Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-035-9
13x19.5 cm, 80 s.
Liste fiyatı: 12,00 TL
İndirimli fiyatı: 9,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Birhan Keskin diğer kitapları
Kim Bağışlayacak Beni, 2005
Ba, 2005
Y’ol, 2006
Soğuk Kazı, 2010
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Fakir Kene
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2016
3. Basım: Mart 2016

Kim Bağışlayacak Beni, Ba, Y’ol ve Soğuk Kazı kitaplarının ardından Birhan Keskin’den yeni şiir kitabı: Fakir Kene. On dokuz şiir var Fakir Kene’de.

İÇİNDEKİLER
Kargo

Kardeş Payı
Hidrofor
Tespih
Firdevs teyze
Zillet
İskelede bir çırak
Çimenlerin efendisi
Kardeş payı
Kara çıkalım
Sağlıklı yas
Anitsayac
Dogmayaydın

Küçük Şeyler
I-VI

Always On The Move
Bırak bırak
Hıdırellez
Always on the move
Parmağımda bir mavi yüzük
Yaz! Deli tetikte

Cümle Kapısı
Zehra teyzem
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Mutlu güneşler gönderen kitap", Edebiyat Haber, 29 Şubat 2016

Bazı kitaplar ve yazarlar sizi heyecanlandırır. Kitabın çıkacağını duyduğunuz an bir etkilenme hisseder ve beklemeye başlarsınız. Bilirsiniz ki o kitapla karşılaşmak size güzel duygular hissettirecektir. Okurken içinize ılık ılık yayılacaktır kelimeleri, bazen tüyleriniz diken diken olacak bazen de gözünüz siz fark etmeden doluverecektir. Ulus Baker bize şöyle bir Spinoza varsayımından bahseder: “Karşımızdaki birisinin, herhangi bir duyguyla etkilendiğini görürsek biz de aynı duygu ile etkileniriz.” [1] Yine Baker başka bir metninde bu etkilenme durumuna şöyle bir yorum da getirir: “Ama duyguları belirleyecek olan fikirler gökten zembille inmezler; onlarla sokakta karşılaşırız, onlarla kitapta karşılaşırız, filmlerde, otobüslerde duraklarında beklerken, reklam tabelalarını seyrederken karşılaşırız bu karşılaşmaların ‘bedensel karşılaşmalar’ olmadığını söylemek budalalık değilse nedir?” [2] Baker’in “bedensel karşılaşmaları” vurgulaması bahsettiğimiz Spinoza varsayımının, daha çok bedenlerle ilgili olmasındandır. Ancak Baker bizim bir kitaptan, filmden ya da bahsettiği farklı durumlardan da aynı etkiyi alabileceğimize inanır. Ve haklıdır da bana kalırsa, bazı kitaplar en başta bahsettiğimiz duygulanmaları biz de yaratıp, gerçekten de yazarının etkilendiği duyguyla etkilenmemizi sağlar ve bize güzel karşılaşmalar yaşatırlar.

Tüm bunlardan bahsetmemize sebep olan kitap ise; Birhan Keskin’in Metis tarafından basılan yeni kitabı Fakir Kene. Kitap gerçekten bize duygusunu öyle iyi geçiriyor ki aklımıza yukarıda kısaca fikirlerinden bahsetmeye çalıştığımız düşünürlerin öğretilerinin gelmemesi olmazdı gibi geliyor bana. Keskin’in yeni kitabının bence üç ana teması var: kadın, doğa, ölüm. Bu temalardan da anlayabileceğimiz üzere kitap bizim gündemlerimizin tam ortasında bir yerde duruyor.

Neredeyse her gün bir kadına şiddet, tecavüz, taciz haberine uyandığımız bir coğrafyada, Birhan Keskin’in isyanlı şiirleri tüm bunlara direnen kadınların sesine ekleniyor. Örneğin; Aslı Serin ile birlikte yazdıkları “Anitsayac” [3] adlı şiir; kadına yüklenen toplumsal rollere, kadın bedeninin bir nesne olmanın ötesine gidemediği reklamlara, “çocuk gelinlere” kısaca kadınların yaralarına dokunan pek çok şeye gönderme yapıyor:

“Giydiğimiz etek boyuna, doğuracağımız çocuğa karar verenler kim

Kadınlar ilk sevişmesinde neden babasının yüzünü gördü

Küçücük kızlar dedesi yaşındaki adamlarla neden

Neden genelevler var neden hep bir kadın otobanda

Ütü reklamında bir kadın çıplak

Otomobil fuarında bir kadın öyle arabalar üstünde, neden

Doğum günlerimizde bize mutfak robotları hediye edenler kimlerdi

Şakağımıza silahı dayayanlar kimler, kimlerdi Birhan?”

Kadın ile aynı kaderi paylaşan doğa ve varlıkları ise bir başka gündemimiz. Devamlı kesilmeye çalışılan ağaçlar, tecavüze, şiddete uğrayan köpekler, hatta kediler ve diğer canlılar; rant, talan, yok olan çiçek, toprak, böcek… Arkamız, önümüz, sağımız, solumuz beton. Böyle bir gerçekliğin içerisinde yaşıyoruz ve tüm bunlara dur demek için direniyoruz. Ve Keskin’in şiirlerinde bu gerçekliğimiz de yerini alıyor:

“Yağmurdan sonra yayılan huzurun adıyla konuşuyorum:

Bak sana çimenlerin derin nefesiyle, soruyorum;

Şehrin perçemleri sizin gözlerinize niye batıyor?

Biz, üç beş adam, ömrünü çimenlere adayan

Razıyız gölgesinde uyuduğumuz ağaçtan.

Ve zerre ipimizde değilsin başkan.”

Sanat ki artık düşünümsüz olamaz, şenlikten kendi isteğiyle vazgeçmek zorundadır. Onu buna zorlayan da, her şeyden önce yakın geçmişte gerçekleşmiş şeylerdir der; Adorno. [4] O, bu değerlendirmeyi Auschwitz’e atıfla yapacaktır ki bizim o kadar geriye bile gitmemize gerek yok maalesef. Aylardır bir savaşın içerisinde yaşıyoruz, acı çekiyoruz çektiriliyoruz. Ölülerin istatistikleri içerisinde kaybolup gidiyoruz. Yaşam artık şen değil ve yaşamın şen olmadığı yerde sanatın da bundan etkilenmesi doğal olarak karşımıza çıkan bir durum. Birhan Keskin’in kitabında yer alan şiirler de bu acılardan bağımsız değil ve “şen” olamayan bir sanatın göstergeleri olarak çıkıyor karşımıza. “Kargo” adlı şiirin şu dizeleri de bu durumu en iyi yansıtanlardan:

“Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun.

Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun.”

Kitapla ve de Birhan Keskin ile ilgili bahsetmeden geçilemeyecek bir şey de isyanı ifşa eden dil. Bu dil üniformasız bir dil, devlet gömleğini üzerinden çıkarmış bir başkaldırı dili ve de kadınca bir dil. “Ateşli silahlar elimizde, Uma’nın kılıcı belimizde, Savunma ve dövüş sanatlarında ustalıklı. Anitsayac’ta bu kadar kadın ismi yeter. Yeter, yeter artık çıkalım zıvanadan” derken; “Bu medeniyet denen şeyin naylon poşetine koyayım” derken veya “Senin parmağında pırlanta, senin yüzüne tuscany ışığı, Alnıma kömür karası benim. Alnıma kara yazı” derken, yansıyan bir dil bu. Sınıfsal eşitsizlikleri, tüm yaşananları ve yaşatılanları, öfkeyi haykıran ama şiirselliğini de koruyan bir dil bahsettiğimiz.

Ayrıca şiire konu edilen karakterlerin bize yakınlığı da önemli bana kalırsa; her apartmanda ya da mahallede bizi sorulara boğan, yalnızlığını kendince anlatan yaşlı Firdevs teyzeler, şiirden anlamayan Avni abiler… Birhan Keskin’in şiirinde bir yerde karşımıza çıkıyor ve tanıdık birilerini anımsayıp gülümsüyor, bazen de kederleniyoruz.

Birhan Keskin Fakir Kene kitabıyla bize bir “kargo” yollamış, ben bir okur olarak kargoyu teslim aldım ve güç buldum. Kargodan “ısınmam için küçük güneşler” çıktı, “bir inanç bir inat” çıktı, “uzak olan ama belki de dokunabileceğim umutlu günler” çıktı, “tabiat, ağaçlar, güzel çaylar” çıktı. Siz de Birhan Keskin’in okuruna gönderdiği kargoyu teslim alın, belki karanlık günlerde ve soğuk akşamlarda ısınmak için ihtiyacınız olur.

Notlar:

[1] Baker. U, (2014), Sanat ve Arzu, s. 102.

[2] Baker. U, (2009), Yüzey Bilim Fragmanları, s. 34.

[3] ‘anitsayac’, Türkiye’de kadına yönelik şiddet nedeniyle ölen kadınların anısını yaşatmak için internet üzerinden kurulmuş bir anıt ve her gün güncelleniyor. http://www.anitsayac.com/

[4] Adorno, W. T., (2012), Edebiyat Yazıları, s. 155.

Devamını görmek için bkz.

Aynur Kulak, "Birhan Keskin’den kargo var", Kitapeki.com, 2 Mart 2016

Şiir’i yazamam. Şiir de yazamam, yazmadım şimdiye kadar hiç.

Şair de yazamam. O şiirin şairini, bu şiirin şairini, cesaret edemedim şimdiye kadar hiç.

Elimde bir kitap tutuyorum: fakir kene.

Fakat bu şiir kitabını da yazamayacağım besbelli. Yazmaya yeltenemem. Elimde tuttum kitabı, Birhan’ı gördüm. Öyleyse; hiçbir şey yazamıyorsam eğer, Birhan’ı yazarım diye düşündüm.

İyice boşalttım sağımı solumu; büyükçe bir yer açıyorum size Birhan, buyrun. Bu buyrun’un çok içten olduğunu izin verirseniz eğer -ki seversiniz kendisini biliyorum- Gülten Akın dizeleriyle anlatmak istiyorum.

Odaklandım, yok başka hayatım

Olsaydı severdim.

Düpedüz haksızlık ediyorum kendime. Ben size odaklanamam. Heves benimkisi. Size ulaşma isteği. Size yer açınca, buyur edince sizi, ‘size ulaşabilirim belki’ düşüncesi. Fakat nasıl da unuttum! Söylemiştim ya demin; şair de yazamam ben, şiir de…

Hiç zaman kaybetmeyelim bu yüzden, kusura bakmazsanız ben yürüyüp gideyim.

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun.

Birhan yapmayın. Daha ilk dizelerde böyle yazmasaydınız da diyemem ki şimdi size. Ben yürürken bıraktıklarınız, bıraktığınız yerde nasıl dursun?

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olacak ki, bırak patronlar seni kovsun!

Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, (bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.

Peki Birhan. Ayna’yı ve Sabır’ı (bende de çok boldur) koyduğunuz yerden alıyorum. Ben şahane bir okurum çünkü sizin mısralarınızı okuyorum. Diğer bıraktıklarınızı fakir kene’nin çıkmasını bekleyen şahane okuyucularınıza bırakıyorum.

Yürüyüp gidemiyorum artık. Sadece yürüyorum. "Kargo" geldi fakir kene dimağıma girdi. Çıkartabilene aşk olsun.

Sayfaları çeviriyorum. "Kardeş Payı"na geçiyorum. Bu on bir şiir demek Birhan. "Hidrofor"da doktora neler söylemişsin? "Tespih"i nasıl çektin, bir ara anlatırsın. Firdevs teyze ile aranızda geçenler? Adım adım "Zillet"e gelmişsin sonra. Fakat dur! Ondan önce birkaç mısra okuyacağım "Tespih"den size, sana…

Bu o evler ki kahırdan büyümüş kalpleri

Odaları yoklukla genişler sofaya doğru

Ah bu benim kör şefkatim bu benim

Ah benim bir boşluğu yoklayan bu elim

Birhan bu senin tespih çeken elin, tespih gibi sıralanan mısraların, tespih sabrı çeken evlerin. Sonra şehir, sonra İstanbul. Sonra Zillet işte. Fakat okuyamayacağım. Neden mi? Sayfaya bir bakar mısınız?

59 kere art arda yazılmış, tekrarsız tek bir mısra, tek sayfa, bir benzeri daha olmaksızın.

İstanbul sana tepeden baktım.

Birhan bu zilleti nasıl bu kadar basit ve bu kadar büyük yazdın!? Art arda tekrarsız bir sağanak bu, bu bir zillet. Yağmur, çamur, hor görülme, miskinlik ve kentsel dönüşüm ve bozgun, bozulma, alçalma, küçülme, aşağı düşme. Aziz mertebesi nerede? Hem bu kadar mütevazi, hem tepeden, İstanbul’a nasıl da böyle baktın?

Ağacın altına oturup çay içelim mi Birhan? "İskelede bir çırak"ı okurum bu arada ben ve siz "Çimenlerin efendisi"ne inat ağacın dibine sırt üstü uzanarak mırıldanırsınız;

Razıyız gölgesinde uyuduğumuz ağaçtan.

Ve zerre ipimizde değilsin başkan.

Sonra "Kardeş Payı"nı okuyacağım ben, içimden. Sorma nedenini, öyle işte… İçimden okumak istiyorum, bu konuda buruğum biraz, fakat sizin yine de duyacağınızı biliyorum. Sonra Kara çıkalım okuruz, "Sağlıklı yas" var sonra. Tam da şimdi bir mısra okuyayım sana "Sağlıklı yas"dan

Ben rüyaya inanırım mesela, mıhlanmış duygulara.

Bu mısraya vurulalı o kadar uzun zaman oldu ki… Derkenar yazıma eşlik etti biliyor musunuz? Nereden bileceksiniz… Size bu ağacın dibinde söylemek nasipmiş Birhan.

http://www.anitsayac.com

Bu internet sitesinin altına ne yazmışsın okuyayım size:

Çaresizlik var Birhan bak:

Türkiye’nin güneyinden üzücü haberler geliyor

Türkiye’nin kuzeyinden üzücü haberler geliyor

Türkiye’nin doğusundan üzücü haberler geliyor

Türkiye’nin batısından üzücü haberler geliyor

Türkiye giderek üzücü bir habere dönüyor

Size bir şey diyeyim mi Birhan? İlk önce kendi kendine söyleme gereği duyuyor insan, aslında insan da demeyeyim şair diyeyim (insanın ötesinde demek istedim şair olan çoğu zaman insan olandan daha değerli benim için) değil mi Birhan? O yüzden önce kendine hitap ettin değil mi? Bu memleket üzücü Birhan Mezopotamyadan beri. Siz de bilirsiniz, biz de biliriz, herkesler bilir de bir şey yapılmaz.

Siz biraz kestirin isterseniz uzanmışken ağacın altında, ben "Dogmayaydın"ı okuyayım.

Kıyamaya kıyamaya çok mısra atlıyorum Birhan. Mısraların hepsini yazsam olmayacak. Yazabilecekken bütün mısraları yazmıyorum canım bak. Şu şahane okurlar ağaç diplerine gelip, şöyle sırt üstü uzanarak, okusunlar diye fakir kene’yi...

Çok sayfalar atladım Birhan, çok mısralar. "KARGO" bölümünü bitirdim "KÜÇÜK ŞEYLER" bölümüne geldim. Küçük küçük mısralar beş sayfa. "ALWAYS ON THE MOVE" bölümünde beş şiir bilmem kaç mısra. Bazı mısraları okurken durdum. Hani şekeri emerken dilinle damağına bastırırsan ya, somurursun…

Ameller niyetlere göredir böyle bilmiştim,

ama dünya değişti, annem öyle diyor.

Biricik idim ben de bir zaman, bak incitmişler bir harfimi,

saksıda üzgün bir bonzai, incittirmem başka yerimi,

Şiirin adını yazmayacağım, fakir kene’yi alsınlar bulsunlar, okusunlar. Ne sayfalar atladım, hangi şiirleri kendime sakladım? Bir çay daha içersek bir tek size söyleyebilirim Birhan. Ben açık içerim çayı, siz demli. Kışları seversiniz, yazlara uzak ve altı yıl olmuş biz şahane okuyucular sizi bekleyeli.

Sen beni yazda görme, bir şeye benzetemezsin.

Yazları atlayalım o zaman. Hiç olmadı varsayarak üç yıla düşürelim sizi bekleme sürecini Birhan. Siz o sırada "CÜMLE KAPISI"nda Zehra teyzem’i uğurladınız, okuyunca öğrendim. Okuyacaklar ve öğrenecekler diğer şahaneler de eminim bundan.

Sizin kitabınızı ilk olarak alacak olanlar 1991 ile 2002 yılları arasında basılmış beş şiir kitabınızın (DeliliriliklerBakarsın Üzgün DönerimCinayet KışıYirmi Lak TabletYeryüzü Halleri) 2005 yılında basılan Kim Bağışlayacak Beni ismiyle bir kitapta toplandığını öğrenecek. Adı Ba olan kitabınızı, adı Y'ol olan kitabınızı, adıSoğuk Kazı olan kitabınızı alacaklar peş peşe. İnanın bana, olacak bunlar. Çünkü fakir kene girecek dimağlarımıza vesselam, yapışacak.

Devamını görmek için bkz.

N. Kübra Akalın, "Bir kargonuz var!", Posta Gazetesi, 3 Mart 2016

Birhan Keskin, 6 yıldan sonra yeni şiir kitabıyla döndü.

Birhan Keskin'in her dizesi okuyucusunu hırpalar. Burada hırpalamak kelimesini kötü bir anlamda kullandığım sanılmasın. Keskin okuyucusu bunu ister çünkü... Şair o dizeleri yazarken ne hissediyorsa okuyucusu da o hissi yakalamayı ister... Bir dizede soluklanmak bazen bir ömür alır. Bir kelime öteye geçemezsin, yaşayıp sindirmen gerekir.

Keskin'in yeni kitabı Fakir Kene de işte bu duygularla çok uzun zamandır bekleniyordu. Kitabın çıkacağı haberi duyulduğunda “evde bir şenlik havası” esti. Ve nihayet kavuşma günü geldi çattı...

Fakir Kene şairin diğer kitaplarına göre daha toplumsal şiirleri barındırıyor içerisinde. Farklılıklar buradan şaşırtmayı başarıyor. Önceki kitapları gibi bir duygu yoğunluğu bekleyenler için ilk okumada bir nevi hüsran bile olabilir. Zayıf bulunabilir. Ancak bu biraz kolaycılık olacaktır. Sindire sindire okumak iyi gelecektir.

Yaşadığımız ülkede istemesek de içine çekildiğimiz siyaset, doğa katliamları, cinayetler, yaşam ve ölüme artık yeter diyor Keskin'in dizeleri... Ve daha da mühimi unutmamamız gerekenleri hatırlatıyor yeniden ve yeniden.

Fakir Kene'de beni çok etkileyen kitabın son bölümündeki “Zehra Teyzem” oldu. Giden ve kalan arasındaki o ince, yakan çizgi öyle iyi anlatılmış ki... Şair ilk kez bir ölüyü gördüğü ânı anlatırken dünyayı sanki durduruyor. Bir filmin içinde sanki o ânı yaşar gibi hissediyorsunuz.

Demem o ki, evet Keskin'in bu kitabı diğerlerine benzemiyor, bambaşka dönmüş Keskin. Keskin'in dizeleri öyle bir kere okuyup kenara bırakabilecek cinsten değil. Yaşam ve ölüm arasında upuzun bir yolun kapısını aralıyor şair; gerisi okuyucunun yaşadığı hayatta ne hissettiğine bağlı...

Fakir Kene bana, "kal burada, bak yalnız değilsin"i hissettirdi. O yüzden yazıyı bitirirken şairin “Kargo”sundan bir parça paylaşarak bitireyim istedim…

“sana buraya bazı şeyler koyuyorum. yol boyunca aklında olsun. lazım olursa açar okursun. olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun.

şuraya bir cümle koydum. bırak, acımızı birileri duysun. hem zaten şiir niye var? dünyanın acısını başkaları da duysun!

acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. ortada dursun. olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. az unutursun.

buraya tabiatı koydum. ağaçları, suyu, ovayı, dağı. onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun..."

Devamını görmek için bkz.

Ömer Erdem, "Hidrofor", Radikal Kitap, 4 Mart 2016

Hidrofor sesi makineden, horultu insandan yükselir. Her ikisi de sinir bozucudur ve insanı canından bezdirir. Horlayan kişiyi dürtebilir, insan olmanın halleri içinde bir yere yerleştirebilirsiniz. Ama hidrofor sizi duymaz, o size kulak vermez, o sizi anlayamaz ki. Foorrrrrrrrrrrrrrrrhhg Tag diye bir biteviye ses çıkarır. Yükselir. Durur. Tekrar başlar. Kısa, çok kısa süren umudunuzu elinizden alır, başa döner. Sonra da sizi “yıllardır uykusuz bırakır.” Ve “Benim en büyük gerçeğim uykusuzluğum doktor” diye diye çare arasınız. “Üstelik münavebeli çalışmıyor müdürüm, müdürüm mü dedim, pardon doktor” diye tekrar sıçrar, akıl ve dil sürçmesine uğrarsınız. Ülkeniz olmuştur apartman, dilinize dönüşmüştür hidrofor. Makine gibi, makine kadar sert, ‘küstah ve acımasız’…

Derdi olan şairler, şu otuz yıllık, insan, hayat ve değişim dinamiğimizi çok yerinde ve kendilerine pek özgü şiir diliyle yakaladılar. Onlardan birisi de hiç şüphesiz Birhan Keskin oldu. Ülkesini bir metafor olarak “hidrofor”a benzetip de hiç isim vermeden onu “duyurabilmek” için hem vicdan sürekliliği hem şiire samimi bağlılık gerektirir. İdrak bu şiirin ana vasfıdır. Yeni kitabı Fakir Kene açık ve açıktan bir Türkiye okuması olarak şimdi önümüzde. Okur, kendi aktüalitesinden, modern şiirin canlı olgusal algılarını bütün kucaklayacaktır şüphesiz. Birhan Keskin şiiri, bugün, “bir balığın yaralı ağzıyla konuşuyor”sa, yaşadığımız döngünün travmatik eğrilerine yönelttiği keskin ve özlü bakış yüzündendir.

İstanbul örneğinde insanın içine çöken yaşantısızlık, “Sen hiç esenler otogarını gördün mü ablam/ Esenler otogarından İstanbul’a kavuşur mu hiç insan” diye sorabilmekle anlamını bulur. Onca yükselme, büyüme, gelişme “söylemine” kilitlenen çağdaş fert, şairin dilinde büyük kopuşun sembolüne dönüşmekte, doğadan bu kopuş “- Bir acı biber bile yanındaki bibere sarılıyordu” mısraında estetik ve vurucu izahına kavuşur. Zillet şiirindeki, inatlı ve inatçı tekrar bir hidrofor sesi homurtusuyla “İstanbul sana tepeden baktım” diye diye yükselir. Bir bina değil “zina” olduğu aşikârdır her şeyin. “Ağaçlara, suya, ovaya ve dağa” baştan beri aşina bu şiir, okura, daha ilk baştan “Kargo” metaforu ile kendisini emanet eder. Sonuçta, okur-insan, şair-insanla buluşacaktır, erek budur.

Şiirsel ritm

İsyan birkaç koldan birlikte yürür Fakir Kene’de. İlk isyan, şehrin içinde, doğaya, ağaca, yaşamanın nefes alıp vermenin önüne dikilen “betonadır.” Hafıza, “başını yatırınca toprağa, gökteki yıldızları da/ işte öyle allahım bilirsin çok güzel yapmıştın bu yeryüzünü” diye mırıldanırken, şimdinin “toki, beton ve hızlı tren seviciliğine” karşı koyar. Belki günü gelip, bir Trakya, Hıdırellez sembolü olan “silkinti otu”yla buluşacaktır, buluşmalıdır insan. “Şimdilik uzak gibi görünüyor” olsa da, “umutlu günler” duygusu hep alttan alta yaşar bu şiirde.

“Sağlıklı yas”, “http:// www.anitasayac.com”, şiirlerinde ise, başka bir duyarlık ve karşı koyuş işler. Cinsel ayrımcılık, kadın cinayetleri, kadına karşı şiddet, tarihsel algının notasal vuruşlarıyla güncellenir. Ülkenin aktüel gerçeği, şiirsel elekten geçirilir. Zaman zaman da mensur şiirin içinden kurar Birhan Keskin dilini. Fakir Tene’nin belirgin özelliklerinden birisi de, şiirsel ritmi, iç buluşlarını ve kendisine özgü duyuruşlarını yüksek ve çok yenilikçi buluşlar ve genişlemeler içermese bile bir tür olağanlık iklimi oluşturmayı başarmasıdır. Özel hayatın bağları ile de düğümlenmiş bu duyuş, onun şiirinde risksiz, yadırgatıcılıktan uzak, ferahlık verici bir açılım intibaını taşıyor.

“Bizim millet şiiri sevmediği gibi el ele tutuşmayı da sevmiyor” diye göz kırpan bu şiir, “Kala kala bana kaldı evet,/ Bir gülün merkezini aramak” şuuruyla kendi tahtına oturuyor. Bu yüzden bağışlayın, “bugünlerde sadece bir şairi ve şiirini seveceğiz, duyduğumuz mutluluktan dolayı da üzgünüz,,,”

Devamını görmek için bkz.

Karin Karakaşlı, "Bu ben ne böyle", Agos, 10 Mart 2016

İnce kitaptan korkmayı Birhan Keskin’den öğrendim. İncecik bir kitap fakir kene. Öyle çantada yollar boyu gidip gelecek, yatakta sabah uyandığında son düştüğü yerde yanı başında bulunacak, bir türlü rafa kaldırılamayacak bir kitap. İhtiyacındır, bitmez. Zamansızdır, dinmez. Ölüme tanıklık, baskıya isyan, tutulamayan yas, başlamayan sabah, biteviye uzayan gün, medet umulan gökkubbe, o kubbeye yakışan bir aşk her şey burada. Kendimi kitap kisveli o hayatla konuşurken buluyorum.

"Bu başıma gelenleri hiç anlamış değilim… Sen de başıma gelsene.. Beraberce bakarsak belki anlamama yardımcı olursun. Yani senden istediğim bencilce. Bunu bilerek gel. Ayrıca şu bencil sözcüğünü kafamıza kakanlara küfürler ederek de gel."

Çünkü ortada bir ‘ben’ bırakmayan cinnetler ülkesinde, bencil demek iftiradır. İnsanın kendine dair istediği şey, birinin yamacında olmasıysa hele. Çünkü tek başına dayanamazsın. İki yeterli çoğunluktur. Biri delirdiğinde diğeri anlatır sağlıklılara nasıl kopar tel. Nasıl bir anda hem de.

"Bir küfür gibi evde oturuyorum"

Sokakta kan var. Başını soktuğun evde, kıvrıldığın yatakta sokakta yatar gibi hissedersin kendini. Nemli, soğuk kaldırım taşlarının üzerinde. Ertesi gün fizan kadar uzak. Gece tekinsiz. Gündüz tesellisiz. Yine cinnetin ortasına uyanmak var, eğer şanslıysan, uykuya dalmış, bir rüyada avunmuşsan. Ki çoğunlukla kabuslardır yoklayan.

"Geldiğimde çok güzeldin bana, Güzelliğin bozulmadan gitmem gerekiyor.... İnsan yamaçta bir mavi buğudur, değil daha fazlası dediğimde benim mavi bir buğu olduğuma inanacak biri gerekiyor."

Aşkını da tüketirler bazen. Sen ne etsen olmaz. O zaman geldiğinde, dibe çökmüş tortu sandığın hatıralar şişme lastikten oyuncaklara dönüşür de, su yüzüne çıkar. Aynalardan kaçsan, vitrin camlarına, büyük otellerin, alışveriş merkezlerinin döner kapılarına yakalanırsın. Yüzünü görürsün illa ki. Yüzün git der, git çok geç olmadan. Büyüne kıyamazsın. Günün sıradanlığında sana efsaneler yaşatan sözlerine, hayatın damarlarından akışına, sevişmelerin yeniden doğuruşuna dokundurtamazsın. Yoksa sen kalmazsın. Bazen işte, sadece gittikçe varsın.

"Kirpikleri karlı bir dünya görmüştük, O dünya bize şefkatle bakmıştı, içeriden, Sevgilim beni yoğumdan var ettiydin, Varlıktan yoğ’un, sonra sonra Sonra bir gün her şey karbon sevgilim."

Neden gitmeli ve hep yeniden bulmalı aşkı, bilir misin? Aklını kaçırmamak için. Çünkü döve döve insan öldürürler, kendi olmaya kalkışanı canevinden vururlar. İstatistiki insan isterler, sorgusuz sualsiz nefer. Yeknesaklığa düzen derler. Zorbalığa iktidar. Eski anmaların üstüne yeni kıyımlar eklenir. Devletin inkâr ettiği yıl dönümleri kesişir. Ajanda kullanamazsın bu yüzden. Anlar istersin sadece dayanmak için. Aşktan anlar. Kristalimsi. Eski bir elmas yüzük kıvamında. Hatıralarla yüklü, içinden ışıltılı. Durdukça demli. Dönüştüren anlar. Miladın olan, günlük hayatın ortasında. Ufacık kocaman şeyler. Bir kılan, biriciklik tattıran. Sonra ama, bir daralma mı gelir ne, sanki tavan çökecek, sanki bulut düşecek. Başkalarına benzemişsiniz, şu hayatı beş yıllık planlayanlara. Filmler, diziler, mekânlar hatta yollar bile kurtarmaz. Boş yere bakarsın elmas yüzüğe. Karbondur arta kalan.

"Tekrar düşünelim anne, Bak bir kere daha soruyorum; Ben kime yazılmış çok eski bir mektubum, Bu ben ne böyle"

Elbet sordururlar. İnsana kendini unuttururlar. Başka bir şey olmalıydı. Anlamı bulduran. Hep mi iğreti kalınacak. Hep mi çağsız. Hep mi yanlış giriş yapan. Her şeyin tanığısın. Lanetli izleyici, hiçbir arada salonlardan çıkamayan. Söyle, kime hitap edeceksin. Hadi göster, nerede muhatabın. Kim duyacak, okuyacak seni. Kim anlayacak derdini. O meram ki varlığının özüdür. Seni adından çok tanımlar.

"Ne benim ellerim çalışkan eskisi gibi, Ne senin kalbin benimkiyle sıcak, Sevgilim sadece fakirlik, Her şeyi bir iken ayırmak"

Ölümle ayrılırsın sevdiğinden. Ya da bitişiyle aşkın, ki bir nevi ölümdür kendi içinde. Azalırsın. Fakir kalırsın onun yokluğunda. Dünya yekpare değil, her şey ortasından çatlar. Uzvun olanlardan ayrılmak, kesilmektir. Kan içeri doğru akar. Ağzında bir pas tadı. Gece uykuyu ararken, sabah güne uyanırken ilk andığındır o kanayan. Derman aramazsın, derdinden yoksunsan. Yoksan.

Varsın derler. Susarsın. Hayat yeniden başlar.

Devamını görmek için bkz.

Haluk Kalafat, "Birhan Keskin: Bir Acı biber", Bianet, 12 Mart 2016

Burcu Karakaş Twitter’da Fakir Kene’nin ince sırtının fotoğrafını paylaşıp Birhan Keskin’e “Böyle ince olunur mu? Zalimsin” diye seslenmişti. İncelikli bir serzenişti. Fakir Kene 77 sayfa. Aslında bir şiir kitabı için olağan bir sayfa sayısı. Ama Birhan Keskin okuyorsanız bitmesin istiyorsunuz; yani Fakir Kene ince orası doğru. Lakin bu hoş bir serzeniş; içinde iltifat barındırıyor. Birhan Keskin’in şiiri inceliklidir çünkü.

İnce ince işler kelimelerle sizi, okur-akar gidersiniz bir yere gelirsiniz “Bir küfür gibi evde oturuyorum” deyiverir; siz de oturverirsiniz. Yükü yükünüz olur. Yükünüz zaten onun yüküdür.

Altı yılın birikimi Fakir Kene’deki şiirler. Gezi Direnişi yaşanmış, erkek şiddeti gittikçe artmış, ülkenin iktidarı gittikçe otoriterlermiş, muhafazakarlık almış başını gitmiş. Birhan Keskin’in şiiri evde durur mu, o da çıkıp ağaca sarılmış, acıya ses olmuş.

“Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!”

Bu dize kitabın girişinden; Kargo’dan. Defalarca okutuyor kendisini. Hemen her dize “Buraya” diye başlıyor. Ritme kaptırtıyor okuru.

Şurada kreşendo oluyor:

“Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.”

Hayatın yeknesak ritminin içinde bir güzellik mi arıyorsunuz buyurun Birhan Keskin şiirine. “Tespih” başlıklı şiirde mesela hemen her dize “Bu” ile başlıyor. Kitabı henüz okumayanlar için “Bu”larla bezeli şiir kulağa nahoş mu geliyor; okuyun derim.

“Ah bu benim kör şefkatim bu benim

Ah benim bir boşluğu yoklayan bu elim”

dizelerine geldiğinizde yeniden konuşalım…

Tekrarın zirvesi ise “Zillet” şiirinde. Bir sayfa boyunca “İstanbul sana tepeden baktım” cümlesi akıp duruyor. Göndermeyi sezmemek mümkün değil; ama dizeyi böyle devirip tekrarlamak sözünü çoğaltıyor şiirin; tabii bir de “zillet”in anlamının hor görmek olduğunu akılda tutarak okumak gerekiyor.

Tekrar etmek pahasına söyleyeyim Birhan Keskin, Fakir Kene’yi ince ince işliyor, çokça acıyı, çokça umudu, çokça direnişi serpiyor içinize.

Öyle bir acı ki:

“Bir acı biber bile yanındaki bibere sarılıyordu”

dizesinde uzun uzun duraklatır sizi;

Öyle bir umut ki:

“Hayat bazen katırlara sümbül falan vermekti”

dizesiyle gülümsetir;

Ve direnişi de kendince örer:

“İnkârmış pazarlıkmış kabullenmekmiş

Bilmemneymiş

Geç bunları Ross. Geç bunları

Aynı günde ölür aynı günde yıkar aynı gün gömeriz”.

Sonra acı bir biber olur Birhan Keskin şiirine sarılırsınız.

Sonrası mı? Sonrası iyilik, güzellik...

Devamını görmek için bkz.

Selim İleri, "Başıma neler geleceğini hissetmiştim", Radikal Kitap, 18 Mart 2016

Birhan Keskin’in yeni yapıtı Fakir Kene için yazarken, başlıkta bir dizeyi gereksindim. Çabucak bulacağımı umuyordum. Perşembe gecesi okumaya başladığım Fakir Kene dizelerle-dizelerle yankıyıp duruyordu bende.

Sonra tuhaf bir şey oldu: Birbirlerinden ayıramadım bu dizeleri. Her biri bir ötekine, bir başkasına sımsıkı bağlıydı. Her birinin ötekilerle çoktan paylaşılmışlığı, yaşanmışlığı vardı. Birhan Keskin şiirlerine adlar takmıştı ama, sanki tek bir şiirin dolaylarındaydı.

Daha yürek yakıcı olan ise, Fakir Kene’nin okunup bittikten sonra çok ayrı bir yaşamaya açılmasıydı. Perşembe gecesi ve Cuma günü böyle geçti: Fakir Kene’nin gizini kavramaya çalışarak. Kavradım, alımladım mı, kestiremiyorum.

Bir kez de, yıllar önce, Gülten Akın’ı okurken böyle olmuştu. “Bu şiirleri okuyamıyorum” diye yazmıştım.

Fakir Kene yalnızca derin acının kol gezdiği bir kitap. Son yıllarda okuduğum en ‘sahici’ yapıt. Hâlâ kararsızım, tek bir şiir mi, şairin adlandırdığı ayrı ayrı şiirler mi, yoksa zaten şiirle yakarış ya da ilenç arasında bir şiir-roman mı? Edip Cansever karar vermeliydi. Bir özlemi vardı Edip Cansever’in: Durup dururken bir şiir kitabının ‘roman’a dönüşmesi. Fakir Kene, hele “Cümle Kapısı” son bölümüyle en has şiirden roman dokusuna sızıyor. Roman sanatının çaresiz, zorunlu hantallığından elbette sıyrılarak.

Fakir Kene’yi bana sevgili arkadaşım Nergis Çorakçı armağan etti. “Kargo”yu söylüyordu, duruyor, başka şeyler konuşuyoruz, sonra Nergis “Küçük Şeyler”den bir dize, tek başına bir bölüm söylüyor: “Bir küfür gibi evde oturuyorum.” Bölük pörçük dinlemek bile can yakıyordu.

Okurken başıma neler geleceğini elbette hissetmiştim. Belki buncasını beklemiyordum, ama Birhan Keskin şiirini öteden beri tanırım. Öteden beri Birhan Keskin şiirinde bir doruk noktası.

Toplumsalın alabildiğine karanlık görünümünde bireysel sızı ve o iç sızıya kilit vuran şair. “Ben bunu gözlerimle gördüm, yalan yok, kendi balkonumda!/Bir acı biber bile yanındaki bibere sarılıyordu”...

Devamını görmek için bkz.

Kirkor Cezveciyan, "'Fakir Kene'nin İptilası, Birhan Keskin Şiirinde Güncellik", Post Dergi, 20 Mart 2016

Şiirin ve edebiyatın başarısız bir oksimoron denemesiyle “bağımlılık” olarak nitelendirildiği şu poyrazlı günlerde Birhan Keskin, Fakir Kene ile okurlara adeta bir can simidi uzatıyor. Son olarak 2010’da Soğuk Kazı’yla okur karşısına geçen şairin yeni kitabı bir yandan altı yıllık arayı kapatırken diğer yandan da kadim ve güncel kelimeleri arasında bir yol haritası çiziyor.

Fakir Kene, Keskin’in dokuzuncu şiir kitabı. Kim Bağışlayacak Beni adıyla bir araya gelmiş beş kitap ardından yayımlanan Ba, Y’ol ve Soğuk Kazı ile okurlar tarafından “Keskin Şiiri” tamlaması rahatça kurulabiliyordu. Fakir Kene, bu tamlamanın karşılığını genişletmeye kararlı deneyselliklerle dolu. Bu deneysellik ayrıca Keskin’in alışıldık dili, mekân ve konu seçimiyle dengelenmiş. Birhan Keskin bu kitapla sanki üretkenliğinin geçtiği bütün dönemleri yeni bir çatı altında toplamaya niyetlenmiş. Hemen her şiirde diğer kitaplarından bir tat seziliyor.

“Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun.”

Dörde bölünüyor Fakir Kene. “Kardeş Payı,” “Küçük Şeyler,” “Always on the Move” ve “Cümle Kapısı” adlı bu bölümler okurlarının aşina olduğu bir girizgâh-şiir ile açılıyor. “Kargo” isimli bu ilk şiir bir yakınımız için hazırladığımız yolluk içine iliştirilmiş bir mektup gibi sıralıyor kitabın içeriğini okuruna; acı, tabiat, sabır (belki de en çok) ve dostluk.

“Benim bu memleketten 30 yıllık uyku alacağım var doktor.”

“Kardeş Payı,” içeriği en geniş bölüm olmakla birlikte kitabın bel kemiğini de oluşturuyor. Apartman dairesi, sokak, mahalle bakkalı gibi dar mekânlarda şekillenen şiirler sayfalar ilerledikçe bütün bir memleketi kapsar hale gelirken, şiirlerin konusu bu dar mekânlardaki bireyin çıkmazlarından memleketin açmazlarına ulaşıyor. Geceleri hidroforun “küstah ve acımasız” sesinden uyuyamayan birey, sorunun temelini “şiiri sevmediği gibi el ele tutuşmayı da sevmiyor” olan bütün bir millette buluyor.

Acıyı acı kelimesiyle anlatıyor Keskin. Ancak her şiirde başka anlamlara bürünerek döneniyor bu kelime zihnimizde. Ve ne yazık ki sadece tek bir insan üzerinde yapışıp kalmıyor acı kavramı. Çok geçmişe gitmeden “dedim de aklıma geldi” sözleriyle her seferinde başka bir mim yaratıyor. Kimi zaman Gezi Parkı oluyor bu mim, kimi zaman Van Depremi, kimi zaman Haliç’i örten çirkin metro köprüsü, kimi zamansa Ali İsmail.

“Ölülerimizi ‘sık kullanılanlara’ ekliyoruz.”

Bölümün sonunu ise çarpıcılığı dehşetinden menkul bir şiirle getiriyoruz. Herhalde adını bir web sitesinden emanet alan ilk şiir olma özelliği taşıyan “http://www.anitsayac.com” memleketin bitmek tükenmek bilmeyen yüz karası derdi, kadına yönelik şiddeti konu ediniyor. Keskin’in Aslı Şirin ile bu ortak çalışması kasveti gittikçe artan ve giriftleşen bir girişim olarak kalıyor ne yazık ki. “Ve anladık ki artık bu şiire devam etmek başka türlü bir âcizliğe dönecekti” dipnotuyla yarım bırakılan çalışma şiir ve toplum ekseninde güncel bir tartışmayı başlatmaya aday.

“Bir küfür gibi evde oturuyorum.”

“Küçük Şeyler” Keskin’in Y’ol’dan beri tadı damağımızda kalan ırmak şiir denemelerine benzer bir aperitif niteliğinde. Biçimlerini haikudan ödünç almış gibi görünen bu kısa şiirler bizi bireyselliğin daha baskın olduğu “Always on the Move”a alıştırıyor gibi. Yalnızlığın temel imgeye dönüştüğü bu iki kısa bölüm şairinin bu zamanlarda kendisiyle ne kadar az baş başa kalabildiğinin göstergesi mi yoksa daha bireysel yeni bir şiir kitabının habercisi mi soruları okur zihninde oluşan birer tahmin.

“Çok yatıyorum, ondandır!”

“Cümle Kapısı” adlı son bölüm ise tek bir uzun şiirden oluşuyor. Bir ağıt olarak nitelendirilebilecek bu şiirle Keskin, bireyle başlatıp toplumsal sorunlarla genişlettiği çemberini başladığı noktada tamamlıyor. Ölümün ve diğer acıların yanında diğer tüm kavramlar gibi şiirin de ne derece çaresiz kaldığını görüyoruz kitabı sonlandırırken.

Birhan Keskin, acı ve ironiyi güncel bir potada eriterek usta bir şiir işçiliği sergiliyor Fakir Kene’de. Bağımlılıktan korkan yöneticiye inat apartman sakinlerini şiire müptela olmaya, el ele tutuşmaya çağırıyor.

Devamını görmek için bkz.

Necmiye Alpay, "Bizim bu şiirlere ihtiyacımız vardı", Milliyet Kitap, Mart 2016

Birhan Keskin’in yeni kitabı Fakir Kene, sunuş makamındaki "Kargo"sundan itibaren hepimize ilaç gibi geldi. “Sağlıklı yas” şiiri zaten 2013’ten beri olmazsa olmazlarımız arasında yer tutmuştu. Şimdi onunla birlikte gelen “kargo”, aradaki mesafenin de hakkını verdi. Mesafe zamanla, zaman ise “Sağlıklı yas”taki o 'üç beş gün'lerle tıka basa dolu. Kitap bu uğrakta insanlığımıza destek olmaya geldi.

Keskin, “Sağlıklı yas”la Gezi’nin şairi olmakla kalmayıp, yasın ünlü düşünürü Elisabeth Kübler-Ross’un kuramına sözlükteki ilk anlamıyla haddini bildirerek yas düşüncesinde bir yer de açmaktadır. Tıpkı Afrika kahramanı oryantalist hekim Albert Schweitzer’e seslenen Boris Vian gibi Keskin de Ross’a seslenerek onun kabullendirme stratejisini bizim buraların ölümleri karşısında yerli yerine oturtmuştur: "Ross sen bunları yaşasaydın, üç beş günümüzü görseydin bizim / Koymuşum yasına derdin Ross. / Cinnet üstüne yapardın doktoranı aynı gün hiç uzatmadan. / Geç bunları Ross, geç bunları. / Nasıl olsun bizim öyle kompartıman kompartıman / “sağlıklı” süreçlerimiz / Biz Ross, al sana misal; / Ali öldürüldü dövülerek, / Kadın erkek hepimiz onun anasıyız. / Sağlıklı yas ne Ross?"

Umarım İngilizceye çevrilmiştir ya da çevrilecektir bu şiir. Ross’un yas reçetesi böylece çöplüğü boylamasa da, şiirin ortaya koyduğu ‘poetik bilgi’ler herhalde değme ruh çözümleme uzmanlarından saygı görecek türdendir. Boris Vian’ın şiiri nasıl Schweitzer’in Wikipedia’daki yaşamöyküsüne girdiyse, Birhan Keskin’in şiiri de Elisabeth Kübler-Ross’un yaşamöyküsüne eklenebilir, böylece Ross’a iyi bir diyaloji dolayımı kazandırmış olur.

Şiirin ana duygusu

Yukarıda ‘haddini bildirmek’ deyimini kullandım ama, bunu daha çok ‘sınırını göstermek’ diye anlamak gerekiyor. Şiirin ana duygusu ‘had bildirmek’ deyimindeki şiddet ya da sertlikten çok, keskin, yakıcı bir iç acıya dayanıyor. “Kadın erkek hepimiz onun anasıyız” diyen şair, “vaktimiz yok ölenlerin matemini tutmaya” diyen Nâzım’dan farklı bir yerde. Bu fark, dış dünyadan hareket edip yine dış dünyaya yönelen bir köktencilik ile, iç dünyadan hareket edip yine iç dünyaya yönelen bir köktencilik arasındadır. Keskin, egemen söylemde cinsiyetçi bir kategoriye dönüşmüş olan 'ana' kavramının yerleşik tanımına 'erkek' sözcüğü gibi bir kontrpuanı eklemek yoluyla tanımı bir hamlede yenilemeyi başarmıştır. 'Ana' kavramının içerdiği şefkat öğesi 'kadın'la sınırlı olmaktan çıkarılıp 'kadın erkek hepimiz'e özgülenmiştir böylece. Çarpıcı bir etkiyle kendi kendimizle barışmanın tıkalı yollarını açan eşine az rastlanır ölçülerde etkileyici bir şiirsöz bu. Bizde alabildiğine birikmiş olan sevecenlik gizilgücünü bir üst aşamada somutlaştırıp toplumsal hale getiriyor.

Bir Ross daha

“Kargo” şiiri de bir Ross’u çağrıştırıyor. Bu şiirdeki söylemin de bir önceli var, küçüklü büyüklü hepimize iyi gelmiş, dilimizde yer etmiş bir söylem: Televizyonun güzel bir armağanı olarak, Kanada’nın uzak ve soğuk coğrafyasını tuvaline resmederken bizi ısıtmış olan ressam Bob Ross’un söylemi. Birhan Keskin, 'Ross' soyadının gönlünü almak istercesine, en çarpıcı şiirlerinden birini ayan beyan bir Bob Ross çağrışımıyla kurmuş: "Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve / çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın."

“Kargo”dan sonra “Kardeş Payı” başlıklı bölüm geliyor. “Hıdırellez” adlı şiir anneye sesleniyor. “Firdevs teyze” ve “Zehra teyzem”, şiirden çok öyküye yakın, türlerarası metinlerden. Belli ki Keskin, ‘anlatımcı’ nitelemesini haklı çıkarırcasına kendisini biçim konusunda tam anlamıyla özgür hissetmektedir. Anlatımcılık temelinde, güncel bir serbestlik: Bu tutum onda akım mensupluğu değil, akımlarla gelen yordamlara başvurmakta ikircimsizlik anlamına geliyor. “Kardeş Payı” bölümüyle aynı adı taşıyan şiir, küreselleşmenin naturasını Türkçedeki yansımalarını da kullanarak gösteriyor. Beyitler halinde, gazel olmayı istemişçesine yazılmış, ancak İngilizce sözlerin de karıştığı bir şiirdir bu ve yeni tipografik olanakların kullanıldığı son beyitte eski şiire ait bir söyleyiş de başgöstermektedir: "Sana dünya yetmez sana gökyüzüne merdiven / Bana ter için bu ten, bana bu can haybeden / Diyeceğim; / Tüm bedesten senin / olsa ne fayda benim"

Deneyselcilik Keskin’de bir önceki kitabı “Soğuk Kazı”da yer alan ve kitapla aynı adı taşıyan şiirle başlamıştı, Fakir Kene'de “Zillet” adlı şiirle devam ediyor. Hemen söyleyeyim, kitapta bu şiirden bir önceki sayfa ile bir sonraki sayfanın bomboş olması, sayfa numarasının bile bulunmaması, baskı hatası sanılmasın. Emin olmak için editöre sordum ve bunun istemli bir düzenleme olduğunu, şiirin böyle kabak gibi bir başına kalması gerektiğini öğrendim ('kabak gibi' nitelemesi bana ait). Şiirde “İstanbul sana tepeden baktım” sözünün mekanik bir biçimde yinelenmesiyle oluşan Yahya Kemal naziresi, karşılaştırmalı bir bakış için son derece etkileyici. Yahya Kemal’in şiiri “Sana dün bir tepeden baktım aziz istanbul! / Görmedim gezmediğim sevmediğim hiç bir yer” diyebilirken, Keskin’in şiiri, bu iki eski ve ünlü dize zihinlerimizdeyken günümüz İstanbul’una bakarak ancak “Zillet”in yazılabileceğini gösteriyor. Güncellik ve kültürel zemin Birhan Keskin’in şiirinde esasın belirleyicilerinden. Deneysel, eleştirel ve geniş anlamda politik şiirlerden biri de Aslı Serin’le ortaklaşa yazdıkları “http://anitsayac.com” adlı şiir. Adındaki g harfini “Yanlış harfler varsa bu şiirde sakın taqmayın” dizesiyle daha iyi anladığımız “Dogmayaydın” şiiri ise, yine politik olmakla birlikte, 'ne güzel' sözünün mükemmel bir ironiyle yinelendiği daha geniş bir toplumsal eleştiri için, deneysel yordamlardan çok, Türkçe şiirin taşlama geleneğine başvuruyor. “Bırak bırak” da aynı geleneğe dahil, hayat-ölüm izlekli bir anlatı şiiri; humora dayalı bir özyaşamöyküsü.

Şefkat kitap

Veysi Erdoğan, “Birhan Keskin Şiirinin Topografyası” başlıklı sempozyum bildirisinde şairin her kitabını bir başka kavram etrafında düşünüyor ve sırasıyla “Parçalı Kitap, Hafıza Kitap, Girdap Kitap, Cinnet Kitap, İyilik Kitap, Araf Kitap, Adalet Kitap” kavramlarını başlık seçiyordu. Bildirideki gibi bir indirgeme yöntemini göze almak gerekirse, “Fakir kene” için ‘Şefkat Kitap’ kavramını uygun görebiliriz. Kavram kendini sözcük olarak da gösteriyor ayrıca (s. 17, 70 ve 77). Keskin’in aşk ve arkadaşlık şiirleri öteden beri bambaşkadır ama, şimdi bu başkalığın belirleyici bir içeriği olarak sevecenlik öne çıkıyor. Fakir Kene belki tam da savaş ve ölüm haberleri geldikçe her şeyin 'modernismo'dan da öteye geçip bizi sıkı durmaya, dayanıklı ve mücadeleci, güçlü bireyler olmaya çağırdığı bu uğrakta, tam da bu koşullar nedeniyle imdadımıza yetişiyor. Kitap bağlamında gerilim yaratan ise, ölümün öldürmek sonucu olanını ve doğal / eceliyle olanını, hatta kazayla olanını yakın planda şefkat, acı ya da ironiyle kavrayan şiirler içermesi oluyor.

Kitabın adıyla bitireyim. Fakir Kene'deki sıfat, kitabın ana duygusunu 'kene'den ayrı okusanız da destekliyor, bitişik okusanız da. Ancak aynı söz, “Küçük Şeyler”in II numaralı bölümündeki düzenlemede özgül çağrışımlarla karşımıza çıkıyor:

"Sevgilim sadece fakirlik / Her şeyi bir iken ayırmak."

Devamını görmek için bkz.

Veysi Erdoğan, "Aşk, Tabiat ve Dünya Algısı Bağlamında Fakir Kene", Egoist Okur, 17 Mart 2016

Birhan Keskin şiirinin tarihsel akışına baktığımızda üç şeyin dökümünü yaparız çoğunlukla: aşk, tabiat, dünya. Bunlar, birbirine sağlam dikişlerle bağlı, iç içe geçmiş hakikatleridir şiirinin. Biri olmadan diğerinin yola çıktığı neredeyse görülmemiştir. Keskin şiirinin asıl güzergâhları olarak önemli bir potansiyele sahip bu üçlüyü Fakir Kene ile birlikte yeni bir okumaya tabii tutabiliriz.

Aşk; -bünyesinde taşıdığı her şey gibi- yücelen, inleyen, çağıldayan, alçalan ve bazen de soğuyan bir yerlerde gezinir. Delilirikler’den bu yana bu böyledir. Aşkın her merhalesine tanıklık ederiz. İçinden geçtiğimiz her türlü duyguyla bezeli bu doğal iklim, Keskin şiirinin kalbidir. Ondan hiçbir zaman bağını koparmaz. Aralarında bir kader ortaklığı vardır, denilebilir. Hep benim yanımda olsun isteği, sonsuz bir vazgeçilmezlik dürtüsüyle birlikte yürür. Bu vazgeçilmezliği güzel bir sızı olarak yanında taşır ve sürmesini diler. Y’ol kitabında geçen “beni hep aynı yerimden yaralayan o eve / yine de döneyim döneyim istedim” dizelerini bu doğrultuda okumak mümkün. Her şeye rağmen bir isteğin tezahürüdür bu dizeler. Arzu duyduğu kişiden yara alan ben’in, tekrar ona dönmek istemesi güzel bir sızıdan başka bir şey olamaz. Aşkın böyle bir karşılığı vardır Keskin şiirlerinde.

Tabiat; aşk kadar yüce bir yerdedir. Keskin, şiirini oradan da geçirir devamlı. Ona hep uğrar. Hâl ve hatırını sorar. Karıncaya gider mesela; salyangoza, tırtıla, örümceğe, ata ve balığa. Ovaya gider; buzula, göle, denize ve çöle. Zeytine gider; incire, eriğe ve bademe. Onlara büyük bir hayretle bakar. Varlıklarını kapladıkları yere kendisini yerleştirir adeta. Onları, onların baktığı yerden görmeye çalışır. Bu yetmez, bir de göz olur onlara ve dünyanın geri kalan kısmını da oradan görür: “taş yarılıyor bir çiçek için, yol veriyor / kısacık konuşuyor çiçek: “dünya” diyor / “gördüm, benimle tamamlanıyor.”

Tabiatın kol gezindiği geniş bir zamanı önümüze dökmekle meşgul Keskin şiiri, dünya denileni de es geçemez. Buradaki algının sınırları çok geniştir. Yalnızlık, zulüm, merhamet, ayrılık, isyan, gitmek ve kalmak etrafında dolaşan her türlü duygu şiire sızar. Bütün bunlar varoluşsal bir zemine yayılarak ilerler. “Zümrüdüanka” şiiri mesela, dünyayı bir ağrı olarak görür. “Karınca” şiiri, “öyle uzun ki dünya” der “katlanmaya, kıvrılmaya, açılıp çarşaf olmaya / mümkündür yol yapmaya bir ömür, yol olmaya.” Bu genişliğe, hatıra ile karışır “Örümcek” şiiri. Keskin şiirleri bunları yaparken insanı da yanına çeker. Onunla karşı karşıyadır çoğu kez ve yan yana. Birçok şeyin nedeni ve sonucu olarak onu hep gözden geçirir. Dünya ile münasebetini tahlil eder. “Çöl” şiirindeki “dünyada bir heves değil mi insan?” dizesiyle insanın varlık durumuna dair bir deneyimi “heves” sözcüğüyle aktarır. “Yolcu” şiiri birhan adını kinayeye dökerek aynı hizadan konuşur: “dünyada iki kapılı bir han gibi durmanın / buraya böyle gelmiş olmanın / geçene yol açmanın..”

Meselesine aşkı, tabiatı ve dünyayı yerleştiren ve bu hakikatleriyle hemhal bir şiirin sürdürücüsü olan Birhan Keskin şiirinin güzergâhları hep aynı olsa da içinde taşıdığı duygu, yoğunluğu bakımından her kitabında farklılık gösterir.

Aşk mesela Ba’ya kadar “çatı” konumundadır. Gücünü oradan alan bir algıyla örülüdür. Ba başka bir zamana evrilmiş, kişisel bir tarihe odaklanır. Kendine gömülmüş, susmuş bir vaktin içinden konuşur. Y’ol ile birlikte aşkın şahikalarda dolaştığını görürüz. Bütün enstrümanlarıyla gövdede belirir. Elinde bir kırbaçla, hem kendinin hem de aşkın etrafında döner durur. Ba’dan sonraki bu uyanışın tam karşılığı yoktur. Ki Y’ol’dan sonra da böyle bir tonda, renkte ve yoğunlukta bir daha aşkla karşılaşmayacağız. Çünkü aşk, bundan sonra “çatı” oluşunu terk edip aşağılara inecektir Keskin şiirinde. Bu, Soğuk Kazı demektir. Bu, “katı” ve “soğumuş” olan demektir. Aşk vardır gene ama başka türlü geriye düşmüş, ışığını kısmıştır. Fakir Kene’de de bunu görürüz. Fakat ince bir fark vardır aralarında. Fakir Kene’deki aşk, karanlığı büsbütün giyinmeden köşeye çekilmiş gibidir. Fısıltılar eşliğinde, hafif tonlarda. Sanırsın bir yerlerde mırıldanıyor, kendi kendine.

Tabiat meselesinde aşkta olduğu gibi bir dalgalanma yoktur. O ki hep varolagelmiş bir yerdedir. Sürdürülendir. Elden ele geçen bir meşale gibi aynı alevle, aynı parıltıyla her kitabında yolunu bulmaya devam eder. İlk kitap olan Delilirikler’deki “betonun hüznünden doğdum / suyun isyanından / güneşin kırılganlığına dokunup / geliyorum” dizeleri ile Fakir Kene’de geçen “betonu icat edene yazıklar olsun / şehir denen şeyinizin şeysine fuck” dizeleri arasında tabiatı kucaklayıcılık ve şehre yergi anlamında bir birliktelik var. İkisi de betona karşıdır, ikisi de tabiatın varlığının devamını diler. Birbiriyle omuz omuza yürüyen, birbirinin dilinden anlayan kardeş dizeler bunlar. Ama aralarında bir geçiş olduğunu da görmek mümkün. Delilirikler’deki dizeler ile Fakir Kene’dekiler arasında dilsel ve varoluşsal zeminde başka zamanları işaret ettikleri için -söyleyiş açısından- bir iklim farkı vardır, diyebiliriz.

Bu iklim farkı Soğuk Kazı’yla başlar. Fakir Kene’de sert bir vakte evrilir. Bu son iki kitaptaki tabiat, daha öncekilerle “tema” açısından ayrılır. Soğuk Kazı’dan önceki tabiat bilgisi, ontolojik eşduyum üzerinden gelişir. Hayret içinde bir bakışla onu seyretme, hayranlık sınırlarında gezinen içselleşmeyle onun içinden geçme bir ritüele dönüşür. “Sabahın karşısında konuşmak ne zor” dizesindeki hayranlık, yarılan bir taşın çiçeğe yol vermesindeki hayret duygusuyla birleşir. Soğuk Kazı’ya gelindiğinde tabiata dair bu duygular, tabiata arka çıkmaya, onu savunmaya varır. Fakir Kene’de ise bu tavır, üst noktalarda gezinir. Çünkü tabiatı ortadan kaldırmaya çalışan bir kötülük devreye girmiştir.

“Sultan Sazlığı’nda boynu eğri bir kuşun / ince boynuna yediği kurşun gibi..” ile başlayan Soğuk Kazı’daki tabiat, bir duygudan çok bir düşünce edinir. Bilinç devrededir artık. Kabul edilemez olan kötülüğe ilk burada meydan okunur. Öncesinde bu yoktur. Önceki kitaplarda tabiat bilgisi; büsbütün ontolojik bir miras, ilkel [1] bir bakış üzerinden okunur. Bu nedenle tabiata bir bilinç içinden bakılmaz. O vakitlerdeki birincil his, sezgisel olanda vücut bulur. Soğuk Kazı ise başka bir vakte geçişin ilk önemli adımlarını duyurur. Fakir Kene de bu adımı devralır ve tabiata dair gerilimi tırmandırır. “Çimenlerin Efendisi” şiirindeki “ben canımı sokakta buldum efendim!” dizesine götürür bizi. Bu şiir Fakir Kene’nin isyan ve itirazlarla dolu ruhsal dokusuna dair önemli bir okuma sunar. “Bunca katlı bunca kavşak / kavuşturmuyor bu şehirde insanı birbirine / sabahın ince tüylüsüyüz geçip gideceğiz birazdan” dizeleri, eleştirel bir tavrı, “ne gerek var” bir tonda dile döker. Önceki bir dizede de “bu medeniyet denen şeyin naylon poşetine koyayım” diyerek itirazını ortaya koyar. Şehir denilen alanı bir çeşit virüs olarak görür Keskin. Bu alana yerleştirilen her şeyin medeniyet üzerinden sunulmasının doğruluğuna inanmaz. Çünkü insana ait olması gereken her şey, bu sözcüğün adıyla ortadan kaldırılmıştır. Dolayısıyla kendi değerinden düşürülmüş bir karşılığı vardır. “Naylon” bu itirazın göstergesidir.

Böylelikle Keskin şiirlerindeki genişleyen dünya algısının Fakir Kene’de daha özel bir vakte geçiş yaptığını görürüz. Yönünü, dar ama daha içerden bir zamana kaydırır. “Naylon” ve “medeniyet” sözcüklerinin -itirazlarla dillendirildiği- olumsuz içeriği de şiirindeki dünyanın konumunun değiştiğini işaret eder. Dünyaya diyalektik ruhsal okumalar üzerinden yaklaşılmaz artık. Ne ayrılıktan bahsetmenin ne de acıyla muhabbet etmenin vaktidir. Ontolojik olan büyük ölçüde bir kenara bırakılır. Dünyanın yaşanılmaz bir yer oluşu, daha somut bir karşılık edinir artık. Fakir Kene bu somut itirazın ve isyanın avazı olarak yerleşir şiire. İnsana, ağaca, taşa, toprağa birçok sebepten saldıran ve onlara zarar veren iktidar aygıtlarını karşısına alır. Ahlâk ve hukuk dışı hareketlerine karşıt bir dil geliştirir. Haksız olanın hükümranlığında işlenen her türlü ölüm ve yok etme girişimine karşı kabul edilemez bir yerden konuşur.

Bu anlamda memleket bütün uzuvlarıyla Fakir Kene’de görünür. Doğusu ve batısıyla, kuzeyi ve güneyiyle öfkenin her haline rastlarız. Metropoller, avmler, hızlı trenler, köprüler için yakılıp yıkılan ağaçlar, ortadan kaldırılan yerleşim alanları adına konuşur “Çimenlerin Efendisi.” İşçinin hakkını gaspedip, onun hayatını hiçe sürükleyen ahlak dışı tutuma “İskelede Bir Çırak” karşılık verir. Kadını ikinci el insan olarak görev zihne ve kadın cinayetlerine mim düşürür “http://www.anitsayac.com” şiiri. Memleketin ağır aksak ve bozuk ilerleyişine ince bir söylev havasında dokunur “Hidrofor.” Betona sıkışmış iç içe yapışık evlerin, sade ve mahalleden insanların resmini “Tespih” çizer. “Zillet” şiiriyle Yahya Kemal’e uğrar. “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” dizesinden “dün” ve “aziz” sözcüklerini çıkarır, günümüze uyarlar. İstanbul’un “şimdi”sini adı okunmaz bir “dün”ün karşısına koyar. “Aziz”lik mertebesini de ondan alır. Geriye eksik ve yerinden edilmiş bir dize kalır: “İstanbul sana tepeden baktım.”

“Sağlıklı Yas” şiiri, uzayan bu uzvun önemli bir parçasıdır. Barış ve yan yanalık adına yola çıkmışlar için bir yas çalışması olarak okunulabilir pekâlâ. İnsanlığın parça parça yitirildiği vakitlere dair çoklu bir fotoğraf olarak da. Siyah fotoğraflar sergisi, simsiyah.

Bizim buralarda Ross, her şey aynı anda oluyor.

Aynı anda patlıyor birbirimizin gözü önünde bir bomba

Bir küçük kız. Ölüyorlarız.

Birinin kolu kırılıyor, sızdırmayın, kalsın yen içinde diyorlar.

Yen içinde patlasın ödünüz!

Aynı anda kaza geçirir misal trafik canavarı imgemiz

Bir otobüs dolusu genç, hangisi öldü, kurtuldu mu benimki diyemeyiz

Benimki diyemeyeceğimiz bir yerdeyiz Ross. [2]

“Bomba” sözcüğünü ikinci kez kullanır Birhan Keskin. İlkini Soğuk Kazı’da “Bağdat” şiirinde görürüz. Soğuk Kazı’dan önceki kitaplarında ne böyle bir tablo vardır ne de böyle bir sözcük. Soğuk Kazı’dan önceki dünya algısı, kır edilen bir zamana dair değildir. Tam tersine insan ve tabiat temelli bir varlık durumu söz konusudur. Dünyayı bu hal içinden algılamaya çalışan bir şiir vardır. Ama bu, Soğuk Kazı ile başkalaşır ve toplumsal doku mekanizması Fakir Kene’de bir üst basmağa çıkar. Tam da böyle bir ortama dil olur Fakir Kene. İktidarın bütün aygıtlarıyla “iyi” olana saldırdığı ve onu yok etmek istediği bir zamanda boy gösterir. Ülkenin doğusunda ve başkentinde patlayan bombalardan bahseder. “Sağlıklı Yas” şiiri, bu olanları kayıt eder.

İktidar, bütün alet edevatıyla kötülük hanesine yenilerini ekleyedursun, Keskin şiiri de aynı koşutlukta ona yeni adlar ve çağrılma biçimleri bulur. Soğuk Kazı’da geçen “tüccar” sözcüğüne Fakir Kene’de iki sözcük daha eklenir: “patron” ve “başkan.” Soğuk Kazı’daki “tüccar”, ülkeyi menfaatleri uğruna talan eden ve onu ihalelere açan kişi konumundayken; “patron” ve “başkan” sözcükleri “tüccar”a krediyi sonuna kadar açan kişi olur ve onun varlığını durmadan taçlandırır. Bu durumda günaha ortak olma anlamında “tüccar”, “patron” ve “başkan” kapitalist çarkın emrinde, memleketin modern satıcıları olarak aynı vasıfsızlık içinde gezinirler.

Birhan Keskin, bu vasıfsızları ve onların her türlü kötülüğünü apaçık ortaya koyar, onları üstü örtük bir biçimde anlatmaz. Neler olup bitmişse her şeyiyle oradadır. Sakınımsız ve doğrudan. Ki “Kargo” şiirinde bunu net bir şekilde görürüz. “Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!”

Burada iki şey söz konusu. İlki, şiirin yararlığı meselesi; ikincisi, acının başkaları tarafından da bilinmesi kaygısı. Fakir Kene’nin önsözü gibi duran “Kargo” şiiri, birden fazla duyguyu bünyesinde taşır. Ama özellikle bu iki meseleye odaklanmamız açısından daha bir öne çıkar. Ki bu dizelerin kapsayıcılığı düşünüldüğünde Fakir Kene’nin epigrafı gibi de okunulabilir.

Bu doğrultuda şiirin yararlığı ile acının başkaları tarafından bilinmesi kaygısını Michel Foucault’un “parrhesia” kavramı ile Edward Said’in entelektüele dair söyledikleriyle yan yana okumakta fayda var. Bu okuma, şairin duruşunu, şiirin neye yaradığını ve acının başkalarınca bilinmesi durumunu biraz daha anlamamızı sağlar.

Foucault “parrhesia” kavramıyla hakikati söyleyen kişiyi işaret eder. Pan, “her şey”; rhema, “söyleyen” demektir. Yan yana geldiğinde oluşan “parrhesia” hiçbir şeyi saklamamayı, “parrhesiastes” ise hiçbir şey saklamayan kişiyi tarif eder. Bu durumda “parrhesiastes” aklından ve kalbinden geçenleri yan yollara başvurmadan, meselesini süslemeden doğrudan aktaran rolündedir. Gizlilik ya da retorik peşinde koşmaz. İmasızdır. Şüphe yoktur onda, gerçek olan vardır. Foucault’nun cümleleriyle tarif edersek: “Parrhesiastes doğru olanı söyler, zira o şeyin doğru olduğunu bilir ve o şeyin doğru olduğunu bilmesi o şeyin gerçekten de doğru olmasından kaynaklanır. Parrhesiastes sadece dürüst olmakla ve düşüncenin ne olduğunu söylemekle kalmaz; aynı zamanda onun düşüncesi hakikattir.” [3]

Edward Said de entelektüeli tanımlarken Foucault’un söylediklerine yakın konuşur. “Entelektüelin Temsil Ettikleri” yazısında onları hakikati dillendiren nadir yaratıklar kategorisinde görür. Adalet ve hakikatin bayraktarları olarak konumlandırır onları. Şöyle der: “Gerçek entelektüeller en çok, metafizik tutkunun, çıkar gözetmeyen adalet ve hakikat ilkelerinin etkisiyle yozlaşmayı mahkûm ettikleri, zayıfları savundukları, hatalı ya da baskıcı otoriteye meydan okudukları zaman kendileri olurlar.” [4]

Foucault’un ve Said’in vardıkları yer aynıdır: hakikat. Bu hakikati üstlenen kişilerden biri “parrhesiastes”, diğeri “entelektüel”dir. İkisi de doğruyu söylemekten yanadır. İkisi de baskıcı her türlü iktidarın karşısına çıkabilmeyi öngörür. Bu doğrultuda Birhan Keskin’i bir entelektüel parrhesiastes, Fakir Kene’yi de parrhesia durumunu üstlenmiş bir metin olarak görebiliriz pekâlâ. Böylelikle şairin durduğu yer, şiirin ne olması gerektiği ve acıyı başkalarına duyurmak asıl anlamına kavuşmuş olur.

O halde şöyle diyelim: iyi bir “parrhesia” örneği olan Fakir Kene memleketin kirli ve dağınık atmosferine dair toplumsal bir manifesto gibi şiirin dokularına dağılır. Bu anlamda geminin su aldığı yerden konuşmayı huy edinir. Aydınlanmanın mümkün olmadığı bir vakte çakılı kalışımızı işaret eder. Çukurda oluşumuzun hikâyesini okutur bize: hiçbir zaman iyileşmeyeceğiz.

Notlar


[1] Buradaki “ilkel” sözcüğünü her şeyin en temiz ve doğal zamanlarına dair bir özlemin ifadesi olarak kullanıyorum. Ki Birhan Keskin şiirlerindeki tabiat bilgisi, bu özlemin peşinden gider devamlı. Metne dön.
[2] “Sağlıklı Yas” şiirinde Keskin’in seslendiği kişi Elisabeth Kübler-Ross’tur. 1969’da Ross, On The Death and Dying adlı kitabında insanların acı ve yas durumlarına dair beş aşamadan bahseder. Bunlar sırasıyla “inkâr”, “öfke”, “pazarlık”, “depresyon” ve “kabullenme”dir. Ross, yasın evrelerini bu aşamalaran geçirir. Birhan Keskin “Sağlıklı Yas” şiirinde Ross’un bu evrelerine karşılık verir: “İnkârmış pazarlıkmış kabullenmekmiş / bilmemneymiş / Geç bunları Ross. Geç bunları. / Aynı günde ölür aynı günde yıkar aynı günde gömeriz.” Keskin’in Ross’a seslenişinde memleketin ahvali üzerinden bu aşamaların uygulanabilirliğinin mümkün olamayacağı bakışı vardır. Ki aynı zamanda kuramsal olanın yası -en azından bu coğrafyaya ait olanı- açıklayamayacağına dair şiirsel bir tavırdan da bahsedebiliriz. Metne dön.
[3] Michel Foucault, Doğruyu Söylemek, (çev.) Kerem Eksen, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2005, s. 12. Metne dön.
[4] Edward Said, Entelektüel, (çev.) Tuncay Birkan, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1995, s.23. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.

Kahraman Çayırlı, "Otel odaları yansın: Fakir Kene", Taraf Gazetesi, 4 Nisan 2016

Bir otel odasında binlerce kara bulutla otururken. Karanlık, çok derin bir kuyu gibi. Olduğu gibi aşağı çeken. Hem aşağı hem eskilere. Çok öte evlere. Deniz kokularına, o caddelere, ötelere. Eski zehirlere. Yuvasından dışarı çıkmaya erinen bir örümcek gibi. Kimi defterler tükeniyor. Neşeli, köhne bir kır düğününün orta yerine dökülen sırça bir sır gibi. Yıllar önce, bir gün. İlk kez Birhan Keskin okudum. Sonra aynı şiirleri defalarca. Aradan çok yollar geçti. Yıllar bir de resimler, kitaplar, kağıt parçaları geçti. Tutup getirivereyim diyorum, olmuyor. Oyunlar ötelerde kaldı. Diğer evler.

Onlar bilmez. O suyu, o dağı, dağ yollarını. Diğer evlerde yıllarca ne aradın?

Hangi papatyaları. Bisikletlerle hangi yılanlı dağ yollarını. Sakız ağaçlarını. Tarlaları, nar bahçelerini. Köhne otobüsler gibi.

Uzun bir sessizlik seyahati

Keskin’in sessizlikten güç alan seyahati, doksanlı yılları kat eder önce: Delilirikler (1991) ile başlar, Bakarsın Üzgün Dönerim (1994), Cinayet Kışı (1996), 20 Lak Tablet (1999) ile sürerken, “susmak” türlü vesilelerle şiirinin merkezine yaklaşır. Bir aşk, doğa veya geçmişe özlem şiirinde şair sık sık susar, susmuştur, susmaya çabalar. Şairin bir nevi doğaya saygı duruşu olan Yeryüzü Halleri (2002), bazen bir salyangozun bazen de bir dağın bilgeliğiyle yazılmıştır. Ba (2005) ile Keskin’in susuşu sürer, Y’ol’da (2006) ise kelimelerin son sessiz harflerini uzatır şair. İlk kez ses tonu değişmiş gibidir, üslubunda bir savrulma, bir renk değişimi, bir kırılma olmuştur sanki.

1963, Kırklareli. İstanbul Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü mezunu. 2006 yılında Ba ile 10. Altın Portakal Şiir Ödülü’nü alır. Birhan Keskin’in bir önceki şiir kitabı Soğuk Kazı (2010), üç kısımdan oluşur: 25 şiirli ilk kısım (ilk kısmın ismi de Soğuk Kazı), 11 şiirli Dünyanın Katı Huyu ve nihai sarmallı Soğuk Kazı. Bu son kısım, Y’ol’un Sunu (Bir Parça Matematik) kısmını hatırlatır. Yine döneriz. Dönüyoruz. Genel olarak sıcak, kurgulanmamış, matematiğiyle oynanmamış şiirler var Soğuk Kazı’da, bilhassa Dünyanın Katı Huyu kısmında. Turşu şiirinde acıbiberler, soğanlar, sarımsaklar ipe dizilmişken, kayıp ve rüya da girer aynı şiirin içine. Kitabın üçüncü kısmı olan Soğuk Kazı, Ba’nın Dümen Suyu ya da Y’ol’un Bir Parça Matematik’i gibi değildir de başka bir bakışla. Üç sayfalık, içten dışa, dıştan içe bu yanmayı nasıl yorumlamalıydık? Keskin’in şiirinin neresine koymalıydık bu metni? Bu kitaptan hangi sayfaları yırtıp iplere asmalıydık? Mor Kim Bağışlayacak Beni, turkuvaz Ba, turuncu Y’ol’dan sonra bu gri Soğuk Kazı zaman geçtikçe şairin şiir toplamındaki kendi yerini buldu. Şairin Y’ol kitabında aynı harfleri çokladığı şiirleri vardı, Soğuk Kazı’da da: “Ohooooooo…” (s.17) “Hayyyıır diye uyanmamın bir rüyadan” (s.18) “hooohhh” (s.19) “Benimse herrrrr şeyim kayıyor, kaydı beyler” (s.49) “Bu çocuklar korrrrrrrrkunç” (s.57)

Ondokuz emanet taş parçası

Şair, Pu’u O’o’nun sonunda dize ikiliyordu: “Kırdığım buncacık kabuk” (s.13). Tüf’te de: “Sonrasını hatırlamıyor” (s.14). Jospi’de: “Bu dünyada insan dediğin ikiye ayrılır Jospi” (s.17). Suyun Üstünü Kaplayan Şeyler’de şair “Kolaymış, çok kolaymış dedin” dizesini üç kez tekrarlıyordu (s.18) (2. tekrarda virgül nokta oluyor). Flamingo II’de “Öyle çoktum bir gün” dizesi ve şiirin sonuna doğru “diyorlarki” sözcüğü ikileniyordu. Eski Avluda şiirinde “Bir çiçek açtığında / Bir eski avluda / Diyor ki;” (s.26) dizeleri birlikte ikileniyordu. Benzer şekilde Geçmiyor Bu, Sabit şiirinde “Ben geldim / Senden geldim / Sana geldim” (s.29). Artık Her Şey Tüccarların Elinde’de “Sıçradım mı” diye iki kez sorarken şair (s.31), Depozit şiirinde “okkadar” sözünü ikiliyordu. Sulukule 2008 şiirinde 11 dize “Yaz!” emriyle, üç dize “De ki;” diyerek başlıyordu (s.45). İstanbul isimli güzel şiirde “Ben İstanbul’a çok benzerim sevgilim” dizesi üçlenirken (s.46), Sokaktan Bir Tinerci Geçer şiirinin son dizesinde “arkadan dayanan” tarifi ikileniyordu (s.49). Vicdan şiirinde “önümüze” ve “kalem” kelimeleri ardışık iki dizede tekrarlanıyordu. Bu arada Vicdan, kitabın en iyi şiirlerinden biri olarak, Jospi’nin hemen yanında yerini alıyordu (s.53). “Okkadar” lafı Depozit’ten sayfalar sonra Gazze’de selam duruyordu yine (s.56). Kitabı bitiren üç sayfalık Soğuk Kazı ise baştan ayağa bir tekrarlar oyunu idi (Birbirimize baka baka!) (s.61-62-63). Şairin kitap süresince yaptığı harf, dize tekrarları hayatın her şekilde aynı noktaya, başlangıç noktasına dönmesinin bir işareti olarak yorumlanabilirdi...

Biz altı yıldır o kadar çok bekledik ki... Ve nihayet Fakir Kene elimizde. Ondokuz şiir. Defalarca hatmedeceğimiz, ondokuz samimi emanet taş parçası bizim için. Sıkıcı taşra kasabaları lunapark olacak şimdi. Otel odaları yanacak, bulutlar dağılacak. Siz bu yazıyı okurken ben kim bilir Fakir Kene'nin etrafında kaçıncı kez dönüyor olacağım... Birçok şiiri perdelere çoktan yazmış olacağız. Gelecekse bahar, böyle gelecek.

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Günay, "Acının sesi ve küfür olarak şiir", Üvercinka Dergisi, Nisan 2016

İnsanın ve dünyanın acısını duyuran şiirlerden oluştuğu için olsa gerek oldukça ağır bir kitap Fakir Kene. Ancak Birhan Keskin kitabının başında yer verdiği “Kargo” şiiri ile kitabın ve hayatın ağırlığını taşıyabilmesi için okurlara destek oluyor. Bir bakıma kitaptaki karanlık havanın/atmosferin içinde bu şiir bir deniz feneri, parlaklığı hep üstümüzde devam eden bir yıldız… Tarihte ve toplumda yıldızların parlamadığı, tam tersine havanın karartıldığı bir zamanı dile getiren şiirler acının sesi olarak anlaşılabilir.

“Kargo” paketinde bulduklarımızdan bir parça: “Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem/zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!”(s. 9) Birhan Keskin’in şiirlerde, söz konusu acıya yol açan şeylerin başında ya da temelinde bazı karşıtlıkların/gerilimlerin yer aldığı söylenebilir. Bunlar arasında ilk başta şunlar sıralanabilir: tabiat ve metropol, insan ve insani olmayan, ölüm ve hayat(yitirdiklerimiz), zenginlik(sömürü) ve yoksulluk…

Doğanın Diliyle Konuşan Şiir

Betonlarla gökdelenlerle kuşatılmış bir şehrin insanlarına doğayı hatırlatan şiirlerde, belki özellikle İstanbul dile getirilir. Ama günümüzde kapitalizmin hemen her yerde, her şehirde doğayı da kendi sömürü ve talan sistemine dahil etme politikasını uyguladığı görülüyor. Keskin’in şiirinde metropollerde kaybolan doğa, aynı zamanda insanın da kaybolması anlamına gelmekte. “Çimenlerin efendisi” şiiri, insana ve doğaya aykırı politikalara karşı bir başkaldırı ve manifesto olarak okunabilir. Ağaçlarla insanların arasındaki kardeşliği vurgulayan şiir, toplumsal alanda özlenen bir dayanışma düşüncesini de ortaya koyar. “Yağmurdan sonra yayılan huzurun adıyla konuşuyorum:/Şehrin perçemleri sizin gözlerinize niye batıyor?/Biz, üç beş adam, ömrünü çimenlere adayan/Razıyız gölgesinde uyuduğumuz ağaçtan./Ve zerre ipimizde değilsin başkan.”(s. 27) “Bir balığın yaralı ağzıyla konuşuyor olmamız bundan” diyen şair, can çekişen doğanın ve insanın yanında yer aldığını çarpıcı imgelerle dile getirir: “Kuşların hatırını cebimde tutarak konuşuyorum.”(s.27)

Dünyanın Küfre Dönmesi

Şiirlerde ölüm teması ön planda yer alıyor. Birhan Keskin hem kendi yakınlarının ölümünü hem de toplumsal politik bağlamda kaybettiğimiz insanları dile getirir. Özellikle Gezi Süreciyle başlayan dönemde devlet şiddetinin kurbanı olan gençler şiirlerin öznesidir.(Ali İsmail Korkmaz, Abdullah Cömert gibi…) “Ali öldürüldü dövülerek/Kadın erkek hepimiz onun anasıyız.”(s. 35) Erkek şiddetinin kurbanı olan kadınlar da kitabın belirgin özneleridir. Bu noktada acının şiirini yazan Keskin’in aynı zamanda bir isyanın ve küfrün şiirini yazdığı da söylenebilir. Dünyanın küfre dönmesi söz konusudur. “Dünya küfrün kendisi olmuşken”(s. 27) Bu aynı zamanda sözün bittiği ve belki de insanın insanlığını kaybettiği bir durumun da ifadesidir. Şiirlerde kendini gösteren yaşam ve ölüm gerilimi ve yaşanan acılar, toplumsal cinsiyetle ilgili olduğu kadar sosyal ve ekonomik sorunlarla da ilgilidir. “İskelede Bir Çırak” şiiri, muhafazakarlığa bir tepki olduğu kadar kapitalist ekonomi ve kültürün çarpıklıklarına ve içinde yaşanılan toplumun adaletsizliklerine yönelik bir eleştiridir. “Ama bunlar çok iştahlı allahım ve görüyorsun nasıl da dünyevi./Bunlarmış senin kulların öyle diyorlar biz de kürenin üveyi./Öyle mi?”( s. 25) Bu şiirde ve başka şiirlerde karşımıza çıkan şiir öznesi “agnostik” yaklaşımını sık sık vurgular. “Allahım bunlar tokileri seviyor, betonları, hızlı trenleri./Oysa ne acelemiz var, ben ki bunca agnostiğim yine de biliyorum/ordaysan nasılsa geleceğiz yanına geri.”(s. 25) Dinsel anlayış ve değerlerin toplum, kültür ve siyasetin içinde egemen kılınmaya çalışılan bir dönemde, şiirlerdeki agnostik tavır hem eleştirel hem de şüpheci yönüyle önemlidir. Birhan Keskin’in şiirlerinde İslamcı ve muhafazakarlığın inanç ve değer anlayışlarındaki çarpıklık ve çelişkilerin şiirsel yorumu, insanın ve yaşamın değerini savunması açısından dikkate değerdir. Bu bağlamda adaletsizlikler karşısında tepkiyi ironik bir şekilde dile getiren “Kardeş Payı” şiiri de unutulmamalıdır.

Giderek Üzücü Bir Habere Dönen Ülke

Toplumsal sorunlardan, dünyanın gidişatından ve güncellikten beslenen şiirlerde eleştirel ve ironik söylem, yaşanan acının yükünü hafifletebilmeyi amaçlar. Bu noktada Birhan Keskin, insandan, yaşamdan ve doğadan yanı bir tavırla, acılı, kanlı ve karanlık bir dönemin tarihsel izlerini şiire taşır. Bir başka deyişle şiirler içinden geçilen karanlık zamanlardan belleğimize ve yüreğimize kazınan izler haline gelir. Bu noktada şiir ve gerçeklik arasında bir etkileşim olduğu söylenebilir. Yaşamdan, yaşananlardan beslenerek ortaya çıkan şiir, dile geldikten sonra yaşama bakışımıza yansımaya ve onu yönelik tutumumuzu etkilemeye başlar. Bu bağlamda “kargo” ve “mektup” metaforları, bir bakıma şiirin taşıdığı vicdanın ve kalbin toplumun ve kültürün damarlarında dolaşmasıdır.

Birhan Keskin şiirlerinde son zamanlarda gördüğümüz bir Türkiye haritası ya da fotoğrafı asar önümüze. Giderek üzücü bir habere dönüşen bir ülke, şiirin ontolojik mekanı olarak, yaşanan herşeyin zemini ve ortamıdır. “Türkiye giderek üzücü bir habere dönüyor…”(s. 36) Bu dizenin yer aldığı ve kadın cinayetlerine odaklanan “http://www.anitsayac.com” şiirinde, insan olmanın, toplumsal cinsiyetin ve şiddetin anlamına yönelik sorgulama ve değerlendirmeler önemlidir. “Kadınların kaburgadan yapıldığına/kadınları bile inandıran neydi Birhan?”(s. 38) Yine aynı şiirdeki şu dizeler Birhan Keskin’in tarihsel ve antropolojik bir bakışla güncelliğe yöneldiğinin işaretidir: “Koyuyor insana tabii. Bazılarını ‘insan’ hanesinde sayarken/Belki de şöyle bir şey: Bir düştü insan bir zaman/hurafesiyle yaşıyoruz ondan arta kalan.”(s. 38) Bu noktada Keskin’in şiiri duygulandıran bir şiir olduğu kadar düşündürür de. Şiirler insanın kendisinden başlayarak başkasını, başkalarını, ülkesini ve dünyayı düşünmesini gerektirir. Şiirlerin eleştirel ve ironik söylemi, belki insanın acıyla, ölümle arasına belli bir mesafe koyabilmesine ve onu yorumlayıp değerlendirmesine bir ölçüde katkıda bulunabilir. Ama sık sık küfrün şiirde yer alması ve şiir öznesinin evde bir küfür gibi oturmaktan söz etmesi, aynı zamanda bir öfkenin de göstergesidir. Bir başkaldırıya ve giderek devrimci bir praksise dönüşemeyen öfke, kendini küfürle dile getirir. Bu noktada küfür, yaşanan dönemin niteliğini ve insanın halini de ortaya koyar.

Acının sesi olarak kendini duyuran şiir, toplumsal trajedilerin arasında bir hesaplaşma, sorgulama ve anlama çabasıyla birlikte insana ve hayata yönelik kaygılı ve derin bir bakışın yansımalarını ortaya koyar. Giderek üzücü bir habere dönüşen ülkede, yaşanan karanlık ve kanlı zamanların tarihine not düşen şiirler, kalbimize ve belleğimize seslenerek oradaki umutları, hatıraları ve rüyaları da uyandırır...

Devamını görmek için bkz.

Simla Sunay, "Bir Avuç Sımsıkı Harf", Remzi Kitap Gazetesi, Nisan 2016

Gaz lambamı yaktım. Zamana içerliyorum çünkü. Peki ya siz? Nâzım’ın aspirinin icat edildiği yüzyıla sövdüğü gibi milenyuma, topyekûn upuzun bir zamana gönül koymuyor musunuz? Baş aşağı düşüyoruz. Serbest bir düşüş değil bu. Çocuküstü itildik. Şimdi bu çağ öyle bir çağ ki, hani bana gaz lambasını yaktıran, şairin el ayalarında beliren bir ayna; yaşamakta olduğumuz, içinde tutsak kaldığımız zamanı tutuyor yüzümüze, baş aşağı yüzümüze, acısı sözüne denk.

Birhan Keskin altı yıl aradan sonra gelen kitabında, acının kıvrımlarıyla öyküleşen şiiriyle, öyküleştikçe gerçeğe tutunarak ve kalp ritmiyle atarak zamanın sesine yetişiyor. Bir edebiyatçı için zordur zamanla eş koşmak. Duran, düşünen insandır, sabreder. Fakir Kene ise öfkesini içinde bir an tutup da üfleyen ve evet sakınmayan, bunun için yazısını da feda edebilecek, samimi bir metin olarak Keskin’in diğer şiir kitaplarından ayrılıyor. Dize bilen ama dize gelmeyen.

Bu altı yılı “Taşta saklandım ben yıllarca taşta/Bu yüzden anlamıyorsun öfkem nasıl sert”dizesiyle tanımlıyor sanki. İnsan taşa benzerken taş da insana benziyor. İnsana benzeyen bir taş arasak İstanbul’da nerede buluruz? Esenler Otogarı’nda belki. Ama oraya gelenler İstanbul’a mı gelmiş oluyor? “Bunca katlı yol, bunca kavşak/Kavuşturmuyor bu şehirde insanı birbirine”. Beklemek, gelmek ve gitmek mi taşı insana benzeten? Mimar Sinan’ın Büyükçekmece’deki köprüsü geliyor aklıma. Hani şimdilerde suyu altından alınan, doldurulan köprü. Sanırım artık bir insanı andırıyor o köprü.

“Betonu icat edene yazıklar olsun!”

“Çimenlerin Efendisi” başlıklı şiirinde “Ben canımı sokakta buldum efendim!” diye başlayıp, yakın zamanın duraklarında sürecek yolculuğundan önce Gezi Direnişi’nde iniyor. “Zillet”te İstanbul’a tepeden bakan şairin gözüyleyiz artık. Bakışımızı veren, tekrarlardan oluşan bir tuğla duvar gibi örülü o şiirde! Çimenler bir olasılık. “Bir balığın yaralı ağzıyla konuşuyor olmamız bundan” derken çaresizlikle sıvanmış ve hikâyesi olan şiirini duyuruyor. Baş metin “Kargo” bir seslenişse de, bu sesleniş dili şiirden şiire geçiyor, biri diğerini muştuluyor sanki. Domino taşları gibi devriliyor şiir şiire. Arada fokurdayıp genişliyor, öyküleşerek kucaklıyor okuru ancak hemen sonraki sayfada bir gelgit gibi imgeye çekiliyor.

Joan Miró Ferra‘nın resmini yakması gibi, Birhan Keskin şiiri tutuşturmuş. Çağa isyan ederken, zamanla Don Quijotevari dövüşürken, sen misin ey acı dercesine, şiiri yakıp külünden anlatılar devşirmiş. Çünkü tek bir giz kalmamış şiirinde. “Zehra teyzem”de ölmeyi bekleyen çok sevdiği teyzesi için üzülen şair, ölümü bir yanılsama olarak resmetmiş. Zehra’nın kızı Hayriye var çünkü. Bu şiir de onun için. Kimse ölmüyor aslında. Bu yüzden ölüm bir giz değil. Yine annesine olan seslenişlerinde ve “Firdevs teyze”de kendi hayatından parçaları da bize içtenlikle açtığını, bunu da bitimsiz bir acı ve kaybolmuş bir sabır nedeniyle yaptığını anlıyoruz. Birey ile toplumu acıda eşliyor. Bütün edebi türleri içine alıp da şiiri yok ederken var etmiş, şiiri bir fedadan damıtmış. Kendi kalbini açmış bize. Bu açıklıkla reddediyor “sağlıklı bir yasın” varlığını.

Şair Aslı Serin’le birlikte kadın cinayetleri ve bunları listeleyen bir sanal sayaç üzerine yazdıkları şiir için şunları diyor Birhan Keskin tam da şiirinin içinde:

“…bu şiir birbirine geçmiyor./Acıyor, soğuyor, acıyor, soğuyor, acıyor, soğuyor.”

Şiirlerinde kendi hayatından kahramanlara, direnişte ölen gençlerin gerçek isimlerine, Aslı Serin’e, yani başka bir şaire olan mektubuna, iktidara olan isyanına, okura seslenişine yer verirken; koca bir şehre, İstanbul’a bir serzenişle; ağacı, tek bir ağacı yücelterek, hepsini bir gölgede topluyor. Gölgenin diliyle konuşuyor. Gölge kadar belirgin bir acının hepimizin peşinde olduğunu gösteriyor. Gölge bir kardeş payı.

“Her ağaç ben buralıyım der, burada”

Sesi yine o bildik Birhan Keskin sesi, Soğuk Kazı'dan esen, cinsiyetsiz, İngilizce sözcüklerle kurulmuş o ironi tanıdık. Türkçe bir şiirde birdenbire karşınıza çıkan İngilizce sözcüklerle, dile değil de anlama odaklanıyor. Anlamı reddeden İlhan Berk’e selam çakıyor. Ses bir şimşekteki hiyerarşide değil. Önce görüntü gelmiyor. Ses hep daha önde. Çünkü, giz başka nasıl gizlenir ki şiirde?

“Bak bu kar Dan Dan A! Dam.”

“Dogmayaydın” şiirinde ses iyice gündelik dilin içine giriyor:

“…şanlı erkek tarihi iktidar ve tabancam ohhhh ne güzel./Savaş ne güzel bak, füzeler, mermiler, kalkan malkan,/hepsi ne güzel, ve ört ört üstünü yoksa üşürler filan./Lan olm ne güzel olm bu Ortadoğu ne güzel”

Üç virgülle duraklayarak, sözcükleri kırıp ayırarak, harfleri eksilterek, alfabede olmayan harfleri seçerek yapı bozumunu sürdürüyor. Sözgelimi n sessizini, zaten ince işitilen bu harfi, daha da incelterek ñ olarak kullanıyor “Küçük Şeyler”de, ya da uzatmak istiyor dañ sözcüğü içinde. Dan kitabın ana sesi, baş aşağı düşüşümüzü de sonlandıran. Ya da her birimizin düşüş sesini ayrı ayrı hisseden, kovboyculuk oynayan çocukların dilinden şiire geçiveren… Hidroforun sesiyle kitabın başında rahatsız etmişti bizi. Gürültülü, karmakarışık, acı ve ölüm dolu, isyanı yarım kalmış bir şehirde tutuyor okuru. Leylâ Erbil’in Kalan'ındaki apaçık dili sanki bir adım daha öteye taşıyor. “Mavi yüzüklü” cinsiyetsiz bir dille yazıyor ama, bazı şiirlerinde kadın ve doğa başkaldırısı, “Bırak Bırak” şiirinde daha yoğun olmak üzere, şairin ekofeminist edebiyata yakınlığını hissettiriyor.

Bu çağ, şiirin nasıl okunduğunu da bir gösteri haline getirecek kadar zalim. Çıktığı gün alınıp bir çırpıda okunuyor bu kitap, nasıl bir açlıksa bu. Şair bundan hiç memnun değil. Yavaş okuyun diye uyarıyor. Bu açlığımızı yazıp da bu açlığımızı görmüyor mu yoksa? Zaman şiirin hızlı okunduğu zaman, evet. Çünkü sağlıklı yas yok ve şiiri yas diye içiyoruz biz. Hızlı okuduk diyelim, hızlı unutacak değiliz böylesi bir avuç sımsıkı harfi. Bir gaz lambası ışığıyla okuduk vesselâm.

Devamını görmek için bkz.

Osman Çakmakçı, "Güzel Şiir", Sabitfikir, Nisan 2016

Şiir sanatıyla, sanat olarak bir alıp veremediği yok Birhan Keskin’in. Şiirin, bir sanat olarak, olanaklarından (ki bu şimdiye kadar kazanılmış ve yerleşmiş, dolayısıyla klişeleşmiş olanaklardır aynı zamanda) memnun ve bu olanakların yarattığı imkanlar Birhan Keskin’in bir şair olarak kendisini ve dünyayı anlatmasına yetiyor. Anlatmak yerine dışa vurmak demek isterdim. Zira bence şair ve şiir, anlatmaktan ziyade dışa vurur; tıpkı kaynayan sütün kabarması gibi, kaynayan şiir de kabarır ve yapısal, biçimsel ve anlamsal olarak bütün halinde dönüşüme uğrar. Zaten eğer kendi iç varlığıyla birlikte hem yapısal, hem biçimsel hem de anlamsal bir deformasyona uğramazsa, eğilip bükülmezse, amorflaşmazsa yeni anlamların olanakları da açılmaz ona. Öyleyse, ilk elde şu konuda anlaşmak gerek: Birhan Keskin, şiirin bir sanat olarak olanaklarını yeterli buluyor ve bu olanakların içinde huzurla deviniyor.

Halbuki, kimi şairler şiir yazıyor olmalarına rağmen, bir sanat olarak şiire karşı husumet besler, öfkelenirler ve hatta kavga ederler onunla. Zira şiir, bir sanat olarak sunduğu olanaklarla şairin kendisini dışa vurmasına, ifade etmesine yetmemektedir. Şair, bunu etinde, kemiğinde, iliğinde hisseder; bu yüzden de şiiri genişletmeye, onu amorflaştırmaya, olanaklarını artırmaya çalışır. Peki, bu şart mıdır? Kriz zamanlarında, evet. Zira, eğer dünya ve varoluş bir krize girmişse, şiir de krize girmiş demektir; ve işte böyle kriz anlarında yeni ve başka bir şiir doğar. Bu anlamda bir krizle karşı karşıya, bir kriz duygusu içinde değil Birhan Keskin şiiri. Aksine, her ne kadar son kitabı Fakir Kene’de bir yanıyla, bir ölçüde dünyanın ve ülkemizin sorunlarına değiniyorsa da, bunu mırıldanan, ahenkli ve neredeyse uysal bir şekilde yapıyor.

Ancak, çok önemli ve çağımızda artık çok az bulunan bir özelliği de var Birhan Keskin şiirinin: Bu şiir, arkasında bir öznenin var olduğu hissini duyuruyor. Öyle ki, arkasında bir şairin, bir insanın var olduğu hissinin oluşmadığı birçok insansız şiirin yazıldığı günümüzde bu Keskin şiirine bir sahicilik kazandırırken, ona bir gövde, bir boyut da veriyor. Birhan Keskin’in şiirinde nasılsa hayatında da öyle olduğundan bir an bile kuşkulanmıyoruz. Sahici şiirler bunlar. Aynı zamanda da güzel.

Şiiri eleştirirken onun içeriğine bakmak bana kolaycılıkmış ve doğru değilmiş gibi geliyor. Bana göre, bir şiirin şiir olup olmadığı, yapısıyla, biçimiyle yeni bir öneride bulunup bulunmadığına bağlıdır. Şiirde ne söylediğiniz değil, nasıl söylediğiniz önemlidir. Yoksa bir anlatıdan farkı kalmaz. Birhan Keskin de elbette iyi bir şair olarak ne söylediğinden ziyade neyi nasıl söylediğine bakıyor. Ama çağın krizini duyurmakta yetersiz kalan bu şiir, aşırı lirik ve duygusal. Bu anlamda kolay okunabilir ve anlaşılabilir bir şiir. Bu nedenle de okuyucunun algılarını zorlamıyor. Onunla da uyum ve ittifak içinde.

Şiir sanatına diklenmeyen, onunla cebelleşmeyen bir şiir etkili ve güzel olabilir mi? Çağımızın ipe sapa gelmez duyarlığını yansıtabilir mi? Bunlar, üzerinde düşünülmesi gereken sorular. Ama ne var ki, Birhan Keskin şiirine baktığımızda, şiir sanatıyla hiçbir sorunu olmasa da bu şiirin “olduğunu” ve yaşadığını görüyoruz. Zira bir insanın gölgesi var bu şiirlerde; sahici sesi var.

Ben şahsen diklenen şiiri severim, mırıldanan şiirdense. Ama işte, ne yapayım, Birhan Keskin şiirini de seviyorum. Ve bu şiirleri “güzel” buluyorum.

Devamını görmek için bkz.

Melike Koçak, "Ve Böyle Zamanlarda Medet Ya Şiir!", IAN Edebiyat, Nisan 2016

Şiir biraz hafıza biraz hatıra, biraz zaman biraz ân; dar alan, geniş alan ama illâ ki mekân. Şiir biraz nasihat biraz sırta inen şaplak tene atılan çimdik bazen de kâinata nanik!.. Elem keder dert. Şenlik cümbüş karnaval'a yazılmışsa da kaderine düşen elem keder derde razı. Hem büyü hem hakikat. Hem yaraya tuz hem merhem. Ama illâ ki sığınak. Zor zamanlarda camı kırınız!

Bunun için, şimdiden âlâ zaman mı olur diyelim, Fakir Kene ile İrtifa Kaybı'ndan bizi sabahlara çıkarmasını isteyelim.

Dilimizin, tenimizin, aklımızın can suyunun çekileyazdığı zamanlardayız. Yaşadığımız, "irtifa kaybı". Farkındayız. Kaybolacak gökyüzü peşi sıra sürüklenecek deniz köpükleri şenlenecek martı çığlıkları kalmadı. Ne aylak'ız büsbütün ne tutunamayan; ne âşık ne deli! Salınıyoruz,

"Salınanı sevmiyorlar, yol

illa bir yere varmalı"*

diyenlere inat! Ki elimizde kırık dökük inadımızdan başka ne kaldı? Gözkapaklarımız düşmüyor, uykular uğramıyor evimize.

"Benim bu memleketten 30 yıllık uyku alacağım var doktor."**

Sadece uyku olsa iyi. Özgürlük, nefes, hayat. Hele ağaç, su, toprak!.. Kim bilir kaç yıllık?.. Ama,

"Allahım bunlar tokileri seviyor, betonları, hızlı trenleri"**

Biz ise birbirine kanlarından değil; avluların kovuklarından, ceviz ağaçlarının dallarından akraba olup "bir kuleye", bir kesik aya, ağaca, suya, toprağa, dizeye, tene... "sevdalı", "siyah-beyaz" "bir kadraja sığ"ıp orada soluk alanlarız. Şimdilerde ne kuleler ne kadrajlar ne avlular ne ağaçlar bıraktılar bize. Öğütülüyoruz tane tane.

"Zordu tabii ne sandınız bu şehirde

öğütülmeden tek parça kalabilmek

her şey yıkılırken"*

Yıkım büyük. Ne hukuk ne özgürlük ne sonsuzluk kaldı! Yasalar, yasaklar, kurallar, medeniyet, köprüler... getirdim dedikleri her ne varsa "dümdüz ediyor ciğerimizi"** Evleri, bedenleri, dilleri, hayatları, hayalleri topla tankla tüfekle; riyayla tacizle tecavüzle yakıp yıkıp sürükleyip parçalayıp yok eden, derin katran karası bir kötülüğün ortasında kalakaldık. Darmadağınık.

"Çanta gibi toparlanamıyor kalp dediğin

Oda gibi düzenlenemiyor zihin

O yüzden diyeceğim o ki

yardım et sadece

sorma nedenini

Medet bildim seni" *

Barbarların göbek deliklerinden taşan kahkahalar kulaklarımızı kanatıyor. Bulup kaybettiğimiz medet'lerimizin ağrısını çekmek ne mümkün! Hakikat ve hayal bildiğimiz her ne varsa hepsi tuz buz ediliyor. Umudu, inancı diri tutmak ne mümkün! Ekran ekran oda oda koğuş koğuş hücre hücre hapsedilmişiz. Sokaklarda kaybolmak dillerce ve tenlerce coşmak ne mümkün! Ne allahla ne tabiple konuşmak çare, ama medet bu ya,

"Valla bak biz mi düşeceğiz hep iskelelerden

Başlarına yık şunların bu metropelleri."**

"İlk darbe"mizi "gri okul etekleri"nden aldığımız gün öğrendiğimiz hakikattir: Devlet kanatır! O halde nabzımız bütün rollerden soyunduğumuz tekinsiz bir dilde ve tende atmalıdır. Yoldan çıkaran, ürküten. Ve birbimize hep söylememiz gerekendir:

"Korkma nolur

Korkan zalim olur"*

Yağmurdan, çimenden, birbirimizden aldığımız güçle soruyoruz şimdi:

"Şehrin perçemleri sizin gözlerinize niye batıyor?"**

Sevmeklerin ve direnmeklerin sasılaştığı, tepetaklak edildiği, "ne tuhaf ne acıklı bir kelime" olduğu zamanlarda debelenirken dahi yineliyoruz birbirimize "korkma nolur"!

Yanlış bilmesinler bizi, küfre ve isyana meyyalimiz dünyadandır.

"Bu medeniyet denen şeyin naylon poşetine

Koyayım."**

"Ben" ile "sen" arasındaki uçurum depderinken başkası mümkün mü? Hele hele,

"Sana dünya yetmez sana gökyüzü sana merdiven

Bana ter içinde bu ten, bana bu can haybedenken"**

Ölüp ölüp diriliyoruz, ah ki o ölmeklerin sonu gelmiyor, en sahicisi! Öğrendiğimiz o ilk hakikatin kuşatmasına karşı inatla "korkma"maktan başka elimizden gelen nedir? Zira sayamadığımız kayıplarımız tutamadığımız yaslarımız var.

"Aynı günde ölür aynı günde yıkar aynı gün gömeriz."**

Ölüsünü bulamadıklarımız, bulup da günlerce gömemediklerimiz var. Acımız nasıl dinsin? Biz bu kan irin dolu coğrafyada,

"Ölülerimizi 'sık kullanılanlara' ekliyoruz

Ölülerimize ölüler ekliyoruz."**

Hele kadın hele çocuk ölülerimiz! Sebep ne çok öldürülmelerine! Erkin iktidarı bir çük olmuş sallanır durur tepemizde. Canımızın, kalbimizin, aklımızın doğusunda devlet geleneği yorgun düşmez hüküm sürmekten. Kulağı duymaz gözü görmez nabzı atmaz olmuş batıya toprak küser, nehir küser, ağaç, güvercin küser, insan küser. Nasıl küsmesin?

"Acıyor, soğuyor, acıyor, soğuyor, acıyor, soğuyor.

Bitişmiyor. Birinin acısı öbürüne geçmiyor."**

Bölük pörçük paramparça uzak uzak'ız. Banknotlar, variller, petroller, tabancalar, toto loto milli piyango, siyaset hamaset, savaş, füze, mermi, kalkan, otoriter totaliter, demokrasi teokrasi bürokrasi... taciz taviz tecavüz, ihmal inkâr intihal, yıkım kıyım kırım... erkek erkek, anlı şanlı, allah bismillah la ilâhe illallah yaşıyoruz.

"Kahroluyoruz, ne güzel. Doğmayaydın."**

Gözlerimizi, dillerimizi birbirimizden kaçırıyoruz, artık birbirimizden de kaçıyoruz. Cevabını bilmediğimiz sorumuz: Peki bunca hırpalanır parçalanır darmadağın edilirken n'apacağız?

Yine böyle sıkışayazdığımız vakitlerdi. Of'lar ile uf'lar arasında gidip geldiğimiz, boncuk terler döküp kovuklarımızı kaybedeyazdığımız.

"Tuhaf bir yazdı

Bir park nabız gibi atıyordu

Oradan uzayan yollar boyu

bedenler dalgalı, insanlar akışkandı

İkinci Yeni'nin bayramıydı

Umut en diri hüzün en koyu

Aşk bedene cuk oturuyordu

Şiir masalarda ve duvarlardaydı

Sabah simitleri merhametli, çekirdek

aileler hükümsüzdü"*

Şenlikti. Cümbüştü. Direnişti. Ama'lar, fakat'lar, eğer'ler de neredeyse hükümsüzdü. Sanki ilk kez yaklaştıydık. Devlet geleneğinden sapmazdı, kanattı! Sonra bir gece ay dünyaya 9.8'lik yaklaştı, içimiz az kıpırdadı. Buruk da olsa dudaklarımızda bir gülümseme vardı. Haziranla mayısın kapıştığı günler geldi. Ay da güneş de bize beraber göz kırptı. Epeydir ne böyle sevindik ne kucaklaştık dedik. Aşklarda yeniden kaybolmak istedik. Toprakla, suyla, ağaçla... Dilimize ve tenimize bir can suyu yürüdü. Sanırsın, beraber kurduğumuz bir karnavaldı. Çok sürmedi. Bam bum bom! 10'ar, 20'şer, 30'ar derken 100'er 100'er öldük bahçelerde, sokaklarda, meydanlarda, evlerde, bodrumlarda. Kanadık.

Sonrası tekerrür. Sonrası tufan. Şimdi:

"Bir küfür gibi evde oturuyorum."**

Ne aşklar aşk ne sevişmekler sevişmek. Yaşamaksız kalmışız. Taşıdığımız candan, aldığımız soluktan utanır olmuşuz.

Medet ya medet!

Muktedirlere karşı direnlelerin ama en çok da tenlerden, sevmeklerden geçe geçe öğrenenlerin ulaştığı en sahici bilgidir:

"Biriciklere de kıyılır ne sandın

Parçalarından kendinin müsveddesi

olarak doğarsın

Öğren artık, herkes herkese

her şeyi yapar

Kimsenin istisnası değilsin

Hadi aynaya bak ve tekrarla

kendi kendine

Sen de artık herkes gibisin"*

Binbir utançla kuşatıldığımız şu günlerde deseler ki zulümlerden zulüm beğen, cevabımız net: Sevmeklerin zulmü kabulümüzdür, siz canlarımızı ve yaşamakları çalmayın yeter! Demezler. Bir cinnetin eşiğine getirip bırakırlar bizi. Bıraktılar.

Oysa ta başlangıçta ne çok şeyi bıraktırmışlardı.

"Bırak o kordonu dedin, bıraktım ve çıktım dünyaya"**

Memeler, köyler, saçlar, sol el, ilk arkadaş, oyunlar, okullar, ilk aşklar... Bıraktırdıklarından açılmış oyukları kapamanın bilgisiyle bekliyoruz cinnetin eşiğinde. Bekleyiş de bir direniştir belki, gücünü

"Onca yıldan

Onca bıraktıklarımdan sonra

Ben şimdi sana

Bırak beni, bırak beni dersem

Ve sen

Beni bırakırsan var ya

Beni bırakırsan var ya!"**

diyenden alan. Kim bilir?

Yoksa bunca tanıklıkla, kopkoyu utanç ve kahırla o eşikte beklemeye nasıl katlanırız ki? Nihayetinde insanız ve,

"İnsan dediğin bin gözlü canavar

Nazar, kem gözün etinden ısırması

didik didik parçalaması"*

Ve insan, insanın bazen nasıl da kemirgeni! Riya ve kötücül bakışlar ortasında, her gün birilerince "hain" ilan edilirken bu ışık, bu gürültü işgalinden nasıl kurtulacağımızı; eşiğin öte tarafına teslim olmama yollarını nasıl bulacağımızı bilmiyoruz. Arıyoruz. Evet, siz de haklısınız, daha çok bekliyoruz.

"Bağlaçlarım pek afili gecelerde

Ve fakat, den doğru, bağlamında

Ölümüm kelimelerden olacak

Sanki bütün sözleri ipotek altında, bir yerlerde rehin

daralmış, bollaşmış, iğreti

Konuşmaya söz bulamıyorum bazen

Gülümsüyor içimdeki lâl kâhin"*

Medet ya medet!

Tarihten, şehirden, topraktan, ağaçtan, denizden, evlerden, odalardan, barlardan, meyhanelerden, sokaklardan, meydanlardan, bedenlerden, akıllardan, kalplerden... adaletten özgürlüklerimizden... yan yanalığımızdan... yurt, ilaç bildiğimiz her ne varsa hepsinden kovuyorlar bizi. Köprüleri yıkıyor, ırmaklara beton döküyorlar. Güvensiz, tedirgin, endişeli sokaklar, meydanlar, şehirler... hayatlar kuruyor al yaşa diyorlar; burada, bunlarla.

Çok hoyrat çok çiğ çok riyakâr bir çağa esir düşmüşüz gibi. Boyun eğ diyorlar boyun eğ, eğmezsen yıkarım evin, yurdun bildiğin ne varsa tepene. Yakarım seni oda oda bodrum bodrum sokak sokak! Yakıyorlar.

"Kafamın içinde otoban trafiği

Kalbim nasıl sessiz

Nasıl haklıyım bilemezsiniz

Nasıl haklı bir ölü

Hayat sekizde sekiz kusurlu"*

Tabutlarda derlenip toplanıyor bütünlüğü bozulmuş bedenler, ancak tabutlarda! Gözler oyuk, parmaklar kesik! Çığlık.

"Hayat mı?

Brüt ömürde sıkıntı çıktıktan sonra elinde kalan net

Şairin üstü kalsın dediği"*

Parça parça dökülen. Utancımızla karılan. Dilde, dille yeniden vücut bulan. Acıyla ve ağrıyla dibe dibe deşildikçe, sızlayan çığlıklı rakamlar arasında dilde doğanla direnmeye meyleden. Ya sonra?

"Sonrası mı sonrası yok

sonrası mezarsız ölüm
(...)

Sonrası istatistik sonrası flaş haber

Andız tespihe sığmaz devlet elli ölümler"*

Sabah. Işık.

Bu gece de sabaha çıktık allahım şairlere bin şükran. Evet, ne yüklerimiz azaldı ne yaralarımız iyileşti.

Biliyoruz,

"Hayatımız uzun tutukluluk. Burası açık hapishane"*

Ve biliyoruz,

"Bir gün her şey karbon sevgilim"**

Yine de bu güne, puslu da olsa sabaha ve ışığa bir dilek bırakalım biz.

Toprak yarılsın denizler kabarsın ırmaklar coşsun kör gözlü kargalar topal kedileri sırtlansın çatıların antenlerin gökdelenlerin toplu konutların ışıkların köprülerin kulelerin üzerinden uçsun sesleri karışa karışa birbirine çığlık çığlığa çiçeğe durmuş bademler narlar erikler meyve versin ceviz ağaçlarının dalları göğü sarsın cümle kötülükler kanalizasyonlardan aksın gitsin kör kara deliklere... ekranlar kararsın hücreler hapishaneler yıkılsın tomalar tanklar işlemez olsun tenler gürül gürül aksın diller en tekinsiz cümleleri haykırsın.

Ama önce kadınlar!

"Bütün kadınlara bundan böyle başka türlü 'ateşli'

'şiddetle' öneriyorum Aslı

Çıkıp iki oda bir salondan

Ateşli silahlar elimizde, Uma'nın kılıcı belimizde,

Savunma ve dövüş sanatlarında ustalıklı."

O halde hadi! Hadi!

"Yeter artık, yeter çıkalım zıvandan."**

* Karin Karakaşlı, İrtifa Kaybı, Aras Yayıncılık, 2015.

** Birhan Keskin, Fakir Kene

Devamını görmek için bkz.

Ayşe Begüm Çelik, "Bir İmkansızlık Tasarımı [1]: Kolektif Bellek ve Şiir", Mesele Dergisi, Nisan 2016

"Bizim buralarda Ross, her şey ayni anda oluyor.

Ayni anda patlıyor birbirimizin gözü önünde bir bomba

Bir küçük kız. Ölüyorlarız." (s.34)

Satırlar yıllardır beklenen kitap Fakir Kene’nin şairi Birhan Keskin’e ait. Öyle bir zamanda yetişti ki Birhan Keskin, aylardır devam eden bir savaşa inat geldi. Her santimetrekaresinde acının kol gezdiği bu coğrafyaya geldi. Ama ben yetişti diyorum çünkü, kötülük tüm sıradanlığını üzerimize kusarken, ayni zamanda ikiye ayırıyor okuyucuları. Bir yanda Birhan Keskin tutkunları, bir ötekinde henüz Birhan Keskin ile tanışmamış (u)mutsuz okuyucular. Onlar için de umut olduğunu yine kendi satırlarıyla taçlandırıyor Keskin. “Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor ama kim bilir, birazdan uzanıp dokunursun.” (s.9) Ardı ardına patlayan bombaların karanlığı bir şairin diliyle, dizeleriyle yok olabilecekse bu sair Birhan Keskin’den başkası değildir.

Fakir Kene’nin proloğu olan Kargo, kitap çıktığından beri tüm şiir severlerin mottosu haline geldi. Kargo dizelerindeki incelikli duygu yoğunluğundan dolayı başlı başına bir dünya haline geldi. Ki bu da aslında Fakir Kene’nin politik tavrının ne denli umut barındırdığının ve bütünleştirici olduğunu gösteriyor.

Kim Bağışlayacak Beni, Y’ol, Ba ve Soğuk Kazı’nın sahibi Birhan Keskin, Fakir Kene’de "içine ağladığı suları içtiğindendir" [2] ki, bizler o sularda yüzmeye başlıyoruz. Sıradan kelimelerle bambaşka anlamları okuyucuya geçirebilme kabiliyetini ilk zamanlarında kanıtlayan Keskin, nesneleri eylemin ya da olgunun öznesi yapmaktan çekinmiyor. Önceki Keskin şiirleri politik değildi diyemeyiz elbette ama Fakir Kene’nin durduğu yer başka. Adeta bir ağıt gibi yazılmış diyebiliriz. Durduğu yer başka derken şiirlerinde öne çıkan temaların yoğunluğundan bahsediyorum. Aşkın, ayrılığın, melankolinin, hüznün ve anlam arayışının yanı sıra Fakir Kene’de despot tahakküme karşı koyma mevcut. Her türlü eyleme karşı yıllardır geliştirilen bu tahakküm şiirin alanına Keskin sayesinde giremiyor.

Şehirleşen Hayatlar

Yapılaşmanın üzerimize yığdığı mağduriyet hissi Hidrofor şiirinde tam da yerinde duruyor. Bu şiiri okurken Gustavo Taretto imzalı mizahi bir anlatıma sahip Medianeras [3] isimli filmi anımsamamak elde değil. Buenos Aires’i mesken alan film, teknolojinin insanı yabancılaştırması, binalarınsa insanı yalnızlaştırmasını işliyor. Devlet nezdinde şehirleşmenin iki eserde de insanı ne hallere dönüştürdüğünü hissedebiliyoruz. Büyük beton duvarlarının yasam alanlarını gasp etmesini tasdikleyen bir iktidar var oldukça bunu hem naif bir şiirde hem de binlerce kilometre uzakta bir ülkenin sinemasında da görmek mümkün oluyor.

Kadının Manifestosu

Birhan Keskin ve Asli Serin kadınlar için yazmaya başladıkları ve Özgecan cinayetinden sonra şekillenen Anıtsayaç şiirinin dipnotunda Didem Madak’ı anıyorlar. “Kadınlar savaşçıdır”, diyen Madak ve onun bıraktığı yerden sesini yükselten kadın şairlerimiz var. Kadına karsı şiddetin ve ölümlerin doğurduğu bir manifesto bu şiir. Sırf bu yüzden bile Anıtsayaç’in kitaptaki en önemli siirlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. [4] Adorno’dan [5] yola çıkacak olursak eğer, tek başına yazılsa ve başkalaşmasa belki de hayatta kalamayacak bir şiir Anıtsayaç; ama karşılıklı konuşmayla ve beraberlik vasfıyla yazılmış olması onu devinime uğratıyor. Politik olan kadın cinayetleri şiirin tanıklığı sayesinde gün gibi ortaya çıkıyor.

Eril tahakkümün kadını büktüğü her yerden isyanı olan bir şiir Anıtsayaç. "Doğum günlerimizde bize mutfak robotları hediye edenler kimlerdi." (s.38) dizesi incelikle yazılmış bir özne problematiğinin sorgulanmasına olanak sağlıyor.

Firdevs Teyze ve Zehra Teyzem ise hayata ve ölüme karşı modern şiirle deneysel anlatıların buluşması denebilecek yapıdalar. Okuyucunun bu karakterlerle buluşması da anlatıların gerçekliği ustaca barındırmasından kaynaklanıyor.

Weltschmerz veyahut Melankoli

Almanca’da ‘dünya ağrısı’ ve melankoli anlamına gelen Weltschmerz kelimesi, şiirlerin hissini topyekün veriyor. Bu ağrı; varlığın, yokluğun ve ölümün ağrısı.

Dünya ağrısı ülke gerçeğiyle yüzleşince Keskin’in imgesel söylemleri iyice anlamlanıyor. Son yılların sosyolojik olgularını en net ortaya koyan gerçekler var. Gezi Direnişi, Ali İsmail Korkmaz, Soma katliami ve bunun gibi yüklerimizi paylaşan bir melankoli var. Fakir Kene’deki şiirler; distopik bir gerçekliğin bir ütopyaya kapı açması inancı taşıyor.

Keskin’in alametifarikası; şiir severleri dizelerinden hem uzak tutmasi hem de o dizelerde kendilerini keşfettirmesi. Bu keşfin ve tanıklığın en naif ve bir o kadar sancılı, tekinsiz halini sunuyor okuyucularına. Süslerinden arinmiş isyankar dizeleri hali hazırda gerçekliğinde yaşadığımız dünyayı anlatıyor. İçimi açtım sana, içini açmak için , der Keskin, böylelikle içlerini açmayanların bir yani hep fakir kalıyor.

Notlar


[1] Keskin, Birhan, Ba. Metis Yayınları, 2005 s.37 (Şubat şiirinden) Metne dön.
[2] Keskin, Birhan, Kim Bağışlayacak Beni. Metis Yayınları, 2005 s.124 (Kışın Bana Yaptıkları şiirinden) Metne dön.
[3] http://www.beyazperde.com/filmler/film-112440/ Türkiye’de gösterime girmeyen film; sitede Yan Pencere adıyla sunulmuş. Metne dön.
[4] http://www.anitsayac.com Erkek şiddetine dikkat çekmek amaçlı bir site de ayni zamanda, (S.39) Metne dön.
[5] “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” alıntısıyla Adorno, farklı şekillerde anlaşılmıştır. Necati Sönmez, Dehşetin Estetiği adli yazısında buna en sade dille açıklık getiriyor, “sanatçının kurbanları sanat eserine dönüştürme ve bu şekilde yaşadıklarının dehşetini azaltma potansiyelinden bahseder: “Silah dipçikleriyle dövülenlerin çıplak fiziksel acılarını sözde sanatsal kılmak (…) bundan çıkarılabilecek haz potansiyelini barındırır. Estetik üsluplaştırma ilkesi aracılığıyla kurbanların hayal edilemez kaderi, bir anlama sahipmiş gibi görünür, yüceltilir; dehşet yumuşatılır ve tek başına bu, kurbanlara karşı büyük bir adaletsizliktir.”(Adorno referansıyla birlikte http://www.altyazi.net/yazilar/dehsetin-estetigi/ adresinden ulaşılabilir.) Metne dön.

Devamını görmek için bkz.

Halim Şafak, "Dünyanın acılarını başkalarıda duysun", bireylikler, Mayıs 2016

Bu dünyada yaşıyor olduğumuz gerçeği bizi en çok uğraştıran olguların başında gelir. Bu dediğimizin dünyaya dönük bütün düzey ve bağlamları değiştirmesi ve dönüştürmesi her zaman beklenmelidir. Söz konusu dönüşüm şair için aynı zamanda şiirini de etkileyen bir durumdur. Çünkü bundan payını en çok bireyliğimiz ve onun asıl alanlarından biri kabul ettiğimiz şiir alır.

Birhan Keskin’in bireyliği baştan beri kendi ruhsallığının şiirini belirlemesine izin verdi ve dünyayı bu temelde ele almasını sağladı. Şair böylelikle şiiri üstünden okuru da kendine dâhil eden bir geçmiş ve bugün duygusu da oluşturdu. Bunu yaparken şiirin ifade yeteneğini güçlendirmeyi de ihmal etmedi. Bu sayede fazlalıklardan arınmış istediğini anlatmak ve ifade etmekte zorluk çekmeyen bir şiiri yazdı. Söz konusu şiir çizgisi baştan beri biçimsel olana Soğuk Kazı’daki kimi belirtilere rağmen mesafeli durdu, ihtiyatla yaklaştı.

Birhan Keskin ve arkadaşları (Hasan Öztoprak, Osman Çakmakçı, İdris Özyol, İrfan yıldız) aynı dönemde Göçebe dergisi süreciyle bunu biraz daha genişleterek ortak bir tavır haline getirmeyi arzu ettiler ve bu temelde yazdılarsa da ayrı ayrı şiirlerindeki etki dışında pek bir şey olmadı ama tartışma konusu ettiklerinin özellikle Birhan keskin’in şiirinde epeyi karşılık bulduğunu söyleyebiliriz. (Osman Çakmakçı’nın şiiri baştan beri tam bir gidip gelmeyle dert ettiklerinin alanı olmadı. İrfan Yıldız da zaman içinde başta tartıştıklarının uzağında duran bir şiiri yazdı. Belki Hasan Öztoprak’la İdris Özyol’un şiirini ayrı ayrı yazı konusu ederek tartışmak gerekir) Delilirikler (1991), Bakarsın Üzgün Dönerim (1994), Cinayet Kışı (1996), Yirmi Lak Tablet (1999), Yeryüzü Halleri (2002), Ba (2005) Y’ol , Soğuk Kazı (2010) insani temeldeki tavrın somutlaştırdığı kitaplar olarak yazılan şiir içinde öne çıktı.

Birhan Keskin ilk kitaplarında daha çok bireysel olanın içinde kalmayı ya da dünyayı oraya çekmeyi ve orda anlatmayı tercih etti. Buysa kendini kadın olarak Birhan Keskin’i dışta tutmayan bir insanilik ve vicdan duygusuyla gerçekleştirdi ama dişilliğin öne çıkmasına ve şiirlerini belirlemesine de fazla izin vermedi. Kimi şiirlerde biçimsel ve teknik olanın anlamı geriletmeye dönük etkilerine rağmen böyle oldu. Hatta bu dediğimiz şimdiye kadar yayımlanan kitaplar üstünden bugüne karşılığın ve anlamaya çalışmanın temellendirdiği bir biçimin başka bir şeyin ya da şiirselin zamanla oluşmasının mümkün olduğunun ipuçlarını da verdi

Bu noktada başta belirttiğimiz ve bizi uğraştıran yaşıyor olduğumuz gerçeği ne türden bir bireyliğin ve şahsiliğin içinde ele alınırsa alsın yaşadığımızın ve dünyanın bizde oluşturduğu daha çok tepki olarak ortaya çıkan duyguların ve onların oluşturduğu düşüncelerin bir sonucu olarak ihlal edicidir, en azından buna eğilimlidir. İhlal etme dediğimiz şey de anlamaya çalışma ama daha çok karşı çıkma ve isyan temelinde kendini gerçekleştirir.

Dünyanın ya da yaşadığımız evin dünyadan azade bizi bohemliğin içinde tutan bir ev olmadığını artık biliyoruz. Sokağın bizim çocukluğumuza ve ilkgençliğimize çıkan bir şey olmadığının da artık farkındayız. Her ikisi şimdideki halleriyle dünyanın içinde olmaklıklarından dolayı başta oluşturulan, oluşturduğumuz ne varsa onları geriletip ya da hayatımıza ilişkin bir bağlam ya da düzey olmaktan çıkarıp bizi bugüne yöneltiyor. Buysa bizi ve yazdığımız şiiri toplumsal olana götürürken onu politikliğini oluşturmamızın nedeni de oluyor.

Birhan Keskin’in inceliğini baştan ilan etmiş şiiri Fakir Kene ile dünyayı biraz da ironi konusu ederek anlamaya çalışıyor ve anladığı ölçüde de saldırıyor. Söz konusu saldırı ise bireyliğin ve etrafın temellendirdiği bir toplumsal tavır alışa dönüşmekte ise hiç gecikmiyor. Ba, Y’ol ve Soğuk Kazı da kimi belirtileri varsa da Fakir Kene'yi yeni bir şiirin ilk örneklerinin oluşturduğu ihtiyatla söylenebilir.

Birhan keskin bu kitapla birlikte ironinin de yardımıyla şiirinin buraya kadar oluşturduğu ruhsal havanın da dışına çıkıyor. Bir bakıma bugünde yaşadığımız gerçeği ve bugünle kurduğumuz olumlu ve olumsuz ilişkiler hem söylemsel olarak hem de başta dilin ifade yeteneğinin gelişmesi temelinde oluşan biçimin tersine kendine ironiyi de dâhil ederek ya da ironinin kendini belirlemesine razılık göstererek çok parçalı bir yapı oluşturuyor.

Bugün yazılan şiirin önemli özelliklerinden biri olan ve Enis Akın’ın dilin parçalanması dediği şeyin Birhan Keskin’in şiirinde baştaki kadın duyarlığı temelli inceliği dönüştürerek hissedilir bir sertliğe ve saldırıya dönüştürdüğü söylenebilir. Kuşkusuz Fakir Kene'yi belirleyen ve oluşturan şey kadın duyarlığıdır ama o kadının artık geçmişte bir yerde değil de bugünde yaşadığını artık biliyoruz. Bir bakıma önce Birhan Keskin’in sonra yazdığı şiirin başta oluşturduğu ve daha çok geçmişe dayanan ordan bugünü anlamaya ve ordan konuşmaya çalışan ruhsal düzlem büyük ölçüde gerilemiş ama tam olarak ortadan kalkmamışsa da yerini yavaş yavaş bugüne ve bugüne dönük kendini genişletmeye açık bir tepkiye bırakmaya başlamıştır. Buysa şiirde mekânsal olanı ortadan kaldırmaz ama onu sokağa bağlar ve bunun dilini de bugünden alır.

Burada sokağın otorite tarafından sokulduğu hal yaşanan, paylaşılan ve paylaşmaya çağrılan acının da asıl nedenidir. Dünya epeyi zamandır evde ya da sokakta daha çok acı verdiği ve acı anlamına geldiği için böyledir. Sokak bize tekrardan acıyı öğretmiyordur ama onu yaşatıyor ve dünyayla paylaşmaya çağırıyordur. Ne var ki yaşanan ve paylaşılanın acı olması herkese bulaşmış olan umutsuzluğun da asıl nedenlerinden biridir. Belki de en çok o yaygınlaşan ve herkesi etkisine alan umutsuzluktan dolayı Birhan Keskin buraya şimdilik uzakta gibi görünen ama birazdan uzanıp dokunmamız mümkün “umutlu günler koydum” diye yazmadan edemeyecektir.

Ama sokaktan önce yaşıyor olmanın ya da yaşamanın önüne çıkıp duran bir engel vardır o da şehir ve onun geçmişini hatırımızdan çıkarmaya uğraşan, bizi nereyi bulduysa oraya kapatmış ve artık tamamıyla otoritenin eline geçmiş modernizmidir. Buysa zalim dünyanın bütün unuttuklarını ve unutturduklarını yazmak için iyi bir gerekçe olabilir. Uzun zamandır gittikçe zalimleşen şehir modernizminin ve onun belirleyen otoritenin yüz yılını geçip hadi biraz bugüne gelip Gezi Parkı’ndan sonrasının bile fazlasıyla zalim olduğunu ve bu zalimliğin artarak süreceğini söyleyebiliriz. Bütün bunlarsa başkalarını bilemeyiz de hiç olmazsa Birhan keskin’in kalbinde yazılıdır ve şiir o kalbi sözcük sözcük dize dize söküp dünyanın zalimliğinin önüne dikmektedir.

Bunun insana daha fazla yönelen bütün sözcükleri onun için yan yana getirmesi ve bunun Aşkıdil Akarca’nın dediğinden daha başka bir bağlamda bir “şehir savunması”na belki Henri Lefebvre’nin “şehir hakkı” dediğine çıkması muhtemeldir. Şehrin ahalilerinden ve mekânsal geçmişinden ve doğadan koparılıp yeniden inşa edilip soylulaştırılarak kapitalizme pazarlandığı bir dünyada başka bir deyişle dünyanın TOKİ’lere, betonlara, hızlı trenlere kaldığı bir zamanda yeryüzünü sevdiğini en çok sevdiğini ifade etmesi ve buna çalışması gereken şairler olmalıdır.

Birhan Keskin’in tam bir ironiyle tanrıya “Bunca katlı yol bunca kavşak/Kavuşturmuyor bu şehirde insanı birbirine/Sabahın ince tüylüsüyüz geçip gideceğiz birazdan/ hem haliçe kızak, pardon kazık çakıyorlarmış/birazdan, metro da geçsin biraz da buradan.” diye seslenmesi bu noktada en azından şairlerin değilse de şiirin sesidir. Birhan Keskin nerdeyse Fakir Kene'de yer alan şiirlerinin hepsinde sürekli genişleyip yayılan bir ironiyle dünyayı şehir temelli bir tartışma üstünden değerlendiriyor. Bunu da önce kendiyle sonra etrafta kim varsa onunla uzun uzun konuşarak, dertleşerek yapıyor. Birhan keskin’in bugün temelli şehir değerlendirmesi ister istemez bir kapitalizm eleştirine ve karşılığına da dönüşmekte gecikmiyor. Şair bugünü dert ederken bugünü bu hale getirenlerin peşine düşüyor ve suçlusunu cümle âleme ilan ediyor ve bunu bireyliği dışlamayan devleti ve onun çoğalttığı erilliği baştan reddeden toplumsal bir tavır haline getiriyor.

Yaşadığımız dünya epeyi zamandır yerelde, ulusal ya da evrensel ölçekte büyük acılar yaşıyor. Yüz yıl yeni bir ortaçağın ve onun devlet ideolojisi haline gelerek otoriterleşmesinin zulmünü yaşıyor. Bu zulüm dünyaya yapılıp edilenler bir yana ölme ve öldürme temelli bir şiddetle ortaya çıkıyor. Birhan keskin “Ali öldürüldü dövülerek,/Kadın erkek hepimiz onun anasıyız.” Derken bir ucuyla bizi yasına ortak olmaya ondan çok direnmeye çağırıyor. Şiddet karşısında yası da karşılığın alanı haline getiriyor.

“Türkiye’nin güneyinden üzücü haberler geliyor/Türkiye’nin kuzeyinden üzücü haberler geliyor/ Türkiye’nin doğusundan üzücü haberler geliyor/ Türkiye’nin batısından üzücü haberler geliyor/Türkiye giderek üzücü bir habere dönüyor...”

Hasan Bülent Kahraman bugünde başat olan şiire bakarak şiirin bilinç dışına çıkacağı ve şiirin geleceğinin burada olduğu bahsinde haklı çıkabilir. Aynı şekilde muhalefetin şiirde değil de görsellikte olduğunu söylerken de haklı olabilir.(Hasan Bülent Kahraman’la görüşme, Gülce Başer, Varlık, Sayı 1303, Nisan 2016) Bu noktada Birhan Keskin’in Fakir Kene'yle söz konusu şiirle yakınlık kurmaya çalıştığı da söylenebilir. Görsel dünyanın büyük ölçüde dünyanın yerine geçtiği insanın dünyayla orda karşılaştığı ya da dünyaya ordan baktığı ve orda gördüğü düşünülürse görselliğin bir biçim olarak biraz daha ifade etme imkânı haline gelmesi ve şiirin de görsellikle benzer bir ilişki kurması anlanabilir. Hasan Bülent Kahraman’ın tartışmada eksik bıraktığı şiirin kurduğu bu ilişkinin muhalif olma noktasında ne tür sonuçlarının olacağıdır. Birhan keskin Fakir Kene de bu ilişkinin hem bireysel hem de toplumsal karşılık ve sonuçlarını okura gösteriyor.

Bu yaşamakta olduğumuz dünyadır, bizim dünyamızdır. Fakir Kene Birhan Keskin’in önce kendisine sonra insana dünyanın hali -yani evin içinde sokakta yani şehirde yaşananlar- karşısında çaresizce zıvanadan çıkma çağrısıdır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.