ISBN13 978-605-316-113-4
13x19.5 cm, 168.00 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
İmgenin Pornografisi, 2003.00
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Emek Erez, "Ölüm ahlâkına davet", Gazete Duvar, 25 Ocak 2018

Son yıllarda yaşama dair olan her şeyin daha fazla zarar gördüğünü söyleyebiliriz. Yaşamın zarar gördüğü yerde ölümün zarar görmesi, ölüye yüklenen anlamın değişmesi normal elbette. Ölünün mezar hakkı bile tartışma konusu olabiliyorsa, ölüme dair sürecin, bilindik anlamda bir yas dönemi olamaması kaçınılmaz. Hele ki konu egemenin dışında kalanın ölüsü ise. Devlet kendi sınırlarında tanımlayamadığının yaşamını her alanda nasıl gasp ediliyorsa, “ötekileştirilmiş” olanın ölüsünü de değersizleştirmeye çalışacak, yeri geldiğinde mezar taşını bile elinden almaktan çekinmeyecektir. Dünyanın yeni tanık olduğu bir durum da değil bu geçmişe baktığımızda, “kimliklendirilmiş” ölülere, gaz odalarında, toplama kamplarında, toplu mezarlarda çokça rastlıyoruz.

İnsan türü geçmişinin belleğini bugüne taşıyabilseydi bir şeyler belki değişirdi diye düşünmek istesem de, içerisinde bulunduğumuz durum, devamlı savaş, “başk”aya dair her türlü ayrımcı politika, nefret, maalesef sadece bunun yeterli olmayacağını söylüyor. Dünyanın ve insan türünün içerisinde bulunduğu durum büyük bir ceset imgesinde vücut bulurken, “öteki” olarak kurulmuş halkların hakları, yalnızca yaşarken değil, öldüğünde de gasp edilmeye devam ediyor.

Ölüm Terbiyesi

Bunlardan bahsetme sebebim Zeynep Sayın’ın geçtiğimiz günlerde yayımlanan Ölüm Terbiyesi adlı kitabı, metin ölüme dair “ahlâkın” nasıl bir bilinçaltı politikasının yansıması olduğuna dikkat çekerken, konunun anlamlarını tarihsel bir analize tabi tutuyor. Yazar, Blachot, Benjamin ve özellikle Lacan’ın perspektifinden konuyu değerlendirirken, okuru da ölüm ahlâkı üzerine düşünmeye çağırıyor. Çünkü ölüm insanın en ortak noktası, bireyin yaşamını değerli kılan yegâne olay yazarın deyimiyle; “Ölüm herkeste ortaktır, herkesin sınırıdır, herkesin vecde erdiği, çıktığı yer aynıdır. Gerçek olandır. Reeldir. Ölümdür.” Yani ölüm, değişmeyendir, bizi bekleyen bilinmeyendir, bizim önümüzdedir, simgeselin alanında değerlendirilemeyecek olandır.

Ölümü Öldürmek

Ceset kendi başına anlamsızdır, muğlaktır, onu var eden imge mezar taşıdır, mezar taşı cesetten çok yaşayan içindir, hayatta kalanın devam edebilmesi içindir. Mezarlıklar, geride kalan için ölenin yasını tutabildiği, ölüm sonrası ritüellerini gerçekleştirebildiği yerdir. Cesedin belleği yoktur ama yaşayanın belleği vardır, öleni devam ettirmek için onun imgesine yani mezar taşına, mezarına ihtiyacı vardır. Şöyle diyor Zeynep Sayın; “Mezar taşları, yatmakta olan ölünün hatırasını ayağa kaldırır. İmge cesedin bir zamanlar canlı olduğunun kanıtıdır; bir zamanlar insan olmuş olduğuna düşülen kayıttır.” Bu nedenle, devletin mezarları tahrip etme, gömüleceği sırada cesede saldırtma, isim yerine numara koyma, ölüyü bir aracın arkasına bağlayıp sürükleme, çıplak olarak teşhir etme politikası hem ölüme dair ahlâksal olanın yıkımını getirir hem de ölünün yakınlarının belleğine müdahale eder. Çünkü bu aynı zamanda ölümü öldürmek, onu unutturmak, bedeni hiçleştirmek anlamı taşır.

İmge Neden Önemli?

Son yıllarda coğrafyamızda tanık olduğumuz ölüme dair politikalar Zeynep Sayın’ı bu kitabı yazmaya itmiş. Kitabı yazma amacını şöyle açıklıyor yazar; “Bu kitabı bu nedenle memleketimin noksanlığını çektiği (kanımca en önemli şey) üzerine, imge ve ölüm ahlâkı diyebileceğim şey üzerine yazdım. Ölüm insanın sınırıdır, İmge ölümü delerek ölümün içinde ölüm olmayan uzaklığı bugüne taşıyan yakınlıktır.” İnsanın aklına şöyle bir şey gelebilir bu durumda, yaşayana saygısı olmayanın ölene saygısı olur mu? Soru mantıklı görünüyor olsa da aslında ölüm tam da yaşayanla ilgilidir. Ölüm ahlâkının yokluğu, yaşama dair saygının da yokluğudur. Ölüme dair imgelerin yok edilmesi yaşayanın varlığına dâhil olanın yok edilmesidir. Çünkü ölümü imgeleyen şey, yazarın dikkat çektiği gibi, ölümle ilgili olanın yaşama yaklaştığı yerdedir. Peki, neden ölüme dair imgelere zarar verilir?

Unutturmak için Zeynep Sayın’ın ifadesiyle de; “unutturmak bir bilinçaltı politikasıdır.” Kitaptan bir örnek ile devam edelim. “Kongo’nun demokratik yolu seçmiş ilk başkanı olan Lumumba, 1961’de Belçika ordusu tarafından öldürülmüş, izi kalmasın diye asit küvetine atılarak eritilmiştir. Lumumba’yla beraber bir şahsiyetin değil bütün bir kıtanın katledildiğini söyler Jean-Paul Sartre. Umulan medet, Afrika’daki özgürlük hareketine dair hatıralar bütününü silmektir.” İşte, böyle bir anlamı vardır ölüme dair imgenin yok edilmesinin. Direnen bir ölüye aitse mezar, yıkılmasının ardında, direnişin ve ona yüklenen anlamın yok edilmesi vardır. Öteki olarak kurgulanmış, topluluğunun nezdinde önemli bir isimse mezarı yok edilen, onun nezdinde “kimliklendirilmiş” olan tüm halktır unutturulmak, yok edilmek istenen. Bu nedenle önemlidir ölüme ait imgeler, hatırlamak için, geride kalanın yaşamasına ilham olmak için, direnmek için, ritüeli, geleneği, devam ettirebilmek için.

Muğlak Olan Korkutur

Farklı dönemlerde, her otoritenin, öldürmeyi, yok etmeyi, başını almayı politika olarak benimsediği “marjinaller” olduğuna dikkat çekiyor Zeynep Sayın. Kimler bu marjinaller; Kalenderiler, Dervişler, Melamiler. Artı değeri reddedenler, para ile boku eşitleyenler, dilenciler, gezginler, töre bozanlar, yasal statüden yoksun; başsız, hükümransız, lidersiz olanlar, mülkiyeti reddedenler. Devletin “kimliklendiremediği” için paniğe kapıldığı o “adlandırılamamış”lar. Gezi’de bir araya gelenler gibi, “kahrolsun bağzı şeyler” sloganının “bağzı”sında bulunan muğlaklığı barındıranlar. Başsızların bir araya geldiğinde oluşturduğu cemaat mitosu, hiçbir akla, hiçbir öndere, hiçbir puta tapmayanların oluşturduğu, simgesel düzeni yarıp, onda çatlak oluşturanların, ölebilirlikleri ve öldürülebilirlikleri dışında kaybedecek hiçbir şeyleri olmayanların cemaati: Cemaatsiz cemaat, imkânsız cemaat, kimliksiz cemaat. Otoriteler için neden tehlike derseniz, tanımlanamadığından, simgesel düzende yer verilemediğinden, kategorize edip ona göre politika geliştirilemediğinden, onları şaşırttığından.

Zeynep Sayın şöyle söylüyor: “Kimliklendirilemeyen, devleti, vatanı, şehidi, başkanı, aidiyeti, bayrağı olmayan bir kalabalık, kanayan bir yara gibi Yeni Osmanlıcılığın kalbindedir. “Darbecilerle” işbirliği yapılabilir, “darbeciler” kınanabilir, tanınabilir, yargılanabilir; onlar kimlik siyasetinin sınırları içindedir. Gezi hareketi bu nedenle darbecilere mâl edilmek istenmektedir.” Gezi tanımlanamayanın, muğlak olanın sınırlarındadır bu nedenle bir yerlere mâl edilmek istenir. Gezi’yi bir yere bağlamak otoriteleri rahatlatacaktır, böylece onları kendi istediği kılıfa sokabilecektir. Çünkü muğlak olanın taşıdığı belirsizlik ürkütücüdür, ne zaman patlayacağı, o kalabalığın hep beraber neşeyi, direnmeyi ne zaman arzulayacakları belirsizdir. Devletin ve onun temsilinde liderlerin, Gezi’den kurtulamama nedenleri de budur bana kalırsa. Ve Gezi’deki kalabalık, Dervişlerin, Melamilerin kısaca geçmişin marjinallerinin, devletin adlandıramadığı için ürperdiği o tanımsızların, belleğinin devamıdır.

'Ölüm Ahlakı' Üzerine Düşünmek

Zeynep Sayın’ın Ölüm Terbiyesi “ölüm ahlâkı” üzerine düşündürürken, belleğimizin son yıllarda yük ettiği ölüme dair yaşanmışlıklarımızı bir kere daha hatırlatıyor ve zamanın şimdisinden geçmişe doğru bakmamızı sağlıyor. Ölülere yapılan “kabalığa” karşı nezaketi ve ölüm terbiyesini unutmayalım diyor. Ayrıca kentlere yapılan “mitolojik ve ideolojik” inşaat yapıtlarının altında yatan bilinçaltı politikasına dikkat çekiyor. Muğlak olanın, kimliklendirilemeyenin geçmişten bugüne “marjinal” olanın izini sürüyor. Tüm imgeleri yok edip, sadece kendisini bir imge olarak var etmek isteyenlerin karşısına, Gezi’nin korkutucu “bağzı”sını koyuyor. Çünkü kategorize edilemeyen, geçmişte olduğu gibi şimdide de otoritelerin en büyük kâbusu olmaya devam ediyor.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova