ISBN13 978-975-342-656-5
13x19,5 cm, 224 s.
KAMPANYADA
Liste fiyatı: 28.00 TL
İndirimli fiyatı: 16.80 TL
İndirim oranı: %40
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Per Petterson diğer kitapları
Lanet Olsun Zaman Nehrine, 2012
Reddediyorum, 2013
AYIN ARMAĞANIAYIN ARMAĞANI
Ajanda 2020 / Yâ Kebikeç!
1. Basım
Liste Fiyatı: 9.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
At Çalmaya Gidiyoruz
Özgün adı: Ut og stjæle hester
Çeviri: Deniz Canefe
Kapak İllüstrasyonu: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2008
4. Basım: Şubat 2019

2007 International IMPAC Dublin Literary Award

"İnsanlar onlara bir şeyler anlatmanızdan hoşlanıyorlar, mütevazı ve güven veren bir ses tonuyla yeterince şey anlatırsanız sizi tanıdıklarını sanıyorlar, ama aslında tanımıyorlar, sizin hakkınızda bir şeyler öğreniyorlar sadece, çünkü öğrendikleri şeyler olgular, –duygular değil; herhangi bir şey hakkında ne düşündüğünüzü, başınıza gelenlerin ve verdiğiniz kararların sizi nasıl siz yaptığını bilmiyorlar. Onların yaptıkları şey kendi duyguları, düşünceleri ve tahminleriyle boşlukları doldurmak, sizinle çok az ilgisi olan yepyeni bir yaşam yaratmak, böylece artık güvendesiniz."

Trond 67 yaşında kenti arkasında bırakıp Norveç ormanlarında inzivaya çekilir. Taşra hayatı güzeldir ama daha on beş yaşındayken hayatını alt üst eden olaylar tesadüf eseri yeniden zihnine hücum eder. Artık sandıktaki sırların bir bir ortaya dökülme vakti gelmiştir.

At Çalmaya Gidiyoruz, çok güzel ve etkileyici bir roman. Çevrildiği bütün dillerde de çok beğenildi ve iyi eleştiriler aldı. New York Times gazetesinin yıl sonlarında yaptığı, ABD'de yayımlanan yılın en iyi edebiyat yapıtları listesinde, 2007 yılında ilk sıradaydı.

OKUMA PARÇASI

Üçüncü Bölüm’den, s. 38-40.

Babam ve ben iki hafta önce Oslo'dan trene binmiştik, sonra Elverum'da trenden inip saatlerce otobüs yolculuğu yaparak buraya gelmiştik. Otobüs benim hiç anlamadığım bir düzene göre mola veriyordu, ama en azından sık sık durduğunu biliyordum, kimi zamanlar sıcak koltukta, güneşin altında pişerek uyuyordum, yeniden uyanıp camdan dışarı baktığımda bir milim bile ilerlememişiz gibi görünüyordu, çünkü manzara ben uyumadan öncekinin aynısıydı: iki yandaki tarlalar arasından kıvrılarak uzanan çakıllı bir yol; beyaz boyalı ahırları, kırmızı boyalı samanlıklarıyla irili ufaklı çiftlik evleri; yola kadar inen dikenli tellerin arkasındaki otların üzerine uzanmış, güneşin altında gözlerini kısarak geviş getiren, neredeyse hepsi kahverengi, birkaç tanesi de beyaz üzerine kahverengi ya da siyah benekli inekler; çiftliklerin arkasında orman ve hiç değişmediğinden emin olduğum bir yamacın üzerindeki maviliğin içinde bulutlar.

Bu yolculuk hemen hemen bütün gün sürdü, ama en tuhaf yanı hiç canımın sıkılmamasıydı. Gözkapaklarım ısınıp ağırlaşana kadar camdan dışarıyı seyretmek hoşuma gidiyordu, uykuya dalıyor, yeniden uyanıyor, belki bin birinci kez camdan dışarıyı seyrediyordum ya da arkamı dönüp bütün yolculuk boyunca teknikle, ev yapımıyla, makinalarla ya da motorlarla ilgili bir kitaba burnunu gömüp oturan babama bakıyordum, bu tür şeylere müthiş bir düşkünlüğü vardı. Ben baktığımda kafasını kaldırıp bana bakıyor, başını sallayarak gülümsüyordu, ben de ona gülümsüyordum, sonra yeniden kitabına gömülüyordu. Sonra bir kez daha uykuya dalıp sıcak, yumuşak şeylere dair rüyalar görüyordum; son kez uyandığımda babam omzumu sarsıyordu.

"Selam şef," dediğinde gözlerimi açıp çevreme bakındım. Otobüs durmuş, motoru susmuştu, dükkânın önündeki büyük huş ağacının gölgesindeydik. Irmağın üzerindeki köprüye giden yolu, tam orada daralıp köpürerek akan ırmağı ve ağaçların tepesinde parlayan alçalmış güneşi gördüm. Şimdi son kez dışarı çıkacaktık. Burası son duraktı. Daha öteye gitmek olanaksızdı, geri kalanını yürümek zorundaydık, beni Norveç'te gidilebilecek en uzak yere kadar getirmiş olmanın tam babama göre bir davranış olduğunu düşündüm; niçin özellikle buraya geldiğimiz konusunda hiçbir şey sormadım, çünkü sanki beni bir sınava sokmuş gibiydi ve benim de buna hiç itirazım yoktu. Babama güveniyordum.

Otobüsün arkasındaki bagajdan torbalarımızı ve aletlerimizi aldık, köprüye doğru yürümeye başladık. Köprünün tam ortasında durup aşağıda hızla akan yeşilimtrak suları seyrettik, olta kamışlarını sımsıkı tutup yeni yapılmış tahta korkuluğa vurduk, ırmağa tükürdük ve babam seslendi:

"Sen bekle bakalım Jakob!"

Bütün balıklara Jakob derdi; ister evimizde, tuzlu Oslo fiyordunda olsun, ister burada, İsveç sınırını geçip bir yarım daire çizerek bu köyün içinden geçtikten sonra birkaç mil güneyde İsveç'e geri dönen ırmağın başında olsun, korkuluktan yarı beline kadar sarkar, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle yumruğunu derinlere doğru sallayarak, "Sen bekle bakalım Jakob, şimdi gelip seni yakalayacağız," derdi. Bir yıl önce köpürerek akan sulara gözlerini dikip baktığımı, suyun gerçekten İsveçli olduğunu, sınırın bu yanında yalnızca geçici olarak bulunduğunu görmenin, anlamanın ya da tatmanın bir yolu olup olmadığını merak ettiğimi hatırlıyordum. Ama ben o zamanlar çok daha küçüktüm, dünyayı çok az tanıyordum, zaten yalnızca öylesine bir düşünceydi bu. Babam ve ben köprüde durmuş birbirimize bakarak gülümsüyorduk ve en azından ben beklenti hissinin göğsüme yayıldığını duyumsuyordum.

"Nasıl gidiyor?" diye sormuştu.

"İyi," derken elimde olmadan gülmüştüm.
(…)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Aysel Sağır, "Savaş hakkında konuşulmazsa...", Radikal Kitap Eki, 11 Nisan 2008

Norveçli yazar Per Petterson'ın kendi ülkesinin kültürel, sosyal tarihinden ve İkinci Dünya Savaşı'ndan izler taşıyan At Çalmaya Gidiyoruz, 'yitirilmiş cennete' yakılan bir ağıta benziyor. Çocuk aklıyla çözülemeyen sırların gömüldükleri zihnin derinliklerinden epey zaman sonra sahipleriyle yüzleşmesi temasını da içeren kitap, okuyucunun sezgi gücüne hitap etmiş daha çok. Zira, geçmişte kalmış olayların sisli görünümünü altında yatan gerçekleri çok açık etmeyip, onlarla ilgili ipuçları vermiş yazar.

Artık altmış yedi yaşında olan Trond, geçmişini ardında bırakıp, Norveç ormanlarında bir kulübede köpeği Lyra'yla birlikte yaşamayı tercih etmiştir. Yaşamayı seçtiği ormanda elli yıl önce babasıyla bir süreliğine birlikte olduğu çiftlik yaşamı arasında gidip gelen Trond'un tercih ettiği yaşam şekli, ilk gençlik döneminin en mutlu kesitiyle yeniden buluşmak, o dönemde yaşadıklarını gözden geçirmek için gibidir adeta. Ve öyle de yapar...

Trond'un bırakıp geldiği kentteki yaşamı hakkında hiçbir şey bilmeyiz. Bildiğimiz, yetişkinlik ve olgunluk döneminin kente ait epeyce uzun bir dönemini kapsayan yaşamında iki kez evlendiği, ikinci karısını ise ormana yerleşmeden kısa bir süre önce trafik kazasında yitirdiğidir. Ama Trond'un anlatımlarından yitirme travmasını asıl elli yıl önce yaşadığını anlarız. Babasıyla yaşadığı orman çiftliğinde komşu oldukları ailenin oğlu yaşıtı Jon tarafından bir akşam "hadi at çalmaya gidiyoruz" teklifiyle ayartılıp, maceralı bir oyuna girişen Trond'un, Jon'la yaşadığı deneyimden sonra babası ve çevresiyle ilgili bakışı da değişecektir. Zengin çiftlik sahibi Barkald'ın çifliğine gizlice girip atlarına binen iki kafadar, ormandaki bir ağaca birlikte tırmandıklarında, bir kuş yuvası göreceklerdir. Ancak Jon, kuş yuvasını un ufak edecek ve beraberinde de tavırları değişecektir. Bu olaydan sonra Jon, Trond'la hiç konuşmadan, onu kayıkla ırmağın karşı kıyısındaki kulübesine bırakır.

Ezilen kuş yuvası

Felaketlerse sökün edercesine gelmeye başlar. Jon'un on yaşlarında ikiz erkek kardeşlerinden biri Jon'un açık, ortada bıraktığı tüfekle oynarken diğer ikizini vurur. Bütün yaşananlar Trond'un belleğinde daha sonra çözmek zorunda kalacağı düğümler oluşturacaktır.

Jon'un ezdiği kuş yuvasının ardında Trond'un babasıyla, Jon'un annesinin arasındaki ilişki mi yatmaktadır? Tıpkı Trond gibi biz de olayları birbiriyle bağladığımızda bir kanıya varırız. Ancak, güçlü, çalışkan ve çiftlikte oğluyla yaşamaktan mutlu bir baba portresi görüntüdür sadece. Trond'un babasının arkadaşı Franz sayesinde, babasıyla ilgili gerçeklere biraz yaklaştığına tanık oluruz: "Dönüp baktığımda Franz'ın kolundaki kızıl yıldızı gördüm. Güneşte parlıyor, parmaklarını hareket ettirdiğinde ya da yumruğunu sıktığında bir bayrağın ortasındaki yıldız gibi dalgalanıyordu. Franz sık sık yumruğunu sıkıyordu. Herhalde komünistti. Orman işçilerinin çoğu öyleydi ve babam haklı olduklarını söylemişti. Yalnızca Franz babamın aslında bu yeri ne için kullanacağını biliyordu. İkisi birbirlerini daha önceden tanıyorlardı, ama o gün babam onun merdivenlerini çıkıp kapısını çalarak önceden anlaştıkları o sözleri söyleyene kadar karşılaşmamışlardı. 'Geliyor musun? At çalmaya gidiyoruz.'"

Bir çocuğun olaylara anlam veremeyen zihniyle yetişkin insanın netleşmiş bakışıyla aydınlanan atmosfer oluşur. Sıradan çiftlik yaşamının gerekleri yerine getiriliyor gibi görünmektedir sadece. Zengin çiftlik sahibi Barkald olmak üzere, Jon'un annesini de, Franz da, Almanlara karşı direniş hareketi içerisinde olan kahramanlardır aslında. Ancak, biz bunu yine Trond'un duygularından bağımsız şahit olduğu ve anlam veremediği olayları tekrar ele alışı sayesinde anlarız. "Gözümün önüne getirebiliyorum. Üç kişilik Alman motosikleti karları yeni kürenmiş ana yolda sakin sakin ilerliyor, sonra hiç neden yokken tam da o eve doğru bir dönüş yapıyor, hiç kimse motosikleti sürenin aslında ne istediğini anlayamadı bir türlü...Arkalarındaki tepede motosiklet durmuş, soluk soluğa bir hayvan gibi tıkırdıyordu., makinalı tüfeklerini omuzlarından aldıklarını gören babam seslendi..."

Devamını görmek için bkz.

Güzella Bayındır, "At Çalmaya Gidiyoruz. Geliyor musun?", kitapeki.com, 17 Şubat 2017

Bir kitap kurdunun başına gelebilecek en kötü şeylerden biri okunmak üzere alınan kitaplarının bir daha asla kitaplıktaki yerlerine dönmemesidir. Oysa ödünç aldığı kitapları iade ettiği poşetin içine ‘senin kitaplar doğurdu’ diye not yazıp, yeni kitaplarla teslim eden arkadaşım var benim, ne güzel ve ne büyük incelik. Üstüne üstlük ‘yavru’ kitaplar aklımı yerinden oynatan cinsten. Daha ne olsun.

Bunların arasında yer alan iki kitap günlerdir aklımı kurcalıyor. İlki Güney Koreli yazar Han Kang’ın Vejetaryen adlı romanı–ki o başka bir metnin konusu olsun-, diğeri ise Per Petterson’un At Çalmaya Gidiyoruz’ u.

“Ne zaman acıtacağına sen kendin karar verirsin”

Per Petterson’un 2003 yılında kaleme aldığı ve Deniz Can Efe’nin Türkçe’ye kazandırdığı At Çalmaya Gidiyoruz’un 2015’te yapılan ikinci baskısı elimdeki. Yazar bu romanıyla tüm dünyada haklı bir üne kavuşmuş ve ülkesinde önemli ödüller kazanmış.

Norveç doğumlu Per Petterson’un Türkçe’ ye çevrilmiş iki kitabı daha bulunuyor. Yazarın, Lanet Olsun Zaman Nehrine ve Reddediyorum romanları da yine Metis Yayınları tarafından yayımlanmış.

“Bu yerle ilgili planım çok basit. Yaşadığım en son yer olacak. Bunun ne kadar süreceği üzerine kafa yormadım. Burada günübirlik yaşıyorum.”

Romanın kahramanı Trond, 70 yaşına merdiven dayamış ve Norveç’in orman köylerinden birinde inzivaya çekilmiştir. Milenyuma bir kala, köpeği Lyra’ya birlikte ahşap bir kulübede, yaşamını sürdürecek kadar teknoloji ve gereken kadar sosyallikle yaşamakta. Kimdir? Neden orayı seçmiştir? Yeni birileriyle tanışacak mı? gibi sorular sordurarak başlayan roman, soruların bir kısmının yanıtlandığı, bir kısmının ise okuyanın hayal gücüne bırakıldığı bir akışla gelişir ve sonuçlanır.

Trond’un babasıyla birlikte geçirdiği 1948 yazının kimi ayrıntılarını romanın ilerleyen sayfalarında açıklığa kavuşturan Petterson, kurgusal olarak farklı bir yol denemiş ve bunda çok başarılı olmuş. Aslında her birinden birer roman çıkacak kadar oylumlu öyküyü, dingin bir atmosferle, iri iri laflara ihtiyaç duymadan anlatmış.

Romanın kurgusunu ikili zamanla örmüş yazar. Geriye dönüşlerle anlatılanlar, şimdiki zamanda anlatılan hikâyeyle birbirini tamamlıyor. Kurguda kullanılan teknik kolayca kafa karışıklığına neden olabilecekken, sanırım edebi eserin usta işi oluşu burada ortaya çıkıyor ve okuyucuda böylesi bir sıkıntıya neden olmuyor. En azından kendim için bunu rahatça söyleyebilirim.

Geriye dönüşlerle anlatılan zaman dilimi her ne kadar Trond’un 15 yaşı olsa da anlatılan aslında babanın hikâyesi. 1948 yazında anlatılanla 1942’de başlayan Nazi İşgaline direniş hikâyesi, roman boyunca geçen kimi kahramanların direniş üyeleri olmaları, bu kişilerin babayla olan ilişkileri hikâyenin önemli unsurları.

“Dönüp baktığımda Franz’ın kolundaki kızıl yıldızı gördüm. Güneşte parlıyor, parmaklarını hareket ettirdiğinde ya da yumruğunu sıktığında bir bayrağın ortasındaki yıldız gibi dalgalanıyordu. Franz sık sık yumruğunu sıkıyordu. Herhalde komünistti. Orman işçilerinin çoğu öyleydi ve babam haklı olduklarını söylemişti. … o gün babam onun merdivenlerini çıkıp kapısını çalarak önceden anlaştıkları o sözleri söyleyene kadar karşılaşmamışlardı. ‘Geliyor musun? At çalmaya gidiyoruz.'”

Babasıyla geçirdiği o yazdan sonraki elli yılına dair Trond’un hayatında yer alan hemen hiçbir şey yok At Çalmaya Gidiyoruz’ da. Babanın Trond’u onunla dönmeyeceğini bildiği halde o orman köyüne neden sürüklediği, hakkındaki bilgileri neden başkasına anlattırdığı, Trond kente döndükten sonraki yaşantısı soru işareti olarak kalıyor.

Romanın asıl kahramanının ve hesaplaşılanın baba olması yönünden baktığımızdaysa sorular hükmünü yitiriyor, romanın sizi neden bu kadar etkilediğini anlıyorsunuz.

Geliyor musunuz? At çalmaya gidiyoruz.

Devamını görmek için bkz.

Sibel Yılmaz, "Norveç Ormanlarında İki Münzevi", oggito.com, 30 Ağustos 2017

Şehir yaşamından ve onu sarıp sarmalayan ilişkiler ağından bunalan kahramanımız; kendisini ve hayattan beklentilerini sorgulamaya girişir. Anlam arayışının ya da varoluş sıkıntısının neden olduğu bu sorgulama neticesinde nihayet bir gün her şeyi ardında bırakır ve doğada inzivaya çekilerek özgürlüğüne kavuşur. Birçok edebiyat eserinin ve sinema filminin hikâyesi bu şekilde özetlenebilir. Edebiyatta “doğaya dönüş” fikrinin işlenmeye başlaması oldukça eskiye dayanır. Jean-Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi (1762) eserinde dile getirdiği görüşler, bu fikrin düşünürler arasında yaygınlaşmasını sağlar.1 Rousseau, insanların toplum düzenine geçmeden önce yaşadıkları dönemi “doğal durum” olarak adlandırır. İş bölümü ve mülkiyetin ortaya çıkmasıyla doğal durumun bozulduğunu söyleyen Rousseau, medeniyetin insanı özünden uzaklaştırdığını düşünür. Öze dönmek içinse doğaya dönüşü salık verir. Özellikle romantizmi benimseyen yazarların eserlerinde bu görüşten hareketle doğaya dönüş teması sıkça işlenir.

Günümüze geldiğimizde de birçok romanda çeşitli nedenlerle şehri bırakıp doğada yaşamaya karar veren insanların hikâyelerinin anlatıldığını görüyoruz. Örneğin Norveç edebiyatının son yıllarda birçok ülkede okunan ve beğeni kazanan iki yazarı Per Petterson ve Erlend Loe, At Çalmaya Gidiyoruz ve Doppler isimli romanlarında bu izleğin izini sürüyor. Türkiye’de ilk kez 2008 yılında yayımlanan At Çalmaya Gidiyoruz’da romanın başkişisi Trond, karısını kaybedince 67 yaşında şehri terk edip Norveç ormanlarında yaşamaya başlar. Göl kenarında küçük bir eve taşınır ve evinin bütün işleriyle kendisi ilgilenir. Olay örgüsü, Trond’un yeni yaşamından kesitlerin betimlenmesiyle açılır ve olay örgüsü ilerledikçe Trond’un yeni yaşamı kadar ilk gençliğinde başından geçen önemli olaylar da gün yüzüne çıkar. Böylece iki yönlü bir zaman akışıyla şimdi ve geçmiş arasında gidip gelir yazar. Öyle ki geçmiş ve şimdi, zaman zaman birbirinin içine girer ve zaman kavramı şeffaflaşır. 1948 yılına, yani Trond’un 15 yaşında olduğu döneme geri dönüldüğünde babasıyla olan ilişkisi anlatılır. Trond ve babası 1948 yazını Norveç-İsveç sınırındaki bir köyde geçirir ve burada yaşadıkları Trond’un bütün hayatını ve hatta 67 yaşında doğaya kaçma kararı almasını etkileyen önemli gelişmelere sahne olur. Romanda ismi verilmeyen baba, Alman işgaline karşı çıkan direnişçiler arasında yer alır. 1942’de Norveç’in Nazi işgalinde olduğu dönemde İsveç sınırına bilgi ve belge taşıyan babanın, kendi ailesinden bile sakladığı başka bir hayatı vardır. Romanda geriye dönüşlerle birlikte babanın hayatı anlatıldıkça baba-oğul ilişkisi derinleşir. At Çalmaya Gidiyoruz, doğaya dönüş romanı olduğu kadar baba-oğul arasındaki sevgi bağını duygusal ve hüzünlü bir tonda işleyen bir roman olarak da dikkat çeker. Trond’un 15 ve 67 yaşları arasındaki dönem ise oldukça siliktir. Petterson, Trond’un hayatının bu dönemine dair bilgi vermez. Yalnızca iki kez evlendiği ve iki çocuk sahibi olduğunu, Charles Dickens okumayı sevdiğini söylemekle yetinir. 2016’nın başında Türkçeye çevrilen Doppler romanında (novella da denebilir) ise orta yaşlarını süren, iyi bir eş ve aile babası olan Andreas Doppler’in ormanda yaşamaya başlamasıyla gelişen olaylar anlatılır. Doppler, bir gün ormanda bisikletten düşer ve ani bir kararla ormanda yaşaması gerektiğini düşünür. Ormanda olmak artık bir zorunluluktur onun için. Olay örgüsü, kasım ve mayıs ayları arasını kapsasa da Doppler, yaklaşık bir yılını Oslo’ya yakın bir ormanda kurduğu çadırda geçirir. Buraya gizlenerek bütün insanlardan ve toplum kurallarından uzaklaşmaya çalışır. Hatta iki çocuğunu ve karısını bile görmek istemez. Ancak ihtiyaçlarını karşılamak üzere zaman zaman şehre iner. Kendini avcı-toplayıcı olarak tanımlar. Karnını doyurmak için geyik avlar. İhtiyaç duyduğu diğer şeyleri almak içinse geyik etini bunlarla takas eder. Ekonomide takas sisteminin geri gelmesi gerektiğini düşünür. Para kullanmayı bırakır.

Doppler romanı, mizahi ve ironik bir dille yazılır. Doppler’in iç konuşmalarında argo kullanımına rastlanır. Erlend Loe, satır aralarında küçük burjuva yaşamına dair sert eleştiriler getirir, ama bunu eserin tamamına yayılan alaycı bir tavırla yapar. Sahte ilişkilerden, çıkara dayanan dostluklardan, mutlak başarıyı merkeze alan eğitim ve iş yaşamından dem vurur. Büyük şehirlerde yaşayan insanların tüketime endeksli yaşam biçiminin gereksizliğini göstermeye çalışır. Ona göre süpermarketlere bağımlı, ihtiyaç duyulandan fazlasını satın alan şehir insanı; gereksiz bir gayret içindedir. Zaman içinde Doppler’in kamp kurduğu alana ondan etkilenerek ormana yerleşmeye karar veren başkaları da gelmeye başlar ve orman gittikçe kalabalıklaşır. Bunlardan biri olan “sağcı adam”, Doppler’e göre düzenin koruyucusudur. Doppler, onun anlam arayışını oldukça yüzeysel bulur. Ancak ormanın sahibi olmadığı için insanların buraya gelmelerini engelleyemeyeceğini düşünür. Ormanda doğanın kuralları geçerlidir, toplumsal yaşamı düzenlemek için koyulan kurallar değil. “Ben orman olmak üzereyim, ormanın ta kendisiyim” (s. 104) diyen Doppler, sonunda oradan uzaklaşmaya karar verir; ancak arayışını sürdürecektir. İki Norveçli yazar birbirlerinden etkilenmiş midir bilinmez; ama iki eser arasında çeşitli ortak noktalar olduğu görülür. Örneğin Hem Doppler hem de Trond, ormanın sessizliğinde kendilerini dinlerken yaşama dair bir sorgulama sürecine girerler, neden arayış içinde olduklarını anlamaya çalışırlar. “Bence yaşamlarımızı biz kendimiz yaratıyoruz, en azından ben kendi yaşamımı yarattım, ne kadar değerli bir yaşamdır bilemem, bütün sorumluluğu da yalnızca kendi üzerime alıyorum” (s. 61-62) diyen Trond, son kertede eylemlerinden memnun olduğunu hissettirir okura. Dopper’in arayışı ise Trond’unkinden daha farklıdır. Trond geçmişten kopabilmek için inzivaya çekilirken o, topluma ve düzene karşıdır. Dolayısıyla At Çalmaya Gidiyoruz, daha kişisel bir hikâyedir. Doppler ise bir yanıyla kapitalizm eleştirisi olarak da okunabilir. Her iki romanda da kahramanlarımızın babalarıyla olan ilişkileri öne çıkar. Trond, büyük bir hayranlık duyduğu babasının hayatına dair yeni şeyler keşfettikçe onunla giriştiği yüzleşme de derinleşir. “Babam öldü” cümlesiyle açılan Doppler’de ise kahramanımız, babasını aslında hiç tanımadığını düşünür. Annelerin ise bu hikâyelerde pek önemli bir yerleri yoktur. İki eserde de kahramanlarımız, kendi kendilerine yettiklerini düşünüp başkalarıyla iletişimi minimum düzeye indirger. Trond’un yoldaşı Lyra isimli bir köpek iken Doppler, avladığı bir geyiğin yavrusuyla yaşamaya başlar ve ona Bongo ismini verir. Bongo, zamanla onun en yakın dostu olur. İnsanlarla konuşmaktansa Bongo’yla konuşmayı yeğler. İnsanları sevmediğini ve onlarla karşılaşmak istemediğini söyler sürekli: “İnsanlardan hoşlanmıyorum. Yaptıklarından hoşlanmıyorum. Temsil ettiklerinden hoşlanmıyorum. Söylediklerinden hoşlanmıyorum.” (s. 24) Doppler’de de At Çalmaya Gidiyoruz’da olduğu gibi II. Dünya Savaşı’na değinilir. Doppler’in şehre indiğinde kilerinden yiyecek aşırdığı; ancak sonradan dost olduğu Düsseldorf adlı kişinin babası bir Alman askeridir. Arden Saldırısı sırasında babasını kaybeden ve onu tanımadan büyüyen Düsseldorf, onun anısını yaşatmak için maket yapar. İki eserde de Norveç tarihinde önemli bir yeri olan II. Dünya Savaşı’ndan söz edilmesi savaşın Norveçli yazarları ne denli etkilediğini de gösterir. Doğaya dönüş fikrinin ele alındığı Doppler ve At Çalmaya Gidiyoruz romanlarının Avrupa’da en yüksek refah düzeyine sahip ülkelerden biri olan Norveç’te yaşayan yazarların elinden çıkması düşündürücü. Demek ki insanlar iyi şartlar altında yaşarken, gelişmiş sosyal haklara sahipken, gelecek kaygısı taşımazken de kendilerinden memnun olmayabilir ve farklı arayışlar içine girebilir. Erlend Loe’nin “gerçek dünyanın önemsiz bir banliyösü” (s. 116) olarak tanımladığı Norveç’teki yaşam koşulları iki kitap üzerinden gözlemlenebilir. Loe’nin kendi ülkesine dair eleştirel bir tavır takındığı görülür. Doppler ve At Çalmaya Gidiyoruz, bizi kendi yaşam biçimimiz, gereksiz yere tükettiklerimiz ve satın aldıklarımız, doğa karşısındaki tavrımız hakkında düşünmeye iter. Belki de sonunda ulaştığımız gerçek, –Doppler’in birçok kez vurguladığı gibi–yaşamın anlamını tüm toplumsal kabullerin ötesinde çok daha derinlerde bir yerde aramak gerektiğidir.

Devamını görmek için bkz.

Dilek Karaaslan, "Geri Dönüşler, Kırılmalar, Yüzleşmeler...", oggito.com, 15 Temmuz 2019

1952'de Oslo'da dünyaya gelen Petterson, kütüphanecilik eğitimi alır. Önceleri bir süre kitapçılık, çevirmenlik ve edebiyat eleştirmenliği yapar. 1987’de öykülerden oluşan ilk kitabı yayımlanır. At Çalmaya Gidiyoruz ile yazar, hem Norveç Kitapçılar Ödülü'nü hem de Norveç Edebiyat Eleştirmenleri Ödülü'ne değer görülür. Romanı İngilizceye çevrildikten sonra dünya çapında ün kazanır. Lanet Olsun Zaman Nehrine adlı romanı ise Kuzey Ülkeleri Konseyi edebiyat ödülünü alır.

Per Petterson’un ülkemizdeki kitapları, At Çalmaya Gidiyoruz, Deniz Canefe çevirisiyle ilk kez 2008 yılında, Lanet Olsun Zaman Nehrine Özde Duygu Gürkan çevirisiyle 2012 yılında, Reddediyorum ise Banu Gürsaler Syvertsen, tarafından çevrilerek 2013 yılında Metis Yayınları tarafından basılmıştır.

Mevsim sonbahar, kasım başları, Norveç’te, ülkenin doğu ucunda, ormanda bir gölün kıyısında, bir ev ya da kulübe. Göle dökülen, sadece sonbahar ve ilkbaharda coşkun akan bir ırmağın yakınında bir yerde, küçük bir kulübede başlıyor hikâyemiz. Hayatının kalanını bu ormanda, bu kulübede geçirmeye karar vermiş olan altmış yedi yaşındaki kahramanımız Tront T, köpeği Lyra ve anıları.

Yazar kitabın henüz ikinci sayfasında Tront’un yaşını sanırım özellikle belirtmiş ama hiç belirtmemiş bile olsaydı, biz bu girişten orta yaşları geçmiş bir kahramanın öyküsüne başladığımızı rahatlıkla hissedebilirdik. Hikâye boyunca fark edilen en önemli özeliklerden biri bu. Tüm duygular kelimelere yüklenmiş, en ince ayrıntılarına kadar anlık tepkiler, kırılmalar, duygular yakın plan bir film izlermiş gibi okuyarak hissedilebiliyor. Kahramanla özdeşleşmek değil ama, daha da iyisi, yazar kitabın ilk sayfasından itibaren empati duygumuzu ele geçiriyor diyebilirim.

Roman dili ve kurgusu açısından da oldukça etkileyici. Tront’un bugünü şimdiki zamandan ve birinci kişi ağzından aktarılırken, eskiye dönüşler, kırılmalar, anılar, olduğu gibi, geçmiş zaman dilinde anlatılıyor.

Tront, ikinci karısını bir trafik kazasında kaybettikten sonra, (yazar her ne kadar Tront’un kentteki yaşamı ile ilgili çok az bilgi veriyorsa da, ikinci karısının ölümünden sonra emekliye ayrıldığını bir paragrafta okuyoruz) geçmişte (İkinci Dünya Savaşı sırasında) babasıyla birlikte bir yaz geçirdiği Norveç ormanlarına geri dönmek her şeyi ardında bırakıp sessizliğe ve yalnızlığa sığınmak ister.

Aslında Tront’un geçmişte babasıyla birlikte geçirdiği o birkaç ay bütün yaşamının belirleyicisi olmuştur. Sonrasındaki kurduğu düzeni, kariyeri, her ne kadar çok sevse de ailesi, çocukları, yaşamının sonu için belirleyici olamayacaktır. Henüz on beş yaşındayken gittiği Norveç-İsveç sınırına yakın orman ve civarındaki bir köyde yaşayan Jon isminde bir çocukla kurduğu dostluk, onunla birlikte oynadıkları “at çalmaya gitme” oyunu her şeyi dönüştürecek, o köye geri dönerek yaşamı boyunca bulamadığı geçmişe ait soruların cevaplarını arayacaktır. Üstelik ormana döndükten bir süre sonra “at çalmaya gidiyoruz”un gerçekte ne anlama geldiğini hatırlayacak, öğrenecektir.

Altmış yedi yaşındaki Tront’un hiç kimseye haber vermeden, ilk evliliğinden olan çocuklarını –tıpkı babasının yaptığı gibi– geride bırakarak gizlice ormana yerleşmesiyle birlikte, ailesinden kalan anılar gitgide grileşip flulaşırken on beş yaşına ait o yaz, babasıyla geçirdiği aylar netleşmeye başlar. Ormana döner dönmez o yaza, bir daha hiç göremediği babasına dair geri dönüşler ve kırılmalar yaşamaya başlar. Anılar canlanır. Gerçekte niyeti geçmişle, ailesini terk eden babasıyla hesaplaşmak değil, geçmişinin kendisine sıkıntı veren, anlamlandıramadığı, netleştiremediği belli belirsiz anılarından kurtulmaktır.

Petterson bunları anlatırken, bir yandan da bizi kendi çocukluğumuzun, sıkıntı ve acı veren dönemleriyle, olumsuz duygularıyla, yaşamımızda iz bırakan unutmak istediğimiz anılarıyla yüzleştiriyor. Çocukluğumuzu düşündüğümüzde ister istemez hemen hepimizin zaman zaman hissettiği keder, üzüntü, mutsuzluk; yaşanan her şeyi yerli yerince anlamlandıramamak gibi duygularımız, hiçbir konuda söz sahibi olmadığımız, sadece kararların, olayların farklı şekilde gerçekleşmiş olmasını dilemekten öte elimizden bir şey gelmediği dönemlerimiz vardır. Sonrasındaysa her şeyi büyüklerin uygun gördüğü şekilde yaşar, olduğu gibi kabullenir, unutur, büyürüz. Ta ki bir gün gelip küçücük bir imgenin yaptığı zincir tetikleme etkisinin, önce bölük pörçük anıları ve nihayetinde her şeyi akıcı bir şekilde gün yüzüne çıkarmasına kadar.

Tront’un ormana geri dönüşü ve ardından çocukluk arkadaşı Jon’un kardeşi Lars ile karşılaşması da, onun kendi geçmişindeki zincirleme etkinin tetiklenmesine neden oluyor.

Tront, kulübeye yerleştikten sonra günler içinde kendi ritüelini belirler. Zamanı hem kıymetli hem az hem de ormanda çok yavaş aktığı için boldur. Amacı ormandan uzaklaşmadan, bir daha kente hiç dönmeden yaşamını sürdürebilmektir. Bunun için ağaçları budaması, kesmesi, yakacak odun hazırlaması, zorunlu onarımları yapması, yiyecek temin etmesi gereklidir. Aslında bu işleri başkasına yaptırabilecek imkânı olmasına rağmen, kendisi yapmak ister. Yiyeceği, suyu, yakacağı olduğu sürece, canı ne isterse; onarım yapacak, müzik dinleyecek, Dickens okuyacak, belki bomboş durup ormana bakacak, kalan zamanını keyfine göre değerlendirecektir. Bunu da şöyle açıklar: “Ama işlerin çoğunu kendim yapmaya çalışıyorum, yoksa her şey çabucak biterdi. Ne kadar zaman alacaksa o kadar alsın istiyorum. Artık zamanın benim için önemli olduğunu hissediyorum. Daha hızlı ya da yavaş geçsin diye değil yalnızca zaman olsun diye, içinde yaşadığım fiziksel olaylar ve etkinliklerle bölebildiğim bir şey olarak benim için belirginleşsin ve farkına varmadan geçip gitmesin diye.”

Tront’un hikâyesi bu şekilde, geri dönüşler, kırılmalar, yüzleşmeler, günümüze geri dönüşler ve babasının yeni hayatına dair öğrendikleriyle birlikte 1948 yazına dek sürüp gidiyor…

Romanın en etkileyici cümlesi ve kanımca ana fikri, ilki otuz birinci sayfada, öbürü romanın sonunda olmak üzere, iki kez vurgulanıyor. Otuz birinci sayfada Tront ve babası bir gün ısırgan otlarını biçerlerken Tront (kısa bir orak kullanmaktadır) birdenbire durur, babası neden durduğunu sorunca ısırgan otlarının ellerini acıttığını söyler. Babası, durur ona bakar ve, “Ne zaman acıtacağına sen kendin karar verirsin,” der. Ardından çıplak elle otları bitirene kadar biçmeye devam eder. Tront o kadar etkilenir ki, bu prensibi hayatı boyunca uygular. Hikâyenin sonu ise, Tront’un babasını bir daha göremeyeceğini kesinkes öğrendiği 1948 yazında annesiyle birlikte Karlstad’dan dönerken, avuçlarına batırdığı tırnaklarının acısını duymamak için kendi kendine söylediği aynı cümleyle biter.

“Canımızın ne zaman acıyacağına gerçekten kendimiz karar veririz.”

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova