ISBN13 978-975-342-248-2
13x19,5 cm, 120 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Çürümenin Kitabı, 2000
Burukluk, 2011
Ezeli Mağlup, 2012
Var Olma Eğilimi, 2016
Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Ali Çakmak, “Moğolların sonuncusu”, Radikal 2, 25 Haziran 2000

Uyuşukluğu, hareketsizliği yeryüzünden silmeye yemin etmiş Moğolların bir akınında, Cengiz Han'ın hemen sağındaki ufak tefek ama her tarafı sinirden kasılmış bir savaşçı dikkati çeker. Savaşanların en isteklisidir, kılıç şakırtıları ve nal sesleri onu büyülüyor, en yiğit düşmanın üstüne ilk o atılıyor, kelle uçurmak için yanıp tutuşuyor, köyü yakıp yıkacak ateş onun elinde; ama ne yazık bir türlü bitirici vuruşu yapamıyor. Ne yere devirdiği düşmanın kellesiyle buluşabiliyor kılıcı, ne de elindeki ateşi çadırlara savurabiliyor. Gerginlik onu hareketsiz kılmıştır, kanına hükmedemiyor.

Tanrı seçmiştir bu Asyalı barbarı ve onu bir de Avrupa'da görmek istemiştir: Bu kez Seine Nehri'ne bakmaktadır; küçümsediği yerleşikliği, uygarlığı nehrin öte yakasından seyrediyor. İçinde derin bir barbarlığın çağrısını taşıyor yine ama bu kez bakışları buğulu, hem tehdit ediyor uygarlığı, hem de imreniyor ona. Bu Asyalı barbar, Cioran, bu Moğolların sonuncusu, şimdi felsefe yaparak kanına hükmetmeye çalışıyor: Kanın kimyasını araştırıyor, bedenin, gergin adalelerin, vücudun salgılarının, minerallerin esrarını araştırıyor. Felsefe yapan Moğol, yine cinayet tasarılarından, dünyayı ateşe verecek çılgınlıklardan, intihar planlarından başka bir şey düşünemiyor. Ama ne yazık, bitirici vuruşu yine yapamıyor. Yine yumruklar sıkılı, adale gevşemiyor ve sinirler bozuk.

Hayvani bir hüznü vardır Cioran'ın. Kutsanan ama kullanılamayan gücün doğal bir sonucudur bu. Bu yüzden, 20'li yaşlardaki kundakçılık tasarılarını gerçekleştiremediği için 40'lı yaşlarına yaklaştığında istediği derin bir güçsüzlüktür. Kundakçılık isteği, skandal yaratma isteğine dönüşecek kadar zayıflamıştır. Skandal yaratmak ise çok iyi bilinen sınırların geri dönmek üzere ihlalinden fazla bir şey değildir genellikle. 1937'de Fransa'ya yerleşen Cioran, artık liberal sistemin sınırlarını araştırmakla yetinmektedir. Bir yandan övmektedir liberalizmi: "Son tahlilde, kendi akıbetine karşı da sizinkine karşı olduğu kadar ilgisiz." Öte yandan hayıflanmaktadır onun için: "Atılımının sonunda sadece, İtalya'dan Fransa'ya, İngiltere'den Almanya'ya kadar her yerde rastlanan şu işadamları, şu bakkallar, boş bakışlı ve körelmiş tebessümlü şu dalavereciler dışında bir şey çıkaramaması hangi lanetin sonucudur?.. Bu kadar ince ve bu kadar karmaşık bir uygarlık, şu ciğeri beş para etmezler takımıyla mı son bulmalıydı?" Yerleşmiştir artık Cioran, kendine bir vatan bulmuştur ve uykusuzluk ile intihar fikrinden beslenen liberal bir metafizik kurmuştur. Moğollarla birlikte teslim alamadığı Rus steplerini şimdi liberallerle birlikte ele geçirmek istemektedir. Artık güce değil güçsüzlüğe, kayıtsızlığa inanmaktadır ve Rusya'yı fethedecek olan da güçsüzlük ve hoşgörünün yaratıcısı liberalizm olacaktır.

Tanrı Cioran'ı seçti, ama Cioran da onu seçti. Gerçi Romanya'da, Ortodoks bir rahip baba ile ateşli ve kuşkucu bir dindar annenin oğlu olarak 'doğmuş olmanın sakıncalarından' birinin de Tanrı fikrinden hiç uzaklaşamamak olduğunu tahmin etmek pek güç sayılmaz. Ancak derinden inananların duyabileceği kadar güçlü bir kuşku duyuyordu Tanrı'ya. Üstelik ikili oynadığı için Tanrı'ya kızgındır da Cioran: Yeterli vakti olduğu halde bizi yetersiz, eksik ve asla bastıramayacağımız mutlaklık ihtiyacı ile birlikte yarattı.

Eksik olduğunu, kötülüğü içten içe arzuladığını, mutlak özgürlüğe dayanamadığını itiraf edemeyen uygar insanın trajedisi ile uğraşır Cioran. Tıpkı kendisi gibi, uygar insan da nefretini yaşayamadığı için zehirlemiştir kendini. Oysa kötülüğü, intikamı açık açık üstlenmek tuhaf bir marifettir ve "intikam tanrıçaları Erinya'ların, Jupiter de dahil olmak üzere bütün Tanrılar'dan önce var olduklarına inanılırdı."

Sanat gibi felsefenin de hınçsız yapamayacağını düşünüyordu. Cioran, ama bu hıncın kırıp dökmelerine dayanabilecek bir iskelete sahip olmanın imkânsızlığını da biliyordu. "Dünyayla tutuştuğu kavgada, filozof çoğu zaman bir sıska, bir raşitiktir; biyolojik düşüklüğünü hissettiği ve bunun acısını çektiği ölçüde sertleşir." Hugo'nun Sefiller'indeki kambur şairi hatırlatır bu: Hastalıklı, çirkin ve sıska şairden çıkmaktadır en ajitatif dizeler, en yoğun çarpışma arzusu. Hayatın kendini dışlama çabasına ondan intikam alarak, ona hakim olarak yanıt vermek istiyordur. Bu gerilim hattı hep sürer ve Cioran ne önerilerinin kendi içlerinde çözümsüzlük barındırmasından rahatsız olur, ne de birbiri içinde çelişik oluşlarından. İki ucu da kapalı bir diyalektiktir bize önerdiği ve eğer beğenmiyorsak canımız cehenneme...

Onun istediği saplantısını yaşamaktır sonuna kadar; Dostoyevski ile akrabalığı da buradan gelir. Belki Cioran'ın içini yumuşatacak, zehrini alacak olan ömrü boyunca beklediği bir soruydu; kimse sormadı: "Ya taze bahar yaprakları, aziz mezarlar, mavi gök, sevdiğin kadın?.. Nasıl yaşayacak, neyle seveceksin onları? Ruhun, kafan böyle cehennemlik olmuşken mümkün mü?"

Belki büsbütün yalnız ve çaresiz de kalmadı Cioran. Kendisiyle o kadar uğraşmasının ödülü olarak son bir jest yaptı Tanrı ona: Her şeyi unutturdu. Ömrünün son yıllarında Alzheimer'e yakalandı ve galiba artık tek istediği şey olan güçsüzlüğe kavuştu; ama gücü ne yapacağını bilemediği gibi, güçsüzlüğü nasıl karşılayacağını da bilmiyordu. Seine Nehri'nin kıyısında, pörsümüş ve boş bir şekilde "Dünyaya yeni bir sayıklama lazım" diye sayıklıyordu.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova