Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-036-6
13x19.5 cm, 352 s.
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 25,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Saffet Murat Tura diğer kitapları
Günümüzde Psikoterapi, 2000
Şeyh ve Arzu, 2002
Histerik Bilinç, 2007
Madde ve Mana, 2011
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Beynin Gölgeleri
Bir Psikiyatri Felsefesi
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan
Kapak Resmi: Lena Revenko
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2016

"Öznellik problemine ayırdığımız bu uzun tartışmanın sonunda nöro-biyolojik (nöro-bilimsel), nörolojik ve psikiyatrik olgu durumlarına dayanarak şunu söylemiş oluyoruz: naif gerçekçi tutumumuzda diş ağrımızı, şu masanın üstündeki kırmızı domatesi, bilincimizi, bedenimizi, uzayı, uzak yıldızları, başka insanları, ağaçları ‘ben’ duygumuzu ve daha pek çok şeyi içeren bu dünya, beyinde onu kuran nöral faaliyetlerle ontolojik olarak özdeş fenomenal bir dünyadır. Beyin bir özne değil de biyolojik bir organ olduğundan kurucu öznesi olmayan ve fiziksel gerçekliği kendi sunum biçiminde temsil eden bu fenomenal dünya özdeş olduğu nöral faaliyetler üzerine hiçbir fiziksel-nedensel etkiye sahip olmadığı için epifenomenaldir." — Saffet Murat Tura

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Önsöz
1 Kitap Hakkında I
2 Kitap Hakkında II: Çözüm Yolları
3 Psikiyatrinin Pratik Sorunları I: Sosyal Değerler Sorunu
4 Psikiyatrinin Pratik Sorunları II : Fenomenoloji ve Psikiyatrinin Fenomenolojik Eleştirisi
5 Psikiyatride Teorik Sorunlar
6 Biyofonksiyonalizm I: Genel Olarak Fonksiyonalizm
7 Biyofonksiyonalizm II : Fizik ve Biyoloji
8 Öznellik I : Temel Varsayım: Bir Epistemolojik
Kopuş Olarak "Fenomenal Dünya"
9 Öznellik II : Naif Gerçekçilik ve "Fenomenal Dünya"
10 Öznellik  III : Epifenomenalizm
11 Öznellik IV: "Ben" ve Özdeşlik
12 Rasyonel Fail ve Davranışın Anlamı
13 Sonuç ve Tartışma

Ekler
Ek 1: Szasz
Ek 2: Foucault
Ek 3: Çağdaş Bilim Felsefesinde Bazı Tartışmalar
Ek 4: Sartre ve Varoluşçu Fenomenoloji
Ek 5: Fodor
Ek 6: Biyofonksiyonel Açıdan Beyin
Kaynakça 
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 10-13

Bu kitapta psikiyatrinin bazı temel problemlerinden yola çıkarak bildiğimiz evren bölgesindeki en büyüleyici varlık tarzının, insanın ontolojik yapısını araştırdım. Bu çalışmada nihai bir sonuca ulaşamasam da önemli bir aşama kaydedebildiğimi sanıyorum. Gündelik yaşamda olduğumuzu sandığımız varlık tarzı olmadığımızı göstererek dünyanın yeni bir kavranış tarzını da ortaya koymaya çalıştım. Bu yeni kavrayış tarzı psikiyatrinin köklü problemlerini çözmek bakımından da temel alınması gereken bir çerçeve oluşturuyor.

Bu çalışmayı son tahlilde bir psikiyatri felsefesi olarak nitelesem de aslında ne felsefenin ne de psikiyatrinin alışıldık sınırları çerçevesinde değerlendirilebileceğini sanıyorum. Çünkü felsefi çalışmalarda alışık olmadığımız kadar somut olgu durumlarına yer veriyor. Öte yandan klasik psikiyatrik bilimsel çalışmalarda alışık olmadığımız uzun akıl yürütmelere de dayanıyor. Ama kitabın psikiyatriyle felsefe arasında bir ara alan oluşturduğunu da sanmıyorum. Ben bu çalışmayı daha çok bilimle felsefe arasında yapıcı bir diyalog olarak değerlendirmek eğilimindeyim - sonuçta iki tarafın da kârlı çıkacağını umduğum bir diyalog. Aslında ulaşmak istediğimiz şey “hakikat” olduğuna göre çalışmanın nasıl bir akademik çekmeceye yerleştirileceği de çok önemli değil, kitap zaten kendi özgün yolunu buluyor.

Bu kitabı ilk kez otuz beş yıl kadar önce, genç bir psikiyatri asistanıyken yazmak istemiştim. Ama bu çalışmanın temel fikirlerinin, merak ve sorunlarının kafamda filizlenmeye başlaması çok daha da önce, tıp fakültesi ikinci sınıfta bir sinir sistemi fizyolojisi dersinde Penfield deneylerini öğrenmemle başlamıştı. Bu deneyler insan beynin bazı nöral yapılarının zararsız elektriksel uyaranlarla uyarılmasının çeşitli fenomenal deneyimlere yol açtığını gösteriyordu. Geçen yüzyılın başlarından itibaren biliyor olmamıza rağmen doğabilimsel açıdan nasıl açıklanabileceği konusunda hâlâ ufak bir fikrimizin dahi olmadığı bu şaşırtıcı doğa olayı aslında her gün kafatasımızın içinde geçen muazzam kozmik süreçlerin, yani beynin nöral (fiziksel-kimyasal) faaliyetlerinin bir fenomenal yaşantı oluşturmasının deney ortamında açıkça ortaya konmasından başka bir şey değildi. Demek ki bildiğimiz doğadaki en büyük sır en yakından tanıdığımızı sandığımız, hatta olduğumuz şeydi: bizdik. Üstelik bu büyük sırrı çözecek olan da bu sırrın bizde tezahür ettiği organdı: beyindi. Beyin kendi sırını çözebilir mi? Büyülenmiştim.

Psikiyatrinin bütün teorik sorunları bu büyük kozmik sırla ilgilidir.

Kırk yıllık bir düşünsel serüveninin sonucu olan bu kitapta bu inanılmaz doğa olayının açıklamasını veremesem de bilimin gelecekte vereceği açıklamanın nasıl bir zeminden hareket etmesi gerektiğinin en azından bazı önemli ipuçlarını yakalayabildiğimi sanıyorum.

Psikiyatri felsefesinin bildik sorunlarının yeni bir teorik çerçevede yorumlanmasıyla açılan kitabın sekizinci bölümünden itibaren, Althusser’in değimiyle bir ‘epistemolojik kopuş’ meydana geldi. Bu kopuş ‘bilinç’ kavramının ‘fenomenal dünya’ kavramına mutasyonuna dayanıyor. İnsana ilişkin sorunların bu yeni kavramla ele alınması gerek günlük yaşamın naif ontolojisine, gerek analitik zihin felsefesine, gerek psikiyatri, hatta nörobiyolojiye (nörobilime) sızan açık ya da örtük Kartezyenizmin nihai sonunu hazırladı, yeni bir insan anlayışı gelişmemi sağladı.

Aslında uzun yıllardır taşıyıcısı olduğum teorik vazifenin kaçınılmaz sonucuydu bu durum. Tıpta uzmanlık tezimde (1986) Jacques Lacan’ın dile dayandırdığı psikanalitik görüşlerinin, beynin enformatik süreçlerinin “nöral dili”yle ilişkilendirilebileceği fikrinden yola çıkmış ama “anlam” konusunda net bir sonuca ulaşamamıştım. Daha sonra konuya yeniden bir giriş niteliği taşıyan Histerik Bilinç’te (2007) yeterince sistematik olmayan bir düşünceyle fenomenoloji problemine geri döndüm ve “fenomenal bilinç”le beynin ilişkisinin ne olabileceği konusunda bazı spekülasyonlar geliştirdim. Ancak ele aldığım problemi “bilinç” kavramıyla düşünmem yeni bir tip Kartezyen anlayış geliştirmeme yol açmıştı sadece. Bu sefer de beyin bir “bilinç”, bir “özne” olmuştu adeta.

Bu nihai çalışmamda ulaştığım sonuçlara en çok yaklaştığım kitabım Madde ve Mana.Rasyonalitenin Kökeni’dir (2010). Orada yolu yarılamıştım. O çalışmamda rasyonalitenin insan aklına özgü olmayıp evrim sürecinde gelişen temel biyolojik bir özellik olduğunu göstermem önemli bir aşamaydı. Gene o kitapta kıta Avrupası yorumsamacı geleneğiyle bağlantılı bir natüralist yorumsama geliştirerek anlam problemini çözmeye çalışmıştım. Madde ve Mana’nın rasyonalite ve anlamla ilgili temel kavrayışını bu kitapta Anglosakson fonksiyonalizminin belli bir yorumu çerçevesinde yeniden değerlendiriyor ve geniş ölçüde koruyorum. Ancak fizikalist vurgusu ön planda olan Madde ve Mana, rasyonalite ve anlam konusunda bir ilerleme sağladıysa da fenomenal yaşantıların ele alınması bakımından beni tatmin eden bir argüman geliştirmeden anti-Kartezyen bir sonuca ulaşmıştı. Düşüncemi arzuladığım sistematik düzeyde sürdürmemi sağlayacak kavramsal araçlardan yoksundum. İşte natüralizmi temel alan bu kitapta meydana gelen kavramsal “mutasyon”, yani “fenomenal bilinç” yerine “fenomenal dünya” kavramını geliştirmem bu bakımdan önemli. Fenomenal yaşantıların bilincin içeriği olmadığını, tam tersine bilincin, beynin bazı nöral faaliyetleriyle oluşan fenomenal dünyanın içeriklerinden biri olduğunu göstererek düşünce dünyasının naif ya da sofistike her alanına sızmış örtük Kartezyenizmin nihai sonunu hazırlayan bir argüman geliştirme imkânı verdi. Sekiz-on ikinci bölümlerde okuyacağınız bu argüman daha önceki çalışmalarımdan da “epistemolojik kopuş” bir bakıma.

Bu kitabın “teorik antihümanizma” ya da “immanent felsefe”yle akrabalığı bir başka çalışmanın konusu olabilir. Bu kitapta sadece argümanı yerleştirmeye çalıştım. Ne gibi sonuçları olabileceğine sonra bakarız.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Mustafa Ülker, "Beynin Gölgeleri: Gölge oyunu perdesinde hayat", K24, 18 Ağustos 2016

Yıllar önce cisimlerin gölgelerinin, fotonlarca ortaya çıkarılan iki boyutlu ve biraz amorf yapıdaki kalıpları olduğu fikri aklıma gelmiş ve bu fikirle biraz eğlenmiştim. Fotonlar dumanın bile kalıbını çıkarabiliyorlardı. Yıllar sonra Beynin Gölgeleri’ni okuyunca, bu anıyı anımsayıp kafamda başka çağrışımların ortaya çıkıverdiğini fark ettim. Aslında bu dünyada kendi yaşamımız olarak deneyimlediğimiz şey de, tıpkı bir gölge gibi, belki bu sefer fotonlar tarafından değil ama, gizemli gri bir kütlenin içinde kopan, bir bakıma foton fırtınalarına benzetilebilecek kozmik bir faaliyetin ortaya çıkardığı, gerçek doğasının ne’liğinden habersiz olduğumuz fiziksel bir evrenin, üstelik belki biraz da değil, epey amorf kalıplarından ibaretti. Hepimiz aynı perdedeydik ve neyin kalıbını temsil ettiğimiz hakkında en ufak bir fikrimiz yoktu.

Saffet Murat Tura’nın yeni kitabı Beynin Gölgeleri günümüz zihin felsefesinin birçok sorunlu noktasına odaklanan, bazı kronikleşmiş tartışma alanlarını bir nihayete erdirme hedefini de içinde barındıran oldukça yoğun bir içerikle karşımıza çıktı.

“Bir Psikiyatri Felsefesi” alt başlığı ile çıkan kitabın başlığının bir gönderme taşıdığı, konuya aşına olanların dikkatinden kaçmamıştır sanırım. Roger Penrose’un 1994 tarihli Shadows of the Mind kitabının başlığına bir gönderme niteliği taşıyor Beynin Gölgeleri. Penrose bu kitabında özetle insan beyninin algoritmik bir temelde işlemediğini, dolayısı ile bilgisayımsal yöntemlerle modellenemeyeceğini öne sürüyordu (Penrose soyut bir matematiksel evren fikrinin gerçekliğine inanıyor ve bunun da Platoncu idealar evreni ile benzerlikler taşıdığını yadsımıyordu). Sanıyorum Tura da bu soyut zihin kavramının ve beynin nöral faaliyet düzeyinde yürüttüğü bilgi-işlemsel özelliklerin çözümlenebilirliğinin peşinen önünü kesen yaklaşıma nazire olarak böyle bir başlık seçmiş olabilir.

Kitap temel olarak iki bölüme ayrılabilir. Psikiyatrinin insan davranışlarını açıklamada kullandığı sebep- gerekçe veren açıklama tarzı ile doğabilimsel- nedensel açıklama tarzı arasında eşölçümlü olmama probleminden kaynaklanan epistemik süreksizliğin aşılması yönünde bir kavramsal operasyonun nasıl yapılabileceğinin tartışıldığı ilk yedi bölüm; ve bir tür fenomenolojik ontoloji varsayımı olarak isimlendirilebilecek fenomenal dünya kavramının ve insanın natüralizasyonu probleminin nasıl anlaşılması gerektiğine dair, detaylı çözümlemelerin yapıldığı sonraki altı bölüm.

Kitabın ilk yarısında ağırlıklı olarak, Kuhn’un tanımladığı hâliyle, farklı epistemik düzeylerdeki bilgi alanlarının birbirine indirgenemezliği anlamına gelen eşölçümlü olmama (incommensurability) kavramından hareketle, sebep- gerekçe veren açıklama ile doğabilimsel-nedensel açıklama arasında ortaya çıkan problemin nasıl çözüleceği üzerinde duruluyor. Doğada fiziksel olarak neden olma dışında bir nedensellik olamayacağı ilkesinden yola çıkılarak sürdürülen bu tartışmada, sebep- gerekçe veren açıklamaların aslında beynin belli nöral faaliyetlerine göndermede bulunduğu, fakat bunların doğrudan beynin fiziksel durumları ile ilişkilendirilemeyeceği, ancak bunlara karşılık gelen fiziksel süreçler olan nöral faaliyetlerin biyofonksiyonalist açıdan değerlendirilmesi ile ortaya çıkan fonksiyonel durumları ile ilişkilendirilebileceği savunuluyor.

Kitabın ikinci yarısında ağırlıklı olarak, bir epistemik kopuş olarak fenomenal dünya kavramı ile birlikte epifenomenalizmin bir türü olan epistemik epifenomenalizm savunusu işleniyor. Savunduğu epistemik epifenomenalizm tezinin ana argümanı şu: “Fenomenal dünyayla ontolojik düzeyde özdeş olan nöral faaliyetlerin fiziksel betimlenmesi, özdeş olduğu fenomenal özellikleri betimleyemeyecek ve geride epistemik bir artık bırakacaktır. Buna rağmen bu fenomenal özellikler, fiziksel (nöral) betimlemede yer alamasa da, fiziksel bir olay olarak davranışın- deneyimin açıklaması tam olduğuna göre epifenomenaldir.” (s.190)

Kitabın bu bölümünde son derece vurucu olduğunu ifade ettiği dikkat çekici bir epifenomenalizm eleştirisini nasıl karşıladığından bahsediyor yazar; “Epifenomenalizm doğruysa söylenemez, söyleniyorsa doğru olamaz.” Burada altı çizilen şey şu; “epifenomenal doğadaki fenomenal deneyimlerden nasıl oluyor da beynin nöroenformatik düzeyde haberi olabiliyor ve üstüne üstlük bir de fenomenoloji yapabiliyor?” Bu eleştirileri karşılayıcı iki argüman öne sürüyor yazar; korkuyorum, dişim ağrıyor, inanıyorum, ya da şurada kırmızı bir kâğıt görüyorum dediğimizde, beynin belli nöroenformatik durumlarından bahsediyoruz ama ağzımızdan çıkanı kulağımız yanlış anlıyor ve biz fenomenal dünyamızda bilindik fenomenal anlam ve niteliği (qualia) olan durumlardan bahsediyormuş yanılsamasını yaşıyoruz. Ontolojik özellik ikiliği’durumunun bir tezahürü olarak kavranması gereken bu problemi daha anlaşılır kılmak için yazar yeni bir tez öneriyor; “ontolojik nöro/fenomenal özdeşlik tezi.” Karşılamanın daha zor olduğunu itiraf ettiği “Nasıl oluyor da beyin fenomenoloji yapabiliyor?” eleştirisini de yeni bir argümanla yanıtlıyor; “epifenomenalizm söylemez.” İlk başta ne anlama geldiği zor anlaşılsa da şunu öne sürüyor yazar: “Beyin fenomenal dünyadan habersiz şekilde fenomenoloji kuruyor, yani kendi nöroenformatik faaliyetlerine fenomen diyor beyin ve bu temelde kurduğu teori, fenomenal dünyamızda fenomenal içeriğini kazanıyor.” Ve sonra dönüp gerçekten fenomenal bir dünyamızın olduğunu görüyor ve hayrete düşüyoruz. Bu varsayımda mesele fenomenal deneyimleri yaşantılarken ya da dile getirirken ortaya çıkmıyor, mesele nasıl oluyor da epifenomenal doğadaki fenomenal deneyimlerimizi bilebiliyoruz noktasında düğümleniyor. İyi ama sahiden de fenomenlerden nasıl haberdar olabiliyoruz. Yazar bence de gerçekten problemli olan bu noktayı aşmak için ontolojik nöro/fenomenal özdeşlik tezine başvurarak değiştirilmiş bir Penfield düşünce deneyi kurguluyor (s.247- 248). Bu düşünce deneyiyle fenomenal deneyimleri nasıl olup da bilebildiğimizi ikna edici bir şekilde aydınlattığı söylenebilir mi emin değilim. Yazar da zaten bunu kabul ediyor ve bu örneklerin her ne kadar belli bir sezgi geliştirmeye yardımcı olsa da ontolojik nöro/fenomenal özdeşlik tezinin insan muhayyilesinin kavrayış sınırları dışında kaldığı kanısında olduğunu ifade ediyor. (s.249) Yazar akabinde, “peki ama” diyor, “ontolojik nöro/fenomenal özdeşlik tezi doğruysa, nasıl oluyor da tüm çeşitliliği ile fenomenal deneyimlerim ve beynimdeki bazı nöral faaliyetler ontolojik olarak aynı olabiliyor,” ardından ekliyor: “Fiziksel özelliklerin, fenomenal yaşantılarla aynı fiziksel uzay-zaman süreklisinde yer alması gerekmez. Yani fenomenal özellikler fiziksel olmadığından, fizik-kimya bilimi sorunsalında ele alındıklarında, beynin ilgili nöral faaliyetleri ile aynı uzay-zaman koordinatlarında olduklarını kabul etmemizi fiziksel olarak zorunlu kılan bir durum yoktur. Demek ki varlığın ontolojik yapısı fizik-kimya biliminin tanımladığı tarzda değildir.” (s.253)

Burada belki üzerinde durulması gereken bir nokta var. Kitapta; “Doğada fiziksel olarak etkili olmayan varlık tarzlarını yasaklayan bilinen bir doğa yasası yoktur” (s.245) olarak geçen ifade yanlış anlaşılmaya müsait. Yazarın bu ifadelerle ne demek istediğini sezdiğimden şunu dile getirme ihtiyacı hissettim. Yazar kitabın bir yerinde (s.130) “zayıf fizikalist” ilkeyi benimsediğini yazıyor. Bununla evrendeki çoğu (belki hepsi) olayın fizik bilimi tarafından ele alınabilir olmakla birlikte, bu olayların başka epistemik düzeylerde ortaya çıkan tüm özelliklerinin fizik bilimi tarafından açıklanabileceği tezini dayanaksız bulduğunu kastediyor. Ve çalışma ilkesi olarak “Doğadaki (evrendeki) olaylarla ilgili hiçbir açıklama fiziksel açıklama ile çelişemez” (s.130) ilkesini benimsediğini ifade ediyor. Aslında bu yaklaşım filozof Daniel Dennett’in “açgözlü indirgemecilik” olarak tanımladığı, indirgemeciliğin bir türüne karşı çıkışın başka şekilde ifadesi olarak okunabilir. Fakat yine de “Doğada fiziksel olarak etkili olmayan varlık tarzlarını yasaklayan bilinen bir doğa yasası yoktur” ifadesi biraz totolojik bir tını taşıyor ve vermek istediği mesajı tam iletemiyor. Yine yanlış anlaşılmaya müsait başka bir ifade olan “Bu kozmik armoninin bir anlamı olmalı” cümlesi, kuantum mekaniğinin nüfuz edilemez doğasına işaret ediyor gibi görünüyor, yoksa bu kozmik armoninin arkasında, fiziksel açıklamayla çelişecek bir şeylere işaret ettiği algısına çıkacak yolları zaten kapamış bulunuyor.

Yazar fenomenal dünya varsayımı temelinde yeni bir beyin modeli öne sürüyor: “Deneyimleyen performatif bir öznenin kendisinin de bir deneyim olduğu, kurucu öznesi olmayan, dış dünyadan ayrı bir organizma temsili ve dış dünya temsilini kendi içinde kapalı, döngüsel* bir yapıda barındıran monadik-solipsist beyin modeli(N1‹ ›N3).” Bu modelin ana hatları şöyle özetlenebilir: “Biz kendilik olarak bildiğimiz şey de dahil olmak üzere deneyimlediğimiz hiçbir şeyle doğrudan tanışık olmadan, bunların nöroenformatik dildeki temsilleri ile ilişki içinde olabiliyoruz sadece. Kendi içine kapalı monadik-solipsist bir yapı olan beyin, zifiri karanlıktaki elektrik fırtınalarında,* içinde yanılsamalı 1.şahıs deneyiminin de olduğu koca bir fenomenal dünya inşa ediyor ve bu fenomenal dünya kendisini temsil eden nöral faaliyetlerle ontolojik olarak özdeş(ontolojik nörofenomenal özdeşlik tezi).”

Buradan yola çıkarak ben’ve kendilik deneyimlerinin de, öznel fenomenallik kompartımanında yer alan benimlik fenomenal deneyimlerinin, entegratif kolajının yanılsamalı bir deneyimi olduğunu öne sürebiliyoruz.

Tura’nın savunduğu fenomenal dünya kavramının teorize edilmesinde Avustralyalı filozof David Chalmers etkisini ve onun varsayımlarıyla bir diyalogu görmemek zor. Bunun böyle olmaması da imkânsız, çünkü Chalmers bu alanda etkili bir zihin felsefecisi ve fenomenoloji üzerine en çok kafa yoran filozoflardan biri.

Ontolojik özellik ikiliği olarak ifade ettiği argümanın kitabın başlarında kendisinin de üzerinde durduğu Donald Davidson’ın “property dualism” kavramı ile yakın benzerliği olduğunu görüyoruz. Davidson’ın “anomalous monism” olarak adlandırdığı argümanda, fiziksel düzeyde doğa yasalarına tabi olmakla birlikte, bu düzeyde ifade edilemeyen ve fenomenal dünyamızda sebep- gerekçe veren açıklamalar şeklinde işlevsellik kazanmış fenomenlerin, o hâlde bir bakıma doğa yasalarından bağımsız işlevsellik gösterebilecekleri ve insanın özgürlük alanı olarak görülebileceği savunuluyor. Tura, Davidson’la bu noktada ayrılıyor. Böyle bir özgürlük alanı olamaz Tura’ya göre. Bu konuda haklı da olabilir, çünkü bunu zımnen de olsa kabul ederek, bir yandan da ontolojik nöro/fenomenal özdeşlik tezini savunmak zorlaşır.

Saffet Murat Tura’nın bu ülkenin pek de tanışık olmadığı zihin felsefesi alanında, geniş perspektifli bir bakışa sahip ve literatüre hâkim az sayıda insan içinde en dikkate değer kitaplar ve fikirler üreten kişi olduğu sanırım yadsınamaz olmakla birlikte, bence işin en önemli kısmı bu değil. Daha önemli olan şey, Türkçede benzerleri ile pek karşılaşmadığımız, yanlış sayılmazsa sesli düşünce olarak adlandırılabilecek bir düşünce sistematiği ve yazma üslubu ile okur karşısına çıkıp, bu alanın en çetrefilli kavram ve argümanlarını, sistematize edilmiş bir çözümlemeye tabi tutması, yeni varsayım ve hipotezler eşliğinde kendi düşüncelerini ortaya koymasıdır. Bu tarz bir yazım tekniği de sanırım bu zorluktaki konuların anlaşılabilirliğine önemli ölçüde katkı yapmaktadır. Sadece bu yönüyle bile ele alınsa, bu kısır düşünce ortamında, ufuk açıcı, önemli bir iş çıkarmaktadır Saffet Murat Tura.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.