ISBN13 978-605-316-133-2
13x19,5 cm, 160 s.
Liste fiyatı: 18.00 TL
İndirimli fiyatı: 14.40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
André Green diğer kitapları
Hadım Edilme Kompleksi, 2004
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Diğer kampanyalar için
 
Yazı ve Ölüm
Bir Psikanalistin Edebiyat Yolculuğu: Proust, Shakespeare,
Conrad, Borges...
Özgün adı: La Lettre et la Mort
Promenade d’un pychanalyste à travers la littérature: Proust, Shakespeare,
Conrad, Borges...
Çeviri: Nesrin Demiryontan
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Söyleşi: Dominique Edde
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2018

Psikanalist André Green –daha önce Hadım Edilme Kompleksi’ni yayımlamıştık– aynı zamanda bir edebiyat tutkunuydu. Green’in edebi metinler ile edebiyatçılar üzerine çok sayıda analiz çalışması var. Edebiyatçı Dominique Eddé, André Green’i hem yayımladığı çalışmalardan hem de sevdiği yazar ve metinlerden yola çıkarak düşünmeye ve fikirlerini açmaya davet ediyor: Birlikte Marcel Proust, Henry James, Joseph Conrad’ın yanı sıra Borges ve Shakespeare’i, ama en önemlisi, yazma faaliyetinin kendisini psikanalizin güçlü ışığıyla aydınlatmaya çalışıyorlar. Diyalog boyunca yazı ile ruhsal yaşam, metin ile bilinçdışı arasında mekik dokuyoruz; “Yazmanın yazar üzerinde ne gibi bir etkisi var?” ve “Yazı çalışmasında bazı yazarları intihara kadar sürükleyen nedir?” gibi önemli soruların peşine düşüyoruz. Yolumuzun belli bir noktasında psikanalistin metinle ilişkisine de değiniyor Green ve paradoksal biçimde analistin metnin analiz edileni olduğunu ileri sürüyor.

Bu güçlü diyaloğu edebiyat, sanat ve psikanalizle ilgilenen okurlarımızın zevkle okuyacağına inanıyoruz.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
1. Yazı ve Ruhsal Yaşam
2. Henry Canavarla Yüz Yüze
3. Define Avı
4. Yüceltme ve Yaşamın Reddi
5. Freudcu Bellek ve Proustçu Bellek
6. Yaşamdan Yapıta
7. Proust ve Kırılganlığın Yasaları
8. Conrad’ın Gizli Ben’i
9. Yunanların Daimôn’u ve Psikanalistlerin Kazanı
10. Hamlet, Claudius’un Oğlu mu?
11. Güzellik ve Ölüm
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 9-13

Ortak nesneleri ruhsal yaşamın gerçekliği olsa da, edebiyat ve psikanaliz ne aynı algıya sahiptir ne de aynı yaşanmışlığa. Edebiyat bilinçdışıyla bütünleşir, içinde bir bitki gibi filizlenir ve gelişir. Psikanaliz, bilinçdışını tezahürlerinden yakalar: örtüyü bir ucundan kaldıran belirtiler, rüyalar ya da sözcükler. Bir anlamda, biri bilinçdışını dokurken, diğeri onun hangi kumaştan yapıldığını öğrenmeye çalışır. Buna haklı olarak itiraz edilecek; işlerin bu kadar basit, bu kadar bölünmüş olmaktan uzak olduğu, bazen yazarla analistin aynı kişi olduğu –yani, aynı anda hem rüya görmeye hem de rüyayı anlamaya yoğunlaştığı– kısacası ayrılığa mahkûm olmadıkları ve nihayet aynı canavarla uğraştıkları söylenecektir. Hiç kuşku yok buna. Ne var ki bu, yaratıcıların psikanalistlere yönelik rahatsızlıklarını ve tahammülsüzlüklerini rahatça ifade ettiği, öte yandan psikanalistlerin kaleminden çıkanların da her zaman isabetli olmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Sonuç çoğunlukla kopuş oluyor. Bir tarafta sağırlık, öbür tarafta jargon. Bu kısır karşıtlığın ötesinde, yazının psikanaliz tarafından araştırılmasının nasıl bir macera olabileceğini, André Green’in metin ile bilinçdışı arasındaki ilişkilerin açığa çıkarılmasını amaçlayan La Déliaison (Bağların Çözülüşü) ve Un oeil en trop (Fazladan Bir Göz) başlıklı kitaplarını okuyarak kavradım. Bu macerayı, işlenmemiş heyecanla yarışan bir heyecan olarak değil –hatta hiç değil– ilave bir heyecan olarak görüyorum. Bu belki kısmen, müziği sevmekle kalmayıp aynı zamanda da bilen bir müzik tutkununun heyecanına benzetilebilir.

Bu kitabın kaynağını oluşturan söyleşiler 2000 ve 2001 yıllarında yapıldı. Green tarafından seçilen yapıtlar ve yazarlar arasında bir çeşit gidiş geliş ve serbest çağrışım söz konusuydu. Bu yazarlar arasında Freud’un üç çağdaşı da var: Proust, Conrad ve James. Söz konusu yazarların her biri için, “bilinç” bir keşif ve bir meydan okuma değeri taşır. Biri için ruhsal, diğer ikisi için daha ziyade ahlaki olan bu “bilinç”, üçü için de, bilinen zaaf ya da çöküş riskleriyle birlikte, “mümkün olduğunca kendinin farkında/ kendinde olma”yı içerir. Elbette bir psikanalistin kaygısıyla uyumlu ve dolayısıyla bu çalışmada bir çeşit birleşme çizgisi ve sürekli bir örgü oluşturan bir kaygıdır bu.

1920’de Freud’un düşüncesinde –ölüm dürtüsü ve yineleme zorlanımının ortaya çıkışıyla birlikte– gerçekleşen dönüm noktasının anlamını ve belirleyici niteliğini önemseyen André Green, burada bir yandan yüceltme ile ölüm dürtüsü, öte yandan bellek ve yineleme arasındaki ilişkileri masaya yatırıyor. Yazı üzerine, daha özgül olarak da yaratımda tamamlanmamışlık üzerine düşüncesi, iç ruhsal çatışmalar –bunların çözüm ya da kopuş noktaları– üzerinde yoğunlaşıyor. Henry James’in özellikle bazı romanlarını bu şekilde aydınlatıyor Green, bitmemişliğin “örneği”ni oluşturan Geçmiş Duygusu bunlar arasında yer alıyor. Green, “gösteren, yaşamı asla tüketmediği” için, olanaklı ve olanaksız amansızca at başı giderken, yazının hareketini sonu gelmez biçimde durduran ve yeniden başlatan o başa çıkılmaz tatminsizlik duygusunu inceliyor; Proust’a yapıtının sonunda şu cümleyi yazdıran duyguyu: “Önce, hiçbir şeyin başlamamış olduğu anda.”

André Green’in, Freud’un maceralı yolculuğu ve Proust’un yapıtı Kayıp Zamanın İzinde üzerine yaptığı okuma, Freud’un ve Proust’un, bellekle ve –ruhsal yaşamın zamandışı zamanında su yüzüne çıkış ve batış noktalarında– anının işleyişiyle ilişkilerinin şaşırtıcı yakınlığını ortaya koyuyor. Proust’un geçmişin gelip geçici gelgiti üzerine düşüncesi şöyle: “Onu bilinçdışından çekip çıkararak zihnin alanına sokmak gerekiyor, ama hayatiyetini korumaya, sakatlanmamasına, mümkün olduğunca eksilmemesine çalışarak; bu öyle bir gerçeklik ki zihnin tek bir ışığı bile onu yok etmek için yeterli olabilir gibi görünüyor. Uyumaya devam ederken zihniyle uykusunu incelemeyi ama bu müdahalenin uyanmasına neden olmamasını isteyen birinin temkinli, uysal, gözü pek çabasıyla biraz aynı türden bir çaba.”

Hakikatin alanını bir an bile zihinsel rasyonelliğe terk etmek niyetinde olmayan André Green, “Kayıp Zamanın İzinde, unutmanın kaçınılmazlığıdır” sonucuna varıyor. Yine aynı anlayışla, Nietzsche’nin izinden giderek, Yunan trajedisinin, iç hakikatin sezgisel ama psikolojik olmayan kavranışına katkısını araştırırken, felsefe ile psikanalizin ayrılık noktasına işaret ediyor. İnsanın insan tarafından yok edilmesine ve bu bağlamda, İkinci Dünya Savaşı ertesinde Freud’un düşüncesindeki gediklere dikkat çeken Green, buradan yola çıkarak, Nazi fenomeninin yanı sıra tümgüçlülük mitine ve “nesnesizleştirme” olarak adlandırdığı şeye, yani “bir şeye biricik ve yeri doldurulmaz karakterini veren insani niteliğin yitirilmesi”ne değiniyor. Öte yandan, burada fazla ayrıntıya girmeden, Hamlet üzerine çalışmasının, Shakespeare’deki piçlik temasına ilişkin yepyeni düşüncelerle ve Hamlet ile Ophelia konusunda şaşırtıcı bir ikili varsayımla zenginleştiğini de belirtelim.

Ben kendi adıma bu söyleşileri, yarım yamalak planlanmış ve seyrek olarak uyulmuş rotalara bir yolculuk olarak yaşadım. Cümlelerin akışı içinde, görünür görünmez yerini başkalarına bırakan ama hepsi de değişmez büyük hatlara sahip manzara parçalarına benzer düşünce kesitleri keşfettim. Demek istediğim, bu çalışmada söz konusu olan şu ya da bu konuyu etraflıca ele almak değil, bu alabildiğine Conradcı denizcinin Fazladan Göz’ünün geminin burnunu ikili bir rotada tutmaya özen gösterdiği bir yolculuk gerçekleştirmekti: Bir yanıyla yakınlara, sözcüğün düzanlamına, diğer yanıyla enginlere, bilinçdışının ve onun zaptedilmez ikizi id’in kıyılarına götüren ikili bir rota. Green’in düşüncesi ve ruhsal yaşama ilişkin tutkulu araştırması her zaman roman, tiyatro, resim ve müzikten beslenmiş olduğu için, daha da akıcı ve doğal hale gelen bir hareket bu. Tutku demişken, söyleşilerin yazılı metninde Green’in sesini aktarmanın imkânsız oluşu üzücü. Green’in çok özel bir tarzı var, bir düşünce uğruna hiddetlenerek –görünür bir neden ve saptanabilir bir düşman olmaksızın– savaşa giriyor; sanki nihai kanıt olarak, buluşlarının aynı zamanda ganimet değeri taşıması gerekiyor. Öte yandan sesinin tümden yitip gittiğini söylemek de abartılı olur; tüm yazılı yapıtı boyunca varlığını hissettiren ve artık kişiliğiyle ve düşüncesinin hayatiyetiyle bütünleşmiş olan ton kalıyor. Winnicott’ın Green [1] tarafından aktarılan bir ifadesinden –“birinin yanında yalnız olma kapasitesi”nden– yola çıkarak, Green’in –konuşurken de, yazarken de– birinin yanında düşünen yalnız bir adam olduğunu söyleyebilirim. Yoğunlaşma gücüyle daha da artan bu yeteneğin, onu dinlemekten duyduğum hazzı çoğalttığını ve yazıya geçirme ânında işimi kolaylaştırdığını söylememe bile gerek yok.

Söyleşi kitaplarının, ne yazının avantajlarına ne de sözlü bir sohbetin canlılığına sahip olduğunu bildiğim için, konuşmaların işlenmemiş, doğaçlama niteliğini korumanın, mümkün olduğu kadar az “düzeltme”nin iyi olacağını düşündüm. André Green’in düşüncesi, Fransa’da olduğu gibi ülke dışında da psikanalizle ilgilenen herkes tarafından biliniyor. Dolayısıyla bu çalışmanın maksadı binaya bir taş daha eklemek değil, binanın en az uğranan kanatlarından birinde bir kapı açmaktı: psikanalizin sanat yapıtına uygulanması. André Green, Bağların Çözülüşü’nün son bölümünde, Borges’i hoş bir saygı ifadesiyle anarken, şairin ve analistin ortak yanını da sergiler: Derin bir bilgiye ek olarak, gerçekliğin görünümlerine boyun eğmemek konusunda aynı inat. Green, Borges’le 1974’te, Buenos Aires’te buluşmuş ve aralarında geçen ilk sohbetin konusunun Öteki Kaplan başlıklı şiir olması kuşkusuz tesadüf değildi: Avı, gölgenin ta kendisinden başka bir şey olmayan o yırtıcı hayvan: Gölge ve yarattığı aldatıcı hayaller; ya da kendini hakikate yem olarak sunan yanılsamalar sürüsü.

Üçüncü bir kaplanı arayacağız. Bu

Ötekiler gibi benim düşlerimden oluşan

Bir biçim olacak, insanların sözcüklerinden

Bir dizge ve omurgalılardan bir kaplan değil

Söylencelerin çok ötesinde, ayakları yere basan

Bir kaplan. İyi biliyorum, ama bir şey

Bana bu belirsiz serüveni dayatıyor,

Bu anlamsız ve eskil serüveni ve arıyorum

Bu akşam vakti içinde peşine düştüğüm

Öteki kaplanı, dizelerde olmayanı. [2]

“Eğer bu şiir beni bu kadar etkilediyse,” diye yazıyor André Green Bağların Çözülüşü’nde, “olmaya çalıştığım söz insanıyla

olmaktan vazgeçmediğim yırtıcı hayvanı bende yüz yüze getirdiğini hissettiğim içindir.” Burada, edebiyattan psikanalize, Proust’un belleğinden Freud’un belleğine, Rilke’ye göre güzellikten Lacan’a göre güzelliğe atılan adımlar, yaşam ile ölüm arasındaki belirsiz sınırda farkındalık işaretleridir.

Dominique Eddé

Notlar


[1] La Déliaison, Les Belles Lettres, 1992, s. 63. Metne dön.
[2] El Otro Tigre şiirinin son bendi (Türkçesi: Jorge Luis Borges, “Öteki Kaplan”, Yaratan içinde, çev. Peral Beyaz Charum, Ayşe Nihal Akbulut, İletişim,

2014, s. 113). Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Arif Tapan, "Bir kendindelik itirazı", Agos Kitap/Kirk, Haziran 2018

İlk baskısını geçtiğimiz mayıs ayında yapan Yazı ve Ölüm Bir Psikanalistin Edebiyat Yolculuğu: Proust, Shakespeare, Conrad, Borges… Metis Diyaloglar serisi içinde yayımlandı. Söz konusu seri altında önemli yazar ve düşünürlerle yapılan söyleşilere yer veren Metis, Yazı ve Ölüm’de psikanalist André Green (1927-2012) ile romancı, çevirmen ve eleştirmen Dominique Eddé’nin yaptığı söyleyişe yer veriyor.

André Green ile 2000 ve 2001 yıllarında yapılan söyleşilere dayanan kitap, belirli çıkış noktaları ve belirli yazarlar ve yapıtlar üzerinden esasında ‘metin ile bilinçdışı arasındaki ilişkiler’i okumaya, görmeye; bir yerde onları ters yüz etmeye niyetleniyor. On bir ayrı başlık altında toplanan söyleşiler “Green tarafından seçilen yapıtlar ve yazarlar arasında bir çeşit gidiş geliş ve serbest çağrışım”a endeksli. Bu olabildiğince serbest dolaşıma ve çağrışımlara açık metnin sınırlarını belirleyen temel iki ağırlık noktası ise psikanaliz ve edebiyat (ya da bilinç ve edebiyat).

‘Ölümcül şey’

Freud’a ve onun üç çağdaşı, Proust, Conrad ve Henry James’e; Shakespeare ve Borges’e, Lacan, Lévi-Strauss ve Foucault’ya bolca referans verilen kitapta Green, “bir yandan yüceltme ve ölüm dürtüsü, öte yandan bellek ve yineleme arasındaki ilişkileri masaya yatırıyor.” Bunu yaparken de özellikle Freud’un 1920 sonrası düşüncesinde ortaya çıkan ‘ölüm dürtüsü ve yineleme zorlanımı’nı bir dönüm noktası olarak görüyor. Psikanalizin sanat ve edebiyat alanına uygulanması meselesi ile başlayan söyleşi, Henry James’in yapıtlarındaki ‘tamamlanmamışlık’la, dil ile ‘ruhsal gerçeklik’ arasındaki ilişkilerle, ‘yüceltme’ ve ‘bastırma’ arasındaki diyalektik eleştiriyle, Freud ve Proust’taki hem benzer hem farklı bellek çözümlemesiyle, ‘yaşanmışlık’ ve ‘yaratım’ arasındaki ilişkilerle, ‘bilinçdışı’ sözcüğünün yazarlar ve psikanalistlerce kabul gören farklı tanımlarıyla, James, Proust ve Conrad’da aşk/sevme/acı’nın nasıl yer bulduğuyla, psikanaliz ve Yunan mitolojisi arasındaki alışverişle, ‘Hamlet’teki piçlik temasıyla devam ediyor. Kapanışta ise tekrar başa dönerek, Freud’un “ölüm dürtüsüne”ne bağlanan kitap, bu dürtünün Green’e göre beraberinde getirdiği “ölümcül güzellik”le olan ilişkisini sorguluyor ve Green, “‘radikal arzunun adlandırılamaz alanı’ ile ‘ölümcül şey’ kavramları arasında çok güçlü bir bağ” olduğunu öne sürüyor.

Bana göre çalışmayı önemli kılan ilk husus günümüzde özellikle belirli sebeplerle popülerleşen (ya da popülistleşen) bir eğilimle kendisinden sürekli sanki doğal sınırlara sahip ve başı sonu belirli olan sabit ve somut bir nesneymiş gibi bahsedilen edebiyat eleştirisinin, tam aksine, nasıl sınırsız, geçirgen, muğlak; nasıl katmanlı, çapraşık ve olanaksız olduğunu/olabileceğini bizim gözümüze sokuyor olması. Elbette burada hem kendisiyle söyleşi yapılan André Green’in ömrünü psikanaliz üzerinden bu işe adamış olmasının, hem de söyleşiyi yapan Dominique Eddé’nin payı büyük. Bir süre Türkiye’de de yaşamış ve Edward Said ile Hrant Dink’in metinlerinin Fransızcaya çevrilmesine katkıda bulunumuş, kendisi de bir romancı, eleştirmen ve çevirmen olan Eddé’nin Green’e yönelttiği sorular ve söyleşiyi yönlendirişi, yönetişi oldukça zihin açıcı.

Geçmiş duygusu

“Yazı üzerine, daha özgül olarak da yaratımda tamamlanmamışlık, iç ruhsal çatışmalar – bunların çözüm ya da kopuş noktaları- ve bitmemişliğin ‘örneğini’ oluşturan ‘Geçmiş Duygusu’ üzerine yoğunlaşan” Green’e göre “gösteren, yaşamı asla tüketmediği” için “olanaklı ve olanaksız [olan] amansızca at başı giderken, yazının hareketini sonu gelmez biçimde durduran ve yeniden başlatan o başa çıkılmaz tatminsizlik duygusu” incelenmeye değerdir. Eddé’nin de kitabın önsözünde dikkat çektiği gibi “hakikatin alanını bir an bile zihinsel rasyonelliğe terk etmek niyetinde olmayan André Green ‘unutmanın kaçınılmazlığı’ndan hareketle Nietzsche’nin izinden giderek, Yunan trajedisinin, iç hakikatin sezgisel ama psikolojik olmayan kavranışına katkısını araştırırken, felsefe ve psikanalizin ayrılık noktasına işaret ediyor.” Bu da çalışmanın bir diğer önemli tarafı olarak, özellikle belirli bir edebi yazına dair eleştirinin ya da eleştirinin ötesinde sadece o yazını anlayabilme, anlamlandırabilme, yazının mevcut anlamlarını hem çoğaltma hem de seyreltme girişimlerinde göz önününde tutulması gereken bir hususus olarak kendini gösteriyor ve Green söyleşiyi “edebiyatsız nasıl yaşanır ki” diyerek noktalıyor.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova