Yaprak Zihnioğlu:
"Cumhuriyet feminizmi nasıl bastırdı?"
Siren İdemen, Ulus Atayurt, Express, sayı 106-107, Mart 2010
Saklı tarih

Feminizm bu topraklarda 1860’larda başladı. Ve yaygın kanının aksine, cumhuriyet kadın hareketini bastırmakta Osmanlı’dan geri kalmadı. 8 Mart’ın 100. yıldönümünde, “Kadınsız İnkılâp” adlı kitabında birinci dalga feminist hareketi, Kadınlar Halk Fırkası’nı ve bu hareketin öncülerinden Nezihe Muhiddin’i anlatan Yaprak Zihnioğlu’na kulak kesiliyoruz...

Cumhuriyetin kuruluşundan 87 yıl sonra bugün, vatandaşlık tanımından laikliği nasıl tanımlayacağımıza, kamusal / özel alan tarifinden rejimin tarifine, cumhuriyetin temellerini tartışıyoruz; yargıdan orduya bütün kurumlar çatırdıyor; yeni bir anayasadan söz edilirken zaman zaman 1921 anayasası gündeme geliyor. Cumhuriyetin kuruluşundaki temel meseleler bütün ağırlıklarıyla üzerimizde duruyor. Osmanlı’nın son dönemini, cumhuriyetin ilk yıllarını incelemiş bir araştırmacı olarak bugünü nasıl görüyorsunuz?

Kitapta 1923-27 dönemine odaklansam da, vatandaşlık tartışması çok daha öncelere gidiyor. Özellikle kamusal alana çıkma tartışması, Osmanlı-Müslüman-Türk modernleşmesine paralel olarak 1850’lerde başladı. Cumhuriyet de 1923 yılında doğan bir fikir değil. 1850-1923 yılları arasındaki tartışmalarda “vatandaşlık” meselesinin hafife alınmadığını görüyorsunuz. Vatandaşlık tanımı ne olacak, anayasal düzen nasıl kurulacak, Rousseau’nun toplumsal sözleşmesi bâbında haklar nasıl garanti altına alınacak çerçevesinde bir tartışma var. 1923’te siyasal bir kırılma yaşanıyor. Hemen ardından, Halide Edib de dahil dönemin birçok aydınının diktatörlük olarak adlandırdığı dönem başlıyor. Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki temel tartışma ve siyasi ayrılıklar, sanıldığı gibi ya da bizlere resmi tarihçe sunulduğu gibi imparatorlukçuluk ve cumhuriyetçilik arasında değildi. Yeni rejime geçerken hangi yöntemleri kullanacağız tartışmasıydı. Yani “nasıl?” sorusuydu. Otoriter, baskıcı ve yukardan aşağı, despotik yöntemlerle mi, yoksa “tedrici,” demokratik ve halkın katılımına izin veren yöntemlerle mi yeni rejim kurulacaktı? Bu soruların cevabı da esas kırılmayı oluşturdu. “Tedricen ilerleme”yi savunanlar, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi, Halide Edib gibi, bu çatışmada yenik düştüler. Mustafa Kemal önderliğindeki Birinci Grup siyasete ağırlığını koydu. Bu tarz daha sonraları, kimi Batılı sosyal bilimciler tarafından “Aydınlanmacı despotizm” olarak da eleştirildi. Kemalist elitler, Batılılaşma yönündeki adımları, reformları hemen atmak istiyorlardı. “Tedrici bir gelişme sağlayalım, reformları yavaş yavaş yapalım” diyenler Birinci Grup tarafından bastırıldı. Ve çerçevesini kurucu siyasal elitin çizdiği “izin verilmiş bir vatandaşlık” tanımı çıktı ortaya.

O vatandaşlık tanımının temel unsurları nelerdi?

Toplumun önüne Batılı ve eril bir vatandaşlık fikri kondu. Seçme ve seçilme hakkı Batı’da bir seyir izliyor. Önce kademeli seçim yapılıyor, yani bir grup siyasal elit seçilecekleri seçiyordu, doğrudan genel oy daha sonra ortaya çıktı. Türkiye Cumhuriyeti ise reformları yaparken cumhuriyete şüpheyle yaklaşan bir erkek kitlesiyle anlaşmak durumundaydı. Onları bir yandan “cumhuriyeti desteklerseniz size oy hakkı vereceğim” diyerek, öte yandan talâk (İslâmi usûlle boşama) ve taaddüd-i zevcati (erkek çokeşliliği) kaldırarak denge sağlamaya çalıştı. Münevverler 1919 yılında bir kadın inkılâbından söz ediyor. Birinci Dünya Savaşı’nda cephede çok erkek öldüğü için kadın işçiler erkeklerin yerini aldı. Kadınlar ilk defa çalışma hayatına bu kadar büyük sayılarla katıldılar. Bu gelişmeyi “kadın inkılâbı” olarak değerlendirdiler. Bu dönemde, Osmanlı toplumunun üst ve orta sınıflara özgü yasakları ortadan kalkıyor, aile yapısında önemli bir değişim oluyor. Cephedeki ağır kayıplar nedeniyle kadınların çalıştığı ve eve ekmek getirdiği bir dönem başlıyor. Bir yandan da 1915 Ermeni tehciri ve 1918 sonrasındaki mübadeleler yüzünden toplumun nüfus yapısı da büyük bir değişime uğradı. Anasırın, yani bütün dini ve etnik grupları oluşturan unsurların bir arada yaşadığı “millet sistemi” ortadan kalktı. 1912’lerde etkin olan Türkçülük akımıyla beraber, vatandaşlığın tanımının Türk, Sünni Müslüman ve erkek olmakla sınırlandığını söyleyebiliriz. Bu tanıma uymayan herkes, kadınlar da dahil, vatandaşlığın dışında bırakıldı. Bu, bugün de böyle. Vatandaş dediğin, Türk, beyaz, orta sınıf, Sünni, erkek.

Kadınların eşit vatandaş kabul edilme mücadelesi de o dönem mi başlıyor?

Kadınların kendilerinin de ismiyle zikrettiği gibi “kadın meselesi”, 1850’lerden itibaren, kadınların matbuatta görünmesiyle tartışılmaya başladı. İslâm’da kadın, taaddüd-i zevcat, kadınların giyiminin ve sokağa çıkmasının üzerindeki baskılar, kadının eğitimi ve meslek sahibi olması önündeki engeller ve yasaklar gibi birçok konu o dönemin basınında yer almaya başlamıştı. Erken dönem kadın hareketinin öncülerinden Fatma Aliye, Emine Semiye gibi kadın yazarlar tarafından “kadınlık davası” savunuluyordu. İkinci Meşrutiyet döneminde “hürriyetin ilanı” ile birlikte gelen yeni kadın kuşakları bu mücadeleyi daha da üst düzeye taşıdı. 1919’da kadın meselesi basında geniş olarak yer aldı. Yani kadın meselesi cumhuriyetin ilk yıllarında yeni bir şey değildi.

1860’larda başlayan, “erken dönem Osmanlı hareket-i nisvanı” dediğiniz yıllarda, kadın meselesini kimler dile getiriyordu, bu kadınlar hangi sınıftandı, ana talepleri nelerdi?

İktidara yakın olan devlet erkânının kızları, eşleri, yakınları... Erken dönem kadın hareketinin beyaz, münevver, hanedana yakın, üst sınıftan kadınlar öncülüğünde geliştiğini söyleyebiliriz. Ancak, sadece İstanbul’la sınırlı değil, o dönemde başka eyaletlerde de güçlü bir kültürel yaşam vardı. Diyarbakır’da, İzmir’de de kadın hareketini görüyoruz. İstanbul ise imparatorluğun merkezi, kültürel ve siyasi açıdan Londra ve Paris’le beraber üç önemli kentten biriydi. Bu büyük kentler arasında bir iletişim mevcuttu. Mesela, Fatma Aliye’nin bir kitabı çıktığında ya da bir konuşma yaptığında, dış basında haber olarak yer alıyordu. Batı’daki kadın haberleri de içerdeki basında yer alırdı. Birinci dalga feminizm dediğimiz “süfrajet” hareketinin talepleri ve eylemleri, Osmanlı milletlerini oluşturan tüm topluluklar içindeki kadınları etkilemişti. Mesela, Fatma Aliye’nin “mavi çoraplılar” üzerine bir yazısı var. Feminizm kelimesi kullanılıyordu. Siyasi jargonda “kadınlık” kavramı belirmişti ve bu kavram “kadınlık mefkûresi”ne, yani kadınlık idealine dönüştü.

Son yıllarda, dönemin Ermeni feministlerini keşfediyoruz, yayınları olduğunu öğreniyoruz. Osmanlı-Müslüman-Türk kadın hareketiyle diğer unsurların kadın hareketleri iç içe miydi?

En bilinmeyen konulardan biri bu. Ermeni ve Rum topluluğundaki kadın hareketleri yeni yeni aydınlanıyor. Bildiğim kadarıyla, iç içe geçme yoktu, ama birbirlerinden haberdardılar ve birbirlerini izliyorlardı. Araştırdığım belgelerde beraber bir eyleme rastlamadım. Osmanlı-Müslüman grupla diğer aidiyetler arasında yaşam alanlarında bir ayrışma vardı. Müslüman kadınlar sokağa pek çıkamıyordu, kamusal alanda serbest değillerdi. Peçelerinin kalınlığından nerede dolaşabileceklerine kadar kesin fetvalar mevcuttu. Sokakta değil ama matbuatta, düşünce alanında etkindiler. Kadınların çoğu okuma-yazma bilmese de, bir sözlü kültür geleneği vardı. Kadınlar için ilk önemli rol modellerinden olan şair Nigâr’ın şiirlerini okuyanlar diğerlerine aktarıyor, ezberliyorlardı. O dönem için bir kadın şairin kitabının basılması muazzam bir olaydı. 23 Temmuz 1908’de ise birden basın alanında bir patlama oldu. Basın üzerindeki yıllarca sürmüş sansür kaldırılınca, ertesi gün yüzlerce gazete çıkmaya başlıyor. Bunların arasında kadın gazeteleri, dergileri de var. Kadın gazetelerinin büyük kısmını erkekler çıkarıyor, ancak kadınlar da yazıyordu. Dönemin kadın gazeteleri sadece haklar odaklı değildi elbette, moda da işin içindeydi. Paris modası, süslenme, çocuk bakımı gibi bugünün kadın gazetelerindeki konular o zaman da basının temalarıydı. Bugünden farklı olarak, zamanın kadın gazetelerinde edebiyat önemli yer tutuyordu, hikâye çok geçerli bir edebi türdü. İlginç bir durum da, dönemin “modernleşmeci erkekleri” bugüne göre çok daha reformcuydular. Edebiyat alanında, mesela Nezihe Muhiddin’i günün önde gelen edebiyatçıları olan Süleyman Nazif, Hüseyin Rahmi destekliyordu.

Erkeklerin kadın haklarını savunan dergiler çıkarma ihtiyacı duymalarının nedeni neydi?

Kamusal alanda belli bir özgürlük isteyen erkekler iki nedenle kadın hakları konusunda yazıyorlardı. Birincisi, modernleşme bağlamında, “kadınlar gelişmeden cemiyet ilerleyemez” diye düşünülüyordu. Çocukları eğitimli anneler yetiştirmeliydi. Bence ikinci neden, kendileri içindi. Modernleşmeyi savunan erkekler kimle evlenecekti? Tabii ki okumuş yazmış, eğitim görmüş kadınlarla evlenmek istiyorlardı. O dönem devamlı Avrupa’ya erkek öğrenci gönderiliyor; onlar da dönünce geleneksel ailelerde yetişen genç kadınlarla uyum sağlayamıyorlardı. Nitekim, pek çok ünlü yazar, Avrupalı kadınlarla evlenmiştir.

Bugün birçok kesimde yaygın bir Osmanlı nostaljisi, Osmanlı güzellemesi var. Cumhuriyete kadar farklı etnik ve dini unsurların kaynaşmış biçimde, özgürce yaşadığı çok sık dile getiriliyor. Osmanlı’ya dair en sık dile getirilen iddialardan biri de köleliğin olmadığıdır. Bu neo-Osmanlıcı anlayış hakkında ne düşünüyorsunuz?

Osmanlı güzellemesine karşı, önce Osmanlı’nın köleci bir toplum olduğunu belirtelim. Bu durum son yıllara, cumhuriyetin ilanına kadar hiçbir şekilde değişmedi. Afrika ve Kafkasya’dan devamlı kölelerin getirildiği bir toplumdan bahsediyoruz; üretim ve hizmetler bu şekilde örgütleniyor. Kafkaslar’dan özellikle güzellikleriyle bilinen kadınlar getiriliyor. 11-12 yaşlarındaki kız çocuklarını köle tüccarları topluyor, sonra bunlar saraya, tüm ülkedeki konaklara satılıyordu. Kadın köleler hem seks hem de hizmet sektörü için alınıyordu. Güzel olmayanlar, temizlikten bahçe bakımına kadar çeşitli hizmetlere koşuluyordu. Odalıklar, cariyeler ya da köleler Osmanlı toplumunda hiç isyan ettiler mi, buna dair şimdilik bir bulgumuz yok.

Dönemin feministleri köleliği mesele ediyor muydu?

Hayır. Dönemin kadın yayınlarında yüksek sınıfın hâkimiyeti var ve sınıfsal durum tartışmaya da yansıyor. Kölelik hiçbir şekilde konu edilmiyor. “Biz kadınlar” derken köle olmayanları kastediyorlar. Öte yandan, Rum ve Ermeni kadınların Beyoğlu’na çıktığını, hatta çalıştıklarını biliyoruz. Edebiyatta görebildiğimiz kadar, Müslüman-Türk kadınlar, iyi kadın /kötü kadın ayrımıyla da gayrimüslim kadınları dışlıyordu. Buna göre, iyi ve iffetli kadın Müslümandı. “Kötü kadın” esas olarak Rum kadınlarıydı.

Bu noktada kadın hakları hareketiyle feminizm ayrımı yapmamız gerekmiyor mu? O dönem kadın hareketine feminizm diyebilir miyiz?

“Birinci dalga feminizm” diyebiliriz. Bugün de varolan bir tanım bu. Ve birinci dalga feminizm bence bugün de devam ediyor. 1908’le beraber Türkçülük akımı gelişiyor. Kadın hareketi ideolojik değişimlere göre dönüşüyor. 1912’de tamamen hâkim olan Türkçülükle beraber kadın hakları savunucuları Türkçü olup İttihad ve Terakki programını içselleştiriyorlar. Bu Türkçü damar, bugüne kadar gelen orta sınıf Türkçü bir damardır. Ancak, kadınlar milliyetçiliği hemen benimsemiyor. Daha çok “İslâm kadını” vurgusu varken, milliyetçilik yavaş yavaş öncülerle bulaşıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında bile çok yaygın değil. Kadınlar daha çok bu reform döneminde “biz ne talep edebiliriz” diye düşünüyor.

İmparatorluğun çözülüp parçalanması döneminde Avrupa’ya karşı hissedilen ezikliğin de bu Türkçülükte payı var mı? Bugün AB reformları karşısında Kemalist kadınların tepkisiyle bir paralellik düşünülebilir mi?

1908’e kadar en temel düşünce, Batı’nın fen ve biliminden yararlanmak, siyasal, iktisadi ve kültürel alanda İslâm kültüründen gelen değerleri korumak. Modernleşme kavramı kullanılmıyor. “Muasır medeniyet”ten bahsediliyor. Erken dönem feminizminde, Fatma Aliye, Şair Nigâr kuşağında “asıl medeniyet İslâm medeniyetidir” yaklaşımı var. Birinci Dünya Savaşı’na değin emperyal bir tonda, güçlü imparatorluğun verdiği güvenle konuşuyorlar. Bir “Osmanlı narsisizmi” var. Sömürgeciliği ve köleciliği insan başka nasıl içselleştirebilir ki?

1908’den 1923’e, Kadınlar Halk Fırkası’nın (KHF) kuruluşuna uzanan süreçte nasıl bir zihni dönüşüm yaşanıyor?

1908’den sonra, toplumun kendi dinamikleriyle yaşanan bir modernleşme söz konusu; dayatılan bir durum yok. Talihsiz bir dönem, zira 1911’de savaşlar ve yenilgiler başlıyor. Dünyada yeniden paylaşım süreci yaşanırken, art arda gelen mağlubiyetler ve yılgınlıklar yaşanıyor. Kadınlar “vatan ana hasta” diye konuşmalar yapıyor. Hemşirelik, asker elbiselerinin dikilmesi, kıyafetlerin toplanması gibi bir seferberlik yaşanıyor. Fatma Aliye cephe arkasında çalışmış bir kadın. Görebildiğim kadarıyla, bu ülkenin tarihinde kadınlar seferber ediliyorlar. Bu açıdan cumhuriyet mitingleriyle benzerlik var. Seferberlik hali cumhuriyet mitinglerinde de “şeriata karşı kadınların seferber olması lâzım” şeklinde açığa çıktı. Aynı durum 1923’ten sonra Kemalist iktidarın sağlamlaştırılması için de kullanıldı. Kadınlar o zaman da mitinglere çağrıldı. 1930’da, kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı tanındığında, subay, vekil ve devlet erkânı eşleri gösteri yapmaya çağrılıyor.

Cumhuriyet reformlarıyla kadınlara sağlanan haklar hep Atatürk’ün kadınlara bahşettiği haklar olarak sunulur; “kadınlar hakları için mücadele etmediler” tezi genel kabul görür. Cumhuriyetin ilk yıllarında kadınların mücadelesi reformlara nasıl yansıdı?

Resmi tarih büyük ölçüde yaratılmış olgular üzerine kurulu. Bunlardan biri de kadın hakları meselesi: “Onlar mücadele etmedi, biz verdik” söylemi. Kemalist dönemde muhalefeti ve diğer reformcuları bastıran bir hükümet ve tek parti var. Batı’dan “diktatörlük” eleştirileri geliyor. Halide Edib yurtdışından bu doğrultuda eleştiriyor. Bu konuda Şirin Tekeli’nin tezi çığır açmıştır; Batı’nın eleştirilerine karşı demokrasinin göstergesi olarak hükümetin kadın haklarını gündemine aldığını yazar. Bir yandan gazeteler, dernekler kapatılır, idamlar devam ederken, takrir-i sükûn dönemindeki ağır baskılar yaşanırken ve yavaş yavaş tüm toplum ve muhalefet terörize edilerek susturulurken, demokratik cumhuriyet izlenimi vermek için kadın hakları söylemi kullanılıyor, yani kadın hakları araçsallaştırılıyor, simgeselliği öne çıkarılıyor. Nezihe Muhiddin ve feminist kadınlar, cumhuriyetin kurulacağını öğrenince, “Kadınlar Halk Fırkası’nı kuralım ve mebus olup haklarımızı doğrudan savunalım” diyerek yola çıkıyorlar. Kadınların toplumsal, siyasal ve ekonomik hakları olan eşit vatandaşlar olmasını savunuyorlar.

KHF nasıl örgütlendi?

Fırka birdenbire kurulmadı. Erken dönem hareketin (1868-1908) ideolojik birikimi vardı. Düşünsenize, 1895-1908 yılları arasında tam 609 sayı kesintisiz “Hanımlara Mahsus Gazete” yayınlanıyor. Bugün hâlâ hiçbir kadın gazetesi bu sayıya yaklaşamadı. Ahmed Mithad Efendi, Ahmed Rasim gibi erkekler yazsa da, esas olarak kadınların yazdığı ve yönettiği bir yayındı. Yazarları arasında Fatma Aliye, Emine Semiye, Fahrünnisa, İkbal, Şadiye, Zeynep, Remziye, Arife hanımlar vardı. Yüksek öğrenim kurumlarına giriş hakkı dahil, erkeklerle eşit toplumsal haklar talep ediyorlardı. 1908 sonrasında, dergilerin çoğalmasıyla Hanımlara Mahsus Gazete işlevini tamamlıyor. Birinci dalganın bu ikinci evresinde (19081922) bu kadınların yetiştirdiği yeni kuşaklar geliyor. 1914’te İnas Darülfünunu açılıyor, kadınlar üniversite eğitimi almaya başlıyor. Daha militan, daha çok şey isteyen bir kadın grubu ortaya çıkıyor. Daha önce terennüm edilen talepler bu kadınlar tarafından doğrudan eyleme dökülüyor. Dernekler kuruluyor. Yavaş yavaş kıyafetler inceliyor, saçlar görülmeye başlanıyor, yasaklar bir nebze deliniyor. Kadınlar hatta peçelerini havaya fırlatıyor ve bunu kutluyor. Ama bir yandan dini cemaatin baskıları da üzerlerinde. “Kadınları kontrol edemezsek, toplum elimizden gider" düşüncesindeki dini cemaat neredeyse sadece kadınların toplumsal kontrolüne çalışıyor.

Kadınların yazılarında dine dair eleştiriler de var mı?

Kesinlikle, baştan itibaren var. 1868’de Terakki-i Muhadderat gazetesinde “Bir Kadın” imzalı ilk mektupta kadınların ne kadar baskı altında oldukları, evde dayak yedikleri, kötü muamele gördükleri, sürekli kuma geldiği, birinci kadınların sokağa atıldığı, tüm bu acılar dile getiriliyor. Daha o zamandan sorun tanımlanıyor. Erken dönem olsun, İkinci Meşrutiyet dönemi olsun, kadınlar diğer kadınları bugünkü kadar unutmamışlardı. Oysa yüksek sınıfa mensuplardı. Kölelik hariç, tüm kadınların durumunu kıyasıya eleştiriyorlardı.

Erkeklerin çokeşliliği her sınıfta çok yaygın mıydı?

Kesinlikle. O dönemde evlenilecek kadın sayısında sınırlama bile yoktu.

KHF’nin kuruluş nizamnamesinin esasları neler?

Partinin amaçları ilk dokuz maddede açıklanıyordu; baştan aşağı bir siyasi haklar bildirgesidir: İçtimai, ekonomik ve siyasal, tüm haklar. İlk maddede kadınların örgütlenmesinin yaygınlaştırılacağını ve kadın meselesini tüm boyutlarıyla ele alacaklarını belirtiyorlar. Siyasal haklar, yani seçme ve seçilme hakkı için mücadele edileceği ikinci maddede belirtiliyor. Kadınların tüm mesleklere girmesini savunuyorlar, savaşta yoksullaşan çok sayıda kadına muavenet edileceğini, yani dayanışma kurulacağını vurguluyorlar.

KHF’de hiyerarşik bir yapılanma, bir lider var mı?

Nizamnamenin hazırlanmasında yer alanların listesini çıkarmak zor. Şükûfe Nihal gibi yazarlar, Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa’nın torunları, Güzide Osman, Aliye Esat gibi kadınlar öne çıkıyor. Darülfünun’dan ilk mezun olan 15 genç kadın var, şu anda ismini bilemediğimiz o kadar çok genç kadın var ki. Hiyerarşiden daha çok, öncülere ve daha yaşlılara saygı var.

Kadınların da askere alınması talebi de var, değil mi?

Evet, ilginç bir madde o. 1860’lardan beri kadınlara “madem hak istiyorsunuz, o zaman erkekler gibi askerlik yapın” diyerek karşı çıkmak çok yaygındı. KHF daha baştan bu tartışmayı kesip atıyor ve “harp vukuunda” ve “icap ederse” kadınların askerlik yapabileceğini bir maddede belirtiyor. Meselenin özü, militer bir talepten çok, bu konudaki itirazları daha baştan karşılamak bence.

KHF’ye izin verilmediği için 1924’te Türk Kadın Birliği (TKB) kuruluyor. Bu süreç nasıl gelişiyor?

İzin alabilmek için nizamnamenin içeriğini tamamen değiştirmek zorunda kalıyorlar. Ancak hedefleri içten içe yine KHF’nin programı. KHF tam anlamıyla “süfrajet” bir hareket, siyasi hakları çok önemsiyorlar.

1927’ye kadar TKB büyük yaygınlık kazanıyor. Ne boyuta ulaşıyor, üyeleri kimler?

KHF ve TKB’nin kurucularından Nezihe Muhiddin’in 1927’de sesinin kısılması ve engellenmesinin nedenleri var. Birlik 400’den fazla aktif üyeye sahip hale gelmiş, 15 ilde örgütleniyorlar. O denli büyük bir baskı grubu haline geliyorlar ki, bunu durdurmak için bir neden bulmak zorunlu hale geliyor. Bu yüzden Nezihe Muhiddin’e bir daha siyasi arenaya çıkamayacak kadar büyük suçlar isnat ediyorlar. Nezihe Muhiddin 1924 ile 1927 yılları arasında bir basın toplantısı yaptığında, ertesi gün konuşması gazetelerin birinci sayfasında, manşetlerde yer alıyor. TKB’nin bütün eylemleri fotoğraflarla yayınlanıyor. TKB basını çok iyi kullanıyor, propagandif faaliyetler yürütüyorlar. Kadınların seçme-seçilme hakkı yokken, sırf propaganda yapmak için Halide Edib ve Nezihe Muhiddin’i mebus adayı gösteriyorlar. Her seçimde eylem yapıyorlar, seçimleri bir mücadele platformu olarak kullanıyorlar.

Rejim TKB’yi nasıl bir tehdit olarak görüyor?

Cumhuriyet Halk Fırkası programının “İçtimai ve Sıhhi Siyaset” kısmında sadece nüfus siyasetinden bahsediliyor. Kemalistler “kadınların haklarını zamanı geldiğinde, istediğimiz boyutlarda ve çerçevede gerçekleştireceğiz” diye düşünüyorlar. Öyle de yapıyorlar. Kadını eş ve anne olarak gören, vazifelerini evle sınırlayan bir muhafazakârlık ortaya çıkıyor.

Falih Rıfkı ve Yunus Nadi gibi yazarların dile getirdiği, kadınları hakir gören anlayış da hâkim, değil mi?

Evet, Yunus Nadi kadın meselesinden sorumlu bakan gibi davranıyor. Kadınlar Mustafa Kemal’le görüşmeye gittiğinde, Yunus Nadi hep hazır bulunuyor. Hükümetin sözcülüğünü o yapıyor.

Bugün de devam eden “Mustafa Kemal’e aşık kadınlar” nesli ortaya çıkıyor. Cumhuriyetin resmi ideolojisinin benimsetilmesinde bu kadınlar nasıl bir rol oynuyor?

Kemalizm aslında yavaş yavaş yaratılan bir “atacılık” kültürü. Osmanlı döneminde padişaha yakıştırılan bütün o unvanlardan, yapılan methiyelerden gelen bir yüceltme kültürü var. Bu, cumhuriyet dönemi siyasal kültürüne de değişmeden yansıyor. Öte yandan, Mustafa Kemal’in kadınlar arasında hayranlık uyandıran bir fiziği var. 1924 sonrasında, tıpkı padişahtan söz ederken olduğu gibi, Mustafa Kemal hakkında da başına övgü sözcüğü konmadan hiçbir şey söylenemediği için kadınlar da isteseler de, istemeseler de bu dili kullanıyorlar. Ancak iç yaşamlarında böyle yapmadıklarını görüyoruz. Mesela 1927 TKB kongre metinlerinde bu övgüleri göremiyorsunuz.

1927’de TKB’nin tasfiye operasyonu niye başlıyor?

Örgüt çok büyüyor ve güçleniyor, Diyarbakır’da bile şubesi var. Bu kadar büyüyüp kontrol edilemez hale geleceği Kemalistler tarafından tahmin edilemiyor. Bütün muhalefet bastırıldığı için başka muhalif örgüt de pek kalmamış.

Hangi yöntemlerle TKB bitiriliyor?

Karalama yöntemini kullanıyorlar. TKB’nin içine kendi yandaşlarını yerleştiriyor, onlar vasıtasıyla memnuniyetsizlik yaratıyorlar. Devlet erkânının eşleri gibi kadınlar siyasal haklar talebi için “bunlar çok aşırı talepler, zamanı gelince cumhuriyetimiz hepsini halledecek. Aşırılığa gerek yok, biz hayırseverlikle uğraşalım” yollu eleştirilerini dile getiriyor. Bu talep, TKB’deki militan kesimde, süfrajet’lerde karşılık bulmuyor. Ancak, içeride bir çelişki başlıyor. Bu arada, Nezihe Muhiddin’in eşiyle arasının çok iyi olmadığını biliyoruz, aşırı çalışmaktan ve militanlıktan eve gidemiyor, TKB’nin Şehzadebaşı’ndaki merkezinde ikinci kattaki bir yatakta gecelediği oluyor. Bunu öğrenince, Nezihe Muhiddin’i Birlik’in mülkünü suiistimal etmekle suçluyorlar. İkincisi, 1925-27 arasında 31 sayı çıkan Kadın Yolu dergisinin ilk dört sayısını Nezihe Muhiddin kendi imkânlarıyla çıkarıyor. Sonra TKB dergiyi Birlik’in dergisi haline getirmek istiyor. Bu nedenle kasadan para alıp verme gibi işlemler oluyor. Ve Nezihe Muhiddin hırsızlıkla suçlanıyor. Bu şekilde, toplumda öyle bir itibar kaybına uğratılıyor ki, bir daha siyasal hayatta yer alamıyor. Derneği polis basıyor ve mühürlüyor. TKB kapatılıyor, yönetim kurulu ilga ediliyor. Nezihe Muhiddin’in tüm arkadaşları, radikal grup tasfiye ediliyor. Dernek içindeki hükümet yanlısı kadınlarca Türk Ocağı’nda bir kongre icra edilerek TKB yeniden açılıyor. Yeni dernek yönetim kurulu “Nezihe Muhiddin çok ileri gitmiştir, biz artık hayırseverlikle ilgilenen bir kurum olacağız, cumhuriyetin ve büyük halaskârımızın –yani Mustafa Kemal’in– zamanı gelince bize haklarımızı tanıyacağından kuşkumuz yok” diyor. O günden bugüne gelen Kemalist kadın dernekleri geleneği böyle ortaya çıkıyor.

Kitaptan, eleştirilerinizle birlikte, Nezihe Muhiddin’e sevgi duyduğunuz intibaı ediniyor insan. Nezihe Muhiddin’i araştırmayı seçme nedeniniz ne? Bir tarafa Afet İnan’ı, diğer tarafa Nezihe Muhiddin’i koysanız, ne söylersiniz?

Nasıl karşılaştırabilirim ki ikisini? Afet İnan, resmi tarih yazıcısı bir şahsiyet. Türk Tarih Tezi’nin yaratıcısı. Kadın tarihini de resmi tarih açısından belirlemiştir. Atatürk’ün tüm hakları verdiğini ve kadınların mücadele etmediğini yazan Afet İnan’dır. Oysa, her şey gözünün önünde gerçekleşti. Bile bile bir ret ve toplumun belleğinden silme söz konusu. Mustafa Kemal tarafından Avrupa’ya gönderilen parlak kız talebelerden Afet İnan. İsviçre’de okuyor. Anadolu’da 64 bin iskelet kalıntısı üzerinde inceleme yaparak Türk kafatasını konu edinen tez yazıyor. Döndüğünde, 21 yaşında Türk Tarih Kurumu’nun başına atanıyor. Nezihe Muhiddin ise toplumsal hareketlerden gelen bir aktivist, sesi gür çıkan bir kadın. Nezihe Muhiddin’e bir sevgi duyuyorum tabii, bu kadar haksızlığa uğramış, böylesine parlak bir kişilikken, engellenme bunalımı nedeniyle akıl hastanesinde son bulmuş bir hayattan bahsediyoruz. Nezihe Muhiddin’in m illiyetçi yanıyla apaçık bir sorunum var tabii. Ancak, Muhiddin bir kadın hakları savunucusu, birinci dalga feminizmin en önemli öncülerinden biriydi.

Edebiyatçı Nezihe Muhiddin hakkında ne düşünüyorsunuz?

Nezihe Muhiddin çok iyi bir siyasi yazar, hatip ve stratejist. Romanları konusunda henüz bir inceleme yapılmadı. Romanlarının bütününü okuduğunuzda, çok farklı konulara girse de, odağında hep kadın ve kadın sorunu olduğunu görürsünüz. Bence sıradan bir romancı değil, külliyatına baktığınızda ortalamanın üzerinde bir yazar.

Nezihe Muhiddin’i, o kuşaktan kadınların mücadelesini yeni feminist olurken tanıyıp biliyor muydunuz, yoksa daha sonraları mı keşfettiniz?

Annem büyük bir ihtimalle Nezihe Muhiddin’i tanıyordu, ancak benim incelemem annemin ölümünden sonra olduğu için onunla bu konuyu konuşma fırsatım olmadı. 13 yaşıma bastığım gün annem “artık bir genç kızsın” diyerek Halide Edib’in romanlarını önüme koydu. Nezihe ve Halide’den gelen etkinin taşıyıcısı benim için annemdi. TKB grubunu oluşturan bu kadınlara bir vefa borcu hissediyorum. Bu çalışmam da bu borcu bir nebze olsun ödemek içindi. Bu kadınlar sadece kendileri için yaşamadılar, kadınlar için mücadele verdiler. Onlara çok değer veriyorum.

YAPRAK ZİHNİOĞLU’YLA FEMİNİST HAREKETİN GÜNCEL TARİHİ ÜZERİNE:

Sosyalist kadınlar örgütlenirse...


Kadınsız İnkılâp'ın yazarı Yaprak Zihnioğlu’yla kaldığımız yerden devam ediyoruz. Geçen sayıda Osmanlı’da ve cumhuriyetin ilk yıllarındaki feminist hareketi konuşmuştuk, bu sayıda güncel tarihe bakıyoruz...

1927’deki bastırma operasyonlarından sonra Türk Kadınlar Birliği’nin (TKB) kapanması nasıl oluyor?

1930’da Halkevleri de dahil bütün örgütler kapatılıyor. Kadınlara önce belediye (1930), sonra milletvekili seçme ve seçilme hakkının tanındığı (1934) yıllarda TKB’nin faaliyetleri “hayır işleri”ne yöneliyor. Kendini feshettiği 1935’e kadar TKB’nin açık kalmasına izin verilmesinin bir nedeni, Türkiye’de toplanan Arsıulusal Kadınlar Kongresi (Nisan 1935) olabilir. Dünyada da değişimin yaşandığı bir dönem. Yavaş yavaş haklar alınıyor. Ayrıca, savaşa hazırlanan bir dünya var. Ve Uluslararası Kadınlar Birliği diye bir yapı var. Bu kadın örgütlerinin bir kısım üyeleri mebusların hanımları; hükümete yakın, iktidarla beraber yürüyen bir yapı. Yasama organlarıyla, hükümetlerle kadın hakları savunucularının örgütleri birbirini tamamlayarak beraber çalışıyorlar.

Arsıulusal Kadınlar Kongresi neden İstanbul’da toplanıyor?

Araştırılması gereken bir soru. Bu onlardan gelen bir talep. Üyelerinin konuşmalarına baktım, tamamen ülkelerinin propagandasına yönelik. Hükümetleri ne diyorsa, onu söylüyorlar. Nezihe Muhiddin katılmıyor kongreye, TKB kongreyi düzenliyor ve “kongre sonrasında kendimizi feshetme kararı aldık” diyorlar.

Niye TKB kendini feshediyor?

“Kurtarıcımız, halaskârımız tarafından bütün haklarımız verildi, bizim başka bir şey yapmamıza gerek kalmadı, bu dernek amacına ulaştığı için kapanmalı” diyorlar. Bence, sahte bir durum bu, kendilerini feshetmiş gibi görünüyorlar, ama hükümet kapattırıyor aslında.

Kapatma kararından sonra bir parçalanma, devam eden küçük de olsa örgütlenmeler yok mu?

1927 sonbaharında örgüt feministlerden temizlendi ve kadın hakları savunucuları tamamen tasfiye edildi; dolayısıyla, başka bir örgüt çıkamazdı. 1949’da TKB bu kez Demokrat Partili kadınlar tarafından açılıyor, bütün hakların verildiği anlayışı devam ettiği için etkili olamıyor. Hayırseverlik gibi işlerle uğraşıyorlar. Kadın hareketi açısından tam bir kör dönem. İdeoloji, bugünkü ideoloji: “Cumhuriyet hükümeti, halaskârımız bize bütün haklarımızı verdi, ama kadınlar haklarını bilmiyorlar, o halde biz bunları kadınlara öğretmeliyiz.” Yani kendilerinin haklarını ve her şeyi bilen bir kadın zümresi olduğunu iddia eden bu seçkinci yaklaşım bugüne değin Kemalist kadın derneklerinde süregelmiştir. Bu zümrenin 1980’lere gelene değin kadın haklarının bayrağı olarak gördüğü ve topluma sunduğu 1926 Medenî Kanun’u kadınlar yönünden çok sayıda eşitsizliği barındırıyordu. Aslında, TKB Medenî Kanun’un eleştirisini yapmak istiyor; Mart 1927’deki kongresinde komisyonlar şeklinde örgütleniyor ve Medenî Kanun’un kadınlar aleyhine maddelerinin değiştirilmesi için girişimde bulunuyor. TKB’nin “Kadınerkek eşitliği encümeni (komisyonu)” bu konu üzerinde çalışıyor. Marttaki bu kongreden çok geçmeden, temmuz ayında TKB’ye baskın düzenleniyor.

1930’lardan ‘80’lere, 50 yıl boyunca feminist hareket hiç uyanmıyor mu? Solun yükseldiği ‘60’larda, ‘70’lerde kadın hareketinde hiç kıpırdanma yok mu?

BM 1975’i Kadın Yılı ilân edince, TKP’li (Türkiye Komünist Partisi) kadınlar İKD’yi (İlerici Kadınlar Derneği) kuruyor, “BM kararından sonra İKD’yi kurmaya karar verdik” diyorlar. Ama kadın hakları yönünden değil, TKP’nin kadın kolları olarak faaliyet gösteriyorlar. Yoksul mahallelerde, işçi mahallelerinde, kadınların örgütlenmesi için çalışıyorlardı. O mahallenin ve kadınların ihtiyaçlarına göre örgütleniyorlardı, ben mesela bir gün İKD’nin Gültepe’deki bir biçki-dikiş kursuna gitmiştim.

İKD feminizme uzak, hatta karşıydı ama, İKD’li kadınların çoğu ‘80’lerde feminist oldu galiba...

Onlar epey sonra oldular; ‘80’lerde diğer siyasetlerden gelen kadınlar vardı ama, İKD’li yoktu. Yeni feminist hareketten İKD’liler çok etkilendi tabii. 1990’lara doğru feministler çok yaygınlaştı ve İKD’lilerde feminizme karşı bir sempati başladı. İKD, her şeye rağmen bu ülkenin kadın tarihinde önemli bir yere sahiptir.

Darbe sonrasında, her şeyin bastırıldığı o yıllarda feminist hareket nasıl ortaya çıktı? Elli yıl boyunca susan hareket o zaman nasıl ses buldu?

‘80 hareketi, aslında, soldaki erkek egemenliğine de bir isyandı. Hepimiz soldan geliyorduk. ‘80 hareketini başlatan ilk “küçük grup”un içindeydim.

Kimler vardı o grupta?

Şirin Tekeli, Stella Ovadia, Gülnur Savran ve Şule Aytaç (o sırada soyadı Torun’du). Ben 1978’de Aydınlık gazetesinde kadın sayfası sorumlusuyken, feminist olduğum için halk mahkemesinde yargılanmıştım. Şule, Ankara’da bir TİB raporu hazırlarken kadın meselesinde “fazla ileri gitmekle”, feminist olmakla eleştirilmişti. Şirin tezini 1977’de yazmıştı ve büyük tepkiyle karşılanmıştı. Gülnur Savran’ın TÜMAS’ta (Tüm Üniversite, Akademi ve Yüksekokul Asistanları Birliği) kadın arkadaşların söz alıp konuşurken bacaklarının titrediğini anlattığını anımsıyorum. Solda olmamıza rağmen, kadın olmaktan gelen sorunları yaşamış kadınlar olarak “yeter artık!” dedik.

Tarih neydi?

‘81 Aralık. Evlerde toplanmaya başladık.

Başından beri kendinize feminist mi diyordunuz?

Evet. Ama dışarıya karşı tam söyleyemiyorduk. Feminizmi savunuyorduk, ama ne olduğunu tam da bilmiyorduk. Ben Marksizmle feminizmin bağdaşabileceğini savunuyordum, ama her iki teoriyi de iyi bildiğim söylenemezdi.

O dönem feminist literatürden kimleri okuyordunuz?

Shulamith Firestone (“Cinselliğin Diyalektiği”), Kate Millett (“Cinsel Politika”) çevrilmişti; çevrilen kitapların hepsini okumuştum. Simone de Beauvoir’ın İkinci Cins'i kısaltılmış olarak yayınlanmıştı. Bu kitapların basımı 1974’tür. Bunları ‘78’e değin okumuştum zaten.

Farklı siyasal hareketlerden beşinizin bir araya gelmesi nasıl oldu?

Stella bizi bir araya getirmiş oldu. O dönem YAZKO’daydı (Yazarlar ve Çevirmenler Kooperatifi) ve YAZKO’yu bir kadın dizisi çıkarmaya ikna etmişti. “Dizinin sorumlusu Şirin olmalı” dedi. Şirin “tek başıma böyle bir şey yapmak istemem” diyerek bir ekip oluşturdu ve sonuçta, bir kitap dizisi oluşturmak üzere bir araya geldik. Feminizmi anlamak ve anlatmak için çeviri yapmaya karar verdik. Juliet Mitchell’ın “Kadınlık Durumu”nu çevirmek üzere paylaştık. Evlerde buluşup çevirdiğimiz bölümler üzerine konuşuyorduk. Bir gün, içimizden biri, kim hatırlamıyorum, “biz niye kendimizi konuşmuyoruz” dedi. Her şeyi bıraktık, kendimizi konuşmaya başladık ve o anda da zaten feminist bir grup olduk. Bilinç yükseltme toplantılarına başlamıştık, ama bunların “bilinç yükseltme” olduğunun farkında olduğumuz söylenemezdi. Etrafımızdaki herkes merak ediyor, “siz ne konuşuyorsunuz” diye sorup duruyorlar, TÜMAS’tan arkadaşlar “biz de gelelim” diyorlar... Bunun üzerine, Cağaloğlu’nda YAZKO’da geniş bir toplantı yaptık. Çok sayıda kadın geldi. Düşündüklerimizi anlattık, onlar “biz de varız” diyerek dahil oldular. O zamanlar toplantı yasağı vardı, evlerde “gün” yapar gibi toplanırdık. Eline bir çörek alan gelirdi. Sayımız hızla arttı, 50’ye, 100’e çıktık. İlk dönem “küçük grup”tuk, “büyük grup” olduk. Mart ‘82’de YAZKO’da bir sempozyum yaptık, Gisèle Halimi’yi çağırdık. Sempozyumun sonrasında daha da genişledik. 1983’te Somut dergisinde kadın sayfası yapmaya başladık. 1984’te dışa açılmaya karar verip Kadın Çevresi’ni kurduk.

Kadın Çevresi’nde o günlerde en çok konuşulan, tartışılan konular nelerdi?

İkinci dalga feminizmden çok etkilenmiş feministlerdik. Ama, “bu ülkenin feministi olmak” gibi bir derdimiz de vardı. Yine bilinç yükseltme toplantıları yapıyor, kendimizi konuşuyorduk. Hiyerarşiyi dışlayan, katılımcı, demokratik yapılar kuralım diyorduk. Kendi yaşamımızdan yola çıkarak feminizmin temel ilkelerini, feminist düşünceyi daha iyi kavramak ve bunun için ne yapabiliriz diye düşünüp tartışmaktı yaptığımız.

Kadın Çevresi ile birlikte, itirazların, hak taleplerinin ötesinde feminist bir toplumsal tahayyüle geçişin olduğu söylenebilir mi?

Büyük bir siyasal dönüşüm yaşandı, bambaşka bir yöne açılan bir kırılma noktası diyebiliriz. Sadece kadın hakları ya da “eşitlik” değildi sorunumuz. “Eşitlikten de öte” diyorduk. Bu “öte” sözcüğü her şeyi içeriyordu.

Kemalizm eleştirisi de var mıydı?

Olmaz olur mu? Şirin’in olduğu yerde olmaz mı? Solcular da Kemalizmi eleştiriyordu, ama kadınlar daha çok eleştiriyordu. Tek bir Kemalist kadın da gelmedi feminist harekete. Bu hareket bir isyanla başladı, gerçek bir başkaldırıydı. Muhalif hareketlerin baskın gücü soldur; o zaman da öyleydi. Ama sosyalist harekette erkek egemenliği çok üst düzeydeydi. Kapalı kapılar arkasında erkekler toplanıyor, tartışıyor, bizse çay yapıyor, pul yapıştırıyorduk. Solda kadınların durumu buydu. Biz buna isyan etmiştik. Başkaldırımızı erkeklerin hâkim olduğu sosyalist hareket büyük bir meydan okuma olarak gördü ve karşı çıktı. İlk günden itibaren karalama, suçlama, yok etme, kadınlarla aramıza mesafe sokma girişimleri... Sosyalist hareketin erkekleriyle tam anlamıyla karşı karşıya geldik.

Soldaki anti-feminizmin “meşrulaştırılan” dayanakları nelerdi?

Esas olarak, 19. yüzyıldaki sosyalizmin, Clara Zetkin’in birinci dalga feminizmi, kadın hakları savunucularını mahkûm etmesi var: “Kadın hareketi burjuvazinin güdümünde orta sınıf bir harekettir ve bu hareket sınıfı böler.” Zetkin ve Engels’in ünlü “biz feminizme karşıyız, ama kadınların taleplerini savunuruz, oy hakkı için mücadele ederiz” görüşü. Zetkin ve Engels’in tezlerine dayanarak sol meseleye bu mantıkla bakıyordu. Bizde daha da kötüydü, taleplerimize bile sahip çıkmayıp bizi en ağır suçlamalarla mahkûm etmeye çalışıyorlardı. Ve sosyalist erkeklerle karşı karşıya geldik, bize “eylülist” dediler, “faşist” dediler, “’80 darbesi olmasa siz ortaya çıkamazdınız” dediler... “Herkes içeri alınınca kadınlara alan açıldı” diye bağlantı kurmak bana doğru gelmiyor. 12 Eylül darbesi olmasa da bu çıkış olacaktı zaten.

1978-79’da birçok örgütün içinde de dönüşümler, değişimler yaşanıyordu...

Yaşanıyordu tabii. Şirin tezini 1977’de tamamlamıştı. Şule 1977’de bu konularda çevresiyle büyük çelişki yaşamıştı. Stella Paris’teki Kadın Kurtuluşu Hareketi’nden çok etkilenmişti, ben de 197778’de bulunduğum örgütte isyan bayrağını açmıştım. Birbirimizden ayrı yerlerde ve birbirimizden haberimiz olmadan aynı şeyleri savunuyor ve yaşıyorduk. Biz yine buluşacaktık. Ayrıca, İKD vardı. Dünyadaki ikinci dalga feminizmin etkileri bizim sahillere ulaşmıştı bir kere. Kitaplar çevrilmişti, tezler yazılıyordu, bir ideolojik birikim vardı. Ben açıkça “feministim” dediğimi hatırlıyorum kendime. Böyle bir radikalizmin darbeye bağlanması kadar acıklı bir şey olamaz. Bu bağlantıyı ancak erkekler kurar.

Ailesiyle, okuluyla, devletle karşı karşıya gelen, “sokağa çıkan” kadınların eninde sonunda erkek egemenliğine isyan etmemesi düşünülemez herhalde.

Bir kere, çok sayıda kadın politize olmuştu; politize olan kadın da nereye kadar boyun eğer? Ben 1977’de eleştiriye başladım, ‘78’de açıkça yazıyordum. Yaptığım her sayfa yazı işleri müdürüyle saatlerce tartışma konusu oluyordu. Benimle baş edemeyince, kadınları çağırıyordu. “Bakın Yaprak ne yazmış! Kadınlar olarak söyleyin, ne düşünüyorsunuz?” diyordu. Onlar da yazı işleri müdürüne hak veriyorlardı. Ve sorumlu, yazımı herkesin önünde yırtıyordu.

Bu kadar keskin miydi mücadele?

Kıran kırana bir mücadeleydi. 12 Eylül’den çok önce başlamıştı hareket. Bir sene boyunca Aydınlık’ın en çok okunan sayfası ikinci sayfa oldu. Çünkü kadın sayfasına gelen bir mektubu Forum sayfasında yayınlayınca, Türkiye’nin her yerindeki kadınlardan mektuplar yağdı: “Kocam sosyalist, ama bana dayak atıyor”, “Eşim sosyalist olduğunu söylüyor, kendisi toplantılara katılıyor, evde bütün işleri, yemeği ben yapıyorum...” Esas olarak da şiddeti, dayağı açık eden mektuplar... Bence İKD’de de aynı şeyler yaşanıyordu. Herkes aleste bir kıvılcım bekliyordu. Ama 1979’u düşünün, faşist saldırılarda her gün insanlar ölürken, hatta hepimiz ölüm tehditleri alırken, bu itirazı gündeme getirmek pek mümkün olmadı. İsyan başlamıştı, ama gündem mecburen yaşamsal olaylarla belirleniyordu. Hayat öyle akıyordu.

Bilinç yükseltme toplantıları eylemlere, kampanyalara nasıl evrildi?

1987’de Dayağa Karşı Kadın Dayanışması Yürüyüşü ile isyanımızı topluma taşıdık. Dayak yiyen, şiddete uğrayan kadınlara sözümüz ulaştı. Kadınların zihninde devrimci, radikal bir dönüşüm yarattık: Dayak haykırılmalı, açıklanmalı, üstü örtülemez, gizlenemez! En radikal sözü hiçbir şeyden çekinmeden, hiçbir dengeyi kollamadan söyledik.

Oysa sol gruplar, partiler ne zaman kitleselleşmeye kalksalar radikalliklerini törpülüyor; bu büyük bir hata değil mi?

Kesinlikle, sol bundan korkmasa, radikal sözünü söylese, birleşecek, genişleyecek. Biz bunun tersini yaptığımız için kalabalıklaştık. Sözünü söylemekten korkmadığında, konunun mağduruyla birleşiyorsun. Fahişelere tecavüz durumunda cezada indirim getiren yasaya karşı kampanya yaptık. Bütün bunlar ilk defa yüksek sesle söylendiğinde, kadınlar içinde büyük bir yankı buldu. Kendimiz tek tek o kadınlara ulaşamadık, ama sözümüz ulaştı. Benim için feminizm isyanın sözüdür, devrimci bir çığlıktır, günlük yaşamdaki her türlü ayrımla birleşen bir sözün oluşturulmasıdır.

‘80’lerdeki feminist hareketin temel çizgisi neydi?’

‘68 hareketinden, onun radikal, ideolojik devriminden sonra çıkan bir hareket olmanın izlerini taşıyordu. Batı’daki o devrimci radikallik burada solcu kadınların başlattığı feminist harekette iyice yeşerdi. Soldan gelmemizin sonucunda, sınıf meselesine duyarlıydık; etnik ve dinsel ezilmeye duyarlıydık, ezilmenin tek bir biçimi olmadığını görüyorduk. Ezilmenin sınışa, ırkla bağlantılı olduğunu, birbirini doğurduğunu görüyorduk. Kapitalizmin kadın ezilmesinin temelinde yattığının, bunu doğurmak zorunda olduğunun ve bu ezilme biçimlerinin birbirini yeniden ürettiğinin bilincindeydik.

Türkiye’de feminist hareket içinde farklı akımlar etkili oldu mu? Hangi noktalarda ayrışmalar yaşandı?

Batı’daki liberal feminizm, sosyalist feminizm ve radikal feminizm ayrışması buraya da yansıdı. Ama burada, en liberal feministler de radikal demokrattı. Onlarda bu ayrımlar çok daha keskin, bizde öyle bir kategorizasyon yoktu. Biz, teorik ayrımlardan çok, kadının günlük yaşamındaki sorunlara, bu acıların dile getirilmesine yöneldik. Onun için de her eylemi bir arada yaptık. Feminizmin içinde anti-kapitalizm ve ırkçılık karşıtlığı güçlü damar haline geldi.

Feminizm doğası icabı anti-kapitalist olmak zorunda değil mi? Feminizmin kapitalizmle bağdaşması mümkün mü?

Feminizm hem kapitalizm karşıtı olmak durumunda, hem de sınıf ezilmesinin kadın ezilmesinden farklı olmadığını söylüyor. Cinsel kölelik, fuhuş, kadın bedeninin kullanılması, sömürülmesi nedir? Görünmeyen emek, kadınların evlerde ücretsiz olarak, boğaz tokluğuna yüklendiği ev işinin yarattığı kullanım değeri kimin cebine gidiyor? Hem erkeklerin hem de kapitalist sistemin.

Kürt kadınların siyasallaşması, eylemliliği batıdaki feminist hareketi nasıl etkiledi; arada nasıl bir ilişki vardı?

Feminist hareket solun görmekten kaçındığı, milliyetçilik olarak yaftaladığı Kürt hareketini de çıplak gözle ezilenler olarak gördü ve farklı bir tutum aldı. Kürtler öldürülüyor, faili meçhuller artıyor, köyler yakılıyordu... Feminist hareket “Arkadaşıma dokunma” kampanyasıyla doğru bir tutum aldı. Feministlerin milliyetçilik karşıtı tutumları aramızdaki ve çevremizdeki Kürt kadınlarını çok etkiledi. Kürt kadınları zaten son derece radikal bir hareketin içindeler, gerilla hareketinden geliyorlar, kadın gerillalar var, isyan etmişler... Kürt kadınları ‘90’larda bir hareket başlattılar ve bize “Bakın siz Türk, orta sınıf, beyaz kadın hareketisiniz. Biz sizden ayrı örgütleneceğiz” dediler, “hayhay” dedik. (gülüyor) Kürt kadınlarının karşısında bizim boynumuz kıldan ince, ne derlerse kabulümüz –bu diğer etnik ve dinî aidiyetten kadınlar için de geçerli. Kürt kadın hareketinin feminist hareketi eleştirisi olumlu oldu. Eleştirilerinde haklıydılar da; “ırkçılığa karşıyım” dediğinde, ırkçılıktan tam olarak kurtulmuş olmuyorsun, bu bir süreç. Bu bakımdan, o eleştirinin feminist hareketin radikalleşmesinde katkısı oldu. Kürt kadın hareketiyle feminist hareket her zaman kol kola oldu, eylemlerde birlik yaptı, birbirini destekledi.?

Başörtüsü nedeniyle hakları engellenen, bu yasağa karşı mücadele eden kadınların mobilize olması feminist hareketi nasıl etkiledi? Bir yandan, örtünmenin kadınları kontrol altında tutmanın aracı olması, dinin cinsiyetçiliği; diğer yanda, kadınların inançları ve giyimleri nedeniyle en temel haklarından mahrum kalması... Bu tartışmaya feministler nasıl baktı, bakıyor? Bu konuda bir ayrışma oldu mu?

Bence, feminist hareket bu konuda da doğru bir yerde durdu. ‘85’te bu tartışma başladığında, liberal feminist olarak görebileceğimiz Duygu Asena mesela, “kadınların başı zorla açılmalıdır” diyordu. Başörtüsüyle üniversitede okumak isteyen kadınlar politize oldular; eve kapanıp annelik, eşlik vazifelerini yerine getirmek değil, meslek sahibi kadınlar olmak istiyorlardı. Bir kadının inancı nedeniyle üniversiteye girememesi söz konusu olamaz. Başörtüsü nedeniyle kadınların sokaklarda aşağılanmasına, baskı görmesine de karşı çıktı feministler ve başlangıçtan itibaren, İslâmcı kadın hareketine bu özgürlükler açısından baktılar. İnanç özgürlüğü temel bir insan hakkıdır, başörtüsü de bunun bir parçasıdır. Fakat, İslâmcı kadın hareketi 1979’da İran’daki reaksiyoner hareketten sonra büyüyen yeni uluslararası İslâmcı ideolojik dalganın sonuçlarından etkilenmiş bir hareketti. Bu harekete hem eleştirel yaklaşmak hem de kişisel özgürlükler açısından desteklemek gerekiyordu. Günlük hayat konusunda İslâmcı kadınlarla aramızda bir tartışma var, ama kamu alanında temel insan hakları açısından engellenmelerine baştan beri karşıydık. İslâmcı kadın hareketi feministlere yakın durdu, çünkü “zorla başları açılamaz” diyen bir tek feministlerdi. Bizimle irtibat halindeydiler. Hatırlıyorum, Ayşe Böhürler Mor Çatı’ya gelmişti, onunla ve arkadaşlarıyla defalarca, saatlerce toplantılar yaptık. “Bizim eylemlerimize ne zaman geleceksiniz?” diye soruyorlardı. Ben de onlara “feminist olduğunuz zaman” diyordum, “ve benim İran’da başım açık gezme özgürlüğümü savunduğunuz zaman”. Tartışıyoruz, ama haklarını desteklediğimizi biliyorlar.

O kanat uzun süredir iktidarda, hatta Ayşe Böhürler AKP’nin yönetiminde yer alıyor. AKP iktidara gelince, talepleri yerine gelmediği halde, kadınların eylemliliğinin durmasını, susmalarını nasıl açıklıyorsunuz?

İktidara gelmelerinden sonra, aramızda bir uçurum belirdi. Onlar neoliberal, muhafazakâr ve dinci AKP’yi destekledi. AKP İslâmcı bir parti, ama en önemli özelliği, neoliberal politikaların, bugünkü dünya kapitalizminin savunucusu olması. Sonradan İslâmcı feministler olarak adlandırılan radikal söz, erkekler tarafından bastırıldı. Abdurrahman Dilipak “Neden feminizm değil?” yolunda bir kitap yazdı ve hepsini hizaya soktu.

İslâmcı kadınlar da, 1927-30 arasında cumhuriyetçi kadınların “zamanı gelince hükümetimiz haklarımızı verecektir” diye düşündüğü gibi düşünerek mi geri çekildi? Yoksa muhafazakârlaşarak, üniversiteye gitme, mesleğini icra etme taleplerinden mi vazgeçildi?

O talep çok güçlü bir biçimde sürüyor.

Hükümet başörtüsü hakkını savunurken, örneğin zorunlu din dersinden de vazgeçebilse, yani gerçekten “demokrat” olabilse, karşı tarafa argüman bırakmayabilir...

Mesele, muhafazakârlık. Sadece, başörtüsüyle üniversiteye girmek ve kamu alanına katılmak hakkını isteyip diğer ezilme biçimlerini görmekten kaçındığı için onu da kazanamaz duruma geliyor. Bir yerde sistemin içine giriyor, massediliyor, radikal, muhalif sesini kaybediyor. İslâmcı kadın hareketi esas olarak muhafazakâr. Onları radikalleştirecek olan şey, diğer baskılara ve ezilme biçimlerine karşı da duyarlı olmaktır. Bugün dönüştürücü, reformcu bir İslâmcı kadın hareketi yok. Ama talepleri hâlâ duruyor. Mücadele edilmemesinin sebebi, iktidar tarafından massedilmeleri; kadınları yönetim kuruluna alarak susturuyorlar.

LGBTT ile feministlerin ilişkisi nasıl?

Yan yana, omuz omuza. Feminist hareketin gündemi, stratejisi belli: Biz kadınların kadınlarla beraber bir şeyler yapmasını istiyoruz. Feminizm kadınlara bir şey yapmayı önermek değil; kadınların kendi bilinçleriyle, kendi örgütlenmeleriyle kendi davalarına sahip çıkmaları için mücadele etmek. Bizi soldan eleştiriyorlar: “Neden federatif bir yapıda örgütlenmiyorsunuz, dağınıksınız?” Bu çok haksız bir eleştiri. Biz yerelde, yani işyerinde, okulda, evlerde, mahallelerde kadınların bir araya gelerek bilinç yükseltme yöntemiyle kadınlık durumunu konuşarak örgütlenmesini savunuyoruz. Bu kadar özel şeylerin konuşulduğu, kadınlık durumunun açık edildiği konuşmalardan sonra, kadınlar zaten kendileri eylemliliğe yöneliyorlar. Solun piramit şeklinde parti örgütlenmesinin tam tersi bir örgütlenme biçimini savunduğu için feminizm kendini sola anlatamıyor. Yatay bir örgütlenme modeli bu. Doğrudan katılımı esas alan, kendi kendini yönetmeyi deneyimleyen bir kolektif yapı.

Sol da zaten böyle örgütlenmeli, öyle değil mi?

Solun feministlerden örnek alması lâzım. İnsanlar bulundukları yerlerde, şunun ya da bunun direktifiyle, bir örgütün “hadi” demesiyle değil, kendi örgütlerini yaratmalılar, sonra aralarında iletişim kurulur. Feministler bunu yaptı, birbirimizi bulmamız çok kolay. Eylemde birlik diye temel bir stratejimiz var. Örgütlenmelerde doğrudan katılım esas olmalı, kimse beni temsil etmemeli. Özyönetim ya da meclisler halinde örgütlenme, en devrimci örgütlenme biçimidir. Önemli olan, halkın örgütlenmesidir. Bir araya gelmek, eylemde birlik yapmak o denli zor olmaz o zaman. Ancak bugüne kadar süregiden, sosyalist örgütlerdeki “en sosyalist benim” iddiası bu bir aradalığı bölen bir iddia. Birbirini ezerek, üstüne çıkmaya çalışarak değil, kardeşçe, yoldaşça ve dayanışmayla mücadele edilmeli.

Üniversitelerde kadın araştırmalarında büyük bir artış görülüyor, ciddi yayınevlerinin neredeyse hepsinin kadın araştırmaları dizileri var. Ama siyasal alanda, gündelik hayatta feminizm neredeyse görünmez oldu. Niye böyle?

Neoliberalizmin geldiği nokta, yeni dünya düzeninde kapitalizmin kendini yeniden tahkim etmesi, işçilere ve bütün ezilenlere karşı bir meydan okuma gibi. Bu dünya düzeninde kapitalizm, karşısındaki bütün muhalif hareketleri massetmeye çalışarak mücadele yöntemini benimsiyor. İçindeki bütün muhalif sözü, tavrı, eylemliliği yok ederek kendi istediği gibi biçimlendirerek değiştiriyor. Mesela Hürriyet kadına yönelik şiddete karşı kampanya yapıyor. ‘80’li yıllarda sokaklarda eylem yaptığımız bir konuydu bu. Toplumsal dönüşümü de gösteriyor bu. Ama esas olarak, kapitalizmin muhalişerini massetme yöntemiyle içererek, bütün ihtilâlciliğini, devrimciliğini, yıkıcılığını yok etmesi, kendi biçimlendirdiği şekle büründürmesi yöntemi. Bir yandan da, çok büyük sayıda kadın cinsel köle haline getiriliyor, kapitalizm kadınları fena halde vuruyor. 21. yüzyıl kadın emeğine dayalı neoliberal politikaların geliştiği bir çağ olacak. Esnek üretim denen şey bu: Sendika yok, kadro yok, hakları tanımlayan bir sözleşme yok, toplu çalışma yok, dolayısıyla direniş de yok... Kapitalizm kendini var etmek için en sömürülebilir, en ucuz ve “uysal emek” olarak tanımladığı kadın emeğini görüyor. Feminizmin taleplerini içselleştirmiş gibi göstermek de bu yeni düzende çok mümkün. Bir yandan da “proje feminizmi” denen gelişme var: Birleşmiş Milletler’in, şu fonun, bu fonun desteklediği projeler. Gelişmiş kapitalist ülkeler kadın hareketine fonlar veriyor; bu fonları alanlar kadınların yararına bir tür lobilicilik yapıyorlar, bir takım düzenlemeleri, yasaları değiştiriyorlar. Bu çalışmalar elbette çok önemli, kadınların günlük yaşamını değiştiriyor. Öte yandan, bu bir anlamda kapitalizmin radikallere meydan okuyuşu: Sözünün içini boşaltarak, radikalliğini törpüleyerek, özünü yok ederek, içine çekerek/alarak yapmaya çalışıyor bunu. Bu, sendikal hareket için de geçerli. Muhalif, kapitalizm karşıtı hareketler olarak kapitalizmin bütün stratejilerine karşı yeni direniş noktaları bulmamız gerekiyor. Bence, birinci dalga feminizm hâlâ sürüyor; yasaları değiştiren, iyileştirmeleri sağlayan girişimleri birinci dalga feminizm olarak görüyorum ve bu çizgi hâlâ devam ediyor. Birinci dalga feminizmin varlığı, radikal sesin, esas devrimci feminizmin beslenmesine de yol açabilir, yan yana akabilir. Bir şartla, feministler bunların bilincindeyse; o zaman, yan yana olabiliriz.

‘60’lardan sonraki muhalif hareketlerde, teoriyle pratiği bütünleştirme çabası vardı. Giyim kuşamdan estetik anlayışa, sanatsal üretimden gündelik hayat pratiklerine bir dönüşüm, düşünceleri hayata geçirme çabası vardı. Bugünse, sadece feminist harekette değil, diğer muhalefet gruplarında da gündelik hayattaki pratikle savunulan düşünceler arasında büyük bir uçurum olabiliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok yönlü uzanımları olan, değişkenlik taşıyan bir dünyada ve anda yaşıyoruz. Bu karmaşa “her şey mümkün!” gibi algılanıyor. Sanki hızlı bir değişim varmış gibi görünüyor... Oysa değişim değil, sürekli değişiklik oluyor etrafımızda. Özde değişen bir şey yok, şekiller değişiyor. Neyin, hangi sözün neyi içerdiğini anlamak ve ona göre tutum almak o denli kolay değil bugün. Kapitalizmin çok yönlü ideolojik saldırısı altındayız ve bu her an, her saniye olup bitiyor. Biz muhalişerin bütün bunlara karşılık fazla uyanık olduğumuz söylenemez. Ben yine bunu, kapitalizmin kendini yenileme, değişen tehditlere karşı farklı stratejiler geliştirme ve kendini tahkim edebilme yeteneğine bağlıyorum. Ama kapitalizm kadiri mutlak değil. Kendi sonunu da bir yandan hazırlıyor. Muhalişiği içermeye çalışması mesela, aynı zamanda bombayı evin içine alması da demek. Muhalif hareketler ne yazık ki bu stratejileri kavrayıp yeni mücadele biçimleri geliştirecek yetenekte değil bugün.

Feminist hareketin taleplerinde, eylem biçimlerinde bir muhafazakârlaşma olduğu görüşüne katılır mısınız?

Dünyada da böyle. Duvar yıkılmadan önce başka bir dünya düzeni vardı. O dünya siyasetinin, radikalizmin ortasında bir hareketti feminizm. Neoliberal saldırıyla kim başetti ki feministler baş etsin? Yapılması gereken ‘80’lerdeki sözün aynen söylenmesi değil elbette. Bugün Mor İğne kampanyası yapmak yeni ve etkili bir şey değil, artık başka bir söz söylemeniz gerekiyor. Mesela, Sosyalist Feminist Kolektif kuruldu, destekliyorum, ama içinde değilim. Neden? Sosyalist feminizm ‘70’lerden ‘85’e kadar tartışıldı. Artık sonlanmış bir tartışma. Bugün sosyalist kadın hareketinin örgütlenmesinden yanayım. Feminizm radikal sözün yaygınlaşmasını sağlamış, kadın hakları hareketiyle ayrımını koymuştur. ‘80’lerdeki isyan dalgasından sonra, tüm dünyada –bizde Özal’la– yükselen yeni sağla, neoliberalizmle beraber feminist hareket yeni durumu kavrama sorunu yaşadı. Bugün feminist hareketi radikalleştirecek olan şey, sosyalist kadın hareketidir. Sosyalist kadınlar örgütlenirlerse, bu hareket feminizme yakın durmak durumunda; feminist olmaları gerekmiyor, feminizmin temel tezlerini içermek durumunda, doğası gereği bu böyle. Bu, bugünün gerçeği. Kapitalizme karşı direniş noktaları sadece feminizmin sorunu değil. Bütün muhalif hareketlerle beraber oluşturacağımız bir şey bu. Ülke çapında bir direnişten de söz etmiyoruz, küresel bir direniş olmalı.

Çevre tahribatından göçmenlere, mücadele hattını çok geniş tutmak gerekmiyor mu?

Evet, çevre konusunda hepimiz mağduruz. Bugünün esas en yoksulları göçmenler, işsizler... Kapitalizmle mücadele etmediğimiz sürece, kadınlar da kurtulmayacak, yoksullar, göçmenler, işsizler de... Büyük yığınların hareketinden oluşan bir dünya devrimi hareketinde kadınlar çok önemli rol oynayacak diye düşünüyorum. Kadın hareketi ne kadar çok örgütlenirse, o denli bu devrimin önlerinde yer alacak.
Okuyabileceğiniz diğer Yaprak Zihnioğlu söyleşileri
▪ "Feminist bir belleğe ihtiyacımız var"
Halim Şafak, İmla-sız, Ocak 2003
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova