ISBN13 978-605-316-143-1
13x19,5 cm, 168 s.
Liste fiyatı: 20.00 TL
İndirimli fiyatı: 16.00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Tim Parks diğer kitapları
Ben Buradan Okuyorum, 2016
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Sayı: Bilimin Dili
1. Basım
Liste Fiyatı: 32.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Zihnin Ucu Bucağı
Bilinç ve Dünya Bir midir?
Çeviri: Özde Duygu Gürkan
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2018

Bilinç nedir ve nerededir? Beynin içine baktığımızda bilince benzer bir şey göremiyoruz, buna rağmen egemen görüş bilincin “kafamızın içinde” olduğu yönünde. Hatta bütün gerçekliğin beyinde olduğunu, dış dünyanın bir yanılsama olduğunu savunanlar da var.

Filozof ve robotik mühendisi Riccardo Manzotti ise bu egemen “içselci” görüşün insanları ayrıcalıklı bir konuma yerleştirerek doğanın geri kalanından ayırdığını ve dünyaya yabancılaştırdığını öne sürüyor. Ona göre bilinç ya da bilinçli deneyim kafamızın içinde, dünyadan bağımsız bir şekilde “beliriveren” özel ve gizemli bir fenomenden ziyade, doğal, fiziksel dünyanın bir parçası, hatta onun ta kendisi. Bir elma gördüğümde, diyor Manzotti, ben o elmanın ta kendisiyim.

Bu diyaloglarda, roman ve denemelerinden tanıdığımız Tim Parks, Riccardo Manzotti ile bilince dair bu sıradışı teorisinin detayları hakkında konuşuyor. Parks’ın yerinde yorumları ve isabetli sorularıyla hem esprili hem de “zorlu” geçen bu sohbeti, düşündürücü soruları rahatlatıcı cevaplara yeğleyen açık zihinli okurlarımızın keyifle okuyacağını umuyoruz.

İÇİNDEKİLER
1.  Bilinç Kavramının Zorlukları
2.  Bilincin Rengi
3.  Bilgi / Enformasyon Kokar mı?
4.  Dondurma Sorunu
5.  Ben Elma mıyım?
6.  Kasırganın Ortasındaki Zihin
7.  Kafamızın Dışındaki Rüyalar
8.  Beden ve Biz
9.  Direksiyonda Kim Var?
10. Bilinç Testi?
11. Bilincin Katılaşması
12. Somut Bir Örnek
13. Pizza Düşünce Deneyi
14. Kelimeler Nerede?
15. Bilinç ve Dünya
OKUMA PARÇASI

Dondurma Sorunu, s. 37-40

Ortalama insan beyni 1300 ila 1400 gram ağırlığında ve 1250 santimetreküp hacmindedir. Yapısının karmaşıklığına ve 85 milyar nöronunun göz korkutucu bir şekilde birbirine bağlı olmasına rağmen, bu küçük alanda olup bitenler gayet iyi belgelenmiş durumda. Beynin herhangi bir bölgesi hasar gördüğünde hangi yetilerin kaybedildiğini, hangi sinir aktivitesinin kabaca hangi davranışla bağıntılı olduğunu biliyoruz. Ama daha önceki diyaloglarımızda tartıştığımız gibi, bütün bu etkileyici sonuçlar bizi bilinci açıklamaya ve hatta bilincin nerede “meydana geldiğini” belirlemeye yaklaştırmadı.

Biliminsanları ve filozoflar bu açmazla nasıl başa çıktılar? Filozof Galen Strawson gibi bazıları, bilincin gerçek olduğu ve sinirbilimin onu açıklayamadığı aşikâr olduğuna göre, fiziksel dünya hakkında bilmediğimiz çok önemli şeyler olması gerektiği görüşünü ortaya attı. Sinirbilimci ve psikiyatrist Giulio Tononi gibi başkaları, bilincin beyinde meydana gelen son derece entegre sinirsel süreçlerden “ortaya çıkması” gerektiğini düşünüyor, ama son sohbetimizde belirttiğimiz üzere, göründüğü kadarıyla kesin ampirik kanıtları yok. Filozof ve bilişsel bilimci Daniel Dennett gibi diğerleriyse bilincin var olduğunu reddediyor ve entegre ya da bütünleşmiş benliğin bir sanrı olduğu konusunda ısrar ediyor. Dennett’ın söylediklerinin birçoğu mantıklı olsa da, bilinç konusunun çoğunlukla bir kavram karmaşasından ibaret olduğu iddiası bizi bilinçli deneyimin doğasını anlamaya yaklaştırmadı.

Ama değişik bir yol takip eden biliminsanları ve düşünürler de var. Bilinç sorununun sadece beyni inceleyerek çözülebileceğine ikna olmayan bu kişiler kafanın dışına bakmaya başladılar.

– Tim Parks

Tim Parks: Riccardo, bilinç dış dünyanın beyin tarafından yaratılmış bir temsili değilse, onu nasıl tahayyül edebiliriz?

Riccardo Manzotti: Şöyle bir önerme sunayım: Bence aynı derecede güçlü ve sağduyuya dayalı ama birbiriyle çelişen iki sezgiyle karşı karşıyayız. Kendimizin, benliğimizin bedenlerimizle aynı yerde ve büyük ihtimalle de bedenlerimizin içinde olduğunu hissediyoruz. Öte yandan, insan bedeninin içine baktığımızda gördüklerimize benzer bir şeyden oluşuyormuş gibi hissetmiyoruz. Bilinçli deneyimimizin bu hücrelerden, zarlardan, kaslardan, yağ ve bedensel sıvılardan oldukça farklı bir tabiatı var.

Parks: Bedenin kesildiğini veya parçalandığını gösteren filmlerin, tabloların ve hatta anatomi çizimlerinin bizi bu denli büyülemesinin nedeni bu olabilir mi?

Manzotti: Ben de sık sık aynı şeyi düşünmüşümdür, evet. İnsanı asıl korkutan, oradaki o tüyler ürpertici et yığınından ziyade orada olmayan şey! Bedenin iç organlarını ne kadar altüst etsek de benliğe benzeyen bir şey görmüyoruz.

Parks: Bu sorunun geleneksel çözümü, zihnin ve hatta ruhun gerçekten de orada ama görünmez, maddesiz olduğunu, fiziksel olmayan bir şeylerden yapıldığını söylemek. Ama modern bilim bu görüşü savunmakla suçlanamaz herhalde.

Manzotti: İnsan öyle düşünüyor, ama sinirbilim son zamanlarda buna tehlikeli ölçüde yakın. Bilinç, diye iddia ediyor sinirbilimciler, beynin içinde ama onu gözlemleyemiyoruz. Bilinçle bağıntılı olan sinir aktivitesini görüyorlar ama bunun bilincin kendisi olmadığını kabul ediyor ve hatta bilincin kendisini gerçek anlamda gözlemlemeye çalışmıyorlar bile. Fiziksel olan her şey saptanabildiğine göre, bu, bilincin fiziksel olmadığını iddia etmekle aynı kapıya çıkıyor. Böylece Descartes’a ve düalizme geri dönüyoruz.

Parks: O zaman bariz alternatife geçelim: yanlış yere baktığımız görüşüne yani. Beynin bilincin tahtı olmayabileceği fikri yeni bir fikir mi?

Manzotti: Hiç değil. İstersen ta Aristoteles’e kadar gidebilirsin: Aristoteles ruhun, deneyimlediğimiz nesnelerle –kısa bir süreliğine de olsa– aynı olduğunu iddia eder. Ruh “bir bakıma var olan her şeydir, bilgi bir bakıma bilinebilen şeylerdir ve duyum da bir bakıma duyumsanabilen şeylerdir”. Aristoteles’e göre ruhun tinsel değil somut olduğunu, dolayısıyla bugün bilinç dediğimizde kastettiğimiz şeye benzediğini hatırlayalım. Dolayısıyla şöyle demiş oluyor: Herhangi bir anda bilincimiz, bilincinde olduğumuz şeyin formuyla aynıdır. Bir elma gördüğünde, bilincin ve elma aynı şeyden yapılmıştır, Aristoteles’in deyimiyle elma formundan. Dediği gibi kısa bir süreliğine olsa bile.

Kendi zamanımızayaklaşırsak,davranışçılar–özellikle de B. F. Skinner– bilincin içsel bir şey olduğu ve anıların kafada saklandığı fikirlerine karşı çıkmıştı. Daha sonra Dennett’ın da yapacağı gibi, davranışçılar fenomenolojik bilincin önemini küçümsediler ve onun yerine benliğin davranıştaki tezahürlerine odaklandılar. Temel olarak “içebakış”, “zihinsel iç yaşam” gibi kavramlara ve Alman idealizminin diğer kalıntılarına, bir de tabii spiritüalizmin bilimsellikten uzak çeşitli biçimlerine karşı tepkilerini ortaya koyuyorlardı. Ama sadece gözlenebilen davranışa odaklanarak kuruyla beraber yaşı da yaktılar ve bilinci tamamen görmezden geldiler.

Parks: Peki ama bilinç kafada değilse tam olarak nerede olabilir? Neyden oluşur?

Manzotti: Yirminci yüzyılın ikinci yarısında bazı düşünürler –en başta da psikolog James J. Gibson– bedenle çevre arasındaki karşılıklı etkileşime odaklanmaya başladı. Algı dünyanın beyindeki temsilinden –tabiri caizse “kafadaki film”den– ziyade maharet gerektiren bir aktivite veya çevremizdekilerle etkileşim olarak görüldü.

Parks: Yapıyorum öyleyse varım!

Manzotti: Aynen öyle. Bu düşünürler davranışçıların yaptığı gibi bilinci inkâr etmiyor ya da görmezden gelmiyorlar. Daha ziyade dünyaya dair ilk deneyimlerimiz hakkında konuşuyorlar; bebekken çevremizi dokunma ve araştırma yoluyla nasıl keşfettiğimizden, bütün deneyimlerin dünyanın bize sunduklarıyla ilişki kurmak anlamına geldiğinden bahsediyorlar.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Demet Parlar, "'Zihnin Ucu Bucağı' üzerine", gazetekarinca.com, 27 Ocak 2019

Riccardo Manzotti ve Tim Parks… Ne yalan söyleyeyim, daha önce isimlerini duymamıştım. Oysa romancı ve denemeci Parks’ın Manzotti ile yaptığı Zihnin Ucu Bucağı isimli söyleşi kitap Metis Diyaloglar serisinden 2018 yılında yayınlanmış.

Filozof ve robotik mühendisi Riccardo Manzotti ile yazar Tim Parks Milano’da aynı üniversitede çalışıyorlar ve çok iyi arkadaş oldukları sohbetlerinden anlaşılıyor.

Kitap, Parks’ın günlük sohbetlerini konu odaklı bir diyaloğa çevirme önerisiyle ortaya çıkmış. Gerçekten sistematik bir şekilde sürdürülen bu söyleşiyle “zihnin” ucunu bucağını farklı bir bakış açısı rehberliğinde geziyor ve tanıyorsunuz.

Söyleşi 15 bölümden oluşuyor ve bölüm başlıkları bu gezintinin ne denli ilginç olacağına dair ipuçları veriyor. İşte bazıları;

Bilincin Rengi

Bilgi/Enformasyon Kokar mı?

Dondurma Sorunu, Ben Elma mıyım ?

Kasırganın Ortasındaki Zihin

Direksiyonda Kim Var?

Kafamızın Dışındaki Rüyalar

Bilinç Testi?

Pizza Düşünce Deneyi

Kelimeler Nerede?

Bilincin bir başka deyişle zihnin ya da ruhun doğa bilimleri yöntemleriyle anlaşılabileceği kabulü son yirmi yılda beyin fonksiyonlarıyla ilgili ileri görüntüleme ve inceleme tekniklerinin gelişmesiyle birleşince nörobilim alanında çalışmalar çok arttı. Birbirinden çok farklı görüşler ve hipotezler ileri sürülüyor ancak henüz ortak kabul gören bir tez yok.

Yalnız nörobilim alanında çalışan neredeyse hemen herkes zihin-beden ayırımına dayalı klasik ikiciliğin (Kartezyen düalizm) geçerli olmadığı, yani zihin ve bedenin-beyin ve bilincin- iki farklı töz olamayacağı konusunda hemfikir. [1] Manzotti de bu temel anlayıştan yola çıkarak çok özgün bir tez geliştiriyor. Zihnin Ucu Bucağı kitabında Tim Parks’ın yorumları ve sorularıyla Manzotti, tezi kadar günümüzde üzerinde en çok durulan ve önem verilen bilinç tezlerini de birlikte tartışıyor.

Nörobilim alanında özgün tezler üreten bilim insanlarına ve filozoflarına baktığımızda bir çoğunun üçüncü kültür insanı olduğunu, doğa bilimcilerin felsefeyi, felsefecilerin de Manzotti örneğinde olduğu gibi fizik ve yapay zekâ kadar nörolojiyi de çok iyi bildiğini görüyorsunuz. Bu işbirliği ve geniş kavrayış olmadan bilincin doğası, ne olduğu anlaşılamayacak gibi görünüyor. Einstein, “Zihnin yarattığı sorunları, o sorunları yaratan zihin düzleminde kalarak çözemeyiz” diyerek problemleri çözmek için kavrayış ve anlayış değişikliğini, bir anlamda kendi düşünce yapımızdaki paradigmalarımızı ve ön yargılarımızı kırmak gerekliliğini hatırlatıyor bize. Manzotti de paradigmanın dışına çıkmayı öneriyor.

“Belki de yapmamız gereken, bilincin dünyanın temsili olduğu fikrinin ötesine geçmektir. Belki bilinç gerçekliğin ta kendisidir. Veya belki en başta ima ettiğim gibi, bütün bu tartışmanın arkasında yatan özne-nesne ayırımını bir kenara bırakmamız gerekiyordur.”

Bilinçle ilgili en popüler iki teori olan “global nöronal çalışma alanı-GNW” ve “entegtre bilgi teorisi-IIT” dahil, bilinç ve beyin arasındaki ilişkiyi göstermeye çalışan tüm nörobilimcilerin “derin bir yanlış anlama” içerisinde olduklarını iddia ederek çok farklı ve çarpıcı bir tez öne sürüyor Manzotti.

“Nesneyi başka bir nesneyle ilişkisi sayesinde vücut bulan bir şey olarak tanımlıyorum… Bu anlamda taşları, böcekleri ve romanları aynı seviyeye koyabiliriz… Biz de nesneyiz ve diğer nesnelerle ilişkilerimiz aracılığıyla bir şeylerin olmasını sağlıyoruz.”

Aynı fiziksel gerçeklik parçasının, ilişki içerisinde olduğu nesneye bağlı olarak farklı olduğunu şöyle açıklıyor;

“Elma yuvarlak ve kırmızıdır ama eline alıp gözlerine yaklaştırdığında belli bir ağırlığa sahip kaygan katı bir şeyden ibarettir. Farklı bir nesne. Arabanın hızını yola göre ölçtüğünde farklı bir sayı çıkar, ikinci bir arabaya göre ölçtüğünde başka bir sayı. Arabanın hızını bir kuşa, aya, geçen bir uçağa, uzaktaki bir uyduya göre ölçtüğünde her seferinde farklı çıkar. Hız fiziksel bir özelliktir ama bu özellik arabamızın ilişki içinde olduğu nesneye bağlı olarak değişir. Farklı özellikler söz konusuysa ortada farklı bir nesne var demektir. Çünkü varoluşun göreli olduğunu fark ettiğinde, çoklu olduğunu da fark edersin, daima bir gurup atomdan oluşan aynı nesne, hangi nesneyle ilişki içerisinde olduğuna bağlı olarak aynı anda farklı şeyler olabilir.”

Bu durumun öznel deneyimden farkını da açıklıyor Manzotti; “Öznel kelimesi bir insanın, deneyimini bir şekilde kendisinin yarattığını ve belki başka bir şekilde de yaratabileceğini ima ediyor. Ama kırmızı bir trafik ışığı gördüğümde başka bir renk görmeyi seçemem. Gözlerimin, fotoreseptörlerimin ve görme korteksimin doğası öyle ki, bu fenomenle karşılaştıklarında sonuç kırmızı oluyor. Ve kırmızı orada caddede; benim beynimde değil. Renk öznel bir deneyim değil göreli bir nesne. Deneyimim de, bedenimle ilişkili olarak o renk olan nesne.”

Ve Parks’ın sorularına, itirazlarına rağmen tezini savunmaya devam ediyor: “Beden bir etki deneyimlemez. Deneyim elmanın kendisidir, elma da bir etkinin nedeni. Bedenim bu atom kümesinin bedenimde bir etkinin nedeni haline gelmesine izin verir. Böyle bir neden göreli nesnedir, elmadır ve aynı zamanda deneyimimdir.”

Manzotti batı düşüncesinin bilinci çağdaş materyalist görüşe göre sinir aktivitesiyle özdeş olarak tanımlamaya çalıştığını kendisinin de bilinçle dünya arasında var olduğunu düşündüğü özdeşliğe farklı bir yaklaşım getirdiğini söylüyor: “Tek yaptığım, özdeşlik için yeni bir adayda karar kılmak: fikirler ya da nöronlar yerine dünyanın kendisi.”

Manzotti’nin tezi çok ilginç ama doğa bilimleri yöntemleriyle desteklenebilir bir özellikte değil gibi görünüyor. Aslında o da tezini kanıtlayamadığını kabul ediyor: “Şu noktada kanıtlayamam. Sinir bilimciler de deneyimin kafada ‘yaratıldığı’ iddiasını ne çürütebiliyor ne de kanıtlayabiliyorlar. Ama unutmayalım ki, bir hipotez ortaya atıp ona uygun tahminlerde bulunarak ve onu kanıtlayan ya da çürüten deneyler tasarlayarak bilim yaparız.”

Evet, Manzotti böyle demekle birlikte bütün deneyimlerin, bedenimizle bir nedensellik ilişkisi içerisine giren şeylerden oluştuğu varsayımına dayanan bir hipotez geliştirdiğini ve bu hipotezin çürütülmesinin de zor olduğunu belirtmekten geri kalmıyor: “Biri bedeniyle hiçbir zaman nedensellik ilişkisi içine girmemiş öğelerden oluşan bir deneyim yaşasa ve bu durum kanıtlanabilseydi teorim çökerdi.” Çok zor hatta “imkansız” gibi değil mi?

Tim Parks’ın bilinç hakkındaki düşüncelerimizin, kim ve ne olduğumuz hakkındaki düşüncelerimizle bir ve aynı olduğu bu nedenle birbirimizle ve dünyayla ilişkimizi kaçınılmaz bir biçimde etkilediği tespitinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Aslında bilim tarihinde paradigma değişikliğine yol açan büyük buluşların dünyayı ve kendimizi algılamamızı ve kavrayışımızı değiştirdiğini görüyoruz. Örneğin Kopernik’in güneşin dünyanın çevresinde döndüğü ve dünya merkezli evren yanılgısını kırması Aydınlanma’nın ilk taşlarını döşeyen bir kavrayış farklılığı getirmişti. Darwin doğa ve diğer canlılarla ilişkimizdeki narsistik büyüklenmeci duruşumuzu bozdu ve bizi doğaya yakınlaştırdı.

Kopernik devrimiyle oturduğumuz, Kartezyen düşünce ve Aydınlanma ile taçlandırdığımız özel konumumuzu ilk önce Darwin sallamaya başlamıştı, hatta DNA’ya dair bilgilerin artması ve insan genom projesine [2] rağmen henüz özel konumumuzu tam anlamıyla bırakmış değiliz. Hala bir anlamda dünyayı ve evreni insan ve diğerleri diye ikiye ayırıyoruz, doğa bilimlerinin yöntemleriyle ulaşılamayan bir “zihin” halesiyle çevrili “insan” olarak kendimizi çok önemsiyoruz, doğayı yönetmeye ve hükmetmeye çalışıyoruz.

Oysa bakın Manzotti sözlerini nasıl bitiriyor; “Bizler bedenimizi sarmalayan dünyayız ve bilinen haliyle bedenimizin kendisiyiz; bizler gördüğümüz, duyduğumuz, kokladığımız, tattığımız, dokunduğumuz nesneleriz. Gerisi hava civa.”

Ve Freud’un dediği gibi bilim bir kez daha inanmak istemediğimiz şeylere inanmamız için bizi zorluyor. Dünyanın düz olmadığını, evrenin merkezinde durmadığımızı, en yakın akrabalarımızın şempanzeler olduğunu kabul etmekte zorlandığımız gibi bir doğa nesnesi olduğumuzu kabullenmekte zorlanacağız gibi görünüyor. Er ya da geç, yıllar önce İKSV Tiyatro festivalinde izlediğim bir oyunda [3] söylendiği gibi “İnsan öldü!” demenin vakti geliyor sanırım. Ne dersiniz?

Notlar


[1] Susan Blackmore, “Bilinç Üzerine Konuşmalar”, Küre Yayınları, 2012 Metne dön.
[2] Bkz: https://evrimagaci.org/insan-ile-diger-canlilarin-genom-kiyaslamasi-ve-benzerlik-miktarlari-32 Metne dön.
[3] Cınecıttà Aperta / Ruhr Üçlemesi, Bkz: http://catalogues.iksv.org/tiyatro_katalog_2010_low_res.pdf Metne dön.

Devamını görmek için bkz.

Bürkem Cevher, "Uçsuz bucaksız bir zihin üzerine", agos.com.tr, 12 Mart 2019

Metis Yayınları’nın Diyaloglar Serisi ile tanışmam geçen yılın son aylarında yayınlanan Zihnin Ucu Bucağı: Bilinç ve Dünya Bir Midir? ile oldu. Son yıllarda romanları ve edebiyat eleştirileriyle oldukça ilgi toplayan Tim Parks’ın robotik mühendisi, psikolog ve felsefeci Riccardo Manzotti ile zihnin doğası üzerine yaptığı söyleşileri bir araya getiren kitap beni uzun süre oyaladı ve düşündürdü. Diyaloglar serisini elbette önceden biliyordum ama seriden hiçbir kitabı okumamıştım, büyük hata etmişim. İlerleyen günlerde serinin kalanını da yavaş yavaş okumayı planlıyorum.

İki entelektüel

Öncelikle iki entelektüelin zihin üzerine sohbetlerinden büyük keyif aldım. Konunun uzmanı olan önemli bir düşünürün konunun uzmanı olmayan ancak entelektüel kapasitesi oldukça yüksek birine zihin felsefesini çocuğa anlatır gibi anlatmasından da açıkçası çok hoşlandım. Belki de kendim de ancak bu şekilde konuyu biraz daha iyi anlayabildiğim içindir.

Ayrıca Tim Parks’ın kendi alanının oldukça uzağında olan bir konuda bu kadar bilgi sahibi olmasına, önceden de konu üzerine okumuş ve araştırmış olmasına çok şaşırdım. Genelde kendi alanının uzmanı insanlar yeni fikirlere ve alanlara oldukça uzak dururlar ya da bilmediklerini itiraf etmekte zorlanırlar. Parks’ın sorduğu sorular, her tartışma sonrasında konuyu kendi anladığı şekilde özetlemesi, bir hata varsa o anda çözüme kavuşturmasına hayran kalmamak mümkün değil. Soruları öylesine isabetli ki zihin felsefesine uzak okurları dahi konuya ortak edebiliyor.

Sherlock Holmes’ün izinde

Riccardo Manzotti zihin felsefesi alanında önemli bir isim. Son yılların büyük tartışma yaratan yayılmış/genişle(til)miş zihin teorisinin de önemli bir savunucusu. Burada anlatılmaya çalışılan fikri kısaca özetlemeye çalışacağım. Ancak daha önce konu hakkında okuduğumda bana çok uzak gelen bu teoriyi anlamakta oldukça zorlandığımı ifade etmeliyim. Eski bir felsefe öğrencisi olarak zihnin doğası hakkındaki kendi düşüncemin sinirbilimin desteklediği materyalist felsefeye daha yakın olduğunu belirtmeliyim, doğal olarak da Manzotti’nin teorisini henüz tamamen kabul edemiyorum. Bazı itirazlarım var ve bu itirazlarıma Manzotti’nin nasıl yanıt verebileceğini anlayana kadar da konuyu okumaya, videolar izlemeye devam edeceğim.

Yine de teorinin çıkış noktasını Sherlock Holmes’ten bir alıntıyla açıkladığı anda benim de ilgimi çekmeye başardı Manzotti. “Sana kaç kere söyledim [Bunu zavallı Watson’a söylüyor Holmes], imkansız olanı elediğinde geriye kalan şey – ne kadar uzak bir ihtimal gibi görünse de – hakikat olmak zorundadır.”

Manzotti kendi teorisine nasıl ulaştığını metafizik kontrol panosu dediği bir şema ile anlatıyor. Bu kontrol panosunun iki anahtarı var. Birinci anahtar dünyayı algılayan özne ile algılanan nesnenin farklı olup olmadığı sorusuna göre açılıyor veya kapanıyor; ikinci anahtarsa algılayan öznenin fiziksel olup olmadığı sorusuna göre. Basit görünüyor, değil mi? Maalesef o kadar basit değil.

İlk olasılıkta bize çok bariz gelen özne ile nesnenin farklı oldukları varsayımı ile başlıyoruz. Elma ile onu algılayan ben farklıyız, tamam. O halde ikinci soruya geçelim özne olan ben fiziksel miyim? Ben dediğimiz öznenin bedenimiz değil ruh olduğu varsayımına dayanan Kartezyen görüşü kabul ettiğimizde ikinci anahtarı ‘fiziksel değil’e ayarlamak zorundayız. Tüm dinlerin de kabul ettiği görüş budur. Hatta pek çok felsefi görüş de bunu destekler. Evet bu görüşe göre, hareketlerimizi bedenimiz yapar ama onu yönlendiren ruhumuzdur ya da zihnimizdeki kişiliğimizdir. Bu kişilik de elle tutulur bir şey olmadığı için ‘zihinsel’dir, yani fiziksel değildir. Ama buradaki sorun zaten çok basit. Zihinsel bir deneyimi, örneğin elmanın kırmızısını nasıl algıladığımızı anlatmaya çalışırken zaten zihinsel bir özne ile yola çıktığımızda baştan kısır döngüye giriyoruz. Üstelik Manzotti’ye göre de bu durum umutsuz bir vaka oluyor “çünkü öznenin bilimsel araştırmanın nesnesi olamayacağı fikri üzerine kurulu” bu görüş. Dört olasılıktan biri çöktü bile.

O halde ikinci olasılığa geçelim. Algılayan özne ve algılanan nesne hâlâ farklı ve bu sefer özne fiziksel bir varlık. Burada benim de düşündüğüm gibi özneyi fiziksel bir yere, beynimize yerleştirdik. Yani elmayı sinir hücrelerimiz olan nöronlar yardımıyla beynimiz algılıyor, dedik. Fakat Manzotti buna tamamen karşı çıkıyor ve şöyle bir argüman kuruyor: beynimize veya nöronlarımıza baktığımızda hiçbir yerde elmanın kırmızısına rastlayamıyoruz. Nöronların çoğu benzer şekilde elektrik akımını iletiyor ve bu iletim sisteminde kırmızı yok, elma yok. Bence bu konu tartışmaya çok açık bir konu, ancak şu anki yazının selameti açısından Manzotti’nin karşı çıktığı fikri belirtelim ve devam edelim. Eğer beynimizin hiç bir yerinde acıyı, tatlıyı, kırmızıyı, sarıyı, duygularımızı ve fikirlerimizi bulamıyorsak, o halde algılayan özne dediğimiz şey beyin ve sinir sisteminde de yer almıyor, ikinci olasılığı da bu şekilde eliyor Manzotti. Buradaki tartışmanın detaylarını elbette kitapta daha ayrıntılı şekilde bulabilirsiniz, hatta Manzotti’nin sizi ikna edebileceğini de düşünüyorum. Ama yerimiz olmadığı için Manzotti’nin fikir silsilesini takip etmeye devam edeceğim.

Üçüncü olasılığa geldiğimizde özne ve nesnenin aslında farklı olmadığı görüşü devreye giriyor. Ve ikinci anahtarı da fiziksel olmayan bir özneye çeviriyoruz. Aslında bu görüş şimdi ne kadar saçma da görünse çok uzun süre kabul edilmiş bir görüş. “Gerçek bir idealiste göre algının nesnesi, fiziksel olmayan zihinsel temsille ya da fikirler deneyimleyen öznenin bir parçasının değişmiş halinden başka bir şey değildir,” diyor Manzotti. Hala saçma geliyor değil mi ama aslında Elon Musk gibi pek çok teknoloji severin (eskilerden Matrix filminden de hatırlanacağı üzere) dile getirdiği simülasyon teorisi de aynı kapıya çıkıyor: “Bu kişiler gerçeğin yapıtaşları olduğunu düşündüğümüz hayali nesneler yaratan dev bir bilgisayar simülasyonunda yaşayıp yaşamadığımızı sorguluyorlar.” Cezbedici bir fikir ama bu fikrin doğruluğunu ya da yanlışlığını ispatlamak çok zor. Bilimsel açıdan bir teorinin en azından yanlışlanabilme potansiyeli olması gerekir. Bu üçüncü olasılıkta işte bu nedenle kabul edilemez görünüyor. Doğal olarak da içimizdeki Sherlock dördüncü olasılığa bakmak istiyor.

Geriye kalan...

Dördüncü olasılıkta özne, zaten kabul ettiğimizi şekilde, fiziksel bir varlık olarak karşımıza çıkıyor. Ancak asıl tartışmalı nokta şu: özne ve nesne ayrı değil. Özne ve nesnenin ayrı olmaması ne demek peki? İşte bu noktada Manzotti’nin teorisine geliyoruz. Manzotti’ye göre elma deneyimimiz elmanın ta kendisidir. Burada dikkatli olalım “Ben elmayım,” demiyor Manzotti, deneyimden bahsediyor. Beynimizde, algılarımızda elmaya benzer hiçbir şey göremiyoruz. Etrafta elmaya benzeyen tek şey elmanın kendisi, diyor Manzotti. Burada aslında sinirbilimle çelişen hiçbir şey yok, elmayı yine sinir sistemimiz ve beynimizin yardımıyla deneyimliyoruz. Ancak “duyuların “girdi” alıp bir şekilde dış dünyayı yansıtan ikinci, içsel bir zihinsel dünya yarattığımı varsaymak yerine, deneyimin dış dünyada olduğunu söylüyoruz: Deneyimin, algıladığın fiziksel nesneden bağımsız değil, nesnenin kendisi,” diyor.

Bedenimiz dünyanın deneyimlediğimiz nesne olarak ortaya çıkmasını sağlayan fiziksel koşulları sunar. Gözlerimiz, optik sinirler, nöronlar, beyin, vb. Bizim deneyimlediğimiz elma ile köpeğimizin deneyimlediği elma elbette aynı değildir; fiziksel koşullarımız farklı çünkü. Bedenimizden ibaret olan bu fırsatların yarattığı ve bizim de algıladığımız elma, bu nedenle de mutlak elma değildir. “Deneyimlediğin elma, dünyada olup biten başka bir çok şeyden yapılan seçki veya altkümedir; bedeninin – beyninin ve duyu organlarının – izin verdiği seçkidir,” diye anlatıyor Manzotti.

Manzotti’nin teorisi elbette başta tamamen anlaşılamıyor ve itiraza çok açık. Bunu Manzotti de kabul ediyor ve Tim Parks’ın bütün itirazlarını, karşıt argümanlarını ve karşı-örneklerini dile getirmesini istiyor. Tüm bu itirazlara da tek tek yanıt veriyor. İşin doğrusu Manzotti’nin ne demek istediği yavaş yavaş anlaşılıyor, aslında her seferinde bir önceki paragrafta dediklerini tekrarlıyor yazar. Sadece her karşıt-örnek ve karşıt argümanla birlikte daha da açığa çıkıyor yayılmış zihin teorisi.

Ben Metis Diyaloglar’dan çıkan bu kitabı çok beğendim. Daha önce çok az okuduğum ve hemen reddettiğim felsefi bir tartışmayı bundan daha açık bir şekilde başka bir yerde bulabileceğimi sanmıyorum çünkü Tim Parks’ın isabetli soruları ile Manzotti argümanını çok daha rahat anlaşılır bir şekilde anlatıyor. Ancak gerek yazarın bu konuda yayınlanmış makalelerini, gerek yazarın kendi internet sayfasında bulunan videoları izlemenizi tavsiye ederim. Kitabın sonuna eklenen “Metis’ten bu konuda okuyabileceğiniz diğer kitaplar” listesi de çok iyi olmuş. Konuya ilgi duyan okurların çok severek okuyacakları ve çok sevecekleri bir kitap Zihnin Ucu Bucağı. Kitabın çevirmeni Özde Duygu Gürkan’ı ayrıca kutlamak gerekiyor; böylesine zor bir konuyu akıcı, anlaşılır ve duru bir Türkçe ile okurlara sunmak her çevirmenin altından kalkabileceği bir iş değil. Emeği geçen herkesin ellerine sağlık.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova