan sorunları duymuyoruz. Çünkü görmeyi ve duymayı göze alamıyoruz; farkında olmanın bizi zorlayacağı tavır alma durumundan kaçıyoruz. Bu çağrışımlara neden olduğu için, Barbarın Kahkası’nda olup bitenler, sadece küçük bir motelde yaşananlar olma durumunu aşıyor; panoramik bir fotoğraf karesine dönüşerek gerçeklerden kaçan insanı, duyarsızlıkları, bilmememe tercihlerini, acı verici kahkaha ile gülünecek insanlık hallerini gözler önüne seriyor.

Sema Kaygusuz’un romanı okununca bitmiyor. Bekliyorsunuz arkasından bir şeyler daha gelecek mi acaba? Sarsılıyorsunuz, irkiliyorsunuz, başınızı alıp bir dağ başına gidesiniz geliyor. Ama hayattan daha fazla kaçmanın çözüm olmadığını da görüyorsunuz. Romandaki her bir kahramanın – zira bir başkahramandan söz edemeyiz kitapta, her bir karakter aynı yoğunlukta işlenmiş.- yaşadıklarını yüreğinizde hissediyorsunuz. Kitapta üstesinden gelemediğimiz ama toplumsal hayatta sürekli karşılaştığımız, sürekli görmezden geldiğimiz pek çok mesele var çünkü: Ensest, tecavüz, homofobi, katliam, kıyım, göç.

Devamını görmek için bkz.

Gürel Ormancı, "Olanca sefaletiyle barbarlık", K24, 20 Temmuz 2017

Sema Kaygusuz'un son romanı Barbarın Kahkahası; şiddetin içkin hâlini renkler, sesler, kokular, duygular ve düşünceler arasından sıyırarak gösteren bir eser.

Süfli bir suçla ilgili ağır kokan bir kuşku... Her katmandan her düzlemden olanca sefaletiyle barbarlık... Toplumsal düzene, dile ve gündelik yaşama biçim veren sistemlerin karmaşasını açığa vuran bir roman. Kendimizden ve çevremizden bildiğimiz, hatta kitaplardan, gazetelerden, haber bültenlerinden tanıdığımız insanları Beyaz Kumru Moteli'nde, yaz tatilindeki hâlleriyle anlatan, aydınlık, sissiz, buğusuz, ağdasız bir dil... Bugünün girift ilişkilerini, birbirine karışmış bağlamları, anlaşılması nice psikolojik görüşe göre farklılaşan ruhsal çözümlemelere muhtaç sapmaları, iç içe geçmiş toplumsal sorunları karanlığa boğmadan gösteren bir anlatım...

Romanın spot cümlesi şu: "Evcil hayatlarımıza sızmış biri çocuk, diğeri yetişkin iki barbar, hicveden bir kahkahayı, karşılıklı atışan âşıklar gibi tamamlıyorlar."

Dar bir mekânda birbirinden farklı birçok karakterin kanlı canlı korkuları, takıntıları, hasetlikleri, erdemleriyle dört bir yandan hikâyeye katılmasıyla kurulan romanın gizemli özdenliğini; fütursuz asi entelektüel Eda, tıp tarihi profesörü Simin, romanın ikinci anlatıcısı sayılabilecek Simin'in Osmanlı kültürüne ait müktesebatıyla, italik dizilmiş bölümleri ve yazar ile Simin arasındaki ipince geçişgenlik derinleştiriyor.

Motele sığan dünya

Romanın tamamının geçtiği, romandaki polisiye gizemin yaşandığı motelin bahçesinde, diğer insanların arasında, hezaren koltuğunda oturup sürekli defterine bir şeyler yazan Simin'in; bölümler arasında, Osmanlı zamanından kalmış münevver ve yaşlı bir kadın olduğu anlaşılan bir tür "ikinci anlatıcı" olarak "divertimento"ları var. Romanda italik dizilmiş bölümler içinde verilen bu "ara anlatım"lar, yapay bir yazı hüneri olmaktan çok romanla zorunlu bir bütünlük oluşturan, ancak bir araya gelince kurgunun tamamlanabildiği bölümler.

Bu bölümlerde Tabib Yadigâr'ın kitabında yer alan şerbetleri, macunları bilen, bunları düzenli bir şekilde kartekslere geçirmiş, Tanzimat ya da Cumhuriyet dönemindeki aydın ve açık fikirli bir kadında yansıyan, yer yer bilime, yer yer gündelik hayatın inceliklerine dokunan bir irfan var. Bu anlatıcı, hem romanın kişilerini tanıyor hem de okuyucu olarak bize sesleniyor. Donanım ve dağarcığı, yaşı ve hatta olaylara bakışıyla yazardan daha öznel bir anlatıcı.

İkinci anlatıcının kendisi olduğunu daha romanın başında anladığımız Simin Hanım, alçakgönüllü bir bilgelik ve hayretsiz, alışkın gözlerle olup biteni izlerken, defterine bir şeyler yazarken, ya da birileriyle (Özellikle de Eda ile) konuşurken fazilet dolu soğukkanlılıktan hiç vazgeçmiyor. Aslında, asıl anlatıcı/ yazar ile, gözlemci anlatıcıdan, hâkim anlatıcıya zaman zaman geçiş yapan, ikinci anlatıcı arasında bir akrabalık yok değil. Aynı ruhsal seziş yeteneği, aynı "marifet" arayışı, aynı erdemli ve arifane izleyiş.

İkinci anlatıcının sözlerinin bir yerinde kendinden bahsetmesi ve "zihninde taşıdığı sülaleye" yani kişisel kahramanlarına bakarsak bu kahramanların kadın hekim ve şifacılar olduğunu görüyoruz. İtalik kısımların yazarının, yalnızca bir irfanla değil aynı zamanda bilimle de kuşanmış olduğunu öğreniyoruz. Bu bilge kadın, romanın içinde olmadığından ya da anlatısı ile aynı anda romanda olmadığından Eda ile ilgili tavsiyelerini Eda'ya sunma olanağı yok.

Romanın bu ikinci anlatıcısı, romanın asıl anlatıcısının aktardığı olayların ve kişilerin, analizlerini de veriyor. Bunu bir şifacının tanı koyma usulleriyle kotarıyor. Bu ruhsal analizler kurgu dışı bir bilgiden değil kendisinde bulunan şifacı kimliğinin bahşettiği bir tanı yeteneğinden kaynaklanıyor.

Romanın iki anlatıcısı olması ve ikinci anlatıcı olan Simin'in aynı zamanda romanın kahramanlarından biri olması, Simin'in romandaki olayları kendi gözünden anlattığı anlamına gelmiyor. Çoğul anlatıcılı romanlardan farklı bir durum var bu romanda. Yazarın önceki romanı Yere Düşen Dualar’da, Adamkadın, Yâşur ve Sağgöz’ün bir hırsızla karşılaştıkları bölümün hırsızın gözünden anlatılması ya da gene aynı romanda romanın birden kendi gözünden anlatılmaya başlandığı sirkçinin sözleri gibi değil Simin'in bölümleri tam olarak. Simin, romanın hem içinde hem de dışında. İkinci anlatıcı olan Simin ile romanın içinde hazeran koltuğuna oturup olayları görece ilgisiz şekilde izleyen Simin arasında mekân ve zaman olarak tam bir örtüşme olmadığını sezinliyoruz. Simin'in ikinci anlatıcı olarak bize anlattıklarındaki üsluba dikkat kesilirsek, romandaki olaylara müdahale etme konusunda hiçbir işaret vermediğini görüyoruz. Tamamen romanın dışındadır sanki. Kahramanların nasıl davranmaları gerektiği, nelerle sağaltılabileceklerini söylüyorsa da onlara bunu iletmesi sanki uzamsal olarak olanaksız gibi. Anlatının biçeminden çıkarılabilseydi Simin'in romandaki olayların gerçekleşmesinden çok sonra bu sözlerini kaleme aldığını düşünebilirdik. Ancak anlatıya göre olaylar sırasında Simin'in orada olduğunu biliyoruz. Bir yerde iken aynı anda orada olmamak gibi, biri iken aslında başka biri de olmak gibi mutlak gerçekliğe aykırı, postmodern bir karakter olarak romanda yer alıyor Simin.

Bir okur olarak, yazar, Simin ve Eda'nın aynı kişinin hayatının çeşitli dönemlerindeki hâlleri olduğunu düşünmek çok mümkün. Edanın durulup dibe çöküp de "irfan" hâlini almamış zihin gücü, anti-Freudcu, post-Marksist feminizm anlayışına karşı, anlatıcıların (yazar/ anlatıcı ile Simin'in) post feminist "marifet"i arasında bir öncelik sonralık ilişkisi seziliyor. Bu ilişki, aynı kişilikteki, üç ayrı kuşağın üç aydın kadını bu anlatıda bir araya geliyor ve aynı kişinin 25, 45 ve 65 yaşındaki hâllerini çağrıştırıyor.

Eda… Şuh, ballı viski içen, sevgilisiyle ateşli zamanlar geçirmek isteyen, cesur, çizgi dışı olduğu kadar akıllı ve birikimli bir kız. Bu tüm hatalarının affedilebilirliği karşısında, çizgi dışı ve kadınsal isyanı, kültürü ve erdemiyle yazarın bu karaktere özel bir yer ayırdığını düşündürüyor.

Doktora yapmış ya da doktora tezini hazırlamakta olan Eda, siyasal itirazlardan feminist anti-oedipus ve şizoanaliz'e, psikanalizden uygarlık tarihine, Kibele'den Fatmana'nın eline kadar bir çok kaynaktan yola çıkıp bütünsel bir erkekegemen toplum eleştirisine varacak kadar sağlam bir feminist.

İçindeki bilgece tepkiselliği söze dökünce basitleştiren Serpil -Serpil romanın görünür barbarlarından biri olan bir oğlan çocuğunun (Ozan'ın) annesidir- ile ilgili olarak Simin'in sözlerini okuduktan sonra, bu irfan sahibi yaşlı kadının Eda hakkında söyleyeceklerini merakla beklemeye başlıyor okuyucu. Nihayet ikinci anlatıcı olan Simin, Eda ile ilgili konuşmasına sıra geldiğinde onun fazilet ve bilgisini anıyor ve kafasında Eda'ya çeşitli otlardan, meyvelerden reçeteler hazırlıyor.

Eda'nın, Freud'un özellikle, imrenme (penis kıskançlığı) tezi konusundaki itirazı adeta bir isyana dönüşmüş hâlde. Kadıncılık'a kadar vardığı her sıradan erkeği suçlamasından anlaşılan bu isyanı, imrenmenin Freud'un ataerkil tavrını açıkça gösteren mantık dışı bir tez olduğunu ileri süren öncü feminist Kate Millett'in etkisiyle gelişen bir literatürün benimsenmesiyle ilişkili olmalıdır. Eda’nın isyanı ve bunu dile getiriş biçimi Simon de Beauvoirvâri bir duruştur. Bu nedenle Eda'nın bu kadınca duruşu Beauvoir’ın İkinci Cins adlı kitabında geçtiği şekliyle bir kadının "erkek karşısında, göğsünü gere gere dişiliğe sahip çıkması"dır. Motelin çalışanlarından Selçuk'un Eda hakkındaki belirlemesi bu bağlamda dikkat çekiyor: "Manyak karı konuşurken elinden her şeyini alıyor adamın."

Olgun bir edebiyat okuru (tatilde İnger Christensen okuyor), tepkili bir feminist, içi isyanla dolu bir sosyalist, modernizmin tabularına karşı çıkabilen bir entelektüel olarak gördüğümüz Eda hakkında Simin'in (ikinci anlatıcının) görüşleri şöyledir: "Tabii ki faziletli bir şahsiyet, hakkını yemeyelim, kendinden devşirdiği her hassasiyetin, her ferasetin, her malumatın, şu kalın kabuklu yeryüzünde çoktandır kök salmış olduğunu, kendisinin sadece bir filiz olduğunu idrak etmesi gerek."

Eda insanlık tarihinin macerasını, "Homosüspüsler"le "Neyondanteller"in başından geçenler olarak beş yaşındaki bir çocuk için aşırı vulgarize biçimde anlatırken "hezaren koltuğunda" oturan Simin Hanım'ın, anlatılan hikâyedeki şiddetin, çocuğun ruhunda yer edeceği düşüncesiyle Eda'ya müdahale edişinde bir ebeveyn tatlı- sertliği var.

Öte yandan iskelede yerleşmiş, motelin bulunduğu sahildeki iskeleyi adeta sahiplenmiş iki erkeğin savaşım ve çekimle dolu, tereddütlü, alıngan, birbirini yaralayan konuşmaları sahilden onlara bakan bazı sakinler arasında dedikodulara yol açıyor. Birbirlerine yaklaştıkça canları acıyan bu iki adamın uzak macerası hakkında bir bilgimiz yok. Arkadaşlıkları, geçmişleri hakkında yalnızca tahminde bulunabiliriz. Yazar/ anlatıcının bildiği ve bir yerde ima ettiği gerçeği okurlar olarak açıkça öğrenmiş değiliz. Kendimizi kandırmayalım. Bunu merak etmemiz aslında bizi bu iki adamın "durumlarını" merak eden motel sakinlerinden birisi yapıyor.

Geçmişin hâlâ kanayan yaraları

Yazar empresyonist bir resim gibi betimliyor romanın mekânını. Maddi ayrıntılardan uzak bu betimlemeler romanın, mekânının bir maketini eksizsizce hayal ettiriyor.

Motel'in mutfağının damında iki garsonun esrarlı bir sohbeti var romanda. Simin'in bölümleri dışında romanda rastladığımız gerçek vezin değişimi burada görülüyor. Adeta konuşma balonları şeklinde belki de deneysel bir vezin değişimi bu. "Kelimelerin düşüncelerden önce" çıkıyor olmasıyla karakterize olan bu sohbetin vezni gibi konusu da romanın bütünüyle bağlamsal kopukluk ve tümlük taşıyor. Bir hayal aleminin hafifliğinde, derin uykuda bir sayıklama gibi bulutlarda dolaşan düşüncelerin üst üste istiflenmesi, bu kısımdaki yazım şekli ile sohbetin içeriğinin oluşturduğu bütünlüğü yansıtıyor.

Bu sohbette geçen avcılık hikâyeleri yani Alikâr'ın babasının kuş, keçi ve özellikle ayı avı, iskelenin müdavimlerinden İsmail'in dayısının domuz avı ve Melih'in balık avlama hikâyesiyle beraber Ozan'ın ürpertici av görüntüleriyle bir bütünlük oluşturuyor. "Avcılık" bir arketip olarak kendi başına değilse de "yeniden doğuş arketipi"nin muharriki olarak kendini gösteriyor. On iki yaşında bir çocuk olan Ozan'ın keçiyle ilk karşılaşmasından itibaren yaptığı avlar - balık, keçi, yılan, kaplumbağa- bir yanıyla barbarlığı imlerken diğer yanıyla avcının kişisel dönüşümüne uzanıyor. Bu av ve dönüşüm bağlantısı, söz edilen diğer av hikâyelerinde de görülüyor.

Arketipten söz etmişken Simin'de kişilik bulan; şaman, danışman, yardımsever, simyacı, mistik, şifacı gibi rollerden de söz etmek gerekir. Jung tarafından belirlenmiş dört temel arketipten "çocuk arketipi" ve "sabotajcı arketipi"nin de romanın omurgasında önemli yer tuttuğu açıktır.

Yazarın önceki romanlarında da gizli ya da açık "şiir" önemli yer tutar. Bilinç akışı, serbest çağrışım, sayıklama ya da sarhoş muhabbeti de deseniz, işte iki insanın ruhlarının dibinden, en derininden gelen konuşma Sema Kaygusuz'un bu romanının "şiir"ini oluşturuyor. Freudcu psikanalizden teolojiye, ontolojiden dinsel düzen eleştirisine, hatta Yeni Platoncu düşünceye sürtüne dokuna gezinen bir sohbet. Saat gibi işleyen romanın bu şiiri bitince hem bir şarkı dinlemiş de kulağında kalmış gibi hissediyor okuyucu hem de bir sohbetin iki tarafını da içlerinden doğru görmüş olmanın şaşkınlığını yaşıyor.

Kendine özgü dili, ironik ile "aşırı doğal" arasında gidip gelen "fasih" anlatımıyla Simin'in anlatılarını içeren italik bölümler ve daha sonra "Esrariler" bölümündeki senaryo tarzı konuşmaların birlikte yarattığı "birleşim" romanın üslubunda önemli yer tutuyor. Bu üsluba, romanda geçen bir kargaşadan sonra toplanan kalabalığın, uğultulu söylenmelerinin arasına karışmış anlamsız ve soyut sözleri de eklersek romanda rastlanılan üslup daha da dikkat çekici oluyor.

Köşeli parantez içinde Turgay'ın iç sesi, ikinci anlatıcının bölümleri, Selçuk ile Alikâr'ın sağa - sola yaslanmış ve Senaryoyu andırır bir biçimle yazılmış konuşmaları gibi bütün bölümler Romanın kapsadığı alanın genişliğiyle birleşerek renkli bir "insanlık" fotoğrafı çiziyor.

Romanın kahramanlarından bazıları ülkede yaşanmış ve yarası hâlâ kanayan olaylardan tanıyacağımız kişiler. Motel sakinleri dâhil hepimizin yüzünde ülkemizin ve dünyanın geçmişinde açılmış yaraların izleri var.

Bildik hâllerini yaşayan orta sınıf insanlar, aslında "bu kalın kabuklu yer yüzünde" bütün bu acıların filizleri değil miyiz.

Romandan ad ve kavramlar:

Mobius Şeridi: Diğer kenarıyla 180 derece döndürülerek elde edilmiş daire şeklinde bir şerit. Bu şekilde "tek yüzlü" bir şerit elde edilir.

Demevî Mizaç: Geleneksel şifa bilgisi içinde yer alan dört mizaç tipinden birisidir (Safravî, Balgamî, Sevdavî ve Demevî Mizaç). Bu geleneğe göre demevî mizaçlılar duygusal, uysal, hassas bünyeli kişilerdir.

Tabip Yadigâr: Tabip İbn-i Şerif tarafından 15. yüzyılda yazılmış önemli bir tıp kitabıdır.

Hezaren Koltuk: Bambu ya da Hintkumaşı denilen bitkiden yapılmış koltuk.

İnger Christensen: 2009 yılında dünyaya veda etmiş olan Danimarkalı (kadın) şair.

Fisto: Giysi ya da örtülerin kenarına süs olarak yapılan bir tür işleme.

Edviye-i Müfrede: İshak Bin Murad tarafında yazılmış çok eski bir tıp kitabı.

Daikiri Frappe: Rom, misket limonu ve şekerle yapılan ve Hemingway'in çok sevdiği söylenen bir kokteyl.

Alfanumerik şifre: Harf ve rakamlardan oluşan şifre.

Uskuna: Arka direği uzun, ön direği kısa, iki yelkenli bir gemi türü.

Kalvados: Fransa’da üretilen bir tür elma brendisi.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.