ISBN13 978-605-316-030-4
13x19,5 cm, 200 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tarih ve Ütopya, 1999
Çürümenin Kitabı, 2000
Burukluk, 2011
Ezeli Mağlup, 2012
Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Semih Gümüş, "Var olmak ya da yok olmak", Radikal Kitap, 8 Nisan 2016

Hayat, onu yaratanların üstünden atlamadan gelişimini sürdüremiyor. Toplumun yasası da doğanın yasası gibi. Öyle olduğu yaşananlardan belli. Roman, yayımlanıp herkesin olduktan sonra yaratıcısına rağmen sürdürüyor hayatını. Devrim, öyle ya da böyle yaratıcılarının bir bölümünü yok ederek sürüyor. Kendin olmak istediğin zaman sular üstünden seni aşındırarak geçip gidiyor, kendine getiriyor.

Cioran, her zamanki gibi özgün sözler ederek yazdığı metinlerde düşünmediğimiz köşeleri karıştırıp tozunu atıyor, havalandırıyor. “İnsan her zaman taşıdığı ben tarafından telef edilir” diyor sözgelimi.

Var Olma Eğilimi Türkçede ilk kez 2001’de yayımlandı ama aslında 1956’ya tarihleniyor. Dünyanın yeni açılan pencerelerle derin bir soluk aldığı 1960’ları ve büyük yenilgisini yaşadığı 90’ları görmeden yazılanlar, hem de arkasını okumak için çırpındığımız yaratıcı düşüncelerden çıkıyorsa, düşündürüyor: O yaratıcı düşünürler bir de bugünleri görselerdi, neler yazarlardı.

E.M. Cioran hep somut olanın çevresinde dolanıyor ama somutun içine düşmeden. Soyutladığı düşünceleri başkalarının ne dediğini hiç düşünmeden uçururken neler dediğini ayrıntılardan çıkarmamızı bekleyen bir yazı biçimine sahip. Nietzsche, Baudelaire ve Dostoyevski için dediği gibi, Cioran da kendine karşı düşünme sanatının ustalarından. Kendisiyle çatışmak, kendini yenmeyi göze almak, varlığıyla anlaşmazlık içinde bir varoluşun sahibi olmak, yalnızca insanın iç aydınlanmasıyla olası değil. İçine doğduğu kültürün aydınlanmadan ve eleştiri kültüründen uzak kimliği böyle oluşmamışsa, bireyin önündeki sınırları aşması neredeyse olanaksız. Biz ne yaparsak yapalım, ne özgün bir felsefeci çıkabiliyor buradan ne de edebiyatımız dünyada yazılanların gölgesinden kurtulabiliyor.

Putlar yaratmak, putları yıkmak

Bu toplumun rüyalarıyla yaratıcı düşünce dünyası çok daha yüksekten uçan toplumların rüyaları birbirinden nicelik olarak farklı, ötekilerin rüyalarındaki çeşitlilik fazlayken bizimki kendiliğinden sınırlanır. Cioran’ın dediği gibi, “uyurken deha sahibi” olma sözünü bütün toplumlara yakıştırabiliriz. “Bir kasabın düşleriyle bir şairin düşleri arasında hiçbir fark yoktur.” Ne ki uyandığı zaman kendi yoksul gerçekliğiyle yüz yüze gelen bu toplum, travmalardan oluşan tarihiyle kendi kozasını sıka sıka bir posaya dönüştü. Coğrafyası içinde onu sürekli çimdikleyenler var ama onları da yok etme operasyonu altında tarih, kültür, coğrafya, doğa daha da bozuluyor.

“Gün, gecenin verdiği armağanları alır bizden!” diyor Cioran. Cehennemin yanıp tutuşturduğu topraklarda uykusuz geceler rüya görmeden yaşanmayı sürdürdükçe bitkin ve bitmiş bir hayatın ilkellerine dönüşüyoruz. Yaşanmış geceleri yok ki armağanlarını kaybettiği için pişmanlık duysun.

Onca milliyetçi ve ırkçı hezeyan içinde nasıl bir tarihi var bu toplumun, diye düşünmeyince, sefil tarihi de kimse görmüyor. Değilse niçin insanlık için yarattığı değer, bilimsel ve teknolojik ilerlemeye katkısı, öteki toplumların yararlanacağı kalıtı yoktur. Yücelttikleri bayrakları direklerden indirirseniz, uzak geçmişi insanın içini sıkan, yakın geçmişi midesini bulandıran kokusundan başka geriye neredeyse bir hiç kalacak.

Oysa Avrupa’nın, hoşgörü düşüncesi adına putları yıkmaktan vazgeçmediğini belirtiyor Cioran. Onlar bu gücü kendinde her zaman buldu. En az bin yıldan beri put yaratmaya yatkınlıkla yetişmiş, hep yukarıdan aşağıya oluşmuş, dolayısıyla tepesinde sallanan kılıcın altında tevekkülle oturmuş bu toplum yalnızca yıkmış ve yok etmiş, yalnızca bunu biliyorsa hoşgörünün ne olduğunu bilmesi olanaksız.

Yüzyılın başında özgürleşme şansı vardı ama bu şansını kullanabilecek koşullara sahip olmadığı için yoldan çabuk döndü. Yarattıkları değerlerle yaratıcılığa, bilime ve sanata öncülük etmiş olanlar da bugün sıkıntı içinde belki. Sözgelimi Avrupa’da ne geçmişin müziği yapılıyor ne sanatı kendinden başka bütün dünyayı etkileyecek dönüşümler görülüyor. Gene de içinde yaşanacak bir kültür, kendini yenileyemese de yaşıyor. Oysa bu ülkenin kadersiz ve kötü bir tarihi var. Özgürce yaşanacak bir dünyası hiç olmadı, o yalnızca içinde ölünecek bir hayat verdi bize.

Yanındakine kör, sağır, dilsiz...

İktidarın doğası gereği her zaman ve her yerde sapkınlığa yol açtığına kuşku yok. Kimilerinde dar çıkarlar için, kimilerinde kan ve ölüm üstünde güçlenerek. Bir kere iktidarın nimetleri görüldü mü, sonra gelenler de o çamura batmaktan kurtulamıyor.

Gelgelelim, ezilenlerin ezilmeye yatkınlığı da sonra gelen kuşaklar üstüne gölgesini düşürüyor. Çaresizlik, karşılıksız idealler ölümü içselleştirerek kuşaktan kuşağa devroluyor. Bir tek ve yalnızca topyekûn örgütlenip yığınsallaşınca dik durmayı başarır bir halk. Bu ülkenin batısındaki çaresizlik ve yerinden kıpırdayamamaya karşılık doğusundaki cesaret ve başkaldırı güdüsünün nasıl kuvvetli bir deliliğe dönüşüp içselleştiğine bakılırsa, tarihe nasıl yön verilebileceği de görülür.

Bu kez yaşamak, kendi alanımızı korumak için gösterdiğimiz direnç, bu ülkede uygarlaşma sürecinin büsbütün kesintiye uğradığı bir zamanda yaşanıyor. Dolayısıyla daha çetin koşullarda. Sözde ekonomik mucizeler duvara çarpıp dağılmaya başlıyor, kökleri koparılıp ellerde bayrak gibi sallanıyor, din ile kılıç birleştirilip karşıtlara karşı kullanılıyor. Gene de olağanüstü güçlü devlet yapısına rağmen kurumları oynak bir zeminde bulunan bu ülkede ümit tükenmez.

Cioran, benzer durumların tarihte Rusların ve İspanyolların başına da geldiğini anlatıyor ve sürdürüyor: “Onların ulusçuluğu, ki pek ciddiye alınmaz, daha çok bir maskedir. Bu maskeyle bir hak davası öfkesi içinde, olayların içinde yer alma yeteneksizliklerini gizlemeye, hatta unutmaya çalışırlar: Acılı yalanlar, layık olmaktan korktukları aşağılanma karşısında şiddetli tepki.”

Tıpkı tarihte yaşanan benzerleri gibi, tarihten kovulmuş olmanın acısını çeken bir ülke bu. Ve kendisine de katlanması gitgide zorlaşan bir halk, kendini yiyip bitirmeye, hiçleştirmeye kararlı. Batısının canavarlığı karşısında doğusundakinin feryatları boşluğa savruluyor. Öyle bir sürükleniş ki, içindekine ve yanındakine kör, sağır ve dilsiz olmak, kendini de hiçleştirmeye götürüyor.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova