ISBN13 978-605-316-107-3
13x19,5 cm, 344 s.
Liste fiyatı: 38.00 TL
İndirimli fiyatı: 30.40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Frans de Waal diğer kitapları
İçimizdeki Maymun, 2008
Bonobo ve Ateist, 2013
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Diğer kampanyalar için
 
Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki miyiz?
Özgün adı: Are We Smart Enough to Know How Smart Animals are?
Çeviri: Ahmet Burak Kaya
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2017
2. Basım: Aralık 2018

"İnsanlar neden hayvan zekâsını küçümsemeye bu kadar hevesli? Kendimiz söz konusuyken hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz becerileri hayvanlar söz konusu olduğunda sürekli reddediyoruz. Bunun ardında ne var? Diğer türlerin hangi zihinsel seviyede işlediğini bulmaya çalışırken, esas zorluk sadece hayvanlardan değil aynı zamanda bizim kendimizden de kaynaklanıyor. Hayvanların belli bir tür zekâya, özellikle de kendimizde takdir ettiğimiz türden bir zekâya sahip olup olmadıklarını sormadan önce üstesinden gelmemiz gereken, bu olasılığı düşünmemize bile karşı çıkan içsel direncimizdir."

Son yıllarda hayvanların bilme yetisi konusunda yapılan araştırmalar, insan zihnini hayvan zihninden çok ayrı, "özel" bir yere koyma eğilimimizi gözden geçirmemize neden oluyor. Ahtapotların alet kullandığını, daha iyi bir yiyecek geleceğini bildiklerinde karga ve kuzgunların önlerindeki yiyeceği yemeden dakikalarca bekleyebildiğini, şempanzelerin olağanüstü hafızalarıyla insanlara parmak ısırttığını gösteren bu araştırmalar hayvanların sandığımızdan çok daha zeki, yaratıcı ve kavrayışlı olduğuna işaret ediyor. Hayvanlarla ilgili çalışmalarda insanmerkezci yaklaşımın değişmesinde önemli bir rol oynayan Hollandalı primatolog Frans de Waal kargalar, yunuslar, papağanlar, koyunlar, eşekarıları, yarasalar, balinalar ve elbette primatlarla ilgili son araştırmalardan faydalanarak hayvan zekâsının gerçek boyutlarını keşfe çıkıyor. İnsanların en tepede olduğu bir bilişsel hiyerarşiyi reddeden de Waal, onun yerine insan dahil her hayvanın kendine özgü zekâ, yeti ve yetenekleriyle değerlendirilip takdir edildiği daha objektif bir model öneriyor.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Giriş
1 Sihirli Kuyular
2 İki Ekolün Hikâyesi
3 Bilişsel Dalgalar
4 Konuş Benimle
5 Her Şeyin Ölçüsü
6 Sosyal Beceriler
7 Zaman Gösterecek
8 Aynalar ve Kavanozlar
9 Evrimsel Biliş
Notlar
Kaynakça
Sözlükçe
Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 11-16

Bir aralık sabahı, günler gittikçe soğurken, dişi şempanze Franje’nin yatak odasındaki bütün samanları topladığını fark ettim. Koltuğunun altına aldıklarını (Hollanda’nın Arnhem kentinde bulunan Burgers Hayvanat Bahçesi’ndeki) büyük adaya götürdü. Bu davranışı beni şaşırtmıştı. Birincisi, ne Franje bunu daha önce yapmıştı ne de diğer şempanzelerin dışarıya saman taşıdığını görmüştük. İkincisi, eğer amacı bizim şüphelendiğimiz gibi gün boyunca sıcak kalmak olsaydı bile, saman toplama işini ısıtmalı binadaki sıcak ortamdayken yapmış olması hayret vericiydi. Soğuğa tepki vermekten ziyade, aslında hissetmediği bir hava sıcaklığı için hazırlanıyordu. En akla yatkın açıklama, bir önceki soğuk güne bakarak o gün beklenen havayı tahmin etmiş olmasıydı. Ne olursa olsun, daha sonrasında samandan yaptığı sıcacık yuvasında oğlu küçük Fons ile beraberdi.

Hayvanların hangi zihinsel seviyede işlediklerini merak etmekten bir türlü kendimi alamıyorum, her ne kadar tek bir hikâyenin sonuç çıkarmaya yetmeyeceğini pekâlâ bilsem de. Ama bu hikâyeler neler olup bittiğini anlamamızı sağlayacak gözlemlere ve deneylere ilham veriyor. Bilimkurgu yazarı Isaac Asimov bir zamanlar şöyle demişti: “Bilimde yeni keşifleri haber veren ve duyması en heyecan verici olan cümle ‘Evreka!’ değil, ‘Bu çok tuhaf’ cümlesidir.” Bu düşünceyi oldukça iyi bilirim. Biz, hayvanlarımızı izleme, onların eylemleri karşısında merak ve şaşkınlık duyma, hayvanlarla ilgili fikirlerimizi sistematik olarak test etme ve meslektaşlarımızla verilerin aslında ne anlama geldiği üzerine tartışma sürecinden geçeriz. Netice itibariyle, sonuçları kabullenirken biraz ağırdan alırız, anlaşmazlık ise her köşede pusuda bekler. İlk gözlem basit olduğunda bile (bir maymun saman yığını toplar), etkileri muazzam olabilir. Hayvanların geleceğe yönelik plan yapıp yapmadıkları sorusu –ki Franje bunu yapıyormuş gibi görünüyor– bilimi şu anda yoğun biçimde meşgul eden bir sorudur. Uzmanlar zihinsel zaman yolculuğu, kronestezi ve otonoesisten bahsediyorlar, ancak ben bu ağır terminolojiden kaçınıp bu gelişmeyi gündelik dile çevirmeye çalışacağım. Hayvan zekâsının gündelik kullanımına ilişkin hikâyelerden bahsedeceğim, aynı zamanda da kontrollü deneylerden güncel kanıtları sunacağım. Birincisi bize bilişsel kapasitelerin amacının ne olduğunu gösterirken, ikincisi alternatif açıklamaları elememizde bize yardım edecek. Her ne kadar hikâyelerin deneylere göre daha kolay okunduğunu bilsem de, ben her ikisine eşit ölçüde değer veriyorum.

“Hayvanlar tıpkı merhaba dedikleri gibi güle güle de diyorlar mı?” sorusunu düşünün. Birincisini anlamak zor değil. Selamlamak, tanıdık bir bireyin yokluğundan sonra yeniden görülmesine dönük bir tepkidir, tıpkı köpeğinizin siz kapıdan girer girmez üzerinize atlaması gibi. Yurtdışından dönen askerlerin evcil hayvanları tarafından karşılandığı internet videoları, ayrılığın uzunluğuyla karşılamanın yoğunluğu arasında bir bağlantı olduğunu düşündürüyor. Bize de uygulanabildiği için bu bağlantıyla ilişki kurabiliriz. Büyük bilişsel teorileri dikkate almanın gereği yok. Peki ya vedalaşmak?

Sevdiğimiz birine elveda derken çok zorlanırız. Örneğin her ikimiz de yokluğumun sonsuza dek sürmeyeceğinin farkında olsak da, Atlantik’in öte yakasına taşındığımda annem ağlamıştı. Veda etmek gelecekteki ayrılığın farkına varılmasını gerektirir, bu yüzden hayvanlarda az görülür. Ama bu konuyla ilgili de bir hikâyem var. Bir zamanlar Kuif adındaki bir dişi şempanzeye, kendi türünden evlat edindiği bir yavruyu biberonla beslemeyi öğretmiştim. Kuif her açıdan yavruya gerçek annesiymiş gibi davranıyordu ancak onu emzirecek kadar sütü yoktu. Ona ılık sütle dolu bir biberon verirdik, o da dikkatlice yavruyu beslerdi. Kuif bu işte o kadar ustalaşmıştı ki, bebeğin geğirmesi gerektiğinde bir süreliğine biberonu uzaklaştırabiliyordu. Bu proje, Kuif’in ve gece gündüz kucağında taşıdığı bebeğinin, gündüz vakti koloninin geri kalanı dışarıdayken besleme için içeriye çağrılmasını gerektiriyordu. Bir süre sonra Kuif’in hemen gelmek yerine yolu uzattığını fark ettik. Binaya yönelmeden önce adada tur atıyordu, alfa erkeğini, alfa dişiyi ve birkaç iyi arkadaşını ziyaret edip her birini öpüyordu. Eğer diğerleri uyuyorsa, veda etmek için onları uyandırıyordu. Yine, davranış oldukça basitti ancak koşullar altta yatan bilişsel süreçleri merak etmemize neden olmuştu. Tıpkı Franje gibi Kuif de görünüşe göre geleceği düşünüyordu.

Peki hayvanların şimdiki zamanda tutsak olduğunu ve yalnızca insanların geleceği tasavvur edebileceğini düşünen kuşkuculara ne demeli? Mantıklı bir varsayımda mı bulunuyorlar, yoksa hayvanların neler yapabileceğini görmezden mi geliyorlar? İnsanlar neden hayvan zekâsını küçümsemeye bu kadar hevesli? Kendimiz söz konusuyken hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz becerileri hayvanlar söz konusu olduğunda sürekli reddediyoruz. Bunun ardında ne var? Diğer türlerin hangi zihinsel seviyede işlediğini bulmaya çalışırken, asıl zorluk sadece hayvanlardan değil aynı zamanda bizim kendimizden de kaynaklanıyor. İnsanların tutumları, yaratıcılığı ve hayal gücü de hikâyenin bir parçası. Hayvanların belli bir tür zekâya, özellikle de kendimizde takdir ettiğimiz türden bir zekâya sahip olup olmadıklarını sormadan önce üstesinden gelmemiz gereken, bu olasılığı düşünmemize bile karşı çıkan içsel direncimizdir. Dolayısıyla bu kitabın merkezi sorusu şu: “Hayvanların ne kadar zeki olduğunu anlayacak kadar zeki miyiz?”

Kısa yanıt: “Evet, ama ilk bakışta öyle demezdiniz.” Geçen yüzyılın büyük bir kısmında, bilim hayvan zekâsı konusunda gereğinden fazla temkinli ve kuşkucuydu. Hayvanlara niyetler ve duygular atfetmek naif “halk” saçmalıkları olarak görülüyordu. Biz biliminsanları en iyisini bilirdik! Hayvanların geçmiş üzerine düşünebilmesi veya başkasının acılarını hissedebilmesi gibi karmaşık konular şöyle dursun, “Köpeğim çok kıskanç” veya “Kedim ne istediğini iyi biliyor” gibi yorumları bile hiç kaale almazdık. Hayvan davranışını araştıranlar ya bilişi umursamıyor ya da bu kavrama bilfiil karşı çıkıyordu. Çoğunluk bu konu evlerden ırak olsun diyordu. Ne mutlu ki bazı istisnalar da vardı –alanımın tarihini sevdiğim için bunlardan tabii ki bahsedeceğim– ancak iki baskın düşünce okulu da hayvanları ya ödüle ulaşmaya ya da cezadan kaçınmaya çalışan uyarı-tepki makineleri veya genetik olarak faydalı içgüdülerle donanmış robotlar gibi görüyordu. Her iki okul da diğeriyle mücadele edip karşı tarafı çok dar görüşlü olmakla suçlasa da temel olarak mekanikçi bakış açısını paylaşıyorlardı; hayvanların içsel yaşamı hakkında endişelenmeye gerek yoktu, bunu yapanlar ya insanbiçimci, ya romantik ya da bilimdışıydı.

Bu karanlık dönemden geçmek zorunda mıydık? Önceki dönemlerde düşünceler bariz biçimde çok daha özgürlükçüydü. Charles Darwin insan ve hayvan duyguları üzerine çokça yazdı, on dokuzuncu yüzyıldaki pek çok biliminsanıysa hayvanlarda ileri seviyede zekâ keşfetmeye hayli hevesliydi. Bu çabaların neden geçici bir süre askıya alındığı veya neden biyolojinin yoluna bile isteye taş koyduğumuz –büyük evrimci Ernst Mayr, kartezyen bir bakış açısıyla hayvanları aptal otomatlar olarak görmeyi böyle nitelemiştir– bugün hâlâ gizemini koruyor. Ancak devir değişiyor. Son yirmi-otuz yılda ortaya çıkan ve internet vasıtasıyla hızla yayılan büyük bilgi yığınını herkes fark etmiş olmalı. Neredeyse her hafta, karmaşık hayvan bilişiyle ilgili yeni bir bulguyla karşılaşıyoruz, çoğunlukla da çalışmaları destekleyen videolarla beraber. Sıçanların kararlarından pişman olduğunu, kuzgunların alet yaptığını, ahtapotların insan yüzlerini tanıdığını ve özel nöronlar sayesinde maymunların diğerlerinin hatalarından ders aldığını duyuyoruz. Hayvanlarda kültür, empati ve arkadaşlık hakkında açık açık konuşuyoruz. Hiçbir şey sınırların ötesinde değil artık, bir zamanlar insanlığın alametifarikası sayılan akılcılık bile.

Tüm bu durumlarda, kendimizi mihenk taşı belirleyerek insan zekâsıyla hayvan zekâsını karşılaştırmayı ve karşıtlıklarını vurgulamayı seviyoruz. Ancak bunun modası geçmiş bir yaklaşım olduğunun farkına varsak iyi olur. Karşılaştırma insanlarla hayvanlar arasında değil, bir hayvan türüyle –bizimle– büyük çeşitlilikteki başka türler arasındadır. İki ayrı zekâ kategorisini karşılaştırmıyoruz, bunun yerine tek bir kategorideki varyasyonları değerlendiriyoruz. Ben insan bilişini hayvan bilişinin bir çeşidi olarak görüyorum. Birbirinden bağımsız hareket eden, her birinin kendine ait sinirsel yapısı olan sekiz kola dağıtılmış bir biliş veya uçan bir canlının kendi çığlıklarının yankısını kullanarak hareket halindeki avını yakalamasını sağlayan bir biliş ile karşılaştırıldığında, bizim bilişimizin ne kadar özel olduğu çok da belirgin değildir.

Tabii ki soyut düşünce ve dile büyük önem atfediyoruz (bir kitap yazıyorken alaya alamayacağım bir eğilim!), ancak geniş bir çerçeveden bakılınca, bu yeti hayatta kalma sorunuyla yüzleşme yollarından sadece biridir. Bireysel düşünce yerine koloni üyeleri arasındaki sıkı koordinasyona odaklanan termitler, sayılarının ve biyokütlelerinin devasa büyüklüğüne bakılırsa bizden daha iyi bir iş başarmış olabilirler. Her toplum kendi kendini organize eden bir zihin gibi işler, binlerce minik ayak üzerinde pıtır pıtır dolaşanlar bile. Bilgiyi işlemenin, organize etmenin ve yaymanın pek çok yolu vardır, bilimin tüm bu yöntemlere küçümseme ve reddetme ile değil de merak ve hayranlıkla yaklaşacak kadar açık fikirli hale gelmesiyse ancak yakın zamanlarda mümkün olabildi.

Evet, diğer türleri takdir edecek kadar akıllıyız, ancak bunun için ilk başta bilim tarafından tükaka denmiş yüzlerce hakikatin kalın kafalarımıza sokulması gerekti. Nasıl ve neden daha az insanmerkezci ve önyargılı hale geldiğimiz düşünmeye değer bir konu; aynı zamanda bu süre zarfında öğrendiklerimizi de gözden geçirmemiz gerekiyor. Bu gelişmelerden bahsederken, geleneksel ikilikler yerine evrimsel sürekliliği vurgulayan kendi görüşümü de katmam elbette kaçınılmaz. Beden ve zihin, insan ve hayvan ya da mantık ve duygu ikilikleri faydalı görünseler de dikkatimizi büyük resimden uzaklaştırıyorlar. Biyolog ve etolog olarak eğitildiğim için, geçmişin felç edici kuşkuculuğuna çok az tahammülüm var. Ben dahil birçok biliminsanının bu konuya harcadığı bunca mürekkebin bir işe yaradığından şüphe duyuyorum.

Bu kitabı yazarken evrimsel biliş alanının sistematik ve kapsayıcı bir değerlendirmesini sunma amacında değilim. Okurlar bu tip değerlendirmeleri daha teknik diğer kitaplarda bulabilirler. Bunun yerine, pek çok keşif, tür ve biliminsanı arasından bazılarını seçip geçtiğimiz yirmi yılda yaşanan heyecanı aktarmayı amaçlıyorum. Uzmanlık alanım primat davranışı ve bilişi. Keşiflerin ön saflarında bulunan bu alan diğer alanları da büyük ölçüde etkiledi. 1970’lerden beri bu alanın parçası olarak, sahnedeki pek çok aktörü –insanların yanı sıra hayvanları– ilk elden tanıyorum, bu da bana kişisel bir katkıda bulunma fırsatı sunuyor. Bahsedilecek koca bir tarih var. Bu alanın gelişimi bir serüvendi –bazılarının dediği gibi, inişli çıkışlı bir yolculuktu– ancak hâlâ büyüleyici olmayı sürdürüyor, çünkü Avusturyalı etolog Konrad Lorenz’in de dediği gibi, davranış tüm yaşayanların en canlı yönüdür.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Şule Tüzül, "Siz hala hayvanların zekâsından şüphe edenlerden misiniz?!", edebiyathaber.net, 4 Nisan 2018

Psikolog, primatolog (maymun türleri üzerinde hayvan davranışlarını inceleyen biliminsanı) ve etolog (hayvan davranışını biyolojik olarak inceleyen biliminsanı) Frans De Waal’ın son kitabı Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki miyiz? geçtiğimiz aylarda ülkemizde de yayımlandı. Kitabın ismi kitabın içinde ne bulacağımızı katıksız bir kesinlikle haber veriyor.

Bana sorarsanız, Waal’ın kitabını okumadan da hayvanların ne kadar zeki olduğunu anlamak konusunda, onlar hakkında bu kadar çok bilgiye sahipken, pek derdimizin olmaması gerekir. Kendi adıma şunu rahatça söyleyebilirim: hayvanlar kesinlikle bizden daha zekiler. Bunun en iyi ispatı da dünyanın hali. Kendi dışındaki canlılara verdiği zararları bir yana koyalım, soluduğu havayı, yediği gıdayı, içtiği suyu, kısaca kendi yaşadığı dünyayı mahvetmek konusunda bu kadar başarılı bizden başka bir canlı türü yok.

Frans De Waal, tüm ömrünü başta maymun türleri olmak üzerine, hayvanların davranışları ve bu davranışların nedenlerini araştırmaya adamış. Bir türün başka bir tür üzerindeki üstünlüğü ya da türler arası üstünlük karşılaştırmaları yerine, her türü kendi özellikleri ve doğal koşulları içinde değerlendirerek sonuçlar üretmekten yana. İnsanı evrenin en üst mertebesindeki canlı olarak gören ve her şeyin insanlar için var olduğuna inanan, hayvan zekâsını küçümseyen, maalesef bazı biliminsanları arasında bile yaygın olan, görüşün anlamsızlığını da kendi ya da meslektaşlarının yaptığı araştırma sonuçları ile gözler önüne seriyor.

DNA yapısı, maymunların DNA yapısı ile %99 aynı olan insan da bir tür hayvan. Waal’ın belirttiğine göre beynimiz bir kuyruksuz maymununkiyle neredeyse tamamen aynı; beynimizdeki çeşitli bölgeler, sinirler, nörotransmitterler, damarlar ve kan tedariki birbirinin eşi. Dolayısıyla insan zekâsı da hayvan zekâsının bir çeşidi. Bu da çok doğal; milyonlarca yıl boyunca her organizma evrimleşerek bugüne gelmişken, hayvan zekâsı, bilgi ve davranışı insanınkinden ayrı düşünülebilir mi? Hayvanların zekâ sahibi olmadığına ya da bizden daha az zeki olduklarına dair yanılgımız, onların davranışlarını kendi yaşam biçimlerimiz ve ölçütlerimizde değerlendirmemizden kaynaklanıyor. Hayvanları değerlendireceğimiz testlerin onların mizacına, ilgilerine, anatomisine ve duyusal yetilerine uygun olması gerekiyor. Daha lüks bir araba almak, ev kredisi borcunu ödemek için yıllarca çalışmak, sevgilisini şehrin en romantik restoranına götürüp tek taş yüzükle etkilemeye çalışmak gibi amaçları ve dertleri olmayan bir maymunu bizim gibi davranmadığı için nasıl daha az zeki sayabiliriz ki?

Waal, insanmerkezci yaklaşıma en önemli örnek olarak, birçok insanın köpekleri kedilerden daha zeki bulmasını gösteriyor. Köpekler sahiplerinin komutlarına uyarlar, her seslenişe, isteğe tepki verirler. Kedilerin sahiplerini duymak ve ne istediklerini anlamak konusunda bir eksikleri yoktur oysa, sadece umursamazlar. Hayvanları bize verdikleri tepkilere göre değerlendirmek ne kadar adil ve ne kadar zekice, diye soruyor Waal.

Diğer yandan hayvanlar bizi şaşkına çeviren birçok yetiye sahip. Kyoto Üniversitesi Primat Araştırma Enstitüsü’ndeki genç erkek şempanze Ayumu hafıza testlerinde insan hafızasını geride bırakmış mesela. Kuraklık sırasında bir fil sürüsünün dişi lideri başka kimsenin bilmediği, kilometrelerce uzaktaki bir su kuyusunu hatırlayabiliyor ve sürüyü bu kuyuya ulaştırabiliyor. Clark fındıkkıranı, sonbaharda yirmi binden fazla çam fıstığını oldukça geniş bir alana yayılmış binlerce farklı yere saklıyor; ardından kış ve baharda bunların büyük çoğunluğunu tekrar bulmayı başarıyor.

Waal’ın ilginç tespitlerinden biri primatlardaki sosyal ilişkiler, iktidar ve hiyerarşiye dair. Waal, Makyavelist yani kısaca ‘amaca ulaşmak için her türlü araç geçerlidir’ yaklaşımının primatların yaşamında da geçerli olduğunu keşfediyor. Maymunlar istedikleri bir yiyeceği elde etmek ya da bir dişiyi rakiplerini geride bırakarak etkilemek konusunda müthiş politik davranışlar sergiliyorlar. Tabii ki insan istekleri ve hırsları ile yarışacak düzeyde değiller. Waal, bu nedenle araştırmalarının büyük çoğunluğunu hayvanların makyavelist davranış biçimleri yerine, empati ve yardımlaşma kapsamındaki davranışları üzerine yapmayı tercih ediyor.

Waal’in araştırmalarını empati üzerine yoğunlaştırmasının bir nedeni de, empatinin tüm canlılar için üzerinde önemle durulması gereken bir özellik olduğunu düşünmesi. Waal’ın meslektaşlarına getirdiği eleştirilerden biri bu konuda; empati tüm canlılarda var olan bir özellik olduğundan yeterince önemsenmiyormuş. İnsanı diğer canlılardan ayıran ve “üstün” kılan özelliklere dair araştırmalar daha çok ilgi görüyormuş maalesef. Yine maalesef; Waal’ın çalıştığı alanda en temel sorulardan biri: “Bizi insan yapan nedir?”

Waal ise şunu soruyor: “Bu neden kukadu papağanlarını ve baluga balinalarını birbirinden ayıran şeyden daha önemli olsun ki?”

Kitap boyunca Waal’ın ve meslektaşlarının, birçok insan tarafından küçümsenen hayvanların en az insanlar kadar saygı ve takdiri hak ettiklerini gösteren araştırma sonuçlarını okurken, şu soruyu sormadan edemedim. Araştırma sonuçlarına göre hayvan türlerinin her biri hayranlığı hakkedecek kadar muhteşem yetilere ve özelliklere sahip. Ancak, araştırma sonuçlarının olumlu söylemleri araştırmalara konu olan hayvanların lehine gibi görünse de bu canlılar bu araştırmalar için tutsak ediliyorlar, kendilerine sorulmadan hayatları boyunca bir sürü teste tabii tutuluyorlar, hatta bu testler nedeni ile ölebiliyorlar. İnsanmerkezci ve hayvanları insanlarla karşılaştırarak insanın üstünlüğünü kanıtlamaya çalışan yaklaşım ve uygulamalara karşı olan Waal ve meslektaşları bu açıdan bir çelişkiye de imza atmıyorlar mı? Benim gibi düşünen birçok biliminsanı da var tabii; Waal’ın meslektaşlarının bir bölümü hayvanları doğal ortamlarında hiçbir müdahaleye maruz bırakmadan incelemeyi tercih ediyor. Kitapta bu konuda da birçok örnek var. Kitabın son bölümünde Waal, bu konuya değiniyor ve hayvanların kendi doğal koşullarında gözlemlenmesi ve anlamaya çalışılmasının altını çiziyor o da.

Sadece hayvanlar değil, dünyayı paylaştığımız her canlı ya da cansız varlığa, ağaçlara, dağlara, denizlere, toprağa, hatta minicik bir taş parçasına saygı göstermediğimiz, en az bizim kadar bu dünyada var olma haklarının olduğunu kabullenmediğimiz sürece, kendimiz için daha güzel bir dünya düşlememiz mümkün olmayacak. Waal’ın kitabını okuduğunuzda fark edeceğiniz en çarpıcı tespit bu: hayvanlar bu konuda bizden daha duyarlı, daha nazik ve zaten doğa ile uyumlu yaşamak konusunda özel bir çaba göstermelerine de gerek yok. Banka hesapları, cep telefonları, facebookları, haklarında hiçbir şey bilmedikleri milyonlarca takipçileri yok, ama mutsuz olmak için hiçbir nedenleri de yok ve yaşam sanatı konusunda bizden çok daha başarılı görünüyorlar.

Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki miyiz? insana dair aradığımız cevapların doğada olduğunu hatırlatıyor, tekrar ve tekrar, bir biliminsanının kaleminden…

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova