ISBN13 978-975-342-155-3
13x19,5 cm, 360 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Öndeyiş, s. 7-11

Masallar, mitler, halk hikâyeleri, ortak (kolektif) bilinçdışının ürünleridir; ait olduğu topluluğun bireye sunduğu, binyıllar boyunca yaşanagelmiş, sınanmış zihin modellerini sahnelerler. Bireysel-psikolojik düzlemde rüyalarla benzerlikleri vardır. Rüyaların temel dokusu birincil düşünce süreçlerine indirgenebilir. Bu ortak ürünlerde ise, bilinçdışı dinamiklerin oluşumunu belirleyen birincil düşünce süreçleri, dış gerçekliği gözeten ikincil düşünce süreçleriyle bağlantı içinde işlenmiştir. Yani iç ve dış gerçekliklerin birbirini "doğrulayan" biraradalıkları söz konusudur. Özellikle mitler, insan ruhunun yaratıcı eylemlerle yaptığı sıçramaları, nesiller boyunca canlılığını koruyan, ileriye açık kazanımlar şeklinde yansıtmaktadır. Bu ortak ürünler, insan bilincinin gelişim öyküsünü ve bu zorlu süreç içindeki korku, kaygı, umut, coşku gibi yaşantılarını aynalar. Gerek birey ve gerek kültür olarak insanı anlamak, mitlerin müziğine kulak vermekten geçer. Yaratılış ve kahramanlık mitleri, evrenin ve insanın oluşum sürecinin, insan ruhunun eylemlerinin yansısıdır.

İnsanın bireysel gelişimi, "bilen insan" (homo sapiens) olarak insan türünün gelişim öyküsünün tekrarıdır. Bu saptama hem biyolojik, hem de psikososyo-kültürel düzlemler için geçerlidir. Mitler, "tür insan"ın binyılları kapsayan gelişimini kültürel düzlemde aktarırken, "birey insan"ın ana rahminden mezara (ve daha da ötesine) sürdürdüğü yaşam yolculuğunun serüvenine de değinmiş olur: Bu yolculuk, bilincin kendisini saran "bilinçli olmayan" içindeki varoluş kavgasıdır.

Bilinç ve bilinçlilik, uzun insanlık tarihi içinde oldukça geç döneme ait olgulardır. Veri değil, kazanımlardır. Bu kazanımlar hem bir canlı türü olarak insanın oluşumunda ve gelişiminde (soyoluş; filogenez), hem de bireysel düzeyde insanın "ruhsal doğum"unda ve "us"lan-ma sürecinde (bireyoluş; ontogenez) belirleyici ögedir. Bilincin gelişim öyküsü, insanın ve insanlığın gelişim öyküsüdür. "Beşer'in sair mahlukat'tan tefriki", doğa'dan ayrışması ve nesne'likten özne'liğe geçmesine koşut olarak, bilincin, kendisini saran "bilinçli olmayan"dan/doğa'dan tomurcuklanması, ona bir karşı kutup oluşturacak ölçüde özgürleşmesi, güçlenmesi ve zenginleşmesinin tarihi, insanlığın tarihiyle çakışır.

Bu kitap, "Psiko-Mitoloji" olarak tanımlayacağım, ortak toplumsal eserlerin psikodinamik yorumlanması alanında bir denemedir. Psikomitoloji, yöresel'de evrensel'i, tekil'de tümel'i yakalama kaygısı içinde, evrenin yaratılışını ve insanlık tarihini, insan-kahraman'ın, "bilinçdışı/bilinç", "doğa/tin", "dişil ilke/eril ilke" ikili sistemlerinin çekim alanlarındaki eylemleri olarak görür ve yorumlar.

Bugüne dek büyük ölçüde ihmal edilmiş "Türk-İslam Psikomitolojisi"ne yönelik eserler parmakla sayılacak kadar azdır. Ülkemizde uzun süreler, "mitoloji" denildiğinde anlaşılan, Batı'nın kendi köklerini ve gelişim sürecini bulduğu Eski Yunan-Roma Mitolojisi ve diğer Akdeniz medeniyetlerinin bu mitolojiyi besleyen yanları olmuş, kendi kökenimize ait verilere pek eğilinmemiştir. Bu alanda ülkemizde en bilinen eser olan Azra Erhat'ın Mitoloji Sözlüğü (1993), "Abas"la başlayıp "Zeus"la sonlanmaktadır.(*) Batı kaynaklı, sayısız denilecek kadar çok eser, kendi kültürlerinin yanı sıra, bazı antik ya da egzotik kültürlere de ilgilerini yöneltmişler; ancak Türk-İslam Kültürü'nün özgün toplumsal ürünlerine pek eğilmemişlerdir. Kitabımın bu boşluğun doldurulmasında küçük bir katkı olacağını umut ediyorum.

Bantu Afrikalısı'nın ruhu, Eskimo'nun ruhu gibi "insan'ın ruhu"dur. Donanımı aynı, dinamikleri aynıdır. Coğrafi, tarihsel, etnik, sosyal, kültürel ve kişisel özgünlükler hep aynı "insan ruhu"nun yüzeyde farklı, derinliğinde benzer görüntüleridir. Psikolojik dinamiklerin, kültürler ötesi ve bireyseli tüm çeşitlenmeleriyle kapsayacak, anlamlandıracak şekilde evrensel geçerliğinden söz edebiliriz.

Bu çalışma, evrenselliği vurgulanan psikolojik dinamikleri, özel (tekil) bir olgu (Dede Korkut Kitabı / Deli Dumrul Boyu) bağlamında yorumlama denemesidir. İstatistiksel verilere değil, tümelin bir görüngüsü olarak algıladığımız tekil anlatılara dayanır: Tekil, tümeli içerir ve yansılar. Rakamların yüceltildiği "bilimsel" çalışmalardan farklı bir bilimsellik iddiasındadır. Bireyin tümelliği, yani "bir insan" ın, tüm insanlığı temsil ettiği varsayımından ve öznenin nesneyle (göreli) özdeşliği, yani insanın kendi dışındakileri tanımlarken, kendisini de tanımlamakta olduğu kurgusundan hareket eder.

"Deli Dumrul Boyu" bireysel boyutta ele alındığında her ölümlünün yaşaması mümkün ve "gerekli" bir sarsıntının öyküsüdür. Bireyin dünyaya, öznel gerçekliğin dış gerçekliğe, bireysel erkin evrensel düzene çarptığı; yeni bir iç-dış örgütlenme ve ilişki düzenlemesi gereksiniminin ortaya çıktığı bir karşılaşmadır.

Mitler insan doğasının kalıcı ve evrensel köklerine ait yansımalar olabilecekleri gibi, "yerel sahnenin, manzaranın, tarihin, söz konusu halkın toplumsal yapısının işlevi olarak" da değerlendirilebilirler (Campbell 1992). Çalışma materyalimiz, tarihsel ve sosyo-kültürel boyutta ele alındığında, Deli Dumrul Boyu'nun çok önemli bir sosyo-kültürel geçiş döneminde yaşanılanların yansıması olduğunu varsayabiliriz.

Hemen tüm tarihçiler tarafından, Türklerin tarihindeki en önemli dönüm noktası olarak nitelendirilen İslamiyet'in kabulü, bir geçiş dönemi söylevcisi/söylencisi olarak Dede Korkut tarafından "Deli" Dumrul'un "us"lanma sürecinde öyküleştirilmiştir.

"Tarihte yeni bir dönem başladığında, çoğu zaman, o dönemle ilgili bir mit de ortaya çıkar. Mit, o dönem içinde olacakların bir ön habercisi gibidir ve çağın psikolojik öğeleriyle uyum sağlayabilmek için (gerekli) bilgece öğütler içerir." (Johnson 1992)

Deli Dumrul'un şahsında, tektanrılı bir din olan İslam'ın inanç dizgesi ve İslamiyet'in(1) zorlayıcı gücüyle karşılaşan, animist-şamanist eski Türk topluluklarının yaşadığı sancılı/coşkulu geçiş sürecinin kahramanları olan atalarımızı ve kendimizi bulabiliyoruz. Ulaştıkları çözümleri, aşamadıkları çözümsüzlükleri hâlâ yaşıyor ve tartışıyoruz. "Deli Dumrul" hem Dede Korkut'un Dumrul'u, hem de günümüz Türk insanının kendi şahsında bulacağı Dumrul'dur: "İliklerimize kadar" bildiktir, tanıdıktır!

Unutmamak gerekir ki, bir mit yaşayan bir nesnedir ve her bireyin içinde yer alır. Eğer onun, içinizde örülüp biçimlendiğini fark edebilirseniz, mitin katkısız ve gerçek özünü elde edebilirsiniz... herhangi bir mitten alabileceğiniz en değerli ürün, onun kendi psikolojik yapınız çerçevesinde ne denli canlı olduğunu görme olanağıdır (Johnson 1992).

Bunu görecek olan göz, aynı zamanda gördüğünü, yaşadığını yorumlayacak olan bilincin gözüdür. Bilincin nitelik ve içeriğinin ne olduğunun bilinmesi, neyin, nasıl görüleceği konusunda bir fikir verebilmesi açısından yararlı olacaktır. "Psikomitoloji" zorunlu olarak "Bilinç" ve "Bilincin Gelişim Serüveni"yle iç içe işlenmesi gereken bir konudur. Okuyacağınız çalışma boyunca bu çizgiyi fark edeceksiniz.

Bilincin gelişim serüveni, "Dumrul'un bilinci" özeline aktarıldığında zorunlu olarak günümüzün "Türk-İslam Ruhu"na dek uzanan bir süreçle karşılaşıyoruz. Yüzyılları kapsayan bu süreç içinde, yaşadığı "geçiş şoku"nun sarsıcı-geriletici etkisiyle "eski"ye daha sıkı sarılan ve kendini bazı kalıplara hapseden Türk insanının, "yeni"yi özümsemesiyle daha ileri bilinçlilik düzeylerine ulaşma olasılığını bulabildiğine de değineceğiz.

Girişilen anlamlandırma ve yorumlama çabasının son ürünü, tam ve mutlak olmaktan çok uzaktır. Günlük yaşamın sığ ve dar bilincine, uzak/anlamsız görünen bir alanın anlaşılması yönünde bir denemedir: Vurgulanması gereken nokta, bazen aynı olguya ait birbiriyle çelişir görünen yorumların, bilinçdışı için hiç de çelişki içermediğidir. Herşey başka türlü de yorumlanabilirdi. Karşıtların biraradalığı ve çokanlamlılık bilinçdışının temel özelliklerinden biridir. Aklın (bilincin) yolu bir olabilir; ancak gerçeğin (gerçekliğin)(2) yolu çoktur: Bilinçdışının yansımaları çok zengin, zengin olduğu kadar da "çokanlamlı"dır. Bu nedenle yorumlanması (bilinç tarafından ele geçirilmesi) hiçbir zaman tam olmayacak, yalnızca bazı karanlık köşeleri aydınlatılabilecektir.

Çözümlemeci yöntemlerle çalışan psikoterapistlerin çok iyi bildiği gibi, bireysel bilinçdışının ürünü olan rüyaların, en net ve açık olanlarının bile yorumlarında karanlıkta kalacak noktalar olacaktır. Bu olasılık, insanlığın oluşturduğu kültürlerin ortak ürünlerinde çok daha yüksektir. Gerçi bazı ana hatlar belirgindir; ancak yine de, anlamlandıran ve yorumlayanın "bilinç" olduğunu göz önünde tutarsak, oluşturulacak yorumların, bilinçdışının muazzam kitlesine göre çok dar kalan bilinç kalıplarına sıkıştırılamayacağı ortadadır. C. G. Jung'un ifadesiyle, "sonlu olan, sonsuz olanı hiçbir zaman kavrayamayacaktır" (Jung 1931). Sorun oluşturan bir diğer nokta, dillerin ayrılığıdır. Bilinçdışı kendini resimlerle ifade eder; bilinç sözle konuşur. Resmin çokanlamlılığı, bütünsel algılamaya imkân vermesi, sözü, resmin anlatılmasında ulaşılması güç bir amaçla karşı karşıya bırakır. Bu çokanlamlılığı, bilince yabancı gelen, karşıtların birlikteliğini (bazen aynılığını), sözün resimle aynı yoğunlukta ifade edebilmesi çok zordur.

Notlar

(*) Abas: Poseidon ile su perisi Arethusa'nın oğlu; Zeus: Tanrıların tanrısı, tanrıların babası (Erhat 1993). Yukarı

(1) İslam ve İslamiyet arasında ayrım yaparken A.Y. Ocak'a atıfta bulunuyorum: "İslâm, doğrudan doğruya esasları Kur'ân-ı Kerim'e dayalı olup Hz. Muhammed tarafından insanlığa bildirildiğine inanılan ilâhî mesajı belirleyen bir terimdir, ki bu bizzat Kur'ân'da da bu çerçevede kullanılmıştır... İslâmiyet ise, bu ilâhî mesajın Müslümanlar tarafından pratiğe geçirilmesi sonucu, yaşanılan, kültürleşen biçimidir" (Ocak, 1996). Türkler Müslüman Araplar'ın şahsında ve onların "cihad" anlayışı bağlamında İslamiyet'le karşılaşmışlar; "İslamiyet" pratiğini ilk olarak, kendilerine yabancı bir tarih ve kültürün temsilcilerinde görmüşlerdir. İslamiyet teriminde vurgulanan bir sosyal yaşam biçimi ve aidiyet ("ümmet") bağlayıcılığıyken, İslam daha "bireysel" bir kapsam gösterir; "ilişki"ye gönderme yaparken, bu ilişkiyi "kulun Allah'a teslimiyeti" şeklinde tanımlar. İslamiyet öncesi Türk toplulukları kendi sosyokültürel devamlılıklarında ilk anda ortaya çıkan kopuşu, sonraki yüzyıllarda "İslam"la buluşmalarında aşabilmişler; "Türk-İslam Ruhu" olarak tanımlayabileceğimiz "bağdaştırmacı" (syncrétique) bir inanç sistemini inşa edebilmişlerdir. Bu konu ilerki bölümlerde ayrıntısıyla ele alınacaktır. Yukarı

(2) Gerçekliği, öznel değerlendirmeden bağımsız varolduğu düşünülen "nesnel gerçek"ten farklı olarak, "öznel gerçek-lik", yani "nesnenin özne üzerindeki etkinliği" olarak ele alıyorum. Özneyi etkileyen her şeyin "öznel" gerçekliği söz konusudur: Varsanı (halüsinasyon), sanrı (hezeyan) gibi patolojik olgularda ya da inanç sistemlerinde varlığı sorgulansa da, özne için, etkisi altında kaldığı nesne, bütünüyle gerçek'tir; zira etkin'dir. Özetle, özne için "gerçeklik", etki alanında bulunduğu nesnelerle etkileşiminin dinamiklerinden oluşan, kurgusal/eylemsel bir örüntüdür. Bu nesneler iç ya da dış nesneler olabilir. İçerisi ve dışarısı arasındaki ayrımı yapan, öznenin merkezi kurumu ve "bilinç"in taşıyıcısı olan "benlik"tir. Kendi iç gerçekliği ve ortak bilincin "gerçek" olarak kabul ettiği dış gerçeklik arasında ayrım yapabildiği ve iç gerçekliğini, ortak bilincin normları dahilinde dış gerçekliğe uyumlu olarak değerlendirdiği sürece birey, ait olduğu grupla/kültürle büyük çatışmalar yaşamaz. Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova