ISBN13 978-605-316-127-1
13x19,5 cm, 320 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Göksun Yazıcı, "Çağları aşan bir diyalog", birartibir.org, 17 Haziran 2018

Freud’la Spinoza mektuplaşırsa ne olur? Birbirlerine kitaplarını gönderirlerse, temel kavramlarını ve mantık çerçevelerini açıklamaya, sorularla birbirlerini anlamaya çalışırlarsa, aralarındaki üç yüzyıla rağmen birbirlerinden feyz alırlarsa? Kendilerinden sonraki kuşakları derinden etkileyen iki düşünürü buluşturan Michel Juffé’nin kitabı Freud-Spinoza Mektuplaşması 1676-1938, sunduğu okuma zevkinin yanında, bu iki büyük düşünce sistematiğine giriş mahiyetinde zor bir işe soyunuyor.

Michel Foucault, öğrencisi olduğu üniversitedeki “agrégation”da (Türkiye’de dengi olmayan bir çeşit yeterlilik sınavı) ona tek bir sorunun sorulduğundan söz eder: Bergson ve Descartes’ı karşılıklı olarak konuşturması istenmiştir ondan. Foucault, ilk olarak hangi konularda konuşabileceklerini düşünür: töz, hafıza, zaman, varlık, oluş vb… Foucault’nun sınav kâğıdında tam olarak ne yazdığını bilmesek de, sonucun olumlu olduğunu ve sınavı geçtiğini biliyoruz. Sınavları bir kenara bırakırsak, iki filozofu konuşturmanın kayda değer bir düşünme alıştırması olabileceğini takdir edebiliriz. Filozofların hangi konuda ne diyeceğini kestirmek tüm felsefe öğrencilerine ezberden öteye bir vukufiyet kazandırır, fakat bunu söylerken hâlâ öğrencilik ve sınav düzeyindeyiz. Öğrenme ve özümseme aşamasını geçtik diyelim, iki filozofu konuşturmak ne gibi şeyleri görmemizi sağlar? Öncelikle temel varsayımları, yani sıfır noktaları açılır önümüzde. Temel varsayımlar temel tartışma ve kavramları üreten zemini inşa ettiği için çoğu zaman görünmezdir, o yüzden böyle bir karşılaşma filozofları daha geniş şekilde görmemize yol açar. Kendi çağlarındaki tartışmaları, çoğu zaman aslında çağlarındaki sorunlara bir cevap olarak yazdıkları eserleri bizler kendinden menkul tefekkürler olarak okuyoruz çoğu zaman. En önemlisi, bir filozofa başka bir filozofun merceğinden bakmak, filozofların kavramlarını çarpıştırmak farklı kavramlar üretme imkânını verecektir. Bu noktadan sonra orkestra daha çok sesle çınlayacaktır.

Michel Juffé, işte bu imkânı veriyor bize kitabında. Foucault’nun agrégation sınavından öğrendiğimiz üzere, filozofların konuşturulması Fransız felsefe eğitiminin bir parçası olmalı, fakat tüm alkış Fransız eğitim sistemine gitmiyor bu kitapta. Juffé, iki filozofu konuşturabilmenin felsefi düşünceye faydalarını, yukarıda kısaca tanımladığımız imkânları da aşıyor aslında. İki filozofu gerçek bir etkileşime sokuyor ve gerçekten konuşturuyor. Freud ve Spinoza kendi felsefelerine diğerinin merceğiyle bakmaya başlıyorlar. Ölüm güdüsü kavramını sorgulayarak bu kavramdan neredeyse vazgeçen bir Freud, Etika’nın bölüm başlıklarını yeniden düşünen bir Spinoza ile karşılaşıyoruz. Her mektupta adım adım ilerleyen bir dostluğun gerçekçi bir portresini izliyor okur. Kitaba bir altbaşlık eklemek istesek, felsefenin en can alıcı konusu olarak “dost oluş” gibi bir başlık seçilebilir; hem oluş felsefesini hem de eşitlik ve özgürlüğün pratiği olarak dostluğu yardıma çağırarak.

Materyalist ebediyet, ebedi dostluk

Juffé, mektuplaşma zamanı olarak her iki filozofun da son yıllarını seçiyor; mektuplaşmayı başlatan Freud’un ilk mektubu 15 Ocak 1937 tarihli, Freud 81 yaşında (mektuplaşma sürecinde 81.5 yaşına, yani öleceğine inandığı yaşa ulaşacak), ölümüne iki buçuk sene var. Spinoza ise 22 Ocak 1676 tarihinde yazıyor ilk cevabını, 44 yaşında ve ölümüne bir sene bir ay var. Yaklaşık bir yıl süren mektuplaşmada Spinoza son mektubunu 22 Ocak 1676 tarihinde gönderiyor, bir daha mektup yazamayacağını belirterek. 21 Şubat 1677 tarihindeki ölümüne yalnızca bir ay kalmış. Freud ise son mektubunu 27 Kasım 1937 tarihinde yazıyor. Juffé, mektuplaşmanın her ikisinin de hayatlarının son yıllarında olmasını seçerek iyi bir manevra yapıyor elbette; her iki düşünür de kendilerini felsefe (ve psikanaliz) tarihindeki yerlerine oturtan bütün eserlerini vermişler. Spinoza Teolojik-Politik İnceleme’yi isimsiz olarak yayınlamış, Etika hâlâ çekmecesinde, ama Freud kitabı biliyor. Politik İnceleme hâlâ yarım –ve yarım kalacak–, gramer çalışmasına güç bulamıyor. İnsan Anlayışının İyileştirilmesi Üzerine ise elbette yazılmış. Freud tüm eserlerini vermiş, çene kanseriyle boğuşurken Spinoza’nın eleştirileriyle Rüyaların Yorumu’nu, Musa ve Tektanrıcılık’ı, Totem ve Tabu’yu yeniden düşünüyor, fakat elbette bu kurgusal mektuplaşmalar Freud’un eserlerinde bir değişikliğe yol açmıyor –her ne kadar Freud mektuplaşma sürecinde kavramlarını yeniden formüle etmek için uğraşmış olsa da.

Dost oluş demiştik. Her iki düşünür eşitlik ve özgürlüğün pratiği olarak dostluğu adım adım örerken “acaba Foucault bu mektuplaşmaları okusaydı dostluk üzerine yazdıklarına neler eklerdi” diye düşünmeden edemiyorsunuz. Yunan felsefesinin idealini mi görürdü, yoksa modernliğin şafağında ve öğlen zamanındaki dostluk kavramının ifade farklılıklarını mı? Öyle ya, hazır düşünürler konuşurken başka bir düşünürün perspektifiyle bu mektupları bir kez daha neden okumayalım? Juffé, düşünürlerin tanıdığımız –kestirdiğimiz– üslûbuna çok sadık bir doğaçlama yapıyor, ayrıca Freud ve Spinoza’nın bazı ifadelerinin kaynakları da okura sunularak yapılan doğaçlamanın sağlam temelleri açığa çıkarılıyor. Geri planın sağlamlığının okurda yarattığı gerçeklik duygusu, eğer düşünürleri de yakından tanıyorsanız, “evet, tam da böyle söylerdi” düşüncesiyle pekişiyor. Üslûbun inandırıcılığı bir süre sonra mektupların kurgu olduğunu unutturabiliyor –okur için hem tehlikeli hem de çok zevkli bir uçurum!

Spinoza son mektubunda veda ederken, hem dostluk hem de veda Spinoza’nın rengine bürünüyor: “Bu mektuplaşma yeryüzündeki son aylarımı renklendirdi, öyle ki, şu anda size yazarken, ağrılarım daha az azap veriyor ve yüce mutluluk dediğimiz o kendinden hoşnutluk hissini duyuyorum. Size, birbirimizi ‘Allah’a ısmarlama’ ihtimalimiz olmadığına göre, ikimiz için taşıdığı ‘ebediyete’ anlamıyla elveda diyebilirdim. Ama şöyle demeyi tercih ediyorum: ‘ebedi dostluğumuza’.” (Spinoza Freud’u kendi materyalist “ebediyet” anlayışına ikna etti, söylemeden geçmeyelim.)

Freud ise dostunun artık mektup okuyamayacak durumda olduğunu bildiğinden son mektubu cevaplamıyor, ama bu mektubun arkasına bir not düşüyor: “Hayatı boyunca onca hüsran ve kederden geçmiş, içi adeta katılaşmış ben, bu ihtiyar halimle bu mektubun son satırlarını okurken gözyaşlarımı tutamadım. Halbuki, son yıllarda çok nadiren hissettiğim bir iç huzuru vardı üzerimde. Böyle bir duygu inceliğiyle buluşan böyle keskin bir zihinsel kavrayış gücü hiç çıkmamıştı karşıma. Nihayet yaltaklanmanın, kibrin olmadığı hakiki dostluğu tattım.”

Okur sayfalar boyunca kurulan bu dostluğu tadarken, Spinoza’nın dostluğu serinkanlı karşılamasını, Freud’un ise çekişmeler ve kavga dolu yıllarından sonra gerçekten onu anlamak için ona soru soran bir düşünürün dostluğu karşısında neden o kadar sarsıldığını da anlıyor. “Molière’in cimrisi” gibi bu mektupları saklamak istediğini söyleyen Freud, kendi hakkında olduğu kadar, düşüncesi hakkında da birçok şey söylüyor.

İktidar ve “celp edilmiş” birey

Spinoza ve Freud’un tartışma başlıkları oldukça kalabalık; düşünün, nelerden söz etmezler ki. Bilinçdışı, arzu, ölüm güdüsü, Oedipus kompleksi, Musa, İsa, tektanrıcılık temel başlıklar olarak belirleniyor. Freud tarihsel olarak sonraki dönemden olduğu için Spinoza’yı bilgilendiren bir role bürünüyor ilk on mektupta; sadece Darwin ve çağdaşlarının eserlerini Spinoza’ya göndermekle kalmıyor, aynı zamanda kendi teorisini de ona aktarıyor. Spinoza ise okuyan, “bunu tam anlamadım” diyerek zor soruları soran bir rolde, aslında bu rol sonuna kadar değişmiyor. Freud teorisini anlatırken savunmacı bir pozisyona da geçiyor, ama bunu fark ederek bu pozisyonu bırakıyor. Spinoza’nın yetişemediği zamanlar ve düşünceler hakkında bilgilendirilmesinin ardından kitabın en zevkli kısmı da başlamış oluyor. Spinoza’nın soruları devam ederken Freud kendi düşüncelerini, teorilerini gözden geçirmeye başlıyor. Freud ise Spinoza’nın arzu kavramının çok genel olduğunu düşünüyor –iştah kavramında anlaşır gibi oluyorlar–, temelde Spinoza’da itiraz ettiği kavramlar üçüncü tür bilgi –ki sezgi bilimi, “scientia intiutiva” olarak geçer Spinoza’da– ve zihnin özünün ebedi olduğu düşüncesi oluyor. Freud bu kavramları kurtulmaya çalıştığı mistisizmin bir parçası olarak görme eğiliminde. Aslında bu sorunu çözebilecek olan “sub specie aeternatis” –sonsuzluğun bakış açısı– perspektifi mektuplarda çok az dile geliyor. Özneleştirmenin farklı perspektiflerinden kaynaklanan bu anlaşmazlık, daha alt düzeylerdeki kavramlarının tartışılmasıyla biraz daha açığa kavuşuyor.

Düşünürlerin üzerinde tartıştığı temel kavramların hepsi birbiriyle ilintili. Öncelikle “bilinçdışı” ve “ruhsal aygıt”la başlayalım –bu tartışmayla bağlantılı olarak da elbette id, ego ve superego. Spinoza’nın Freud’un bilinçdışı kavramına itirazı aslında Descartes’a getirdiği eleştiriyle aynı: “İnsan doğanın içinde bir krallık değildir ve doğanın işleyişine tabidir.” Descartes, akıl ve irade sahibi özneye irade özgürlüğü vererek doğadan farklı ve kestirilemez bir öznelik atfeder. Spinoza ise bu öznelik haline itiraz ederek irade özgürlüğüne ve insanın doğanın güçlerinden koparılmasına karşı çıkar. Freud’un bilinçdışı’nı da böylesine “ulaşılmaz bir iç krallık” olarak algılıyor Spinoza, ruhsal aygıt kavramında ise Descartes’ın bağımsız öznesini görüyor. Freud aslında bilinçdışı kavramıyla Descartes’ın özerk ve özgür iradeli öznesine itiraz eder; irade özgür değil, bilinçdışının etkisi altındadır. Özgür iradeye yaptıkları ortak itiraz onları yine de bilinçdışı kavramında birleştirmiyor.

Bu noktada bir adım geri çekilelim ve bu tartışmayı yaratan çok temel perspektiflere ve tarihsel farklılıklara açıklık getirmeye çalışalım. Her iki düşünür de kendi çağlarının tartışmalarıyla boğuşarak geliştirdikleri özgürleşme perspektiflerinde neden anlaşamıyorlar? Spinoza, Teolojik-Politik İnceleme ile dinsel varsayımların altını oyarak dinin hegemonyasını yenme peşindedir. Yarım kalan Politik İnceleme kitabında da dindışı yönetim biçimlerini ele alırken hangi yönetimin insan özgürleşmesini mümkün kılacağını tartışır. Bu anlamda Etika bir özgürleşme pratiği sunar ve “insan” burada herhangi bir yönetimin öznesi / tebası olarak değil, sonsuzluğun bakış açısında ele alınarak sonsuzluk zemininde sınırsız bir özgürleşme pratiğini gerçekleştirebilen bir oluş olarak ortaya çıkar. “Bir bedenin neler yapabileceğini bilmiyoruz” diyen Spinoza sınırı bilinmezlikle aşar. (Ulus Baker’in deyişiyle söylersek “Ignoramus”.) Freud ise dindışı olarak kurulmuş modern devletlerin –Althusser’in deyişiyle söylersek– “celp edilmiş” özneleriyle uğraşır.

Celp etme modern devletle çoktan çalışmaya başlamış ve bireyi özneleştirerek kendi içine hapsetmiştir. Aslında kapitalizmin en geç hallerinde bu özneleştirme teknolojilerinin en pespaye halini hepimiz biliyoruz: Hesap, kişisel olarak kesilir. Yoksullar çalışmıyor, istismara uğrayan yeterince çaba sarfetmiyordur. Modern devletin biçimlendirdiği toplumda celp edilmiş birey izole edilmiş bir “iç dünya” ile tek başına kalır. Freud’un perspektifi de bu celp ile uygundur, kişiyi mercek altına alarak onu etkileşim altında olduğu güçlerden soyar. Bilinçdışı işte bu sıkışmış birey içinde “keşfedilir”. Spinoza böylesi bir sıkışma ve etkileşim güçlerinden soyutlanmış “celp” yöntemlerine karşı çıkıyor aslında, ismini koyamasa da. Spinoza, modern devletin yaratılmasında Hobbes’un karşısında yer alır, dinden azade bir yönetim biçiminin uygulamaya koyulmasında bir katkısı olmuştur, ama tam da “celp”in karşısındadır. “İktidarlar kitlelerin kederini isterler” diyecektir; kederle yönetenler, kişileri güçlendiren karşılaşmaları engelleyen, onların güçleriyle ayrı düşmesini sağlayan mekanizmalar kuracaktır. Spinoza tüm teorisini bu kedere karşı yapacaktır; devlet ya da din, kederin kaynağı ne olursa olsun. Spinoza ile Freud’un uyuşmazlığı işte bu temel (tarihi) perspektif farkından çıkar. Freud’un bireyi celp edilmiş, toplumsal keder tarafından biçimlendirmiş ve kederi çoktan içselleştirmiştir. Freud da bir çeşit özgürleştirme peşinde olsa da “celp” düzeninden kendini düşündüğü kadar ayıramaz.

Arzu mu, iştah mı?

Spinoza’nın Freud’un “ölüm içgüdüsü”ne karşı çıkması da aynı perspektif farkıyla anlaşılabilir. Spinoza’ya göre her canlı kendi varlığında sebat edecektir, buna gücü vardır. Bireylerin özgürlüklerini ister gibi köleliklerine bağlı olabileceklerini o da görmüştür, fakat bu bağlılığı asla “içerden” gelen bir güdü olarak tanımlamaz. İtaat kişinin gücünden uzak düşmesinden başka bir şey değildir. 1937 yılında Spinoza’ya yazan Freud, Nazilerin yükselişini ve yaydıkları korkuyu ona aktarırken daha önce geliştirmiş olduğu “ölüm içgüdüsü” kavramının ispatlandığını düşünür. Spinoza, kitlelerin hiçbir çağda akıllanmamış olduğunu anladığını söylerken, “ölüm” gibi en büyük kederin “varlığında sebat etme” doğal gücü/prensibiyle bir arada olamayacağını defalarca söyler. Mektuplar boyunca ayrıntılı şekilde buna karşı tezlerini geliştirir. Mektuplardaki Freud, bu tezlere karşı ölüm içgüdüsü kavramını yeniden düşünmeye başlar. Belki de kötümserim, belki de çok fazla kötülük gördüm diye düşünür. Spinoza da yeterince kötülük görmüştür, ama bu kederi “dış”a koyarak direnişin temelini oluşturabilecek şekilde konuşmaya devam eder.

Arzu konusunda süren tartışmada her iki taraf da “arzu” kavramını ne kadar farklı tanımladıklarının farkında değilmiş gibi konuşurlar. Kavram aynı adı taşısa, da ikisi de bambaşka bir formülasyon yapmaktadır. Spinoza tahmin edilebileceği gibi Freud’un arzuyu cinsellikle sınırladığını düşünür, Freud ise Spinoza’nın arzuyu çok geniş şekilde “iştah”la özdeşleştirdiğini düşünür. Mektuplarda zaman zaman yanlış bir yere sapıyormuş gibi görünen bir tartışmadır bu. Spinoza arzunun tüm iştahları kapsadığını kabul eder gibi görünür. Freud da arzuya tüm iştahları dahil etmeye yanaşır gibi görünür. Oysa ikisi de bambaşka tanımlıyordur arzuyu. Freud daha sonra Lacan’da daha açığa çıkacak şekilde arzuyu bir eksiklik olarak tanımlarken, Spinoza ise arzuyu bedenin kudreti ve olumlu bir güç olarak tanımlar. Dolayısıyla ne Spinoza arzunun iştaha eşit olduğunu, ne de Freud arzuyu cinselliğe indirdiğini kabul edecektir. İkisi de kendi arzu tanımlarıyla tutarlı bir yol izlemiştir. Aradaki fark, Spinoza’nın olumlu kuvvet ve pozitif özgürlük peşinde olmasıyla, Freud’un negatif özgürlüğe vurgu yapmasıyla ele alınabilir.

Filozofun yazdığı felsefe tarihi

Spinoza - Freud mektuplaşmalarında ele alınan tüm konuları burada tartışamayacağız belki ama, kitabın çok katmanlı okunabileceğini okurlara sezdirmiş olabileceğimizi umuyoruz. Düşünürler hakkında bilgisi olan okurlar için kavramları yeniden düşünme, iki farklı perspektifin etkileşiminden doğan kıvılcımları takip etme gibi bir şans var. Tarihsel farklılıklar ve temel varsayımların açığa çıkmasıyla içgörünüz derinleşiyor. Bir de iki düşünürün birbirlerinin düşüncelerini ve teorilerini özetleme biçimleri var ki, yazar Juffé’nin gerçek bir düşünür olduğunu bize kanıtlıyor. Adım adım kurulan dostluğun gerçek anlamda hem teorisini hem de pratiğini sergileyen, okurken sık sık Foucault ve Deleuze’ü anacağınız bir kitap.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova