Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-928-3
13x19.5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Erik Orsenna diğer kitapları
Pamuk Ülkelerine Yolculuk, 2008
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kâğıt Yolunda
Küreselleşme Üstüne Küçük Elkitabı
Özgün adı: Sur la route du papier
Çeviri: Akın Terzi
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2013

Parşömenin ilk kez Bergama'da yapıldığını biliyor muydunuz? Ya da Avrupalıların bugünkü anlamda kâğıt yapımını esir aldıkları iki Arap korsandan öğrendiklerini..

Kâğıt Yolunda, kâğıtlardan ve kitaplardan her zaman heyecan duymuş olanlar için benzersiz bir kitap. Basılı kitabın geleceği tartışıladursun, "Çocukken Tenten olmak isterdim, işte oldum," diyen, yorulmak bilmez bir gezgin, Erik Orsenna, bizi kâğıt yolunda zevkli bir dünya turuna çıkarıyor. Antik şehirlerde, ormanlarda, ırmak kenarlarında geçen bir hikâye bu: Doğuda Japonya ve Çin'den batıda Kanada'ya, kuzeyde Finlandiya ve İsveç'ten güneyde Brezilya'ya, otuz kadar ülkeyi dolaşıyor, kâğıdın geçmişteki ve bugünkü üretim merkezlerini bir bir ziyaret ediyor, kâğıtla ilgili her şeyi uzmanından dinliyoruz.

Kitaplarıyla çok sayıda ödüle layık görülmüş bir küreselleşme iktisatçısı olan Orsenna, kâğıdın 2200 yıllık tarihini katederken bir yandan da kâğıt üretiminin teknoloji ve çevreyle ilişkisini anlatıyor, gezegenimizin bugününü ve muhtemel geleceğini anlamak isteyenler için çok zengin bir malzeme sunuyor.

Kâğıt üretimindeki kaynakları, farklı yöntemleri, türleri, yeni teknolojileri ve kâğıdın kullanım alanlarını titiz ve tatlı dilli bir kalemden okuduğumuz Kâğıt Yolunda, yazarın daha önce yayınladığımız Pamuk Ülkelerine Yolculuk'u gibi, küreselleşme olgusunu dünya çapında üretilen ve dağıtılan tek bir ürünün oluşturduğu ağlar üzerinden aydınlatan, zevkle okunan bir röportaj.

İÇİNDEKİLER
Sunuş

Birinci Kısım
Geçmişin Kâğıtları

Bretanya'nın Ortasında Bir Çin Vahası • Plogonnec, Fransa
Ticaret ve Hudut • Urumçi, Çin
Geçmişin Cenneti • Turfan, Çin
Duvarlarla Örülü Kütüphane • Dunhuang, Çin
Arap Çağı • Semerkant, Özbekistan
Marche ile Umbria'ya Övgü • Fabriano, İtalya
Küçük Değirmen Sözlüğü • Avrupa
Bürokrasi
Paçavra Savaşı • Moernach, Fransa
Bir Yükseliş Öyküsü • Vidalon-lès-Annonay, Fransa
Mucidin Istırabı
Yüce İnsanların Huzurunda • Fransa Milli Kütüphanesi, Paris, Fransa
Yaşayan Efsaneler • Echizen, Japonya
Kâğıdın Ebediyeti • Japonya
Hiroşima • Japonya
Eskilere Özen Göstermek • Louvre Müzesi, Paris, Fransa
Kısa Bir Aile Portresi • Bretanya, Fransa

İkinci Kısım
Günümüzün Kâğtları

Kâğıdın Çocukları • Racastan, Hindistan
Hikâye İhtiyacına Dair • Bollywood, Hindistan
Kâğıdın Jeopolitiği I
Paper Week • Montreal, Kanada
Kütük Yüzdürücülere Saygı • Trois-Rivières, Kanada
La Tuque • Kanada
Yıldız Asansörü • Trois-Rivières, Kanada
Soğuk Diyarlardan Gelen Kâğıt I • Svetogorsk, Rusya
Soğuk Diyarlardan Gelen Kâğıt II • Östavall ve Gävle, İsveç
Karacalardan Alınacak Hayat Dersi • Landes Ormanı, Fransa
Yardakçı Çöp Kutuları • Le Blanc-Mesnil, La Courneuve, Fransa
Postacılar, Çöpünü Ayıran Vatandaşlar, Araba Silecekleri ve Diş Macunu Tüpleri
Kim Şu Eric?
Kahve Makinesine Övgü • Grenoble, Fransa
Sanatçılara Saygı I • Nanterre, Fransa
Sanatçılara Saygı II • Crèvecœur, Fransa
Cıvıl Cıvıl Renklerle Donatmak • Torres Novas,
Portekiz
Kâğıdın Jeopolitiği II
Kanayan Yara • Sumatra, Endonezya
600 000 Hektar • Aracruz, Brezilya
Okaliptüse Saygı ya da Yerleşik Düşünceler Kataloğu
Katlama Ustalarına Saygı
Renk Tüccarı • Paris, Fransa
Borges, Horn Burnu, Jacques Attali ve Afrika Fikriyatı

Sonuç
Kaynakça
Teşekkürler
OKUMA PARÇASI

Sunuş, s. 15-16.

Bir gün ona hiç teşekkür etmediğimi fark ettim.

Halbuki okumalarımı öncelikle ona borçluyum.

Hem, okumuyor olsaydım, hiç okumamış olsaydım, halim nice olurdu?

Altmış küsur senedir her sabah hikâyelerimi, bir elimde silgi, adım adım adeta onun sırtında taşıyorum.

Hem, hikâyeler anlatmasaydım, hayatım nice olurdu?

Ancak, çok geç kaldım.

Ona hürmetlerimi sunmanın vakti geldi de geçiyor.

Üstelik bir ayağının çukurda olduğu söyleniyor.

Böylece yola koyuldum. Onun yoluna.

Hey aziz kâğıt!

Bitki liflerinin şu aziz halitası!

~

Adeta beni yolcu etmeye gelmiş gibi, bir hatıra canlandı zihnimde. Temmuz başlarında, iki aylığına Bretanya'ya giderken, dostlarımdan, yani kitaplarımdan ayrı düşecek olmam, o cânım Bréhat adasına tekrar kavuşacak olmanın verdiği mutluluğu alıp götürmüştü. Üç Silahşörler'i muşambaların arasına, resimli katalogları botların altına, birkaç çocuk kitabını da beşer kiloluk çilek ve elma reçeli ya da erik ve elma reçeli ya da şeftali ve elma reçeli (savaş sonrasının reçellerinde niçin hep elma vardı ki acaba?) kavanozlarının arasına çaktırmadan koymuştum koymasına... ama nafile; babam bunların hepsini ânında yakalayıp, odama geri göndermişti.

"Yahu, sen ne sanıyorsun ki? Camdan bir bak bakalım. Kamyonum yok benim, altı üstü bir Renault."

İşte o zaman, âdet olduğu üzere, annemin sesi girerdi araya; elbette beni teselli etmek için, ama aynı zamanda da babamın bütün tarihsel bilgilerin işe yaramaz olduğunu düşündüğüne kesinkes hükmederek, onu yerin dibine batırmak için:

"Vallahi, Erik kendini şu İranlı vezir sanıyor!"

Çok şaşırmış gibi yapmıştım.

"Hangi vezir anne?"

"Abdul Kasım İsmail tabii ki."

O zamanlar internet olmadığından, bu veziriazam hakkında ayrıntılı bilgiye ulaşamamıştım; annem ne anlattıysa o.

Galiba en önemli özelliği yüz on yedi bin kitabına duyduğu büyük sevgiymiş. Onlardan bir gün bile ayrı kalma düşüncesi tüylerini diken diken edermiş. O yüzden nereye gidecek olsa, onları da yanında götürürmüş. Daha doğrusu, dört yüz devesine taşıtırmış.

Ama olayın en şaşırtıcı yanı bu değil. Devlet ricalinin büyük kısmı da en sevdikleri eşyalar ve nedimlerle beraber konvoy halinde arkadan gelirmiş. Abdul Kasım İsmail kitaplar kadar, düzeni de severmiş. Bu yüzden dört yüz deve, yüklendikleri eserlerin alfabetik sırasına göre ilerlermiş.

Doğru mu değil mi bilinmez, ne ki annem bu olaydan bir ders çıkarmadan duramamıştı tabii.

Derin derin iç geçirerek:

"Odanı darmadağınık görünce, asla vezir olamayacağını anladım."

İçimden onu haksız çıkaracağıma ant içmiştim. Yolculuğumuzun başından sonuna kadar, sanki bizi batıya götüren otoyolda değilmişim de çöllerde, vahalardaymışım gibi, gelecekte kuracağım yüz on yedi bin kitaplık göçebe kütüphanedeymişim gibi hayallere dalıp gitmiştim.

Peki benim ilk devem (AA'dan AC'ye kadar olan kitaplar) Saint-Hilaire-du-Harcouët'ye ulaştığında, dört yüzüncü devem, hani şu Z'leri taşıyan nerede olurdu acaba?

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ahmet Cemal, " ‘Vahşi’ kitaplar ve kağıdın tarihi ", Sol Kitap Eki, 1 Ocak 2014

Hiç şöyle sorduğunuz oldu mu: Kâğıt bulunmasaydı eğer, ya da daha doğru sıralamayla, önce parşömen, ardından da kâğıt bulunmasaydı, ne olurdu?

Örneğin ‘tarihimiz’ olur muydu? Veya ‘kültürümüz’ dediğimizde, ne anlardık?

Ya ‘insanlığın belleği’?

Çoğu kez hiç ağzımızdan ve elimizden düşürmediklerimizdir en ‘doğal’ saydıklarımız. Üstelik onları öylesine ‘doğal’ sayarız ki, bir tarihleri, bir geçmişleri olduğunu çoğu zaman aklımızın kenarından bile geçirmeyiz.

1947 Paris doğumlu, felsefe ve siyasal bilimler diplomalı Fransız araştırmacı Erik Orsenna, bu ‘en doğal’ları doğal saymayanlardan. O yüzden oturmuş, “Kâğıt Yolunda” başlığıyla kâğıdın kültür tarihini anlatan bir kitap yazmış. Kitabının başına bir de teşekkür koymuş. Kâğıda, evet, yanlış okumadınız, bildiğimiz kâğıda teşekkür ediyor. Bakın, şöyle demiş:

“Bir gün, ona hiç teşekkür etmediğimi fark ettim.

Halbuki okumalarımı öncelikle ona borçluyum.

Hem, okumuyor olsaydım, hiç okumamış olsaydım, halim nice olurdu?

Altmış küsur senedir her sabah hikâyelerimi, bir elimde silgi, adım adım onun sırtında taşıyorum.

Hem, hikâyeler anlatmasaydım, hayatım nice olurdu?

Ancak, çok geç kaldım.

Ona hürmetlerimi sunmanın vakti geldi de geçiyor.

Üstelik bir ayağının çukurda olduğu söyleniyor.

Böylece yola koyuldum. Onun yoluna.

Hey aziz kâğıt!

Bitki liflerinin şu aziz halitası!”

Evet. Erik Orsenna böyle deyip yola koyulmuş. Hem de ne yola koyulma! Kâğıdın tarihinin peşinde otuz kadar ülkeyi dolaşmış. Kâğıdın 2200 yıllık tarihinin dökümünün peşinde.

Öyle bir tarih ki, üzerine daha fazla yazmak gereksiz.

Alın ve okuyun!

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Turan Alkan, "Kâğıdın peşinde: Kâtil kim", 7 Ocak 2014

Hey aziz kâğıt! Bitki liflerinin şu aziz halitası!

Yazarı Erik Orsenna, kitabın adı Kâğıt Yolunda - Küreselleşme Üstüne Küçük Bir El Kitabı. Kâğıdını koklayınca taze mürekkebin kokusunu duyuyorsunuz. Açık konuşmak lâzımsa, isimdeki “küreselleşme” lafından bir miktar huylanmadım değil. “Yahu bu yazar küreselleşme filan derken entel-kuntel laflar edip keyfimi mi kaçıracak acaba?” diye işkillendim. Bitirdikten sonra bu önyargımdan bir miktar utandığımı söylersem iyi olacak.

Kâğıdın yan tesirleri

İzah edeyim bari; kâğıt, defter, kitap, gazete veya dergi emsali şeylerin dostu geçinen biri sıfatıyla şöyle bir vicdan aklamanın hepimizde mevcut olduğunu sanıyorum: “Kâğıt, evet ağaçtan yapılır ama kâğıt imal etmek için kesilen ağaç miktarı öyle aman aman bir şey değildir. Kâğıda duyduğumuz sevgi, esasında tehlikeli bir boyut taşımaz. Mesela hepimiz kurşunkalemleri severiz ve ağaçtan yapıldığını biliriz; kurşunkalem sevmenin, fiilen ağaç düşmanlığı manasına gelmediğini düşünürüz. Kâğıt muhabbeti de bize hep yan tesiri olmayan, katıksız ve masum bir duygu gibi görünür.”

İşte kitabın adındaki “küreselleşme” faslı bize kâğıdın yan tesirlerini anlatıyor. Harıl harıl, ardını hiç düşünmeden, sanki “helva ve selva” gibi gökten indiriliyormuş gibi kâğıt tüketiyoruz; basın, ambalaj ve temizlik sektörünü besleyen milyonlarca ton kâğıt hamuru ise büyük oranda ağaç kesilerek temin ediliyor.

Kitap, heyecan verici bir açılıştan sonra yazar Erik Orsenna’nın Kâğıt Yolunda katlandığı seyahatlerin notlarını ihtiva ediyor. Britanyalı bir kâğıt uzmanının evine yapılan ziyaretle başlıyor bu seyahatler. Kâğıdın ilk hammaddesi ipekmiş. Çinli ustaların elinden çıkan ipek kâğıtların bilgisini merak eden yazar, oradan aldığı ilhamla Çin’in Urumçi bölgesine, eski İpek yolunun hâlâ işleyen kısmına uçuyor. Bu vesile ile Doğu Türkistan’da 2009 yılında başlayan ayaklanmada yüzlerce Doğu Türkistanlının isyanda öldürüldüğü bilgisini aktarmayı da ihmal etmiyor. Ardından Turfan şehrinde kâğıdın izini sürüyor; Dunhuang şehrinde dağ yamacına oyulmuş mağaralardan birinde duvarı örülmüş bir bölmede ortaya çıkan binlerce elyazmasının akıbetini merak ediyor. Ardından Semerkand; İslam dünyasının kâğıtla ilk temasını büyüteç altına alıyor yazar. Müslümanların Kur’an’la kâğıt arasındaki ilişkiyi nasıl aziz tuttuklarını tasvir ediyor şu satırlarla: “Kutsal Kitap (Kur’an), Tanrı’nın mevcudiyetini ağırlayan yatay bir câmidir adeta.” Sonra Avrupa’ya geçiyor kâğıt; manastırlarda üretilmeye başlanıyor evvela. Önceleri Müslüman Araplar vasıtasıyla Avrupa’ya ulaştığı için Kilise, hayli zaman “dine aykırı, şeytan işi” bir nesne olarak kâğıda itibar etmiyor nedense. Kur’an’a zâmin olan kâğıdın İncil için de kullanılması gönüllerine sinmiyor! Hızını alamayan İmparator Frederick, 1211 yılında “dine aykırı” bu malzemenin idari işlerde kullanılmasını bile yasaklıyor.

İlginç ayrıntılar; kitap gittikçe sarıyor, ee, seyahatnameler heyecan vericidir.

Bu faslı daha fazla uzatıp okuma zevkinizi kaçırmayacağım; nasıl olsa ‘kâtil’in kim olduğu başından belli: Biz onu bugünlerde kısaca endüstriyalizm ve her şeyi sonu hiç gelmeyecekmiş gibi tüketmekte beis görmeyen modern insan diye çağırıyoruz. Hey modern insan, ey sorumsuz tüketici, ey tabiatı ilânihaye sağmal bir inek gibi suiistimal edebileceğini düşünen yaratık: Ellerini kaldır ve yere diz çök. Tutuklandın!

Şaka şaka...

Kendi kâğıdını kendin yapmak mı?

Kâğıt dünün dünyasında, her yerde yapılabilecek kadar basit bir teknoloji hüviyetindeydi. Muhtelif bitki liflerinden odun hamuruna, oradan paçavraya kadar her yerde bulunabilecek hammaddeler, zanaatkârlık katkısıyla kâğıt haline gelebiliyordu. Endüstriyalizmden sızlanmakta, evet, “entel-kuntel” bir boyut vardır ama dünün dünyasındaki ölçülere sadık kalınmış olsaydı, basın ve eğitim dünyası diye bir şeyden bahsetmekte zorlanacaktık. Dolayısıyla “kendi kâğıdını kendin yap” fikri kâğıt üstünde parlak gibi görünüyorsa da küresel boyut kazanan tüketim tarzımız göz önüne alındığında geçerliliğini kaybediyor. Acı ama gerçek; dünya üzerine yayılmış güçlü bir kâğıt endüstrisine ihtiyacımız var. Elektronik kâğıt ve yayın hâlâ çok küçük bir ihtiyaca cevap veriyor.

Bir kâğıt ustası

Kitabın en heyecan verici kısımlarından biri, mütevazı atölyesinde hâlâ eski tarz üzere ve kol gücüyle kâğıt üreten Ichibei Iwano’dan bahsedilen bölüm. Güzel karaturplar ve gümrah yeşillikler içindeki işliğinde önemli sanatçılara el yapımı kâğıt üreten Iwano, “Ekip biçmeyi bilmeyen asla kâğıt yapamaz.” diyor yazara. Yazar, bostancılıkla kâğıt imalatı arasında bir alâka göremediğini mırıldanıyor kendi kendine ama sonradan meselenin sabırla çalışmak boyutunu hatırlayınca ustaya hak veriyor. Demiş ki Iwano Usta, “Kâğıdın hammaddesi sudur. Bazen günlerce doğru dürüst kâğıt yapamıyorum. Her şey tamam ama iyi kâğıt olmuyor.” Sonra kullanılan kaynak sularının niteliği düzelince iyi kâğıdın geldiğini söylüyor. Ayrıca sıcak havayı da sevmezmiş kâğıt, iyi müşteriler ancak soğuk havalarda üretilen kâğıtlara alıcı olurlarmış.

Bilgisayarın arama çubuğuna “usta”nın adını yazarsanız seyri bana göre çok zevkli ama bazılarımıza bıktırıcı gelebilecek üretim safhalarını seyredebilirsiniz; bu arada kâğıda filigranın (kâğıttaki üretici imzası) nasıl yapıldığını da öğreneceksiniz.

Kitabı zevkle, hızla okudum ama bütün iyi kitaplar gibi çabucak bitiverdi sayfalar. Öğrendiğim şey şu: Kâğıt daha fazla saygı görmeyi hak ediyor. Daha doğrusu kâğıtla birlikte mahiyetini ve ardındaki maliyeti düşünmeden çabucak tüketiverdiğimiz her şey saygıyı hak ediyor. “Bir yüzü basılmış A4 kâğıtları zayi etmeyiniz, öteki yüzünü de kullanabilirsiniz.” demeye getirmeyeceğim, kâğıdın farkına varsak kâfidir diye düşünüyorum.

Son not, kitabı Türkçeye çeviren Akın Terzi’nin emeğini ve ustalığını görmezden gelmek olmaz. Bugünlerde böyle olgun ve leziz tercüme zor ele geçiyor.

Kâğıt daha fazla saygı görmeyi hak ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Ömer Erdem, "Çağdaş bir kâğıt seyahatnamesi", Radikal Kitap Eki, 27 Aralık 2013

Bir tür kâğıt düşüncesi tarihidir Kâğıt Yolunda. Bir kültürel gelecek konuşmasıyla baş başayız.

Kâğıda ne olarak bakıyorsanız odur. Üşümüş birisi için vücuda sarıldığında maliyetsiz bir ısıtıcı olabilir. Manav için kese kâğıdı, bir şair için güzel tasarlanmış ve yazma şevki veren defter de olabilir. Ya da bir kalpazan için daha ötesi. İhtiyaçlar da belirler onun değerini. Kültür de. Çocukluğumda en merak ettiğim konulardan birisi, büyüklerin neden duvarlara kâğıt sıkıştırdıklarıydı. Yaşlı bir kadın yolda yürürken bir kâğıt parçası görse kendisinden beklenmeyecek bir çeviklikle hemen onu alır, bir şeyler mırıldanarak ya duvara ya da kuşağına sıkıştırırdı. Okuma yazması olmayan bu insanlar belli ki bir sebepten dolayı böyle davranıyorlardı. Erik Orsenna “kâğıt hafızanın müttefiki, eski zamanların emanetçisi” derken doğrudan bu tutumu da açıklar belki fakat, Müslüman toplumların kâğıtla kurdukları kutsal ilişkiyi açıklamak bakımından “kâğıt sadece bir idari ve ticari bir yönetim gereci değil, aynı zamanda her tür ilim irfanın ayrıcalıklı iletişim aracıdır” değerlendirmesi daha anlamlıdır.

Bu açıklayıcı değerlendirişi gölgeleyecek olaylar her zaman olagelmiştir bizde. Geçen günlerde Milli Kütüphane deposundaki kitapların hurda niyetine satılması ilk örnek değil. Kâğıdın taşıdığı ve temsil ettiği değer farklı zamanlarda çelişik tutumlara maruz kalabiliyor çünkü. Kâğıt değişmiyor ama ona değer olarak bakış süreklilik taşımıyor. Bu yüzden insanın kâğıtla yaşadığı hayat, durağan değil her an sürprizlere açıktır. E.Orsenna, “İnsanın yaşayabileceği birbirine zıt iki tür hayat olduğunu düşünür.” Ona göre bunlardan “biri bütün ömrünü dağ ananın kucağında durup dinlenmeden hikâyeleri resme ve heykele dökmek; diğeri ise yola koyulup uçsuz bucaksız çölleri yavaş yavaş katetmek” tir. Nitekim tam da böyle yapmıştır. “Ayağımın bastığı yeri iyice bilmek isterim” diyerek kâğıdın maddi tarihi yanında kültürel macerasını, ruh yolculuğunu anlayabilmek için eski ve yeni dünyaya seyahatler etmiştir. Hikâyeyi tam kurabilmek için hem hayal kurmuş hem de mesafeleri aşmıştır. Bu sebepten bir tür kâğıt düşüncesi tarihidir eldeki kitap. Çağdaş bir kâğıt seyahatnamesidir.

Canlı bir varlık sayılan kâğıt, türlü hikâyelere ve efsanelere bürünür. Yazarın mizacı da bu büyülü öyküye düşkündür. “Dünyada başka hiçbir malzeme yoktur ki kâğıt gibi, her tür hikâyeye destek olsun, konudan sapmaya izin versin, hatta çanak tutsun.” Bir tür “turna”dır kâğıt onun gözünde. Bir turna gibi o da aşkla kâğıdın geçmişine ve geleceğine yolculuklar yapar. Şüphesiz zevk, bilgi hatta yer yer ilhamla yazılmış bir kitap Kağıt Yolunda. Bir yandan “geçmişin cenneti” benzeri bölüm başlıkları kullanmakla kalmaz, gittiği yerleri tarif ederken içindeki şiire de yaslanır. “Turfan’da zamanın ne kadar hızlı akıp gittiğini anlamak için saate gerek yok. Burnunuz yeter” demesi bundandır. Papirüs kelimesi ile firavun kelimesi arasında etimolojik benzeşliği kurarken de sezdirme yeteneğine başvurur.

Açıksözlüdür aynı zamanda. Fransızlara özgü üç hastalıktan (kibir, kıskançlık, gruplaşma) söz açar. “Hıristiyanlık kâğıda ilgi göstermemiştir.” Bunu söyler. Matbaanın bize geç gelmesinin sebepleri arasında sayılan dini gerekçe burada da su yüzüne çıkar. “Kâğıdın Avrupa’ya geç gelmesinin diğer sebebiyse gayet komik: Kâğıt Araplardan geldiğinden, dine aykırı ve şeytan işi bir şeydir.” Ama Avrupa ebediyen uyuyacak değildir. Bir yandan insanlar kışın, öğütecek buğday veya zeytin bulunmadığından sıkılmaktadır. Bir başka besinle, “zihnin besini” olan kâğıt yapmakla meşgul olacaklardır. Kâğıt üzerinden yapılan bir kültürel gelecek konuşmasıyla baş başayız. Çin, Japon, Fransız, Kanada, Hint, İngiliz, Rus, Kore, kâğıtları “hamur”larından okunurken, insana, onun hamuruna, onun derin ormanına da dalmaktadır yazar.

Devamını görmek için bkz.

Metin Celâl, "Erik Orsenna'dan Kâğıt Yolunda", Cumhuriyet Kitap Eki, 4 Şubat 2014

Erik Orsenna bir küreselleşme iktisatçısı, yazdığı kitap da küreselleşme olgusunu dünya çapında üretilen ve dağıtılan tek bir ürünün (kâğıdın) oluşturduğu ağlar üzerinden aydınlatmak amacında. Ama Orsenna’nın meslektaşlarından önemli bir farkı var. Erik Orsenna aynı zamanda edebiyatçı. Romanları, gezi notları yayımlanmış, tarih de diğer ilgi alanı. İktisatçı, tarihçi, romancı ve seyyah bir yazar.

Kâğıt, “Küreselleşme Üstüne Küçük Elkitabı” alt başlığını taşıyor. “Bir gün ona hiç teşekkür etmediğimi fark ettim. Halbûki okumalarımı öncelikle ona borçluyum. Hem, okumuyor olsaydım, hiç okumamış olsaydım, halim nice olurdu? Altmış küsur senedir her sabah hikâyelerimi, bir elimde silgi, adım adım adeta onun sırtında taşıyorum. Hem, hikâyeler anlatmasaydım, hayatım nice olurdu? Ancak, çok geç kaldım. Ona hürmetlerimi sunmanın vakti geldi de geçiyor. Üstelik bir ayağının çukurda olduğu söyleniyor. Böylece yola koyuldum. Onun yoluna. Hey aziz kâğıt! Bitki liflerinin şu aziz halitası!” diye başlayan sunuş yazısını okumasaydım. Gittiği her yere 117 bin kitabını da götüren Abdul Kasım İsmail’in öyküsü ile sözüne devam etmeseydi kuşkusuz bu kitabı okumazdım ve çok şey kaybetmiş olurdum.

Kâğıt Yolunda bildiğimiz iktisat kitaplarından değil. Küreselleşme ile ilgili olduğunu bilmeseniz iyi bir edebiyatçının gezi günlükleri diye okuyabileceğiniz bir yapıt. Erik Orsenna kitap boyunca kâğıdın dünden bugüne izini sürerken bir Dünya turu da yapmış oluyor. Barut, pusula, matbaa ve kâğıdın mucidi Çin’den başlıyor gezilerine. Milattan önce 2. Yüzyılda kâğıdın atalarının nasıl yapıldığının izini sürüyor. Taklamakan ve Gobi Çöllerinin yakınlarına, Çin’in kuzeyine gidiyor. Urumçi’de İpek Yolu’nun tarihinde kâğıdın önemini araştırarak işe başlıyor. Turfan Müzesi’nde Avrupa’da kâğıdın ortaya çıkmasından 9 yüzyıl önceye uzanan bir el yazmasını inceliyor. Bezeklik’teki mağaralarda ilk kâğıt örneklerinin peşine düşüyor.

"Kâğıt Tanrı Kelâmının Mekânı"

Kâğıdın Batı’yı, Avrupa’yı fethi ise Araplar sayesinde oluyor. Araplar “Kâğıt Tanrı kelamının mekanıdır” diyerek kağıda büyük önem veriyorlar. Her gittikleri yere kâğıdı, üretimini götürüyorlar. 860 yılında kâğıt Sicilya üzerinden Avrupa’ya giriyor. Ve ilginçtir Hıristiyanlık kâğıda ilgi göstermiyor. Okuma yazma tamamen keşişlerin tekelinde ve kilise parşömeni yeterli görüyor. Parşömen sözcüğünün “Bergama derisi” anlamına geldiğini ve ilk kez Bergama’da üretildiğini belirtiyor Orsenna. Hıristiyanlar kâğıdı Araplar getirdiği için “dine aykırı ve şeytan işi” bulmuşlar. 1221’de İmparator Frederic kâğıdı dine aykırı ilan edip idari faaliyetlerde kullanılmasını yasaklamış. Yeni bir hümanizmanın temelini atan Aziz Francesco olmasa kâğıt üretimi de başlamayacakmış. Aziz Francesco, İtalya’da Fabriano’da kâğıt üretimin başlatıyor. Kâğıt üretmek için tabii ki bol ağaç ve temiz su gerekli. Temiz su için de nehir. Fabriano’da tutsak Arap korsanlara kâğıt ürettiriliyor. 14. yüzyılda kâğıt değirmenleri ile kâğıt üretimi endüstrileşmeye başlıyor. Kâğıdın ilk hammaddesi sanıldığı gibi ağaç değil paçavra. Avrupa’da paçavra savaşları bile yaşanmış. Çöp toplayıcılarının çöplerden ayıkladıkları paçavraları kâğıt üreticilerine satmak için sınırlardan kaçırmaları önlenmeye çalışılmış.

Dünyada ilk balonlu uçuşu gerçekleştiren Montgolfier Kardeşler 16 çocuklu kâğıt üreticisi bir ailenin çocuklarıymış ve kâğıt üretimini geliştiren birçok buluş yapmışlar. Aile 300 yıl boyunca kâğıt üretmiş. “Hiçbir işçiye gerek kalmadan, sadece mekanik yollarla” kâğıt üretimini ise 1799’da Nicolas Robert bulmuş. 1803’de ilk kâğıt tabakaları üretilmiş ama Robert bunun hayrını görememiş. Fikri çalan İngilizler hızla makineyi geliştirirken Robert bu icadına Fransa’da maddi destek bulamamış. Sonunda iflas etmiş ve makineleri parçalamış.

Kâğıt üretiminde öncü milletlerden biri de Japonlar. Milattan sonra 600 yılında Echizen’de kâğıt üretmeye başlamışlar. Echizen’de hâlâ geleneksel yöntemlerle kâğıt üreten 40 aile varmış. Kâğıt üretimini bir sanat haline getirmişler. Bu sanat kendi müziğini, edebiyatını da üretmiş. Şiirler, şarkılar yazılmış.

Günümüze geldiğimizde ise kâğıdın öyküsü değişiyor, kapitalizmle koşut hale geliyor. Orsenna da Dünya’nın dört bir yanındaki gezilerine “dünya çapında üretilen ve dağıtılan bir ürünün” izlerini sürmek amacıyla çıkmaya başlıyor. Bu noktada da kitabın alt başlığındaki “küreselleşme”nin bir üründe (kâğıtta) nasıl somutlaştığını görüyoruz. 1000’li yıllarda Anadolu’dan Hindistan’a göç etmiş, bu göçle kâğıt üretimini Hindistan’a getirmiş bir ailenin öyküsünü anlatarak başlıyor “Günümüzün Kâğıtları” bölümüne Erik Orsenna. Hindistan’ın tarih boyunca önemli kâğıt üreticilerinden biri olduğunu öğreniyoruz. Günümüzde de en güçlü kâğıt üreticilerinden biriymiş Hindistan. Ailenin son temsilcileri 1000 işçinin çalıştığı bir kâğıt fabrikasını yönetiyor günümüzde. Ürettikleri ekoloji dostu kutuları New York’un en ünlü mağazalarına satıyorlarmış. Kâğıt üretiminin ağaç ve orman düşmanı olduğuna inanılır. Sanıldığının aksine kağıt üretiminde ağacın yerinin çok büyük olmadığını anlıyoruz üretim tekniklerini okudukça. Hindistan’da sadece çöp kullanarak kâğıt üreten fabrikaları ziyaret ediyor Orsenna. “Yüksek teknolojili” kâğıt üretiyorlar ve bu kâğıt sutyen yapımında da hoparlör imalinde de kullanılıyor. Sayfalar ilerledikçe kâğıdın ne kadar çok sanayi dalında kullanıldığını öğreniyoruz.

Orsenna kâğıt sektörünün 1945’den beri büyüdüğünü belirtiyor. Sandığımız gibi en büyük tüketim matbaada kullanılan gazete, dergi ve kitap kâğıdında değil. O alanda dijitalleşmenin gelişmesi ile bir düşüş söz konusu. Ambalaj ve temizlik malzemeleri alanında kâğıt kullanımının hızla arttığını, hatta altın çağını yaşadığını, Asya ve Latin Amerika ekonomilerinde bu tür kâğıt üretiminin büyük payı olduğunu belirtiyor Orsenna. Kâğıt üretimi milyar dolarlık yatırımlar gerektiren pahalı bir şey ve bunu esas olarak büyük şirketler gerçekleştiriyor. Küçük kâğıt üreticileri ise rekabetin acımasızlığına dayanamayıp yok oluyor. Bizde de 80’li yıllardan itibaren yerli kâğıt üretiminin nasıl yok edildiğini, SEKA’nın yok pahasına satılıp kapatıldığını ve kâğıtta dışa bağımlı hale getirildiğimizi hatırlamalıyız.

"Geri Kazanım"

Hayatın hemen her alanındaki müthiş kâğıt tüketimine ormanların yetmeyeceği bir gerçek. Yok olan “Yağmur Ormanları”nın haberlerini okuyoruz. Kâğıt sanayi buna da bir çözüm bulmuş; “geri kazanım”. Almanya, Çin gibi pek fazla ormanı olmayan ülkelerin kâğıt üretiminde öncü olmalarını da buna bağlıyor Orsenna. Her tür kullanılmış kâğıt yeniden kâğıt olarak üretiliyor. Ambalaj kâğıdında geri kazanımla üretilen kâğıdın oranı %80’e ulaşmış. Mürekkebi kâğıttan arındırmayı başardıktan sonra matbu kâğıtta da geri kazanım oranı artmaya başlamış. Kâğıt sanayi “kendi atıklarını tekrar tekrar kullanarak” ilerleyen bir döngü, spiral halini almış. Orsenna buna “sorumluluk sahibi büyüme” diyor.

Orsenna, Kanada, İsveç, Rusya, Fransa, Brezilya ve Endonezya’da günümüzün küreselleşmiş dev kâğıt üreticilerinin fabrikalarını ziyaret ediyor. Çoğu yerde misafirperverlikle karşılanıyor ama Endonezya gibi yerlerde ise bu ziyaret ölümcül bir hal alabiliyor. Endonezya örneğinde olduğu gibi, yaygın kanıya uygun olarak kâğıt üretimi için ormanları katledenler olsa da “kendi atıklarını tekrar tekrar kullanarak” üretim yapanlar ya da kestiği ağacın çok daha fazlasını dikenler, okaliptüs gibi çok hızlı büyüyen ağaçlar yetiştirerek onları hammadde olarak kullananlar var.

Erik Orsenna Kâğıt Yolunda'da kâğıdın öyküsünün izini sürerek günümüzde küreselleşmenin hangi boyutlara ulaştığını araştırıyor ama dediğim gibi bunu tatlı bir dille ve edebi değer katarak, anlatı tadında yapıyor. Kâğıt Yolunda'yı gezi edebiyatının iyi bir örneği olarak da okumak mümkün.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.