ISBN13 978-975-342-827-9
13x19,5 cm, 144 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Elime Tutun, 2005
İnceldiği Yerden, 2008
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Esra Yalazan, "'Tehdit Mektupları', vicdan ve Aslı Biçen", Ahval, 21 Aralık 2019

Hayatı yaşanılan dönemin ruhuyla yorumlamak rahatlatıcı bir kaçış. Oysa bizi biz yapan hikayelerin tümünde ortak bir zihin ve akışkan bir tarih bilinci var. Düşünceler, duygular, hatıralar bir meşe palamudundan ormanlar doğuran ağaçlar gibi yayılıp yeni sahiplerine ulaşıyor.

Geçmiş çağların zamanıyla, onlardan süzülüp katılaşan acılarla, katman katman biriken tecrübelerle güçlü bir bağımız var. O kişisel bağları çoğunlukla benliğimizi rahatsız ettiği için küçümsüyoruz. Başkalarına benzer acılar ve korkularla bağlanma fikri bizi ürkütüyor belki. Oysa varlığın ruhu aynıdır, onu yok edemeyiz. Farklı olan hakikate ulaşma yöntemlerimiz.

İz bırakan olaylar, katılaşmış duygu yumakları, bazen canlılığını asırlar boyunca koruduktan sonra dünyaya saçılan tohumlar gibi sükunetle uyanacakları günü bekler. Huzursuz mu edecekler, iyileştirecekler mi tam bilemeyiz ama yine de kırılgan bir tedirginlikle onları bekleriz.

İnsanın önceki kuşaklardan miras aldığı yükle ağırlaşan his kalıntılarını bakmak ilgimi çekiyor. Söylemek, yapmak ve yazmak arasında derin bir uçurum var çünkü. Hayatın hakikatiyle, yazının hakikatini iç seslerle ayrıştıran edebiyatı biraz da bu nedenle seviyorum. Yaralayanın kelimeler değil de arkasında gizlenen karanlık ruhlar olduğunu bilen herkes gibi o loş bahçede dolaşmak başımı döndürüyor.

Tehdit Mektupları’nda anlatılan hikayelerin, kişisel tarihi toplumsal tarihle buluşturan meselesinden evvel bu dünyada “tek başına var olamayacağımızı” söyleyen akışkan ruhuna kapıldım.

Beğendiğim yazar ve eserlerin çevirmeni olarak tanıdığım Aslı Biçen’in bu romanını bir “12 Eylül anlatısı” ifadesiyle sınırlandırmanın haksızlık olduğunu düşündüm.Yazarın muradı ve ortaya çıkan bu çarpıcı metin bir dönem tanıklığından çok daha fazlası.

Askeri darbenin ardından bir mahkeme salonunda başlayan romanda, adli bir dava eşliğinde mahkeme tutanaklarını, tehdit mektuplarını, sanığın günlüğünü, bir sevgiliye yazılmış mektupları ve bir babanın oğluna yazıp göndermediği başka mektupları okurken, 1977-1982 yılları arasındaki Türkiye’nin toplumsal çalkantılarını ve o dönemin kişisel trajedilerini izliyoruz.

Sol harekete ve ideallerine yakın hissedip “örgüte” mesafeli durduğu halde silahlı örgüte yardım iddiasıyla yargılanan bir gencin, onun davasına bakan ülkücü bir savcının ve oğlunu kurtarmak için mücadele veren, darbe olunca önce huzur geleceğini sanan bir babanın farklı bakış açılarını aktaran tutanak, mektup ve günlükler daha dün yazılmış gibi. Esas ürpertici olan bu.

Evet, roman kişisel ve toplumsal vicdanı konu alan bir roman olması nedeniyle benzer toplumları da kapsayan evrensel sorunlara, insanlık hallerine sesleniyor ama sadece buraya has atmosferiyle kanamaktan açık yaraya dönüşmüş bir yeri de fena acıtıyor.

Okurken her zamanki gibi yazıda kullanmak için not almaya başladığımda cevabı değişken büyük sorularla kuşatıldığımı fark ettim. Yazar sonradan hatırlayacağım yakıcı itirafları, duygu kırılmalarını, zihin kamaştıran yorumları, sesini çok yükseltmeden sade bir anlatının içine usulca bırakıyordu. Onları epeydir beklediği hediyelere kavuşan çocuk misali heyecanla heybeme doldurunca sadece 40 yıl öncesine değil kendi gençliğime de gittim.

Biçen’in ‘mektup-roman’ türünde yazdığı bu anlatının, o dönemi az çok yaşamış, hikayelerini okumuş, dinlemiş olanlara tanıdık gelen samimi bir tınısı var. Yanı sıra merhametli bir dost gibi uzanan o sesin, tekinsiz bir yabancının saldırısına dönüşme potansiyeli de cazip kılıyor hikayeyi. Özenle tasarlanmış dramatik gerilimi kendi dip akıntısıyla, sırlarıyla son ana kadar eşlik ediyor.

Sorguladığı temel meselelerin başında muktedirin çıkarlara göre değişen rolleri, “kutsal ailenin” öteki yüzü ve şahsi yüzleşmelerin yıkıcılığı geliyor. Ancak tohumunu attığı yerde filizlenen sorunların kökleri çok daha derinde. İnsan kalma çabasında ısrar etmekte.

İlk tehdit mektubundaki cümle, okuru hikayenin, atmosferin ve ülke gerçeğinin tekinsizliğine hazırlıyor;

“Ben kimim? Herkes olabilirim. Her gün dükkanın önünden geçen yüzlerce biri. Yakın ya da uzak geçmişinden sana hesap sormak için gelmiş biri. Belki dün yaktın canımı, belki otuz yıl önce. Belki erkeğim, belki kadın."

Kendi üzerine kapanmış görünen bu “çıplak” metin, çaresizliklerini, zaaflarını, korkularını, acılarını keşfeden “kahramanlarıyla” öncelikle şunları soruyor:

"İnsan gerçeklerden korkmadan -toplumsal/kişisel- kendisine tamamen dürüst olabilir mi? Yüzleşmeyi zorlaştıran nedir? Toplumsal baskı mı, inanmadığımız değerlerimiz mi? Kendisini anlatırken yalan söylemeye meyilli olan insan, hayatının “kahramanlık” ya da başarısızlık hikayelerini anlatırken nasıl kurgular? Şiddet insana ne yapar? Çok sevmenin, eksik sevilmenin, sevememenin neden olduğu telafisi mümkün olmayan travmalar hayatı nasıl şekillendirir?"

Üzerine düşündüğüm onlarca sorudan biri, işkenceye maruz kalan üniversite öğrencisi Cihan’ın cümlelerinde belirdi:

“Bana işkence etseler ne olurdum, neye dönüşürdüm bilmiyorum. En çok da bunları öğrenmemek için uzak durdum her şeyden. Vicdanımla hep bunun için boğuştum. Kendi özgürlüğüm için. Ama herkes özgür olmadan kimse özgür olamıyor. Bir yerde yaşayan bütün herkesin vicdanı rahat değilse, haksızlık ve mağduriyetin sıcak nefesi durmadan burunlara çarpıp mideleri bulandırıyorsa, mutluluk mümkün olmaz kimse için. Muafiyet de."

Başkalarının acılarına yabancılaşmak toplumları da çürüten zaaflardan biri ve insanın kendine bile itiraf edemeyeceği pek çok nedeni var. Cihan’ınki en anlaşılır, kimilerine göre en ürkütücü olanı. Aidiyet yoksunluğu;

“Ait olmak. Kendini büyük bir şeyin parçası gibi hissetmek, ne rahat. İnsanın her an içine gömülebileceği ne ürkütücü bir rahatlığı var, bu yapayalnız dünyada. Ben kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum. Ne din, ne ülke, ne şehir, ne grup, ne okul, ne aile. Olmuyor, diyorum onlara, ben yapamıyorum. Siz ölüyorsunuz, bana da çok güzel gelen bazı idealler için ölüyorsunuz. Beni tutan ne? Bilmiyorum. Belki sadece korkağım, belki inançsız, belki babama bunu yapamam.”

Önümüzde uzanan sonsuz hayat ihtimallerinden birini o ya bu sebeple seçiyoruz. Yazarın da birkaç yerde sorguladığı gibi “kader” dediğimiz çoğunlukla bizim belirlediğimiz tercihlerden oluşuyor. Aslında sadece kendi seçimlerimize dair değil bu yorgunluk. Hep beraber kabullendiğimiz yıkıcı gerçekleri sorgulamama hatasından da kaynaklanıyor.

Savaşlara, darbelere, katliamlara, cinayetlere, haksızlığa, hukuksuzluğa, baskıya, zulme eski alışkanlıklarla ve garip bir tevekkülle rıza gösteriyoruz. Bu teslimiyet, kişisel maceramızda çaresiz bir kabullenişe dönüşüyor çoğunlukla. Yazar o kesif çaresizliği, "huzur ve düzeni, coşkuya ve heyecana tercih eden” babanın sesiyle aktarıyordu;

“Oğullarımızı öpmeden büyütmemiz gerekir çünkü onları savaşlara göndeririz. Kızlarımızı da bir hediye, bir mal gibi başkalarına veririz. Bütün bu toplu tercihlerimize rağmen dünyada hala mutluluk olabilmesine şaşmamak lazım.”

Biçen, özgürlük, korku, aşk, mutluluk, acı, vicdan, adalet gibi geniş kavramları, duyguların derinliğine alan açarak, sükunetle, mesafeli bir yaklaşımla ele alıyor. Kelimeleri de onun sakin tercihine uyum sağlamış.

Bu kitap vesilesiyle üzerine düşünmemiz gereken meseleler hakkında bir kaç makale yazmak mümkün. Ancak bu sınırlı çerçevede yazının “kaderini” de öncelikli tercihlerimle belirlemek durumundayım.

Cihan, sevgilisi Hale’ye yazdığı mektuplardan birinde örgüt arkadaşlarından bahsederken inancı sorguluyordu;

“Sizin yüzünüzden ölüyoruz, sizin yüzünüzden olmuyor, der gibi bakıyorlar. İnsanlar inandıkları şey için mi ölürler yoksa uğruna ölümü göze aldıkları şeye mi inanırlar?”

Edebiyat, insanın çelişkisini farklı derinlikler ve boyutlarda gösterebildiğinde yazanla birlikte okuyanı da kendi kozasında yeniden doğuruyor. Zamanın geometrik, köşeli görüntüsünü bozuyor. Hayatı bazen yaralayarak bazen de iyileştirerek, hatıraları birbirleri içinde eriterek tazeliyor. Cihan’ın dediği gibi;

“Hayat bir sayıklama gibi akıyor.”

Kırk iki yıl öncesini anlatan bir hikayenin gerçekliği bugünün Türkiye’sinde tekrarladığında zamanın dindirdiği acılar uyanıyor.

Cihan, dönemin iklimini “Hale, korku nasıl bir şey?” sorusuyla başladığı mektubunda anlatırken korkunun bize ne yaptığını da sorguluyordu; “Korktuğumuz şeyi nefret ettiğimiz şey yapıyoruz. Zorbalığı onayladığımızdan hiç şüphe etmeden, kendimize baktığımızda içimizdeki zorbayı görmeden”.

Hikayenin ikinci bölümünde, ülkücü bir babanın terbiyesiyle yetişmiş savcının günlüğünün ve üçüncü bölümde Cihan’ın babasının itiraf niteliğindeki mektuplarının başlangıca göre silik kalacağını düşünmüştüm. Farklı anlatıcıların iç seslerini karakterlerine göre şekillendiren sahih dili şaşırttı doğrusu.

Nihayetinde Tehdit Mektupları, pişmanlıkları saklamanın, kendine hesap verme zorunluluğunun, iyileşmesi mümkün olmayan suçluluk duygusunun, ağır bir yükle yaşama mecburiyetinin insanın özüne, çekirdekteki tohuma dair olduğunu soğuk kanlı bir yaklaşımla anlatabildiği için sağlam bir çentik attı kişisel okuma tarihime.

Geçmişten miras kalan suçları, acıları, şüpheleri, yetersizlikleri, korkuları devraldığımızda onlarla ne yaptığımız bize kim olduğumuzu da söyler. Bu roman bu anlamda ana, baba, çocuk, kardeş olmanın “kutsallığıyla” değil aile yakınlığının insani yanıyla buluşturuyor okuru. Başkaları yüzünden, hataları yüzünden hep ceza çekeceğine inanan, suç-ceza ilişkisi üzerinden inşa ettiği hayatını felakete götüren birinin trajedisiyle başka hayatlara, başka doğrulara, başka hakikatlere açık olmanın değerini hatırlatıyor.

Kaybetme korkusu, kader-irade çatışması, mahremiyet duygusu, pişmanlıklara rağmen insanın kendi olarak kalma arzusu, felaketlerin tahribatı, bizden olmayanlara karşı kayıtsızlığımız, mutluluğunu kaybeden insanın intikam, hırs ve hınçla avunması gibi insanlık hallerinin türlü veçhelerini okuyucunun zihnini bulandırmadan anlatmak pek kolay değil.

Hikayenin bu yazıda yeterince yer veremediğim politik boyutunu okuyacak olanlar, kendi kapanına sıkışıp kalan insanların yaşadığı koşulların artan bir şiddetle tekrarlanışını görecek. “Gün gelip de vicdanınla hesaplaşmaktan başka yapacak bir işin kalmayacağını tahmin edemiyorsun gençlikte” cümlesi üzerine düşünecek. Neredeyse yarım asır sonra burada insanın ne kadar kolay “yasa dışı” olduğunu hatırlayıp ürperecek belki.

Sonra sokakta yürürken her şeyin normal göründüğü bir anda Cihan’ın mektubunu hatırlayacak muhtemelen;

“İşin komik tarafı dışarı çıkıyorsun ve hayat devam ediyor. Bu şehrin göbeğinde her gün birileri işkence görüyor, birileri işkence yapmak için maaş alıyor ve hayat devam ediyor…Bırakmasalardı ne yapardım bilmiyorum. Ben hayatını destan gibi yazanlardan değilim. Benim sıradanlığımın kaldırabileceği bir şey değil bu kahramanlık.”

İnsanı sıradan kılan böyle içten itiraflardan ziyade “hayatı destan gibi” yazma çabasında ısrar etmek sanırım. Oysa Cihan’ın babasının vicdanıyla son kez hesaplaşırken hatırlattığı gibi hakiki tarihimiz destan değildir;

“Her tarih gibi şahsi tarih de utançla doludur. Onun için pek istemeyiz, üzerini örter ya da hızlıca geçiştiririz ya da utanç vermeyen şeyleri anlatırız sadece. Kendimizi iyi, ahlaklı, başarılı olduğumuz yeni bir tarih yazarız. Yaşlanıp da ölmeye yakınlaştığımızda bizi fazla hoşnutsuz etmeyecek, mezara kendimizden bir nebze memnun gönderecek bir tarih.”

Utanç dolu bir tarihin suçlarını, “günahlarını” büsbütün silmek mümkün değil ama hataları kabullenmek, ötekinin varlığını hatırlamak hiç değilse vicdan körelmesininin nihai sonuçlarını görebilmek demektir. Ve bu da az bir şey değildir.

Aslı Biçen’e vicdanın ondaki karşılığını sormuşlar. Unutulan o basit gerçeği bu kitabın sakin sesiyle hatırlatmış;

“Vicdan basit bir numarayla kolayca devreden çıkarabileceğimiz bir şey, çünkü gerçekten vicdan sahibi olmak bitkisiyle, hayvanıyla, insanıyla bütün varlıkları eşitin olarak görebilmek demek; ama insanlar çıkarları peşinden koşan mahluklar: O ağacı kesmek, o hayvanı yemek, o kabilenin bereketli topraklarını ele geçirmek istiyorlar sürekli. Çıkarların olduğu yerde düşman üretmek kolaydır, düşmanın olduğu yerde vicdan kalmaz.”

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova