ISBN13 978-975-342-236-9
13x21,5 cm, 432 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Kış Ruhu, 2000
Geç Dönem Üslubu, 2008
Medyada İslam, 2008
Başlangıçlar, 2009
Yersiz Yurtsuz, 2014
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Gülay Talaslı, "’Şark’ı yeniden yapılandırmak”, Cumhuriyet Kitap, 7 Kasım 2002

1968'ten beri İngilizce ve karşılaştırmalı Edebiyat dersleri verdiği Columbia Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Edward W. Said'in, Şarkiyatçılık konusunda yıllardır okumayı sürdürdüğü halde, büyük bölümünü, California Stanford Davranış Bilim İleri Araştırmalar Merkezi'nde burslu olarak geçirdiği 1975 ve 1976'da yazdığını belirttiği Şarkiyatçılık, ''Batı'nın Şark anlayışları'' alt başlığını taşıyor. Çevirisini Berna Ülner'in yaptığı kitap, Metis Yayınları'nca ilk kez Mart 1999, ikinci kez de Ekim 2001'de yayımlanmış.

Üç uzun bölüm ile on iki kısa birime bölünmüş olarak hazırlanan kitabın birinci bölümü, ''Şarkiyatçılığın Etkinlik Alanı'' başlığını taşıyor ve hem tarihsel akışı ile deneyimlere göre hem de felsefi, siyasal izleklere göre konuyu tüm boyutlarıyla kuşatan geniş bir çerçeve çiziyor. ''Şarkiyatçı Yapılar ile Yeniden Yapılandırmalar'' başlıklı ikinci bölüm, modern Şarkiyatçılığın gelişimini, kapsamlı bir zaman dizimsel betimleme yaparak, ayrıca önemli ozanların, sanatçıların, araştırmacıların yapıtlarında ortak olan bir gereçler öbeğini betimleyerek izlemeye çalışıyor. Üçüncü bölüm, ''Bugünkü Şarkiyatçılık'', öncellerinin bıraktığı yerden Şark'ta sömürgeciliğin en çok sayıldığı, yaklaşık 1870'te başlayıp İkinci Dünya Savaşı'yla biten dönemi anlatıyor; özellikle de İngiliz ve Fransız hakimiyetinden Amerikan hakimiyetine geçişi inceliyor. Son olarak da ABD'de Şarkiyatçılığın şimdiki düşünsel ve toplumsal durumu ana hatlarıyla veriliyor.

Kişisel boyut

Yazar, ''Giriş'' bölümünde bu özel araştırma ve yazma yolunu nasıl tuttuğunu anlatırken, Gramsci'nin Quaderni del Carcere (Hapishane Defterleri) adlı eserinden alıntıladığı; ''Eleştirel irdelemenin hareket noktası kişinin gerçekte ne olduğunun bilincine vurmasıdır; 'kendini' o ana uzanan tarihsel süresi bir ürünü olarak 'bilmesi'dir; bu tarihsel süreç, size, dökümünü bırakmaksızın, sonsuz sayıda iz yükler.'' (s. 34-35) sözlerine dayanarak çalışmasını kişisel boyutunu vurguluyor. Bu çalışmadaki kişisel yönelimlerin çoğunun, iki İngiliz sömürgesinde (Filistin ve Mısır) geçmiş çocukluğundan kalma bir 'Şarklılık' bilincinden geldiğini Bu sömürgeler ve ABD'de gördüğü eğitimin, baştan sona Batı usulü bir eğitim olmasına rağmen, derinde yatan o ilk bilincin varlığını koruduğunu belirten yazar, egemenliği tüm Şarklıların yaşamında pek güçlü bir etken olmuş olan kültürün bir Şarklı olarak kendi üzerindeki izilerinin dökümünü yapma girişimi olduğunu ifade ediyor; bir Filistin'li Arabın Batı'daki, özellikle de Amerika'daki yaşamının umut kırıcı olduğunu; Amerika'da Filistinli Arabın siyasal açıdan var olmadığına, var olmasına izin verildiğinde de ya bir baş belası ya da bir Şarklı olarak var olduğuna dair neredeyse tam bir mutabakat olduğunu vurguluyor. (s. 36)

''Şarkiyatçılık''ın, en kolay kabul gören nitelemeye göre, akademik bir şey olduğunu ve bu etiketin bir takım akademik kuruluşlarda hâlâ kullanıldığını belirten yazar, 'Şark', 'Şarkiyatçı' ve 'Şarkiyatçılık' kavramlarını akademik, genel ve tarihsel boyutlarıyla irdeleyerek, 'Batı'nın 'Doğu'ya bakış tarzını sorguluyor. ''Şark''ın kurulmuş bir şey olduğunu iddia ediyor ve ekliyor'' Ama kuşkusuz, 'bizi en iyi biz biliriz!' şeklindeki sınırlayıcı düşünceye katılmam da mümkün değil.'' (s. 12-13)

Kesinlik yoksunluğu

Şark'ın neredeyse tümden Avrupa'ya özgü bir buluş olduğunu, antik çağdan beri gönül maceralarını, egzotik varlıkların, akıldan çıkmayan anılarla görünmeleri, olağanüstü deneyimlerin mekânı olageldiğini, ancak artık yok olduğunu, bu süreçte Şarklılara ait bir şeylerin de tehlikede olduğunu yazar, Amerikalılar için Şark'ın, bambaşka bir biçimde, Uzakdoğu'yla (temelde Çin ve Japonya'yla) bağlantılı olduğunu, Amerikalılardan farklı olarak Fransızlarla İngilizlerin- onlarınki kadar güçlü olmasa da, Almanların, Rusların, İspanyolların, Portekizlerin, İtalyanların, İsviçrelilerin bu söylemi destekleyen kurumlar, sözcük dağarcığıyla, araştırmalarla, imge dağarcığıyla, öğretilerle, hatta sömürge bürokrasileri ve sömürge biçimleriyle birlikte dile getirdiğini ve temsil ettiğini belirtmektedir. (s. 11)

Sir Alfred Lyall'in, ''Şarklı zihniyet kesinlikten nefret eder. Hindistan'daki her İngiliz bu ilkeyi her zaman anımsamalıdır. Kolayca doğruluktan caymaya kayabilecek bu kesinlik yoksunluğu Şarklı zihninin ana niteliğidir aslında.

Avrupalı'nın akıl yürütmeleri sağlamdır; olguları açıklarken belirsizlikten kaçınır; mantık dersi almamış olabilir, ama doğuştan mantıkçıdır; doğası gereği kuşkucudur, bir önermenin doğruluğunu kabul etmezden önce kanıt ister, eğitimli zekâsı bir mekanizmanın parçası gibi işler. Öte yandan Şarklı'nın aklı pitoresk sokaklarına benzer, simetriden yoksundur. Akıl yürütmesi baştan savma betimlerle doludur. Eski Araplar diyalektik biliminde görece daha yüksek bir düzeye ulaşmış olsalar da, ardılları mantık yetisi bakımından fena halde zayıftır. Çoğu zaman doğruluğunu kabul edebildikleri en yalın öncüllerden, en açık çıkarımı yapmayı beceremezler. Herhangi bir sıradan Mısırlı'dan bir kolguyu açıkça ifade etmesini isteyin. Açıklaması bıktırıcı uzunlukta ve mutlaktır genellikle. Muhtemelen öyküsünü bitirene kadar yarım düzine çelişkiye düşecektir. Azıcık köşeye sıkıştırıldığında ise çözülecektir.'' (s. 48) şeklindeki iddialarını eleştiren yazar, bu anlayışı Batı'nın Şark'ın kimliğini saptamakta kullandığı bütün bir bilgisel tarihler dizisi olarak tanımlamaktadır.

''Şarklıyı Bilmek'' başlığı altında, 13 Haziran 1920 günü Arthur James Balfour'un Avam kamarasında, bazı üyelerin ''Mısır'daki İngiltere'nin gerekliliğini sorgulamaları üzerine yaptığı konuşmadan yaptığı alıntıları yorumlayan yazar, onun sözlerinde iki egemen izlek olarak ''bilgi'' ile ''gücü'' saptadığını belirterek....'' ...Balfour'a göre ''bilgi'' bir uygarlığın doğuşundan yükselişine, sonrda da çöküşüne, baştan sona gözden geçirmek- tabii bir de bunu yapma imkânına sahip olmak- anlamına gelir. Bilgi, dolaysızca var olmanın üstüne çıkmak, ''kendi''nin ötesine, yabancı ve uzak olana varmak demektir. Böyle bir bilginin nesnesi, uygarlıkların sık sık yaptığı gibi gelişip değişse ya da kendini dönüştürse bile yine de öz hatta varlık bakımından istikrarlı kalan bir ''olgu''dur. Böyle bir varlığın böyle bir bilgisini edinmek ona egemen olmaktır, onun üzerinde yetki sahibi olmaktır. Burada yetki, ''bizim'' için, ''onun'' -şark ülkesinin- özelliğini yadsımak demektir; çünkü onu biliriz, o bir bakım- biz onu nasıl biliyorsak öyle var olur. İngilizler'in Mısır bilgisi, Balfour için Mısır'dır, bu bilginin getirdiği yükümlülükler, aşağı olma ile üstün olma gibi sorunları ikinci kılar.'' demekte ve İngiltere'nin Mısır'daki temsilcisi, Mısır'ın efendisi Cromer Lhordu Evelyn Baring'in de Mısır'ı bu genel konuma göre yönettiğini vurgulamaktadır. (s. 48)

Şark'ın yeniden yaratılması

On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllar boyunca Batı'da Şark ile Şarktaki her şeyin Batı-'ya göre düpedüz aşağı olmasa da Batı'nın ıslah edici çalışmalarına gereksinim duyduğu hükmüne varıldığını ve Şarkın, sanki sınıfla, mahkemeyle, cezaviyle, resimli kılavuzla çerçevelenmiş bir şey gibi görüldüğünü belirten yazar Şarkiyatçılığın sırf olgusal bir öğreti olarak değil, düşünce üzerindeki bir dizi zorlama, sınırlama olarak kavranmasını, Şarkiyatçılığın özünün Batı'nın üstünlüğü ile Şark'ın aşağılığı arasındaki silinmez ayrılık olduğunu vurgulamaktadaır. (s. 50)

18. yüzyıl ortalarına kadar Şarkiyatçıların genellikle ya Kutsal Kitap araştırması, ya İslam mütehassısı, ya da Cizvitlerin yeni bir alan olarak Çin incelemelerini gündeme getirmeleri sayesinde sinolog olduğunu belirten yazar, Şarkiyatçılık hususundaki en yetkin kaynakların 19. yüzyıl ortalarına gelindiğinde oluştuğundan bahsederek en yetkin örnek olarak Jules Mohl'ün 1840-1867 arası Şarkiyatçılıkta olup bitmiş kayda değer her şeyi içeren iki ciltlik seyir defteri olan ''Şark Araştırmaları Tarihinin Yirmi Yedi Yılı''nı; Galland'ın ''Şark Kitaplığı''nı da akılı bir Şark ponoraması için bir kaynak olarak göstermektedir. (s. 50-61)

Napolyon'un Şark seferine giderken beraberinde tam teşekküllü akademik kadro götürme fikrini kendini Mısırlılara zorla benimsetmek için gücünün yetersiz kaldığını görür gibi olduğundan başvurduğu bir yol olarak yorumlayan yazar 1796'da kurulan Şark Dilleri Okulu'nun amacının da Mısır'ı modern Fransa'ya aktarmak olduğunu vurgular.

De Lesseps'in Süveyş kanalı fikrinde, Şarkiyatçı düşüncenin, daha ilginci Şarkiyatçı girişimin mantıksal sonucu bulunduğunu iddia eden yazar, ''Batı için Asya, bir zamanlar suskun ıraklığı ve yabancılğı temsil ederdi. İslam da Avrupa Hıristiyanlığının karşısındaki saldırgan hasımdı. Böylesi zorlu değişmelerin üstesinden gelmek için, unutulmuş diller, tarihleri, ırkları ve kültürleri modern Şark'ı akıl erdiremeyeceği-gerçek klasik Şark olarak- ortaya koymak üzere gün ışığına çıkaran araştırmacılar, askerler, yargıçlar tarafından Şark'ın önce bilinmesi, sonra istila edilip mülk edinilmesi, ardından da yeniden yaratılması gerekiyordu... De Lesseps ile Kanadalı Şark'ın ırklığını Batı'dan uzak münzevi mahremiyetini, Şark'ın egzotikliğini ortadan kaldırmıştı sonunda. Tıpkı su kanalana dönüşebilecek bir arazi sınırı gibi Şark da hal değiştirip direnç gösteren hasımdan, müttefik, itaatkar bir ortağa dönüştürülmüştü.'' (s. 102) demektedir.

Şark dernekleri...

Siyaset ile Şarkiyatçılık arasındaki yakınlığın, ya da daha dikkatle söylenirse- Şarkiyatçılıktan çıkarılan Şark'a ilişkin düşüncelerin siyasette kullanılabilme olasılığını yüksek olmasını önemli ama son derece hassas bir hakikat olduğunu belirten yazar, Şarkiyatçılığın siyah ya da kadın araştırmaları gibi alanlarda, masumluk ya da suçluluğa,bilimsel yalnızlık ya da baskı grubu nüfusuna ilişkin soruların ortaya atılmasını sağladığını savunur.

18. yüzyılın sonlarından itibaren, en azından yüz elli yıl boyunca, bir disiplin olarak Şarkiyatçılıkta İngiltere ile Fransa'nın egemen olduğunu Şarkiyatçılığın başından beri 1- Avrupa için Şark'ın taşıdığı dilsel öneme dayanan yerli oluşturulmuş bir bilimsel iç bilinç. 2- Şark'ın hep aynı kalan, değişmeyen, tek biçimli ve kökten yabancı, tuhaf bir nesne olduğu yolundaki düşünüşünü hiç değiştirmeksizin konu malzemesi bölümlere alt bölümlere ayırma ve yeniden bölümleme eğilimi gibi iki önceliğin aktarıcısı olduğunu vurgular. (s. 108)

1822'de kurulan Asya Derneği, 1823'te kurulan Kraliyet Asya Derneği, 1842'de kurulan Amerika Şark Derneği gibi bilgi kurumlarını görüş yayama gücünü de içerek aralarında Gobineau, Renan Humboldt, Steinthal, Burnouf, Re'musat, Palmer, Weil, Bozy ve Muir'in de bulunduğu birkaç ünlü aracılığıyla Şarkiyatçılğın on dokuzuncu yüzyıl resmi düşünsel soy kütüğünün olştuğunu belirtir.

Massignon'un İslam araştırmaları, Gibb'in Haskell Konferanslarından söz eden yazar, Silvestre de Sacy ve Ernest Renan'ın akılcı antropoloji anlayışını ve filoloji laboratuvarlarını irdeler.

Yirminci yüzyılın başlarında Şarkiyatçılığın Şark'ı Batı''ya sunmak için kullandığı iki temel yöntemi saptar Bunlardan biri, modern eğitimin yaygınlaşma olanaklarından, bilgiye dayalı mesleklerdeki, üniversitelerdeki, meslek derneklerindeki, keşif ve coğrafya kuruluşlarındaki, ikincisi ise kayda değer bir kanılaşmanın ürünüdür. Şarkiyatçı'lar yıllar boyu Şark hakkında konuşarak metinler çevirerek,- taklide gelmez 1822'de kurulan Asya Derneği'nin ilk başkanı olan ve çalışmalarıyla Şarkiyatçılık mesleğine, sistematik bir metinler bütünü yabancılıklarından ötürü Avrupa için meçhul kalan akademik nesneler olarak- uygarlıkları, dinleri, hanedanlıkları, kültürleri, zihniyetleri açıklamış, muğlaklığı azaltmışlardır.

1822'de kurulan Asya Derneği'nin ilk başkanı olan ve Şarkiyatçılık mesleğine, sistematik bir metinler bölümünü, bir pedagojik uygulamayı, bir araştırma geleneğini, Şark araştırmaları ile kamu siyaseti arasındaki bağlantıyı fiilen sunan ve antolojileri Avrupa'da nesiller boyu kullanılan Silvestre de Sacyl ile süreç içinde Sacy'nin hiç yararlanmadığı sitematik ve kurumsal bir güç kazanan filolojiyi karşılaştırmalı disiplinlerle destekleyen, resmi Şarkiyatçı söylemi kuvvetlendirerek, bu söylemin kavrayış biçimlerini dizgeleştiren, düşünsel ve nesnel kurumlarını oluşturan Renan'ın çalışmalarından bahseden yazar, Sacy'nin dolaysız ve faydalı akılcılık temel düşüncesinden, hareket ettiğini Renan'ın ise bir Şarkiyatçı olarak dünyaya hitap ettiği kürsüsünden yani çağı ile kültürünü yeni yol ve yardımlarla tarihlendirip şekillendirerek yeniden tanımladığı filoloji laboratuvarında Garp kültürünü bir betisine dönüştüğünü anlatır.

Yazar'a göre ''Modern Şarkiyatçı, Şark'ı bizzat kendisini tespit ettiği karanlıktan, yabancılaşmadan, yabancılıktan kurtaran bir kahraman olarak görüyordu kendini. Reşid Taşı'ndan yola çıkıp Mısır hiyerogliflerini çözülmesine katkıda bulunan Chamhpollion gibi, incelemeleriyle Şark'ın yitik dillerini, törelerini, hatta düşünüş biçimlerini yeniden kurmuştu. Özel Şarkiyatçı teknikler- sözlük oluşturma, dilbilgisi, çeviri, kültürel şifre çözümleri- hem antik klasik Şark'ın hem de geleneksel filoloji, tarih, retorik ve öğreti polemiği disiplinlerinin itibarını iade etti, arttırdı, yeniden teyit etti. Ne ki süreç içinde Şark ile Şarkiyatçı disiplinler diyalektik bir değişim geçirdiler, zira ilk halleriyle ayakta kalamazlardı. Şark, genellikle Şarkiyatçıların inceledikleri ''klasik'' biçimiyle bile modernleştirildi, zamana uyarlandı; geleneksel disiplinler de çağdaş kültüre aktarıldı. Ancak; ikisinde de gücün izleri vardı Şark yeniden canlandırılmış, hatta yaratılmış olmanın gücü ile antropolojik genellemeleri filolojinin yeni, bilimsel olarak gelişmiş tekniklerinde yerleşik olan güç.'' (s. 131)

"Gizemli Şark" hurafesi

Elektronikleşmiş postmodern dünyanın özelliklerinden biri olarak, bu dünyada Şark'a bakmanın aracı olan klişelerin pekiştirilmiş olmasını belirten yazar, televizyonunu, filmlerin, medyanın tüm olanaklarını, bilgiyi gitgide tektipleşen kalıplara girmeye zorladığını, Şark söz konusu olduğunda, tektipleşme ile kültürel klişelerin, on dokuzuncu yüzyılın akademik ve imgesel ''gizemli Şark'' hurafeciliğinin etkisini yoğunlaştırdığını vurgulamaktadır. Bunu başka hiçbir konuda Yakındoğu'nun kavranış biçimi için olduğu kadar doğru olmadığını; en yalın Arap-İslam anlayışının bile son derece siyasallaşmış bir şeye hatta bir hezeyana dönüşmesinde payı olan üç şeyin Şarkiyatçılığa dolaysızca yansıyan, Batı'daki Arap ve İslam karşıtı yaygın önyargının tarihi, Araplar ile İsrail siyonizmi arasındaki savaşım ve bunun Amerika Yahudileri'nin yanı sıra hem liberal kültüre hem de halka etkisi ve Araplar ve İslamla özedeşleşmeyi ya da bu konuyu soğukkanlılıkla tartışmayı olanaklı kılan herhangi bir kültürel konum bulmanın neredeyse olanaksızlığı olduğunu belirten yazar, Ortadaoğu'da şimdilerde, Büyük Devlet siyasetleriyle, petrol iktisadıyla, özgürlük aşığı demokratik İsrail ile kötü, totaliter, terörist Araplar'dan dem vuran safdil ikilikle özdeşleştirildiğini, Yakındoğu'dan söz edilirken neden söz edildiğine dair net bir görüş sahibi olmak gibi bir olasılığın iç karartacak ölçüde az olduğunu söylemenin bile gereksiz olduğunu vurgulamaktadır.

Günümüzde, özellikle Fransa ile Amerika'daki post-görüngü bilimsel ve post-yapısal diye bilinen günün modası entelektüel hareketlerin sıkça kullandığı yapısöküm kavramının (Deconstruction) tarihine bakıldığında en dikkate değer düşünür olarak ortaya çıkan, ve 1967 yılı içinde birbirinden etkili üç kitap (Yazıbilime Dair, Konuşma ve Görüngü ile Yazı ve Ayrım) yazan Derridaa'nın bu metinleri, görüngübilime (Husserl), dilbilime (Saussure), Lacancı psikanalize ve yapısalcılığa 'Levi-Straus) karaşı geliştirilmiş çok değerli eleştiriler içeriyordu. ''Derrida'nın dil anlayışına göre, gösteren doğrudan doğruya gösterilene bağlı değildir. Gösteren ile gösterilen arasında karışılıklı ilişkiler yoktur. Saussurecu düşüncedeyse, her göstergeye bir birlik gözüyle bakılır. Ne ki Derrida için, sözcük ile şey ya da düşünce gerçekte asla bir ve aynı olamazlar. Nitekim Derrida göstergeyi bir ayrımlaşım yapısı olarak görür; bir yarısı her zaman ''orada bulunmaz'', diğer yarısı ise her zaman ?''O değildir. Gösterilenler ile gösterilenler sürekli olarak yeni birleşimler (combinetion) içinde ya birbirlerinden koparlar ya da bir araya gelirler. Dolayısıyla, bu noktada gösterene ile gösterilenin aynı sayfanın iki ayrı yüzü olarak düşünüldüğü Saussurecu gösterge örnekçesini yetkinliği ortaya çıkar.''... ''Gösterge her zaman başka bir göstergeye yol açar, gönderir; bunlardan birinin yerini başkası ile değiştirmek kimileri gösterini gösterilen yapar. Derrida'ya göre göstere- gösteregebilimin yaptığı gibi- bir başlangıç (gönderge) ile bir sonu (anlam) birbirine bağlayan türdeş bir birim olarak ele alınamaz. Asla görünmeyen, ancak başka bir göstergenin izinde konaklayabilen gösterge üzerine ''söküme almak'' gibi bir üsluba bağlı kalınarak çalışılmalıdır.'' *

Sarsıcı ve etkili..

Yıllarca süren sabırlı ve özenli bir çalışmanın ürünü olan bilimsel bir araştırma kitabı olduğu kadar, Derrida'nın belirttiği söküme almak yöntemiyle, ''Batı''nın biraz da kendini tanımlayabilmek için oluşturup süreç içinde çok farklı yöntemlerle yerleştirdiği, hatta bir süre sonra Şarklıların Batılılardan daha fazla benimseyip onlardan daha fazla savunduğu, ''Şark'', ''Şarkiyat'' ve ''Şarklılık'' kavramlarını, bizzat Şarklılar tarafından yeniden tanımlanması zorunluluğunu vurgulayan Şarkiyatçılık'ı her araştırmacının başvurması öğretilenlerin aslında neye karşılık geldiklerini sorgulamanın bizi nerelere götürebileceğini de ortaya koyan bu kitabın arka kapak yazısında ''Yirminci yüzyılın en sarsıcı, en etkili kitaplarından biri'' olarak tanımlanmış olması hiç de yersiz değil. Edward Said'in, incelediği konuyu açıklarken taşıdığı içtenliğini, bir bilim adamının olmazsa olmaz koşul olarak benimsemesi gereken objektifliği hiç elden bırakmadan nasıl bu kadar yalın bir dille ifade edebildiğine hayranlık duymamak da elde değildi.

Bütün dikkatimle ve defalarca okuduğum bu kitabı bitirdiğimi söylemem olanaksız. Bir okuma önerisi olarak kaleme aldığım bu yazıda anlattıklarımsa kitabı okuyanlarca çıkarsanacakların yanında eminim hiç kalacak. Bu kitapla ilgili gösterdiklerim yalnızca bir başlangıç ve gerçek anlamını yani sonu okurun kendisinde bulacak.

* Madan Sarup, Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm, çev, A. Baki Güçlü, Bilim ve Sanat Yayınları/ARK, Ankara 1997, s. 57-58 Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova