ISBN13 978-975-342-207-9
13,5x21,5 cm, 280 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Edebiyat Yazıları, 2004
Sahicilik Jargonu, 2012
Ahlak Felsefesinin Sorunları, 2012
Teori ve Pratik Üzerine, 2013
Negatif Diyalektik, 2016
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Edward Mitchell, "Auschwitz.com'dan Sonra Şiir Olabilir mi?", Virgül, Sayı 23, Ekim 1999

Minima Moralia herhalde Adorno'nun en kolay erişilebilecek ama yine de en çetin yapıtıdır. Adorno'nun Nazi Almanyasından kaçmış bir mülteci olarak yaşadığı Los Angeles ve New York'ta 1944-47 yıllarında yazılmış olan kitap, kısa denemelerden oluşur; okurdan akademik bir felsefe eğitimi istemeyen, kısalıklarıyla ayartıcı parçalardır bunlar. Çetindirler, çünkü hiç sulandırılmamışlardır. Tersine, deneme biçimi Adorno'nun muhakemesinin manzarasını daha da arıtıp etkisini şiddetlendiriyordur.

Gerçek anlamıyla felsefî denemelerdir bu parçalar. Adorno'nun ithaf yazısında söylediği gibi, bir zamanlar felsefenin asıl alanı olup da şimdi unutulmuş bir şeyle, "iyi yaşam öğretisi"yle ilgilidirler. Adorno'nun üstlendiği görev, modernliği bireyin küçülmüş alanı içinden düşünmektir -küçülmüştür, çünkü çoğaltılabilir bir ikon durumuna yükseltilmiş olan toplumsal özne, ancak hesaplanabilir şeylerin hesaba katıldığı bir toplumda, kullanıldıktan sonra yerine her zaman yenisi konulabilen bir nesne durumundadır. Kitabın alt başlığı da buradan gelir: Sakatlanmış bir yaşamdan yansımalar/düşünümler.

Denemeleri her noktada belirleyen tasa, bireysel özerklik sorunu ve Aydınlanma'nın tutulmamış vaadidir: Aklın üstünlüğü akıldışına yol açmış ve insanın doğa üzerindeki tahakkümü de insanın insanlar üzerindeki tahakkümünü güçlendirmiştir. Adorno'nun "Aydınlanma" ile kastettiği, bilginin araçsal kullanımı yoluyla dünyanın gizemden arındırılması, batıl inançtan kurtuluş ve doğa karşısında kazanılan zaferdir. Akıl asıl hükümranlık talebini ancak on sekizinci yüzyılda, Aydınlanma Çağında ortaya sürebilmişse de, Adorno daha uzun, daha eski bir tarihsel dinamikten söz etmektedir; Homeros'un Odysseia'sıdır bu dinamiğin edebî paradigması: Bireysel köksüzlük ve kurnazlığın o tuhaf biçimde modern ve İlyada'dan o kadar farklı destanı. Bir dostun vaktiyle Odysseia hakkında söylediği gibi: "Düşün ki Odysseus sorumlu olduğu bütün adamlarını yitirmiş olarak dönüyor eve. Bir dilenci kılığına bürünmüş olarak, son on yılda zaten olduğu şeyin kılığında dönüyor. Yaptığı ilk şey bir başka dilenciyi dövmektir, sonra da bütün tâlipleri öldürüyor, hem de onun Troya'ya yaptığının binde birini kendi evine ve ailesine yaptılar diye öldürüyor."

Odysseus tanrıları alt eder, rakiplerini yener, doğanın dehşetleri ve iğvâlarıyla başa çıkar, ama sadece bir birey olarak zafer kazanmıştır. Toplumun ayak uydurması için aradan iki binyıl geçmesi gerekecektir. Odysseus'un kurnazlığının o darphanede yeni basılmış homo economicus için pozitif bir örnek haline gelişi ancak modern çağın şafağında gerçekleşir.

Adorno, bireysel özerklik projesini savunmaya devam eder. Aydınlanma'yı, batıl doktrin ve batıl otoriteden özgürleşme vaadine sadık kalmaya çağırır. Ama bireyleşme sürecinin özünde toplumsal olduğunu da aynı keskinlikle görüyordur: Sadece dış biçiminin toplumsal olduğunu değil, iç dinamiğinin de egemen sistem tarafından belirlendiğini. Modernlik için, liberal pazardır sistem; elinde rekabetin kırbacıyla, sonunda her şeyi üretim süreci altında içeren pazar. Yöresel olanın kökü kazınır; başkalık etkisizleştirilir. Pazar geliştikçe, içine sızdığı toplumdan ayırt edilmez hale gelir. İdeoloji örtüsü öyle incelir ki, onu yırtmakla kazanılabilecek yeni bir şey, edinilebilecek yeni bir görüş bile kalmaz. Örtüyü kaldırdığımızda bulduğumuz şey, zaten başından beri bağıra bağıra ilan edilen şeydir: Bireysel çıkar için çalışmak, genel çıkara hizmet etmenin en iyi yoludur. Şu var ki genel olan hiç de bireyde içeriliyor değildir. Tersine, tikel olan genele özümlenmekte, nitelikler işlevlere ve birey de sisteme bütünleştirilmektedir. Eğer erdem kavramı bir zamanlar zanaatkârın hünerinde ya da kişinin kendi işi üzerinde düşünme yeteneğinde yaşadıysa, saatle ayarlanmış modern sanayinin hünersizleştirilmiş devinilerinde ikisine de yer yoktur. Aynı şey meslekler (professions) için de söylenmelidir: "Profesyonalizm"in, sıfatların bu en pozitifinin tek anlamı, hepimizin doğru olduğunu bildiği şeyi sistematik biçimde inkâr etmektir bugün.
(...)

Adorno'nun karşılığı, eleştirel özneyi geliştirmektir: Tikelle genelin, özneyle nesnenin karşılıklı hareketinin bireyin bilincinde iz bırakmasını sağlayan yoğun bir öznellik geliştirmek. Minima Moralia kavramsal bir şema sunmaz. Stratejisi, bir dizi an ve izlek üzerinde düşünmek ve böylece öznenin dünyasına nüfuz ederek onun öğelerini beklenmedik durumlarda, beklenmedik bir netlikle yakalamaktır. Deneyim parçaları burada toplumsal kavramların ve tarihsel gelişim çizgilerinin tahliliyle kaynaşır. Bu kısacık çapraz denemelerin elde ettiği biçim ve içerik bütünlüğünün, erek ve sonuç uyumunun başka bir metinde eşi bulunamaz.

Bu zengin öznellik çakımlarını sunarken Adorno bize ilk beklediğimiz şeyi vermekten kaçınır. Biyografisini esirger bizden. Karşılaşmamızı kişiselleştirecek bazı anlatı parçaları ararız Minima Moralia'da -Amerika'ya geçişiyle ilgili bir anektod, Los Angeles'te Brecht ile rastlansal bir buluşma, kendi kayıp ve acısına bir değini... Ama ustalıkla devreye sokulan bazı çocukluk anıları dışında, Adorno'nun biyografisini bulamayız denemelerde -tıpkı bir bestecininkini de müziğinde bulamadığımız gibi. Bu ketumluk, daha eski bir aydın kuşağının disiplinli tevazuuna da bağlanabilir; ama projesinin gerektirdiği budur. Adorno, Hollywood'un "mülteci" dramını vermez bize; dolaysız röportajlarda ve santimantal tanıklıklarda bulmaya alıştığımız o "sahiciliği" vermez. Kendi öyküsünü bizden esirgemekle, bizi de sahte tanışıklıktan ve bunun verebileceği rahatlamadan esirger.

Ortaya çıkan, tanışıklık değil, altüst edici bir mahremiyettir. Öyle ki, denemelerin yazılışının üstünden yarım yüzyıl geçtiği halde, hâlâ en beklemediğimiz yerlerden yakalıyorlardır bizi. İzlekler tanıdık görünebilir -o tarihten bu yana epeyce sömürülmüşlerdir- yine de Adorno'nun düşünüş biçimi ve sunuş tarzı okuru el değmemiş düşünsel bölgelere sürükler. Buna dürüstlük dememiz gerekiyor, bilginin, emeğin ve vicdanın ürünü olarak dürüstlük.

Denemeler rahat durmazlar. Modernliğin dikiş yerlerini kurcalar, neden ve sonuç, zorunluluk ve konvansiyon, kategori ve deneyim gibi görünüşleri, yanılsamaları didiklerler. Alttan alta sürüp giden ve dikkatle okuduğumuzda bile tam sabitleştiremediğimiz bir diyaloglar dizisi belirir denemelerde, çatışan, kesişen diyaloglar. Adorno'nun yöntemi ısrarlı biçimde diyalektik, ısrarlı biçimde ironiktir -üstelik, mantığın despotizminden kaçma çabasının diyalektiği bu despotizmden münezzeh kılamayacağını, tam da bu çabanın onu mantıkla içli dışlı olmak zorunda bırakacağını kabullenirken bile diyalektiktir. Adorno'nun sözdizimsel ve anlamsal oyunları bizi aynı anda iki yöne birden yöneltir. Okurun kendini beğenmişliği, o çok okurca kibir, burada yetersiz bir kılavuzdur, çünkü ayak basacak sağlam bir zemin bulamıyordur. Tam biz onu onaylamaya, hayranlığımızı mırıldanmaya başladığımız anda, Adorno'nun daha demin bertaraf ettiğini sandığımız düşüncede bir değer bulduğunu ya da görünüşte olumlu bir sonuca giden bir muhakemeyi geçersizleştirdiğini farkederiz. Yine de okur bir saldırı karşısında değildir. Otoritenin hücumu değildir maruz kaldığımız; nesnellik iddialarına çoğu zaman eşlik eden o "yandaşlık-ya-da-karşıtlık" baskısını hissetmeyiz. Öte yandan, günümüzde pek sevilen yapıbozum tekniklerinde olduğu gibi, güneşin altında çürümeye bırakılıyor da değilizdir.

Adorno'nun toplumsal eleştirisinin büyük kısmı medyayı hedef alır. Elli yıl önce, reklamcılık, Hollywood, radyo ve yayıncılıktan oluşan bulamacı "kültür endüstrisi" olarak adlandırmıştı, tüketimciliğin alanını genişletmekten başka bir amacı olmayan bir endüstri. Hiçbir iş "show" işinden ayrı duramazdı. -Üstelik, televizyon çağından, video çağından önceydi bu, web'den önce.

Eskiden farklı seçenekleri kavramak ve özerk bir sanat yaratmak mümkündü; şimdiyse kültür endüstrisi toplumsal öznenin tüketimi için kitsch yaratıyor sadece. Kitsch sanat, kitsch duygular, ve her yerde kitsch iktisat. Bireycilik Çağında, bireysellik kitle üretiminin damgasını taşıyor. Geçmişin yüksek burjuvazisi, bir sınıf olarak yükselmekte olduğunun bilinciyle, hem verecek bir şeyi hem de saklayacak bir şeyi olduğuna inanıyordu; bugünün lumpen burjuvalarıysa kendilerini sadece kredi-kartı-teslim birimleri olarak görmekteler. Deneyim, medyanın kılavuzluğunda, paketlenmiş duygu ve sahte olumlama katmanlarının içinden geçirilirken, hep bir sonraki sayıyı bekliyor; tikelliğinden boşaltılmış yaşamsa bir hiçlik olarak nicelenmiş durumda. Yaşam tarzı gibi sözcüklerin peşimizi bırakmadığı şu günlerde, ikisinden de pek az kaldığını söyleyebilirdi Adorno.

Adorno'nun yaşam dediği şeye erişme imkânımız kalmamış da olabilir. Tikellik duygumuz, tikeli duyma ve anlama yeteneğimiz, mübadele ilkesinin durmak bilmeyen denkleştirmeleriyle geçersiz kılınmış durumda. Vicdan ki Adorno için son derece hedefli ve kasıtlı bir sözcüktü, iğrenmenin bellekte bıraktığı bir iz olmaktan öte pek bir anlam taşımıyor artık.

Modernlik, sanat ile teknik arasındaki o tanımlayıcı bölünmeyi yaratırken, kendinden sanat aracılığıyla kaçınmak, kendi kurucu ilkesi olan mübadelenin içeremediği bir başkalığı açığa çıkarmak istemişti. Adorno sanatın duyarlıklarımızı yeniden biçimlendirme potansiyelini savunur ama dikkatimize lâyık olması için sanatın da önündeki bütün seçenekleri kavraması gerektiğini söyler. Sanat kendi üretilişinin koşullarını aşmalı ve farklı algılara, farklı kavrayışlara yol açmalıdır. Ne var ki pazarla dolayımlanan dünya, seçeneklerin görülmesine ve anlaşılmasına imkân vermeyecek kadar türdeş ve yekparedir bugün. Öte yandan, Sfenksgil bütünü, insanlar denen nesnelerinin bütün komplolarından çok daha büyük olan o sahte Başkalığı temsil etmek de imkânsızdır.

Walt Whitman'a atfedilen şu söz sık sık anılır: "Büyük izleyiciler yoksa büyük şairler de olmaz." Adorno'ya göre, izleyici yoktur. Bir izlerçevre, bir kamu (public) yoktur artık -sadece tanıtım ("publicity") vardır. Ve aslında sanatlar arasında da sadece şiir, şairin en özel dünyasına çekilerek, pazarın bir parçası olmaktan kaçınabilmiştir. Geri çekilmekle, içe çekilmekle, sahte bir kamuyu reddetmekle, kendinden bir şeyleri koruyabilir şiir.

Bilimciliğin sesi ki her zaman iktidarın mazeretçisi olmuştur, Adorno'nun geçip gitmiş bir tasavvura fazlaca bağlı kaldığını öne sürecektir. Buna göre, Adorno'nun diyalektiği, yaşamın kımıldatılabilir olduğunu, tarihsel olduğunu öğretmelidir: Amansız bir tarih, yaşamı sadece belli bir yöne sürüklerken bile diyalektik bunu, demek aslında yaşamın kımıldatılmaz ve tarih-dışı olduğunu, öğretmelidir. İlerleme yolu üzerindeki canavarlıklar da sadece bazı rastlansal sapmalardan ibarettir: Güney ve Kuzey Amerika'daki yerlilere uygulanan soykırım -ki ABD'de köleleri özgürleştirmek için verilen bir savaşa da şıkça bitişiyordur- toplumsal nesneler kulübünün dıştalama hakkını kendine sakladığını gösterir ve bu da tam olmasını istediğimiz gibidir; yirminci yüzyılın kitlesel kırımları da Göring'in dostlar arasındaki mizahsız şakaları kadardır. Balkanlardaki etno-temizlik haritacılığı yerini daha üstün bir gücün saldırgan zoruna bırakırken, toplulukların meşrubat tercihlerine göre yeni sınırlara kavuşturulmasında bir olumluluk payı bulmamız bekleniyordur. Bu noktada Sfenks'in sözünü kabul etmemiz gerekir, çünkü mübadele ilkesinin inatçı topraklara yayılışının tarihsel hakikati de budur. Çitleme Kanunlarının İngiltere'ye ettiğinin aynısını, Balkanlara sol-kroşe-sağ-direkt katliamları ve ardından gelen NATO misillemesi edecektir. Prozac Enternasyonalinin daha tatsız, daha karanlık yüzünü belli belirsiz sezebildiğimiz bir ortamda, toplumsal özneler olarak felce uğramış durumdayız: Ne benimseyebildiğimiz ne de reddebildiğimiz iflas etmiş bir kültürü öylesine taşıyıp gidiyoruz. -Minima Moralia'nın uyuşmuş bir tanışıklıktan çekip alarak duyulabilir kıldığı da işte bu felç halidir.

Adorno, Auschwitz'den sonra şiir olabilir mi diye sormuştu vaktiyle. Hangi sanat böyle bir gerçekliği hayal edebilirdi? Şurası kesin ki hiçbir sanatın kurtarıp onaramayacağı bir gerçeklikti bu. Ve onu önleyememiş olmak da her türlü ifadeyi susturmalıydı. Ama Adorno sonradan tavrını değiştirdi: Kurbanın çığlık atma hakkını yadsımış olmak istemiyordu. Denebilir ki, şiirin geri çekilmesine izin verilmişse bile, çığlık henüz para getiren bir işe dönüşmemiştir.

Minima Moralia şiir değil. Yine de bu denemelerdeki estetiğin bedene işleyen, dokunsal bir etkisi vardır. Adorno'nun negatife ilişkin o keskin bilinci, sahte evetlemeleri deşip öteye geçen ve bizi bir an için pozitifliğin bulanık sularından çekip alan metinlerde bulmuştur ifadesini. Bir kurtarılma ve onarım vaadi sunmaz bu denemeler, ama Adorno için kurtarılmanın imkânsızlığı bile onun nasıl bir şey olabileceğini hayal etme yükümlülüğünü getirir:

...her şeyi kurtarılmanın bakış açısından görünecekleri biçimleriyle düşünmek... Keyfiliğe ya da cebre kaymadan, sadece nesnelerle temas yoluyla böyle perspektiflere ulaşmak - düşüncenin görevi sadece budur... Ama düşüncenin böylece altına girdiği yükün yanında, kurtarılmanın gerçekliği ya da gerçekdışılığı sorusu da pek önemsizdir.

Düşünsel ve estetik alanda gerçekleştirdiklerine rağmen, eleştirisinin açıklığı ve programatik bir tarzda ilerlemeyi reddetmesi, Adorno'nun etkisini kısıtlamıştır. Yapıtı, araçsal kullanıma karşı dirençlidir. Ernest Gellner gibi önde giden aydınlar, tanımlanmış bir programın eksikliğini eleştirdiler (böyle bir program, sabit bir hedef tahtası oluşturacaktı herhalde). Başkaları, Frankfurt okulunun eleştirel kuram projesinin çevresinde bir hareket örgütleme imkânı göremediklerinden yakındılar. Hannah Arendt de, cildi henüz Heiddegger'in sert yatak çarşaflarının kızarıklığını üzerinden atamamışken, Adorno'yu faşizme karşı duramayacak kadar çelimsiz olduğu gerekçesiyle defterden siliyordu.

1960'larda Adorno'nun yapıtı Yeni Sol içinde önemli bir yankı buldu ve böylece Adorno da çağrışım yoluyla 1968 öğrenci isyanının gazileri arasına katılmış oldu, oysa bu hareketleri onaylamadığını gizlemiyordu. Daha yakın dönemde, Adorno'nun yapıtının üniversite aydınlarının giriştiği o büyük kuram yağmasından payını aldığını görüyoruz, Altına Hücum yıllarını anımsatan bir yağma. Ama "düşünme üzerinde eleştirel biçimde düşünme" şiarı, çoğunlukla yapıbozumculuğun eleştirel olmayan tekniklerini yeğleyen ve anlamın maskesini düşürmeye yönelen akademik kariyeristlere zor gelecekti. Adorno ise, yaşasaydı eğer, şuna benzer bir şeyler söyleyebilirdi: Anlam beslenip büyütülmelidir ve zaten maskesi düşürülecek pek bir şey de kalmamıştır.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova