ISBN13 978-605-316-106-6
13x19.5 cm, 120.00 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Çalgın, 2006
Son Akşam Yemeği, 2014
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Fahri Öz, "Kayıran'ın Şiirinde Önemli Bir Dönüm Noktası: Efsus'a Yolculuk", Varlık dergisi, Aralık 2017

Uzun şiir modernizmle birlikte, hatta çok daha öncesinden, terk edilen, ayak basmaya cüret edilmeyen bir şiir mecrası. Uzun şiir denince akla Ezra Pound'un "bir insanın ağzından anlatılan bir ulusun konuşması" diye tanımladığı epik gelir ilkin. Homer'in 15 bin dizelik İlyada'nın benzeri uzun şiir hem Batı hem Türk şiirinde az rastlanan şeyler. 17. yüzyıl İngiliz şairi John Milton'ın 10 bin 550 dizelik Kayıp Cennet'inin de çok fazla benzeri yok. Epikle uzun şiirin yerini 18. yüzyıldan beri roman aldı. Moderniteyle birlikte birçok toplumda bütünleşik, tek bir değerler dizisinden bahsetmek mümkün olmadığı için epik türü eski özelliklerini ve tezahürlerini terk etmiştir. Bütün toplumu yansıtma iddiasını taşıyan tek sesli, otoriter bir anlatı olarak epik geçerliliğini yitirmiştir. Bu yüzden modern edebiyatta farklı türleri ve kipleri barındıran uzun şiirlerden bahsetmek daha yerindedir. Elizabeth Barrett Browning'in Aurora Leigh (1856) adlı yapıtı romana öykünen, onun tekniklerini şiire uyarlayan bir uzun anlatı şiirdi. Uzun bir modern şiir olan Pound'un 116 parçalı Kantolar'ı farklı kültürlerdeki şiir geleneklerini bir araya topluyordu. Pound'un müdahalelerine uğrayan T.S. Eliot'un parçalı Çorak Ülke'si (1922) 434 dizeden oluşuyordu. Türk şiirinde Nazım Hikmet'in Memleketimden İnsan Manzaraları, Şeyh Bedrettin Destanı gibi dev şiirleri ise anlatının devindirici gücünden de yararlanan yapıtlardı.

Nehir-Şiir

Modern uzun şiirin ya anlatının çizgiselliğinin gücüne sığınmak durumunda ya da modernizmin yeğlediği parçalı anlatıma. Yücel Kayıran'ın Efsûs'a Yolculuk'u bu iki seçeneğe de sığınmayan, kendi organik yapısını kendi başına üreten bir nehir-şiir: Daha önceden tasarlanan bir plana, bir üst-tasarıma uymak yerine kendi oyuklarını, koyaklarını bulup boşluklara dolan bir su kütlesi gibi. Şiirdeki lirik özne (yer yer hikâye edilen bir deneyim olduğu hissi olsa da şiirin tamamı için "anlatıcı" demek doğru gelmiyor bana) bir yolculuğa çıkıyor ama bu yolculuğun "kronotopu" zaman-mekân değişimiyle atbaşı giden bir deneyime işaret etmiyor. Burada söz konusu olan içsel, psiko-politik bir yolculuk, coğrafyayı kılavuz edinen, ondan beslenen bir bilincin izlenimleri. Kısacası, kitabın başlığındaki yolculuk lirik öznenin yaşantısına bir fon oluşturuyor, onu mümkün kılıyor ama (yer yer iskeletini oluşturuyor gözükse de) onun özünü oluşturmuyor.

Nehir-şiir benzetmesini haklı çıkaran bir başka öge ise dizelerin yapısı ve akıcılığı. Kayıran dize sonlarında noktalama işareti kullanmaktan çoğunlukla uzak durarak akıcılığı dizenin sonuna değil tamamen tümcenin, sözcenin ve düşüncenin belirlemesini yeğlemiş ve akışı daha da öne çıkarmış. Şiirin ileriki sayfalarında ise şair diğer kitaplarında da tercih ettiği iki noktayı (..) bir noktalama işareti olarak kullanıyor. Üç nokta değil, iki nokta. Bu kimi zamana duraksama, uygun kelimeyi arayış, ne diyeceğini kestirememe, kuşku, düzeltme, sorgulayış gibi farklı zihin hallerini imleyen bir seçim olmalı. On dokuzuncu yüzyıl Amerikan şairi Emily Dickinson'ın uzun, kısa, italik tireleri müzik notaları gibi kullandığını, bu sayede şiir metnini bir beste gibi inşa ettiğini ileri süren eleştirmenler vardır. Kayıran'da da iki noktayı bunun benzeri bir arayışla kullanıyor. Bu özellik yine onun organik bir şiir yazdığı, metne yukarıdan müdahale etmeden yaratma sürecini aktarmaya çalıştığı izlenimini veren bir husus; bu nihai ürünü değil süreci ön plana çıkaran bir seçimmiş gibi geliyor bana. Şiirsel sözceyi, onun ortaya çıkış sürecini açık eden, organik, modus operandi (işleyiş tarzı) açısından (yoksa izleksel olarak değil) uzun bir "Romantik" şiir var karşımızda.

Efsûs'a Yolculuk'ta içsel yolculuk iki düzlemde hem kendini belli ediyor hem de kendi varoluş koşullarını üretiyor. İlki lirik öznenin kendi geçmişine (çocukluğuna, ilk gençliğine, yakın döneme) doğru bir kazı çalışmasını olanaklı kılan bir düzlem; ikincisi ise uzamı karanlık bir yol filmi gibi (Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da'sı ya da daha eski bir film olan Ömer Kavur'un Gece Yolculuğu) kullanan ve genişleten bir düzlem. Şiir bu ikili arasındaki salınmalarla üretiyor kendini. Bu gece yolculuğu çizgisel, ileri atılımı olanaklı kılan bir düzlem sunuyor Kayıran'ın kitabına.

İlk düzlemde lirik öznenin içdökümcü bir duygu/duyuş haline yaslandığı görülüyor:

gökyüzü yok burada

kazarak ilerliyorum içimdekini

yukarı değil dibe doğru" (33).

Ama buradan kişisel bir tarih değil, kamusal-siyasal bir ruh halini ya da travmalar bütününü anlamak gerek.

Kitabın ana düzlemlerinden biri olmasa da, ona zemin sağlayan mitoloji/efsane olgusundan da bahsetmek gerekli. Kitabın adındaki Efsus, farklı coğrafyalarda anlatılan Eshab-ı Kehf'in yani Yedi Uyurlar'ın yaşadığı varsayılan Afşin ilçesinin eski adı. Efsane Roma İmparatoru Dakyanus'un baskısından kaçan yedi Hıristiyan askerin yattığı yüz elli-iki yüz yıllık uykudan mucizevî şekilde uyanmalarını konu alır. Kayıran kazısını bu efsanenin yaşandığı 3. yüzyıla kadar sürer, oradan adım adım günümüze kadar gelir.

Yöntem

Lirik özne (kendi poetik geçmişine baktığımızda) yeni diyebileceğimiz bir biçimi, mimariyi, kurguyu hayata geçirirken bu biçime uyan dili, biçemi, söz dağarını aradığının işaretlerini de verir. Bu aynı zamanda şiire nüfuz eden içsel dünyanın keşfi ve ifşasıyla yakından ilgilidir. Kitabın ilk kıtası psiko-biyografik diyebileceğimiz iç dökümcü bir tonda açılır. Çocukluğunu, ilk gençliğini yoklarken geçmişini, iç dünyasını ve lirik sesini de sorgular "bir sözlüğü yoktu zihnimin" diye itiraf eden Kayıran:

bulabilmek için kelimesini içimdeki elemin

sanki başkasının dilinde kendi dilimi aradım (8)

Ardından, gençliğindeki sesin kendi sesini yansıtmadığını kavrar: "değil idi bende dile gelen kendine ait bir suret". Genç Şairin Başkalarının Sesi Olarak Portresi çizilmektedir sanki burada. Kendi geçmişini keşfederken bu keşfi dile getirecek dili de kazıp çıkarmaya çalışır Kayıran.

Kitabın ikinci kıtasıyla birlikte yapıtın ikinci damarı/düzlemini oluşturan araba yolculuğu ortaya çıkar: "kavşağı dönüyoruz.. yol artık daha tenha" (8). Buradaki in medias res başlangıç şiire dramatik bir hava katar; lirik özne ima edilmiş dinleyicisine/okuruna bir şeyler anlatmaktadır sanki. Bu yaşantıyı aktarış izleksel sapmalar, çağrışımlar (yolda görülen söğüt ağacının anneanneyi andırması gibi) yüzünden çizgisellikten kopar ve içsel bir arayışa da yer açar. Kısacası genellikle her kıta ya içsel arayışlara ya da geçmişin, yaşantıların aktarılmasına ayrılır; ancak Kayıran bu iki seçenek arasında bir geçişim (osmosis) olmasına çokça izin de verir. Bir başka deyişle görünen dünya (doğa) ile ifşa edilen ya da beliren içsel dünya yan yana gelir, birbirinin içine geçer.

Lirik öznenin yolculuğu gibi şiirin atmosferi de içe dönük, loş ve karanlıktır. Yalnızca havanın karanlığı değildir burada söz konusu olan, aynı zamanda lirik öznenin inzivası diyebileceğimiz bir hesaplaşmanın getirdiği karanlıktır: "zaten karanlık da karanlıktan dolayı değil / öyle tasarlandığı için içime bırakılmış bir karanlık" (10). Özellikle Yedi Uyurlar efsanesi göz önüne alındığında düşünce için uygun bir ortama dönüşen bir karanlık. Lirik özne bu karanlığın, dinginliğin içinden Tanrı'yla konuşmaya, Tanrı'ya hitap etmeye başlar, Tanrı'nın kayboluşunu anlatır.

Çorak Ülke'den Korku Ülkesi'ne

Romalıların baskısından kaçıp yerin altına, derinlere sığınan Yedi Uyurlar gibi lirik özne de kuşkunun ve sorgulamanın kaftanına sığınır. Kendine örnek aldığı, alıntılayıp anıştırdığı felsefeci ve yazarların başında Antik Yunanlılar (özellikle de Sokrates ve Aristoteles), conatus kavramını bir parola gibi tekrarladığı Spinoza, Hobbes, Catullus, Kant, Cüneyd-i Bağdadi, vb. vardır. Conatus kavramı şiirin ve lirik öznenin ifadesinin bir kendini sürdürme çabası olarak kullanılıyor; yine duygulanımların zihinsel hallere yaptığı etkiyi ele alması açısından Spinozacı bir duyuş var diyebiliriz. Ancak Kayıran "Minervanın baykuşu / efendi köle diyalektiği mi yoksa .." (43) diyerek anıştırdığı ve kitabın genelinde kimlik, özne, hukuk, adalet gibi kavramlar çerçevesinde ele aldığı Hegel'den ve diyalektiğinden de yararlanır. Bunun dışında kitabın sonunda adları sıralanan Sophocles, Tanpınar, Nazım, Tevfik Fikret, Ahmet Oktay, Brecht gibi yazar ve şairlerden doğrudan yapılan alıntıları da unutmamak gerek. T. S. Eliot'a benzer biçimde Kayıran kitabında birçok şairi anıştırır: Örneğin "üç Dakyanus arasında yaşadım / üç zakkum/ köklere iner acı su" (106) Cemal Süreya'nın "Kısa Türkiye Tarihi"ne şapka çıkaran bir dizedir. Bu haliyle Efsus Eliot'un çok alıntılı, anıştırmalı, metinlerarasılık açısından zengin Çorak Ülke'sini andırır. Benzerlik bu kadarla kalmaz; kitabın lirik öznesi ve anlatıcısı işlev açısından Eliot'un cinsiyet ve zaman sınırlarını aşan Tiresias karakterinden çok da farklı değildir. Kayıran'ın lirik öznesi de birkaç farklı zaman diliminde yaşar, deneyimlerini dile getirir. İsa'dan Sonra üçüncü yüzyılda yaşadıklarına inanılan Yedi Uyurlar'dan biridir, hem efsanedeki Dakyanus'un zalimliğini, hem de ikinci ve üçüncü Dakyanus dönemlerinde de benzeri baskıları, ihanetleri yaşar. Kullarına sırtını dönmüş Tanrı ile ona haber iletmeyen Mikail hem ahlaki açıdan (kutsal kitapların diliyle) hem de politik açıdan (Marksist terimceyle) acımasızca eleştiriye tabi tutulurlar. Kayıran bir yazısında Eliot'ın şiirinin Türk şairler üzerindeki etkisinin incelenmesi çağrısı yapmıştı; şimdi ise kendisinin Eliot tarzda bir şiir yazması ilginç bir tesadüf. Yaklaşık yüz yıl önce yazılan Çorak Ülke de, Kayıran'ın Efsus'u da bir bunalımın, rahatsızlığın dışavurumu ve ona verilen tepkidir. Kuşkusuz Kayıran'ın şiiri Eliot'tan farklı bir ethosa sahiptir: Eliot'un muhafazakâr, dinsel değerleri ve geçmişi yücelten, bazen ırkçı ve cinsiyetçi imalarla yüklü şiirlerinde gördüğümüzden çok farklı bir ethosa. Kabaca söylersek Eliot gelenek ve din elden gidiyor derken, Kayıran (din yüzünden ve sayesinde) vicdanın, adaletin elden gittiğini söyler.

Etik

Kayıran'ın kitabında vurguladığı bir konu da devrimle ve siyasi tavırla yakından ilişkilendirdiği etiktir:

oysa devrim öyle üç yumurta meselesi değil

komşu meselesi değil, ücret meselesi değil

sözüyle özü özdeş dürüstlük ilkesinde

her bir kişiye, ait olanı ona verecek olan

devrim senin varlığından ilham alabilirdi" (45).

"her bir kişiye ait olanı ona vermek" Kayıran'ın daha önce eleştiri kitaplarında özellikle de Kritiğin Toprağında adlı yapıtında "şiirin ontik yapısını" ele alırken başvurduğu bir ifade. Aynı ifadeyi bu kez doğrudan etikle ilişkilendiriyor. Örneğin bir kralın tebaasına yalan söylemesi (45) kral/yönetici kavramını olumsuzlayan, yok eden bir şeydir zira yalan ona ait bir şey değildir, olamaz. Yalanı benimseyerek ontik durumunu bozmuştur kral. Dolayısıyla yargılanması gerekir devrim mahkemesinde ya da "tanrıya-ihanet mahkemesi"nde (46). İkinci Dakyanus döneminde insanlar öldürülür, ortadan kaldırılırlar; kayıp annelerinin seslerine kulak verilmez; insanlık onuru ayaklar altına alınır. Günümüze tekabül eden üçüncü Dakyanus dönemi ise vicdanın sesinin kısıldığı bir baskı ve utanç çağıdır (47). İnsanlık onuru yok edildiği gibi ölünün onuru da yok edilmiştir. Ölüye sahip olduğunu vermek (ölüyü gömmek, bir başka deyişle, toprağa ona ait olanı vermek) bile söz konusu değildir artık.

Şair Kayıran dindar kesimin vicdan ve ahlak konusunda apaçık sınıfta kaldığını savlar (Bu gözlemi daha önce Şiirimin Çeyrek Yüzyılı'nda İslamcı şiiri ele aldığı "İslami Toplumculuk" adlı makalede yaptığını belirtelim). Maneviyatı yüceltip, maddiyatı küçümseyen ya da tanımı gereği bunu şiar edinen İslamcılar kendi etik söylemlerinin temeli olan (olması gereken) ahlak, vicdan, fazilet gibi kavramların içini ikiyüzlüce boşaltmıştır: "göz önünde olmadığı sürece her günah mubah/ faziletti gözden gizlendikçe dünyevi yaşam" (53). Adalet duygusu örselenmiş, ayaklar altına alınmıştır; bu yüzden lirik özne tıpkı Yedi Uyurlar gibi adalet yeniden tesis edilene kadar dünyayı terk etmek arzusundadır.

Tanrı'ya Yöneltilen Ses

Bütün bu ahlak ve vicdan tartışmalarının muhatabı ve lirik öznenin hitap ettiği şey bizzat Tanrı'dır. (Şiir boyunca hain Mikail ve Dakyanus muhatap olarak belirse de). Efsus lirik öznenin Tanrı'ya yönelttiği hüzünlü, sitemli bir sesleniştir (apostrophe), Tanrı'nın artık karşılık vermeyeceğini bile bile. Lirik özne kullarını gözeten bir Tanrı'nın, insanları adalet içinde yaşatan bir dinin olmasını arzulamaktadır çocukluğunda; ancak her ikisinin de çarpıtıldığını, araçsallaştırıldığını, böylece yok edildiğini bilmektedir. Bir başka açıdan çocuklukta kendiliğinden var olan ("çocukluğumda sadece sana bağlıydım" s. 102) Tanrı'ya, ona karşılık gelen şeyin kaybedilişine bir ağıt ve isyandır Kayıran'ın şiiri. Deist (yaradancı) bir öznenin sesi duyulur bütün kitap boyunca: varlık olarak değil, kavram olarak Tanrı'nın kayboluşu, ya da zihindeki yerinin kayboluşu, lirik öznenin kolayca kabul edebileceği bir durum değildir.

Kayıran yapı ve kurgu olarak Eliot'a nasıl borçlusuysa, etik ve inancı sorunsallaştırmada Aziz Augustine'e de bir şeyler borçludur, en azından Tanrı kavramıyla ilişkisini hikâye edişindeki benzerlikten dolayı. Efsus'taki inançsızlığa varış Augustine'in İtiraflar'ının sondan başa okunuşunu andırır. Augustine inanç konusunda kuşkuya kapılmanın, bocalamanın, dünyevi zevkleri denemenin, bedenin iştahlarını keşfetmenin ardından Tanrı'ya kavuşmayı anlatır. Kayıran'ın kitabındaki özne çocuk masumiyetiyle sarıldığı dünyada Tanrı'yla barışıktır; inancın özü gereği ussal yargılamaya ve sorgulamaya ihtiyaç duymadan ona inanır; ancak zamanla İtiraflar'ın başladığı yere, kuşkuya ve inançsızlığa varır --ama gücenik, gönülsüz ve çok öfkeli bir varıştır bu.

Efsus'a Yolculuk: Poetik bir Milat

"çocukluğum Allah'ın evi idi annemin beni büyüttüğü evde" (115) dizesiyle biten Efsus inancı ele alan, inancını yitirmiş bir lirik öznenin isyan, sitem ve acı kabullenişle kavrulmuş şiiridir. Allah'ın kaybolmuş olmasına yakılmış bir ağıttır; daha çok onunla birlikte ve onun yüzünden vicdanın, adaletin ve ahlakın kayboluşuna bir itirazdır. En azından Dakyanus olmamak, onun safında yer almamak gereklidir, bu yüzden "ben Romalı değilim" (108) ifadesi lirik öznenin kimin tarafında olduğunun bir eğretilemesidir.

Türk şiirinde bireysel deneyime ve onun kamusala açılan öznel tarihine yaslanarak üretilmiş bu denli oylumlu başka bir şiir bildiğim kadarıyla yok. Üç bini aşan dize sayısı hesaba katıldığında arada inşa, işleyiş ve duyuş açısından farklar olsa da Enis Batur'un dört bin dizelik Opera adlı şiir kitabı geliyor akla, ona yakın duran bir yapıt aramaya kalkınca. Böylesi ya da benzeri kıyaslamalar başka ve etraflı yazıların konusu olmaya adaydır. Ama Kayıran'ın daha önceki şiirlerinden farklı olarak uzun soluklu yekpare bu şiiri yazarak kendi şiirinde ve Türkçe şiirde yeni bir damar arayıp bulduğunu ve bu damardan bir cevherle çıktığını söylenebilir. Efsus'a Yolculuk hem Türk şiirinde hem de Kayıran'ın şiirinde çıtayı yükselten, özgün ve kayıtsız kalması güç, parlak bir yapıt.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova