ISBN13 978-975-342-186-7
13x19,5 cm, 248 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş, s. 9-17

Bu kitap milli kültür ve gecikmiş modernleşmeye dair bir incelemedir. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Avrupa toplumlarında meydana gelen toplumsal, siyasal ve ekonomik dönüşümlere tepki olarak ortaya özerk bir kültürel kimliğin, ortak duygu ve deneyimlerin oluşturduğu bir alanın çıkmasının izini sürmektedir. Modernlikteki başat sosyo-po-litik örgütlenme tarzı olan devletin inşasında bu imgesel alanın gördüğü işlevi inceleyerek, milli kültürün icat edilmesini bu denli kaçınılmaz kılan etkenler üzerinde düşünmektedir. Başlangıç dönemlerinde milli kültürün gerçekten de edebi bir doğası vardır; zira hikâyeler şeklindeki genişletilmiş anlamında da, kurmaca şeklindeki özgül anlamında da, edebiyatın milletin aynası olmakla kalmayıp, halkı toplumsal açıdan önemli değer ve normları edinmeye teşvik ettiği düşünülür. Bu yüzden buradaki projem, edebiyatın milletlerin kuruluşundaki rolünü, kurumsallaşmasını ve sonra da telafi edici bir biçim olarak estetikleştirilmesini araştırmak olacak. Bir zamanlar kolektif kimliklerin yaratımında temel bir yeri olmuş olan anlatıların sonuçta nasıl ideolojik bir mutabakatın sağlanmasında bir araç haline geldiğini göstermek istiyorum.

Örneklerim Batı Avrupa'dan ve öncelikle de Yunanistan'dan. Almanya, İngiltere ve Fransa'daki gelişmelere de bakmakla birlikte, özel olarak Avrupa'nın çevresinde kültürün oluşumu ile ilgileniyorum. Karşılaştırmalı bir yaklaşımı benimsiyorum. Önce Batı Avrupa ülkelerinde sanat ve edebiyatın ortaya çıkışını ele alıp, sonra da bunların akılcılık, Aydınlanma ve sekülerliğe karşı genelde düşmanca bir tutum takınan, katmanlaşmış, toprağa bağlı ve kapitalist olmayan bir topluma nasıl girdiklerini izlemeye çalışıyorum. Amacım, kültürel alandaki iradi modernleşmenin içerimlerini ve modernleştirme projesinin ona hazır olmayan bir toplumdaki yazgısının ne olduğunu bulmak. Yani bu çalışma, egemen ile azınlık, çevre ile merkez, prototip ile kopya arasındaki gerilimleri içselleştirdikten sonra, taklit eden ama aynı zamanda da yaratan, takip eden ama aynı zamanda da direnen bir başka modernliği, uçlarda sürdürülen bir deneyi açığa çıkarmaya çalışıyor. Örtük olarak da bir toplumun kendini nasıl ve niçin modern ve Batılı olarak tanımladığını inceliyorum.

Yunanlılar'ın etnik, dilsel, iktisadi temellerde ve toprak temelinde bütünleşme girişimleri, Batı Avrupa dışındaki ilk modernleşme çabalarından birini oluşturur. Osmanlı İmparatorluğu'nun Yunanca konuşan Ortodoks tebası daha önce benzerine rastlanmamış jeopolitik bir hesap yaparak, on sekizinci yüzyılda cemaatlerini Batı'ya yönlendirmek istediler. İktidar merkezinin artık Osmanlı İmparatorluğu, hatta Rus İmparatorluğu bile olmadığına inandıkları için, onların yerine Avrupa'nın genişleyen kapitalist devletlerine açılmaya çalıştılar. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Batı'daki farklı toplumsal, ekonomik ve siyasal yapıların farkına vardıkları ve bu yapıların çıkarlarına daha uygun olduğuna inandıkları için cemaatlerinin temelden yeniden düzenlenmesini önerdiler. Yapılması gerekli değişiklikler, bağımsız bir devlet kurmaktan yeni toplumsal davranış protokolleri geliştirmeye kadar birçok şeyi kapsıyordu. Hem devlet için bağlayıcı bir unsur olarak hem de yeni biçimlenmiş düzeni insanlara aşılamanın bir aracı olarak milli kültürün zorunlu olduğu ortaya çıktı.

Bu projenin en çarpıcı başarılarından biri, Yunanistan'ın hikâyesinin o zamanın güçlü ülkelerinin ana anlatısı içine sokulmasıydı. Avrupa'nın dört bir yanına dağılmış olan Yunanlı entelektüeller egemen kültürlerle nasıl başa çıkılacağını ve ev sahiplerine kendi ülkelerini nasıl sunacaklarını öğrendiler. Ama bunun bir bedeli de oldu: Sonunda işi Osmanlı tahakkümünün yerine kültürel, ekonomik ve aynı zamanda siyasal olarak Batı'ya bağımlılığı koymaya vardırdılar. Yunan devleti kapitalist sistemle bütünleştikten sonra, söz konusu bölgelerle bağlantılı olarak gerçekten de kıyıda kalmış bir bölge haline geldi ve bu kalıp sonraları bağımsızlıklarını kazanmış eski Üçüncü Dünya sömürgeleri tarafından da tekrar edildi. Bekleneceği üzre Yunanistan bazı gözlemciler tarafından ilk Üçüncü Dünya ülkesi olarak nitelendi (Kaklamanis 1989: 15).

Yunan seçkinlerinin peşine düştükleri ilk modern özellik milli birlikti. Şüphesiz bu, modernleşmenin tek özelliği değildir. Modernlik bu bağlamda genellikle, Batı Avrupa toplumunun on altıncı yüzyıl civarında biçimlenmeye başlamış ve onu önceki dönemlerden ve çağdaşı olan diğer toplumlardan ayırmış olan yapısal özelliklerin ifadesidir. Bu özellikler endüstriyel genişleme, siyasal iktidarın kullanımı üzerine getirilen anayasal kısıtlamalar, sivil bürokrasilerin yükselişi, kent merkezlerinin büyümesi, okuryazarlığın ve kitlesel eğitimin yaygınlaşması, sekülerlik, içsel psikolojik benliğin ortaya çıkışı ve işlevsel farklılaşmayı içerir. Önceki özelliklerin bazılarını içine alan son kategori, siyaset, ekonomi, bilim, hukuk, eğitim ve dinin kurumsal alanları birbirlerinden kopup özerk sistemler haline geldikleri zaman ortaya çıkar. Özerk bir estetiğin ve ayrı bir sanat kurumunun ortaya çıkışı (bu çalışmanın iki ilgi konusu) bu sürecin bir parçasını oluşturur.

Yunan toplumunun modernleşmesi terimiyle, on sekizinci yüzyılın sonlarında entelektüel ve tüccar seçkinlerin Yunanca konuşan Ortodokslar'ı milli bir cemaat olarak adlandırma, Yunan topraklarını Osmanlı denetiminden kurtarma ve Yunanlılar'ı Batılı olarak tanımlama girişimlerini kastediyorum. Bu seçkinler, toplumsal, idari ve toprağa dayanan yeni bir bütünlük yaratmaya çalışarak bir kumar oynuyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki etnik-dinsel kimliklerin yerine geçen milli kültür, yerel bağlılıkları ve dilsel farklılıkları imgesel bir alan içinde uyumlaştırarak yeni devlet için bir meşrulaştırma kaynağı işlevi görüyordu. Milliyetçi projelerin hepsinde denemese de çoğunda olduğu gibi, bu simgeler ve anlamlar alanı gerçek bağımsızlıktan önce gelen bir şey olarak görülüyordu. Özetle, milli birlik, ona siyasal olarak ulaşılmazdan önce söylemsel olarak yaşanıyordu.

Ama Yunanistan'ın modernleşmesi, seçkinlerin planlarını başka yerlerde olduğundan daha fazla izlemedi. Yerel çevrenin olasılıkları, toplumsal ve kültürel farklılıklar ve Batı'ya yönelik yapısal bağımlılık buna izin vermedi. Yunan halkının büyük çoğunluğu kendisini Avrupalı görmüyordu. Ademi merkeziyetçi ve feodal bir topluma belirli siyasal ve kültürel kurumlar ithal edildi; bu kurumlarla bütünleşme gücünden yoksun ve Batı'nın hayat ve düşünce tarzına şüpheyle bakan bir toplumdu söz konusu olan. Bu yüzden de Yunanistan'ın modernleşmesi "eksik" bir modernleşmeydi. Gecikmiş modernleşme, özellikle de Batılı olmayan toplumlarda, sözde doğru yoldan saptığı için değil Batılı prototiplerin asıllarına sadık bir biçimde çoğaltılması için zorunlu olarak "tamamlanmamış" kalır. İthal edilen modeller Avrupa'daki muadilleri gibi işlev görmezler. Çoğunlukla dirençle karşılanırlar. Bu nedenle modern olma projesi, içinde bulunulan yere göre değişir. Birçok modernlikten söz etmenin mümkün olmasının nedeni de budur. Ama çevre ülkeleri Batılı asılları ile yerel gerçeklikler arasındaki uyuşmazlığı yapısal bir yetersizlik olarak içselleştirirler. Modernliğin yokluğu bir kusur olarak görülür. Sonuçta, Batı'yı yakalama yönünde harcanan "eksik" çabaların akabinde yeni bir modernleşme aşamasına geçme çağrıları yapılır. Oysa, ortada bir kusur varsa bu modernliğin olmayışı değil, modernliğin yerel şartlar ihmal edilerek ülkeye sokulmasıdır.

Çalışmam modernleşme teorilerindeki Avrupamerkezciliğin ve zamanmerkezciliğin, yani bu teorilerin Batı kültürüne ait özellikleri başka zamanlara ve başka kültürlere yansıtmalarının eleştirisiyle başlıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası siyasal düzende bu düşünüş tarzı, modernleşmeyi Batılı paradigmaların tamamen yeniden üretilmesiyle sona erecek karşı konulamaz bir süreç olarak gören kalkınma politikalarına yol açtı (Tipps 1973: 207). Mesela sosyal bilimciler dikkatlerini, azgelişmiş olarak kabul ettikleri Üçüncü Dünya'ya yönelttiklerinde, Üçüncü Dünya'nın modernlik yolunda Batılı ülkelerle aynı hattı izleyerek teknolojinin "nimetleri"nden yararlanmalarını umuyorlardı. Benimsedikleri Darwinci teoriler toplumsal evrimi, bütün geleneksel özelliklerin terk edilmesiyle ve "ileri" toplumsal sistemlerin yaratılmasıyla son bulacak, giderek karmaşıklaşan öngörülebilir bir ilerleme olarak görüyordu (Hoogvelt 1978: 14; Roxborough 1979: 13). Bu ülkelerde Batılı toplumsal, ekonomik ve siyasal kurumların yerleşmesini öngörüyorlardı. Gelenekle modernliği birbirlerinin tam karşıtı olarak tanımladıklarından, ilk durumdan ikincisine geçişi tek çizgi üzerinde gerçekleşen bir şey olarak görüyorlardı. Batı'nın tarihinin tekrar edilebileceği ve bütün ülkelerin benzer gelişme aşamalarından geçecekleri inancıyla Avrupa deneyimi Batılı olmayan ülkeler için de genelleştiriliyordu (de Souza ve Porter 1974: 9).

Modernleşmenin bütün savunucuları bu belirlenimci yaklaşımı benimser. Yunan entelektüel ve tüccar seçkinleri Yunanlılar'ın Batılı olacağını umuyorlardı. Onlara göre modernlikle Batı eşanlamlıydı. Onlar da Avrupa paradigmalarına göre tanımlanan ekonomik, toplumsal ve siyasal birliğe ulaşmayı umarak Avrupa'nın durumundan genelleme yapıyorlardı. Yunanistan örneği, Üçüncü Dünya'nın modernleşmesini savunan tezin tamamının altında yatan ikici düşünüş tarzının daha en baştan beri mevcut olduğunu gösterir. Modernlikle ilk karşılaşması, Yunan toplumunun ideolojik karşıtlıklarla (Doğu-Batı, geleneksel-modern, arı dilci-halkçı, klasik-çağdaş, etniklik-devlet) dolu bir akıntıya kapılmasına neden olmuş, bu da istikrarsızlığa ve bazen de şiddete yol açmıştır. Bu gerilimleri, sadece hayali bir biçimde de olsa, çözebilmek için bir başka modern yapı olan özerk estetik ithal edilmiştir.

Yunanlılar'ın görece erken yaşadıkları modernleşme deneyimi öğreticidir, çünkü bir anlamda Hollanda, İngiltere ve Fransa'dan sonraki böylesi bütün projeler gecikmiş projelerdir. Bu prototiplerden saptıkları için bazı ortak özellikleri paylaşırlar. Örneğin, Alman modernliği iç koşulların bir ürünü olmaktan çok Fransız tahakkümüne verilen bir cevaptı. Bir aydınlanma teorisi olarak yukarıdan dayatılan iradi bir edimdi. Ertelenmiş modernleşme bir modelin özelliklerini elde etmek için telaşlı bir çaba içine girmeyi gerektirdiğinden merkezi planlamayı zorunlu kılar. Kanada buna iyi bir örnek oluşturur. 1867'ye kadar bir İngiliz sömürgesi olan Kanada yirminci yüzyılda kültürel ve ekonomik olarak ABD'ye bağımlı hale gelmiştir. Kanada bu iki devin etkilerine karşı ulusal bütünlüğünü olumlamak için birlikten yana tavır alan kültürel kurumlara yatırım yapmıştır: Kanada Radyo-Televizyon Kurumu, Kanada Milli Sinema Kurulu, Milli Araştırma Konseyleri. Federal hükümet bu güne kadar Amerikan hegemonyasına direnmenin bir aracı olarak kültüre yüklü bir fon ayırmıştır. Kültür milli birliği savunduğu için modernleşmede vazgeçilmez bir rol oynar. Ama kültür, Almanya ve Yunanistan örneklerinde olduğu gibi, birliğe siyasi ve idari anlamda ulaşılmadan önce birliğin imgesel olarak algılanmasını sağlar çoğunlukla. Milli bir fikir olarak Almanya'nın kökenleri, çeşitli eyaletlerin bireylerinin ortak bir anlatıya katılmalarına izin veren bir milli edebiyat kültürü yaratmış olan Alman Bildung'undadır.

Modernlik hem Batılı hem de Batılı olmayan toplumlar tarafından gecikmeli olarak yaşanabilir. Ancak Batılı yazarlar ikinci tür toplumları tartışırken kendi konumlarıyla ilgili bazı sorunlarla, en önemlisi de kendi dillerinin şimdiliğiyle, kendi modernliklerinin geliştirdiği yorumsamayla karşı karşıya kalırlar. Biz, Foucault'nun gözlemlediği gibi, kendine modern adını vermiş bir çağda yaşıyoruz. Aufklärung'un (Aydınlanma) mirasçıları olarak kendi "söylemsel şimdi-liğimizi" sorunsallaştırıyoruz (1986: 89). Söylemimiz "kendi yerini bulabilmek, kendi anlamını beyan edebilmek ve bu 'şimdi' içinde uygulayabileceği hareket tarzını belirleyebilmek için kendi 'şimdi'liğiyle hesaplaşır" (90). Başka çağ ve kültürlere geziler yaptığımızda bile yine de kendimizi arıyor ve şu tür sorular soruyor olabiliriz: "Benim şimdim nedir? Bu şimdinin anlamı nedir? Ve bu şimdiden bahsettiğimde ne yapıyorum?" (90). Bu sorular bizi çoğunlukla eleştiriye götürür. (Heyhat, hâlâ eleştirinin ufku içinde yazıyoruz!) Modern olandan kaçamasak da en azından yarattığı etkiler üzerinde düşünebiliriz.

Bu çalışma boyunca milli kültürün oluşturulmasından, bu projenin bağlamsal, tarihsel ve yoruma açık doğasını vurgulamak amacıyla, bir imalat, icat ve inşa olarak bahsediyorum. Kendi anlatımımın da, bilinçli olarak yalan söylediği için değil ama eldeki konuyu burada kabaca belirttiğim varsayımlardan yola çıkarak kavramaya çalışan geçici bir çaba olduğu için, bir "kurgu" olduğunu söylemeye gerek yok. Bütün hikâyeler gibi bu anlatı da retorik sanatına ait mecazlardan yararlanıyor ve milli edebiyatın üretiminde yer alan temsil unsurlarını tartışmayı ummama rağmen, dışlama ilkeleri tarafından belirleniyor. Açıklamamın evrensel olarak geçerli olma gibi bir iddiası yok, ama eleştiri teorisi, kültürel çalışmalar ve karşılaştırmalı edebiyat hakkında yapılmakta olan çağdaş tartışmalara iki şekilde müdahalede bulunuyor: Birincisi, çevresel ya da Batılı-olmayan geleneklere dair güncel algılama tarzlarına karşı çıkan bir eleştiri geliştiriyor; ikincisi de bu gelenekleri kendi kendilerini temsil etmeye teşvik etme amacıyla farklılıkları yapıcı bir biçimde öne çıkarmaya çalışıyor.

Batılı olmayan kültürlerdeki modernlik tartışmalarının ideolojik sonuçları olduğunun farkında olduğum için burada bazı noktaları belirtme ihtiyacı duyuyorum: Ben modernliği bir ideal olarak koymadığım gibi bir model olarak da dayatmıyorum. Dahası, modernlik ve gelenek gibi terimleri kullanmak zorunda olsam da bunların birbirine karşıt olduklarını ima etmek istemiyorum. Niyetim bu karşıtlıkları pekiştirmek değil, bu yüzden de onları "ihtiyatla" kullandığımın anlaşılması gerekiyor. Gelenek ile modernlik arasındaki kopukluk, daha önce de belirttiğim gibi, modernleşme projesinin bir işlevidir; modernleşme projesi modern toplumların geleneksel unsurları tamamen ortadan kaldırdığını ve ters yönde de, geleneksel toplumların hiçbir modern özellikleri olmadığını varsayar. Ben bu kavramlara ayrı değil aralarında bir süreklilik olan, birbirlerine taban tabana zıt değil diyalektik biçimde bağlantılı olan kavramlar olarak bakmak istiyorum (Rudolph ve Rudolph 1967). Örneğin, Voltaire ve Korais gibi bazı Aydınlanma düşünürleri dinle modernliğin bağdaşamayacağını düşünmüş olsalar da, din sık sık bir modernleşme aracı olarak işlev görmüştür (Werblowsky 1976: 31). Geleneksel yapılar modernleşmeye kolayca teslim olmaz, yeni kurumlarla bir arada yaşarlar. Ancak "gecikmiş" toplumlar geleneksel ve modern yapılar arasında bir huzursuzluk nöbeti yaşarlar. Örneğin Almanya'nın yirminci yüzyıl tarihi aşırı sanayileşme ile "modern öncesi" güçlerin bir arada var olduğuna işaret eder. Modernlik başarısızdır, çünkü Batılı klonların yaratılmasına ve yerli pratiklerin tamamen ortadan kaldırılmasına çok nadir olarak yol açar. Yerel olan genellikle yabancı olana karşı kendisini savunur.

Benimkine benzer çalışmaların nihai amacı ıslah edilmiş bir simgesel mekânın sınırları içinde alternatif teorilerin formüle edilmesidir. Bu teoriler evrenselleştirilmemiş olsalar da minör ya da çevresel paradigmalar sorunsalına dayanacaklardır. Marjinal disiplinlerde çalışanlar beşeri ve sosyal bilimlerin sınırları içinde hapsolup sadece birbirleriyle (ve de anlamsız bir) iletişim kurmak istemiyorlarsa, başkalarının dilini konuşup onların soru ve cevaplarıyla sınırlı kalmak istemiyorlarsa, kendi pratiklerini incelemeli ve kendi teorik bunalımları hakkında tartışmalıdırlar. Cary Nelson'ın dediği gibi, yalnızca kendi kendini eleştirebilen, teorize edilmiş bir disiplin içinde "etkili bir genel toplumsal eleştiri yapılabilir" (1987: 48). Yazarlar kendi durumları (bu gecikmiş modernleşme de olabilir, sömürgecilik de, ırkçılık vs. de) üzerinde düşünerek bu tür teoriler yaratabilirler.

Örneğin, Ashfort, Griffiths ve Tiffin, Kanada'nın kültürel mozaik deneyiminin çizgisel milliyetçilik modellerinin yerini alacak edebi melezlik ve mekânsal çoğulluk söylemleri yaratabileceğini ileri sürerler (1989: 36). İradi modernleşme olgusu aynı zamanda, bu olgunun Avrupa ile yerel kültür arasındaki gerilim, yerel kültürün aşağılık duygusunu içselleştirmesi, Avrupa düşüncesinin Batılı ideolojilerin ithaline karşı direnmek amacıyla kullanılması ve gecikmişliğin içerimleri gibi sorunlar etrafında teorileştirilmesine yol açabilir. Bu tür söylemler kendi metin, temsil, yorum, yazar, değer, anlam, okuma ve kanon kavramlarını ve bunların yanı sıra Batı'nın eleştiri çerçevesi içinde tasarlanması mümkün olmayan başka kavramları da geliştireceklerdir. Batı'nın hegemonyasına karşı verilen cevaplar olmanın yanı sıra kendi özgül tarihsel durumlarının da ürünü olan bu teoriler kendi paradigmalarının gelişimini daha iyi açıklayacak bir konumda olacaklardır.

"Alternatif" bir teori geliştirme çabası olmayan bu çalışma sadece, ileride böylesi bir teorinin oluşmasına zemin hazırlayabilmek için kültürel farklılıkların haritasını çıkarmaktadır. Bu çalışmanın kurumsal yuvası, Anglosakson dünyada yeni bir alan olan modern Yunan Edebiyatı çalışmaları alanıdır. Modern Yunan kültürü Batı akademilerinde ikircikli bir konum işgal etmiş, bir yandan Yunan kültüründe antik Yunan toplumunu berraklaştıracak malzemeler arayan klasikçilerin ilgisini çekerken, öte yandan da yine aynı kişiler tarafından bırakın "modern"liği, tam anlamıyla Avrupalı olarak bile görülmemiştir. Bu önyargı, etnik çalışmaların oluşturduğu epistemolojik getto içine yerleştirilmiş, "egzotik" kültürlerle ilgilenen kişiler için zayıf bir seçenek konumunda olan, ama aynı zamanda, tam da bu "egzotizm"i sayesinde üniversitenin çoğulculuğunu kanıtlayan alanın kendisinin de karşılaştığı bir önyargıdır. Bu kitabın projesi kısmen bu duruma verilen bir tepki ve bu durum hakkında bir düşünme denemesidir. Bazı modern Yunan Edebiyatı uzmanlarının (örneğin Herzfeld 1987 ve Lambropoulos 1988), modern Yunan Edebiyatı'nın etnik çalışmaların bir diğer ilginç örneği olarak işgal ettiği statüyü sorgulayıp onu disiplinler arası tartışmalara katılabilecek teorileştirilmiş bir alan haline getirme çabalarıyla bağlantılıdır.

Genel amacım pek dolambaçsız: İşlerin her zaman böyle olmadığını ve bu yüzden de değiştirilebileceğini göstermek. Gecikmiş modernleşmenin bir örneği olarak bir çevre ülkesinde milli bir edebiyatın inşa edilmesi hakkında yazmayı tercih ederek, Batı kültüründeki mevcut pratiklerin bir gerçeklik değil, bir olumsallıklar alanı oluşturduklarını ve ne bugünümüzü ne de geleceğimizi bu alana rehin vermek zorunda olmadığımızı göstermek istiyorum. Sadece mevcut ideolojilerin yarattığı terör yüzünden başka alternatif olmadığına inanıyoruz. Johannes Fabian'ın kültürel antropoloji alanında gözlemlediği şey eleştiri için de kesinlikle geçerlidir: "Bilgiyi sunmanın yöntemleri, kanalları ve araçları da en az bilginin içeriği kadar önemlidir" (1983: 116). Edebiyattan önce ne yapıldığı üzerinde odaklanarak, edebiyatın başka bir kültürde nasıl kurumsallaştığını inceleyerek, mevcut edebiyat bilgisinin "yöntemleri, kanalları ve araçları"nın bütün insanlık tarafından paylaşılan zamanaşırı şeyler değil son iki yüz yıllık Batı Avrupa kültürünün ürünleri olduğunu anlayabiliriz. Edebiyat ve eleştiri kurumlarına tarihlerini ve ötekiliklerini geri verirsek, evrensel olarak itibar gören edebiyat yapıtlarına verdiğimiz ve bireyselmiş gibi görünen tepkilerin, apaçık hakikatlere gösterilen masum tepkilerden öte bir şey olduklarını kavrayabiliriz.

Şimdi kitabın beş bölümünde ele alınan konuları özetleyelim. 1. Bölüm'de açıkladığım gibi, bu çalışma kendi değerlerini evrenselmiş gibi göstererek başka toplumlarda da yeniden üretilmelerini sağlamaya çalışan Batı düşüncesinin totalize edici stratejilerinin yeniden değerlendirilmesine katkıda bulunmaktadır. Örneğin, eleştiri pratiğinin de eleştiri teorisinin de uluslararası ölçekte ideolojik bir mutabakat oluşturmaya çalıştıkları ölçüde bir milli kültür gibi işlediklerini ileri sürüyorum. Eleştiri teorisi ve pratiği, ortak ilgiler ve kolektif miras fikrini öne çıkararak kültürel farklılıkları (estetik olarak) aynılaştırmayı ister. 2. Bölüm'de Yunan seçkinlerinin milli dayanışmanın temeli olarak hizmet görecek kolektif bir kimlik yaratarak, kendi cemaatlerini modern ve Batılı olarak tanımlama projesini kaba hatlarıyla anlatıyorum. 3. Bölüm milli anlatının oluşumunda edebiyat kanonunun rolüyle ilgili. Teorik kanon kavramını inceledikten sonra, şiir ve nesir antolojilerini araştırarak bir milli edebiyatın ortaya çıkışının izini sürüyorum. Bu girişimi toplumsal, siyasal ve ekonomik altyapıyı modernleştirme girişimleriyle bağlantılandırıyorum. 4. Bölüm'de Batı Avrupa'da özerk bir estetiğin ortaya çıkışını araştırıp bunu Yunanistan'daki gelişmelerle karşılaştırıyorum. Bu da Batılı modellere muhalefet ve modernleşmenin başarısızlıkları hakkında bir tartışmaya bağlanıyor. 5. Bölüm edebiyat söyleminin toplumsal mekânlarını, edebiyatın ortaya çıktığı ve milli mutabakatın tertip edildiği bir kamusal alanın bileşimini inceliyor...

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova