ISBN13 978-975-342-162-1
13x19,5 cm, 408 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Sosyal Adalet ve Şehir, 2003
Umut Mekânları, 2008
Marx'ın Kapital'i İçin Kılavuz, 2012
Asi Şehirler, 2013
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Faruk Tabak, 'Geç' kapitalizm mi, 'post-Fordizm' mi?, Virgül, Sayı 7, Nisan 1998

Dünya-ekonomisinin 1970'li yıllardan bu yana hızla kabuk değiştirmekte olduğu muhakkak. Sermayenin zaman ve mekânın belirleyiciliğinden bağımsızlığını ilan edercesine artan manevra kabiliyeti, devletlerin sarsılan mali (ve yaptırım) gücü, endüstriyel üretimin dünya ölçeğinde değişen coğrafyası ve bu işbölümüne tekabül eden yeni üretim örgütlenmesinin "esnekliği" bu değişimler içinde en çok anılagelenlerden. Ve tabii bir de bu dönüşümlere "tercüman" olduğu varsayılan yeni kültürel yapılanma var, postmodernizm yani. Ancak kültürel değişimin iktisadi arka-planın basit bir ön-planı gibi sunulması, postmodernist perspektifin yeğlediği bir yaklaşım değil, çünkü bu, postmodernizme, dolaylı yoldan da olsa, 1970 sonrası döneme meşruiyet sağlama gibi bir misyonun ya da bu dönemin resmi veya gayr-ı resmi mütercimliği rolünün atfedilmesini kolaylaştıran bir yaklaşım. 1973'ten beri Amerikan ve Avrupa ekonomilerinin içinde bulunduklari iktisadi buhran göz önünde bulundurulursa, böyle bir krizin faturasını kimsenin kabullenmek istemeyeceği apaçık; kapatılan fabrikalar, yüzde on ikiye varan işsizlik oranı, artan fukaralık, büyüyen evsizler ordusu, borsa zenginleri, yuppiler, yukarıdakiler lehine değişen gelir dağılımı. Postmodernist akım, kendi varlık koşullarının analizinde prensip olarak karşı çıktığı "büyük boy" teorilerin kullanılmasının, bütün bu nahoş konuları gündeme getireceğinin ve kendisinin bunlarla özdeşleneceğinin bilincinde; "geç" kapitalizmin kültürel mantığı ya da enflasyonist ortamın kültürel yansıması olmaktan öteye geçmeyen bir statüye indirgeneceğini kestirmek çok zor olmasa gerek zaten. 1990'ların sonunda enflasyon yerini deflasyona bırakmış olsa bile. Amerika için "geç" olan kapitalizm Pasifik kıyıları için "genç" olsa bile. Postmodernizm için 1980'lerde verilmiş olan hüküm hâlâ baki ve yürürlükte.

Dolayısıyla, David Harvey'nin postmodernizmin ortaya çıkış ve varoluş koşullarını irdeleyen çalışması, yapısı itibarı ile postmodernizmin teorik programına karşı düşen, postmodernizmi postmodernizme rağmen masaya yatıran bir çalışma. Vardığı sonuç ise Jameson'ın vardığı sonuçtan çok farklı değil, "geç" kapitalizm yerine "esnek" üretimi ya da moda tabiriyle post-Fordizm'i koyarsak tabii. Bu benzerliğe rağmen, iki tahlil arasında önemli de bir fark var: Jameson geç kapitalizmi uzun-dönemli bir dönüşüm, son kertede kapitalizmin nihaî evresi, olarak gördüğü için postmodernizme de buna bağlı olarak uzun bir ömür biçiyor. Halbuki Harvey'nin esnek birikim modeli, kriz dönemi stratejisi olma ihtimali taşıdığı için, krizin nihayetinde bu dönemin kültürel ifadesi olan postmodernizmin yerini başka düşünce akımlarına bırakması ihtimalini açık bırakıyor. Zaten kitabın kapanış bölümünde, 1980'lerin sonu itibarıyla postmodernizmin içinde çatlaklara sebep olacak gelişmelerle ilgili tartışma, sonun ufukta olabileceği mesajını yeniden vurguluyor.

Harvey'nin postmodernizmi kalıcı ve uzun-vadeli bir akım olarak değil, geçici ve kısa-vadeli bir akım olarak sunmak için izlediği yöntem, 1970 öncesi dönemini referans noktası olarak kullanmak ve 1970 öncesi ve sonrasını karşılaştırmak. 1945'ten 1973'e kadar uzanan zaman dilimi istikrarlı iktisadi büyüme temposu ve oturmuş kurulu düzeni ile içinde yaşadığımız dönemin istikrar yoksunu kaotik ortamı ve iktisadi krizin getirdiği belirsizlikler yumağı çok bariz bir tezat teşkil ediyor. Ancak 1973 öncesi ve sonrası dönemlerin çok farklı özellikler gösterdiklerini söylemek kendi başına yeterli değil Harvey için, çünkü iktisadi dönüşümler söz konusu olduğu zaman, 1970 öncesi dönemin sınırları bazen 1945'e, bazen de 1900'lerin başına uzanıyor. Oysa, kültürel dönüşümler tartışma konusu olunca, 1970 öncesi dönem ya on dokuzuncu yüzyılın sonlarına ya da Aydınlanma dönemine kadar uzanıyor. Dünya ekonomisinin zaman-mekân dinamiğini inceleyen kısım ise, diğer her iki bölümden de farklı olarak, 1850'lerden başlıyor. Ancak bu, farklı zamansallıklara sahip dönüşümlerin hepsinin vadesinin 1973 sonrasında dolduğu anlamına gelmiyor. Öyle olsa, içinde bulunduğumuz dönemin tarihi bir dönüm noktası olması gerekirdi, "globalleşme" edebiyatının iddia ettiği gibi. Tersine, bugün "yeni" diye sunulan pek çok olgunun zaten kapitalist gelişmenin mantığına ve yapısına içkin olduğunu ve daha önce başka biçimlerde de olsa kapitalizmin tarihi akışı içinde ortaya çıkmış olduğunu vurguluyor yazar. Daha başka bir deyişle, Harvey kısa-dönemli değişimin dinamiğini tarihi bir perspektif -yani uzun-dönemli bir çerçeve- içinde ele alırken, içinde bulunduğumuz dönemin aslen kısa-vadeli diye nitelendirilebilecek değişimlere sahne olduğunu ileri sürüyor. Şu ana kadar şahit olduğumuz süreçlerin ise kapitalizmin yapısal özelliği olan devrevi iktisadi dalgalanmalar yoluyla açıklanabileceği inancında. Nitekim, yakın döneme damgasını vuran değişimlerin, kapitalizmin kriz dönemlerine münhasır, dolayısıyla daha önce buna benzer kriz dönemlerinde tekerrür etmiş değişimler familyasına ait olduğu kanısında.

Harvey'nin tasvir ettiği senaryo içinde, 1973 sonrasını öncesinden ayıran ve bu buhranı (ya da krizi) bundan daha önceki buhranlardan farklı kılan en bariz ayrım ise mali alanda sermayenin edindiği hareket serbestliği. Bu, sermayenin zaman ve mekânın empoze ettiği sınırları aşmasını kolaylaştırıyor. Ancak, uzun-vadede, kapitalizmin 1850 sonrasında çizdiği rota göz önünde bulundurulursa, bu yeni gelişme niceliksel bir değişme, yoksa niteliksel değil. Fordizmin çözülmesiyle yaygınlaşan esnek üretim, bu üretimi mümkün kılan sermayenin hareket serbestliği ve bu serbestliğin sonucunda sermayenin dünyanın ücra köşelerine kadar uzanma ve nemalanma olanağı, krizin ortaya çıkardığı zorlukların aşılmasına geçici bir çözüm sağlıyor. Bu dönemi müteakiben geleceği varsayılan yeni büyüme döneminin farklı temeller üzerine kurulacağı ve esnek üretimin hayat süresinin bu dönemle birlikte son bulacağı, yeni dönemin oturmuş bir üretim -ve düşünce ve kültür- sistemine ihtiyacı olacağı kabulü postmodernizmin gündemden kalkması anlamına geliyor tabii. Postmodernizmin ifade ettiği dinamiklerin ortadan kalkması, Harvey'nin de bu akımın tasviple andığı yanlarının o andan itibaren evcilleştirilmiş olarak varolan sistem-muhalifi söylem içinde yer alabileceği öngörüsü ve arzusu da var yazarın projesinde. İktisadi açıdan sermayenin mali niteliğinin ön plana çıkarılıyor olmasının kültürel açıdan önemi, finans kapitalin ayrılmaz bir parçası olan spekülasyonun sadece iktisadi saha ile sınırlı kalmayıp postmodernizm sayesinde yaşamın diğer sahalarında da eşit derecede belirleyici bir rol alıyor olması. Spekülatif faaliyetin sadece iktisadi alana münhasır kalmasının mümkün olmadığı, yaşamın diğer sahalarına "bir biçimde" temayüz edeceği, postmodernizmin aynı akıbetin dışında kalamayacağı anlamına geliyor. Aksi takdirde, 1987'deki borsadaki ani düşmenin postmodernizm ile nasıl bir ilgisi olabilir? Spekülatif faaliyetlere verilen muhtıra, Harvey'e göre, bu dönemin sona ereceğinin en önemli göstergelerinden birisi.

1973 sonrası ve öncesinin bu biçimde ele alınmasının itiraz götürür iki yanı var; bunlar zaten birbirleriyle çok yakından ilişkili ve Harvey'nin vardığı sonuçları tasdik etmekten çok uzak iki tema. Bunlardan birincisi, kapitalizmin mutenavip büyüme ve buhran dinamiğinin tüm diğer belirleyicilerden bağımsız olarak ele alınması. Her iktisadi genişleme ya da buhran döneminin benzer dinamiklere bağlı olduğunu varsaymak, 1945 sonrası dönemin değerlendirilmesinde büyük bir dezavantaj yaratıyor: 1870'lerden beri dünya-sistemini kendi dinamikleri doğrultusunda şekillendirmeye başlayan Amerikan hegemonyasının ancak 1945 sonrasında sistemi kendi kurumsal ve örgütsel gerekirlikleri doğrultusunda şekillendirdiği olgusuna gerekli önemin verilmemesi. 1945-1973 arası sadece kesintisiz bir büyüme dönemi değil, Amerikan hegemonyasının şahikasına ulaştığı dönem, iktisadi büyüme döneminin hegemonik çatı altında yer aldığı dönem. 1968-73 sonrası bu sistem erozyona uğradı. Ama buhran dönemine girmiş olmamız ve bu buhranın sona ereceğini iddia ediyor olmak yeni büyüme döneminin 1945 sonrasındaki nitelikleri taşıyor olacağı demek anlamına gelmiyor kesinlikle.

Hegemonyanın çözülüyor olması öncelikle, 1973 öncesinde hüküm süren örgütsel düzen benzeri bir düzenin aynen inşa edilemeyeceği anlamına geliyor. Ama daha da önemlisi, hegemonun iktisadi gücü, rekabet mekanizmasını kendi iktisadi faaliyetleri sahası dışında tutmasına bağlı olduğu için, hegemonyanın çöküşü piyasa mekanizmalarının yaygınlaşıp monopol mekanizmalarının daralmasına yol açıyor; rekabet kavramı yeniden popülerleşiyor. Hegemonik gücün erozyona uğraması uzun-dönemli bir süreç. Yani, büyüme dönemi bugünkü iktisadi zorlukları biraz rahatlatmakla birlikte, rekabet unsurunun giderek ağırlık kazandığı bir ortamı getirecek beraberinde. Bu 1945 sonrası sistemle hiç bağdaşmayan bir boyut. Özellikle, eğer esnek üretim giderek artan rekabet unsurunun güçlendirdiği bir üretim süreci olarak tarif edilirse, yeni büyüme dönemi bunun dünya-ölçeğinde yaygınlaşmasına yol açabilecek potansiyeli taşıyor demek beraberinde. Bugünküne benzer süreçler, yani endüstrinin büyük-ölçekli göçü ve üretim sürecinin esnekleşmesi, gerek 1200-1350, gerekse de 1650-1750 yılları arasında da gerçekleşmişti dünya-ekonomisinin sınırları içinde. Dolayısıyla esnek üretimin kısa-dönemde ivmesini kaybedeceği beklentisi çok gerçekçi değil. Kuşkusuz, bugün sermaye karşısında güçsüz olduğu için rağbette olan "esnek" işgücünün pazarlık gücünün bir süre sonra ister istemez artacağı ve sermaye birikiminin gerekliliklerinin, yani tüketim eksikliğinin bir noktada sistem aleyhine çalışması ihtimali, üretimin yeni temeller üzerinde örgütleneceği demek, ama bunun çok yakın olduğunu söylemek mümkün değil.

Yani, İkinci Dünya Savaşı sonrası sıradan bir büyüme dönemi değil. Kapitalizmin dalgalanmaları içinde istisnaî bir dönem. Zaten öyle olmasa sistemin çökmeye başlamasının dünya-ölçeğinde bu denli büyük bir çalkantı yaratması imkânsız olurdu. Kapitalizm sermayenin hareket serbestliği üzerine kurulu bir sistem: 1945 sonrasında bu hareketlilik hem Amerika sınırları içinde, hem de dünya-ölçeğinde çeşitli uygulamalarla denetim altına alınmıştı. Yeni dönemde rekabetin artıyor olması, düzenin uzun-dönemli dinamiğinin yeniden bu denetleme mekanizmalarından bağımsız olarak çalışıması anlamına geliyor. Eski dengelerin yeniden kurulacağı anlamına değil.

İkinci itiraz ise postmodern durumun insanlığın durumu olarak sunulup tartışılması konusunda. Sermaye için zaman-mekân sınırlamalarının önemli olmaması, dünya-sisteminin merkezinde yer alan her değişimin otomatikman sistemin her elemanını aynı derecede etkileyeceği anlamına gelmemeli. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, hegemonik gücün yavaş yavaş bu konumunu kaybediyor olmasının yan-etkileri tüm dünyada hissediliyor olsa bile, bunun tezahürü değişik mekânlarda farklı oluyor. Endüstriyel üretimin Amerika dışına göç etmesinin yarattığı "esnekleşme" her yerde aynı sosyal etkiyi yaratmadı mesela. Bu göçü alan Uzak-Doğu, Amerika'nın çizdiğinden çok farklı bir iktisadi rota çiziyor. Avrupa öte yandan Amerika'nın 1980'lerde yaşadığı endüstriyel göç ve işgücünün esnekleştirilmesi süreçlerini 1990'larda yaşıyor, ama yine de bu dönüşümlerin sosyal faturası şu ana kadar Amerika'daki kadar yüksek değil. Kısacası, postmodernizmin mekânı hegemonik güç; bu akımı desteklediği iddia olunan süreçler ise hegemonyanın erozyonu ile çok yakından ilişkili. Dolayısıyla, Amerika'daki dönüşümleri dünya-sistemine maletmek yanıltıcı. Dünya-sistemindeki değişimlerin haritasının çıkarılması Amerika'yı değil dünyayı ana sahne olarak kullanan bir yaklaşım sayesinde olabilir. Oysa, Harvey'nin kitabında Avrupa ve Uzak-Doğu bile önemli bir yer tutmuyor, zaman zaman destekleyici bir rol oynamanın dışında.

Zaten dikkat edilecek olursa, postmodernizmin öncüleri olarak adlandırılanlar, "post-structuralist" ya da "deconstructionist" teorisyenler, ancak Amerikan toprağına ayak bastıktan sonra postmodernliğe terfi ettiler. Lyotard ve Derrida Atlantik kıyılarında, Latour ve Foucault Pasifik kıyılarında yeşerecek toprak buldu. Teorinin Amerika ve Avrupa kökenli ve bu merkezler dolayısıyla etki sahalarının coğrafi açıdan çok geniş olduğu süreçlerin mekân ve ortamdan soyutlanarak tüm dünyaya atfedilmesi sonucunu veriyor.

Eğer buhran dönemi dinamikleri sadece Amerika-merkezli bir bakış açısı ile değerlendirilirse, yani belirli sosyal hakların ortadan kalkıyor olması, işgücünün istihdam sorunlarının artıyor olması, sendikaların güçsüzleşiyor olması sadece bu gözle değerlendirilirse, Harvey gibi, bu dönemi bir kâbus gibi görmemek mümkün değil. Ama daha geniş perspektifli bir bakış açısı, emeğin pazarlık gücünün, örneğin, endüstrilerin göç ettiği ülkelerde güçlendiğini gösterecek (Brezilya ve Güney Kore gibi). Amerika'da işgücü İkinci Dünya Savaşı sonrasında sermayenin hareketliliğinin kısıtlanması sonucunda elde ettiği ayrıcalıklı konumunu yitiriyor olabilir, ama Asya'da durum tam tersine: Bugün, son kriz sonrasında bile işsizlik oranları hâlâ ancak yüzde 3 ilâ 5 arasında oynuyor.

Dünyanın diğer taraflarında, hegemonik ayrıcalıkların söz konusu olmadığı yerlerde, bugün Amerika açısından gayr insanî görülen her pratik zaten dünyanın geri kalan her tarafında yaygın bir biçimde uygulanıyor. Mesela, esnek üretim zaten dünyanın her tarafında son 50 senedir yaygın olan üretim: Üçüncü dünya kentlerinin nüfusunun yüzde 70'i aşan bir kısmı üretim ve istihdam koşulları açısından Amerika'da "esnekleştirilen" işgücünden çok daha esnekler. Ya da, postmodernizmin mümkün kıldığı iddia edilen mali temerküz ve endüstriyel göç hangi üçüncü dünya ülkesi için söz konusu? Endüstriyel üretim sistemin merkezinde tâlileşmiş bir üretim olabilir, ama bunun nedeni sınaî üretim aşıldığı için değil, başka yerlerde yapılıyor olduğu için, Manila'nın arka sokaklarında, Kuala Lumpur'da "iş-kamplarında," Delhi'nin civarındaki köylerde. Postmodern durumu insanlığın durumu olarak addetmek çok kuşku götürür bir varsayım.

Sonuçta, postmodernizmin doğuş ve varlık koşullarının dünya-sisteminin merkezindeki soru ve sorunlara borçlu olduğu ve onlar tarafından çerçevelendirilmiş olduğunu söylemek yine de postmodernizmin ortaya attığı sorulara bir cevap vermiyor, ama bunların geçici olduğu varsayımı ile hafife alınması sonucunu da doğurmuyor. Ya da, esnek üretimin bir süre daha dünya-ekonomisinin can damarlarından birini oluşturacağını söyleyerek, sermayenin hareketliliğinin ve finans karakterinin uzunca bir süre ortalarda olacağını söylerken, bununla mutlaka postmodernizmin "spekülatif" akımların keşif kolu olarak görülmesini kasdetmek istemiyor. Sadece, eğer tartışmanın anlamlı kılınması olayların ve aktörlerin içinde yer aldığı sahnenin koordinatlarının kesinlikli olarak çizilmesine dayanıyorsa, o koordinatları Harvey'in yirmi yedi kısım tekmil-i birden kitabında çizdiği biçimde kabul edilmesinin sakıncalarına işaret etmekle yetiniyor.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova