ISBN13 978-975-342-200-0
13x19,5 cm, 240 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Bedri Karayağmurlar, "Görmece-Göstermece", Cumhuriyet Kitap Eki, 29 Nisan 1999

Geçende Radikal'de, Mehmet Y. Yılmaz, bir yazısında Mc Luhan'dan aktararak iki tür toplumdan söz ediyordu. Görsel-düşünsel toplumlar, sözel-işitsel toplumlar. Besbelli bizim gibi toplumlar ikinci kategoriye giriyorlar. Sözel-işitsel: Sözün öne çıktığı, her söylenilene inanılan, okuma yazmayı salt harflerden sözcük oluşturmak gibi algılayan ümmi toplumlar için yapılmış bir saptama. Söz kutsaldır bizim için. Bu kutsallık, belirsizlikten desteğini alan bir bilinmezlikle güçlenir. Görülmeyen somut değildir. Nesnelleşmez. Bilinmez ve kendiliğinden güçlüdür.

Gelişmiş Batılı toplumlarla, aramızdaki temel farklılıklardan biri de budur sanıyorum. Batılının Helenistik dönemle ilişki kurarak Rönesans'la yeniden yakaladığı dış dünyanın görsel çözümü, aynı zamanda insanın kendisini tanımasına giden yolu da açmıştır. Göz görmezse gönül katlanır sözü her ne kadar, bizde de görmenin, söze göre daha inandırıcı olduğunu belirtse de, bu henüz içsel kimliğin görüntüye sinmediği daha eski bir tavrın ifadesidir. Ergüven'in Romantizm öncesi Batılı toplumlar için yaptığı bir saptamada belirttiği dönemi tanımlar. Bu da ortalama iki yüzyıllık bir boşluk anlamına gelir.

Görme ve okumanın ilişkisi

Görmeyle düşünme arasındaki ilişki, görülenin anlamlandırılmasıyla ilgili bir sürecin anlatımıdır bir bakıma. Görmek ve bakmak sözcüklerinin anlam içerikleri birbirlerine çok yakın olmakla birlikte, bakmak retinada gerçekleşen bir fizyolojik olayla sınırlıdır. Bakmak tepkisizliği içerir. Oysa görmek, görme merkezine ulaşan duyu verilerinin algı aşamasına yükselmesini tanımlar. Görmenin tanıklıktan, ilkel tepkiden, düşünceyi oluşturan veri toplama etkinliğine dönüşmesi, okuma ile ilişkilidir. Çünkü okuma görmeyle gerçekleşir. Düşünsel bir çabayı gereksinir. İşitme bu açıdan oldukça yalınkat, beyni enikonu tembelleştiren bir etkinliktir. Doğrusu okuma dışındaki görmenin de işitmeden pek farkı yoktur bu açıdan. Her gün, binlerce görüntüyle karşılaşan, ümminin ya da okur yazarın, görüntüden aldığı bilginin enikonu işe yaraması gerekirdi. Düşünsel etkinlikle desteklenmeyen görme bu nedenle en az işitme kadar aldatıcıdır. Bizim açımızdan şanssızlık görme etkinliğinde; henüz okuma düşünme aşamasına geçemeden, görüntü bombardımanına tutulmuş olmamızdır bir bakıma. Bu nedenle fotoğraftan resme, resimden televizyona görüntü, optik niteliğinin dışına çıkarak, anlaşmalı anlam düzeyini aşıp, bireysel bir bilgi nesnesi olmayı başaramaz. Kültürlü - aydın geçinen çevrelerde bile resmin salt bilinen, tanınan görüntüler içermesidir beğeninin önkoşulu. Ancak bellek imgeleriyle, anılarında var olan nesnel görüntüleri, görüntünün temel koşulu sayan birisi, sığlığını onaylamış olur bu tavrıyla. Birey olmayı başaramayanın bireysel içerikle doğal görüntüden uzaklaşıp, tanınmaz olan görüntüyle ilişki kurması da neredeyse olanaksızdır.

Bu uzun giriş galiba gerekliydi. Benzer duyarlılıkları paylaşan, insan ve toplum adına benzer kaygıları taşıyanların, ilgi alanları içinde çarpıcı çalışmalardan etkilenmemeleri neredeyse olanaksız. Bu anlamda Mehmet Ergüven'in çalışmalarını ilgiyle izliyorum. O'nun görüntünün anlamlandırılması, çözümlenmesine ilişkin çabaları, (hepimizi saran istemediklerimize zorlayan etkenlerin dışında) kılı kırk yararcasına, sabırla oluşturulmuş birikimin, olabildiğince samimi bir tavırla ifadesidir hakçası. Görüntünün soyulması eyleminde kendisi de cesurca soyunan birisidir Ergüven. Bu cesaret bütün has sanatçılarda görülen cesarettir. Rollo May'ın saptamasıyla sanatçının kendisiyle ve çevresiyle karşılaşma cesaretidir. Yaratma içtepisinden kaynaklanan olmazsa olmaz bir niteliktir cesaret sanatçı için. Yaşamı dayanılır hale getirmedir, yaşamanın temel gerekçesidir yaratma. ''... yaratıcı etkinlik sanatçı için alternatifi olmayan bir varoluş biçimidir aslında; kalem, fırça, çekiç, vb. altıncı parmağıdır sanatçının. Daha da önemlisi, gizli bir terapiye dönüşen yaratma, yaşama katlanmanın yegane yoludur sanatçı için.'' (Görmece, s. 135) Ergüven, sanatçıya ilişkin değerlendirmelerinde kendi niteliklerini de sıralamış olur. Denis Diderot'dan yaptığı alıntıyla aynı zamanda kendisini tanımlar. O bir ressam, bir yaratıcıdır. İzlemek, görmek ve farketmek artık yaşamının temel içeriğine dönüşür burada. Bunlar ifadeyi önceleyen davranışlar olarak bütün sanatçılarda olduğu gibi kaçınılmaz olanlardır. ''... birbiri ardına sökün eden çağrışımları gerek yaşantı içeriği, gerek görsel dil açısından çözümleme isteği kaçınılmaz bir zorunluluğa dönüşüyor; daha ilk görüşte zihnimize kazınan bu çocuğu (altını ben çizdim) atlayıp geçmek çok güç, hatta mümkün değil.'' (Görmece, s. 105) Saldago'nun bir çocuk fotoğrafı için söylenen bu sözler, gerçekte görmeye, deşifre etmeye, çözümlemeye kurgulu yaratıcı beynin, kendine verdiği içsel bir görevdir.

İmgeler yaratmak

Tepeden tırnağa göz olan bir yazarın, hele hele konusu görüntüyse, ressamca bir tavır takınması, dahası böyle tanımlanması doğal sayılmalı. Ancak o nesneleri biçimlendirmek için kullanmaz bu yetkinliğini. Seçtiği alanın malzemesi görsel dille taban tabana zıttır gerçekte ancak, görüntü biçimlendirmede ustalaşmış, en küçük bir ayrıntıyı bile kaçırmayan, üstelik buna bütün tinselliğini sindiren bir ressam gibidir o. Görme ve yazma arasındaki ilişkisini, ''Göz şüphesiz bir ana organ, şu bağlamda. İmgeye, imgelemeye, imge gücüne eksenli bir okuma, sonra da yazma çatısı egemen Ergüven'de''(1) diyerek tanımlar Enis Batur. Görme ve yazma arasındaki süreç, yazı konusu olan kaynakların okunduğu, kafa yorulduğu uzun bir zaman dilimidir kuşkusuz. Değişik disiplinlere rahatlıkla gidip gelmesi, biriktirme isteğinden kaynaklanan yaratıcı bir tavırdır. Bir romancının, bir şairin salt duyarlılık ve yetenekle, imgeler yaratarak açıklayabileceği konular Ergüven'in seçtiği alanda çetrefilli çözümleme konularına dönüşür. Sezdirerek, çağrışımlar yükleyerek yapılabilecek hiçbir şey yoktur bu yazı tavrında. Tersine, sezgilerin ve çağrışımların açımlanması vardır. Eleştirmen sorumluluğundan çok daha fazlasını görürüz. Ergüven'de. Bana göre O, yalnızca bir eleştirmen değil, dil olanaklarını kullanarak kültürümüzde eksikliğini hissettiğimiz konulara elini uzatan, geliştirmeye çekinilen arıksı bir tavrı öne çıkaran sahici bir yazardır. Görmece'ye kadar geçen yazı serüveninde ele aldığı konuları yazınımız açısından karşılaşılmamış bir tavırla çözülmelemeye girişmesi yüreğindeki haslığın ve birikimin sonucudur kuşkusuz. Ergüven, ''Daha ilk yazılarından itibaren, imler, imgeler ve görüntüler dünyasının iç yüzünü, daha kesinleyici bir söyleyişle imlerin, imgelerin, görüntülerin baskılayıcı/uyumlandırıcı işlevini açıklama/açımlama ödevini üstlenmiş bir eleştirel paradigmaya yerleşmiştir.'' (2) diyor Ahmet Oktay.

Ayrıksı olmak

Ayrıksı olmak, gönüllü üstlenilen ancak, zorla benimsenebilecek bir davranış değildir. Ayrıksılık bireyin kendisinin farkında olmasıyla ilgili bir durumdur olsa olsa. Sanatçıların toplum içindeki durumları, başkalarının göremediğini görmeleri, sezemediğini sezmelerindendir. Demokrasi adına her türlü aymazlığın yaşandığı, bireyin birey olma yollarının tıkandığı ülkemizde, Batılı olma koşulunun biçime indirgenmesi içerikteki gelişmemişlikten ya da bir ayakları sürekli dışarıda olan politikacıların aymazlığından kaynaklanıyor ortak bir kanıyla. Yalnızca kendisine gösterileni alan, düşünme olanaklarını yitirmiş, her türlü tepkisi demokrasi adına bastırılmış, ekonomisi hilkat garibesine dönmüş vur-kaç mantığının her şeye egemen olduğu yerde ayrıksı olmak zor ve önemlidir. Gelişmiş ülkelerde çokça rastlanabilen, özellikle sanatçılar ele alındığında hiç de yadırganmayan davranışların gerçekte zaten ayrıksılığı çoktan bitmiştir. Artık sanatçı yeni bir kulvara yönelmiştir. Oysa bizim için Ergüven'in tavrı, C. Bell'in deyimiyle ''toplumun yaramaz çocuğu'' olmakla eşanlamlıdır. Örneğin bütün gazete bayilerinde bolca bulunan erotik malzeme, sayısının çokluğuna bakıldığında bu konuda geniş bir pazar olduğunu göstermektedir. Yetişkinlerin bile yeni yetme fıkralarını ağızlarından hiç düşürmedikleri dikkate alındığında, cinsel açlığı ve bastırılmışlığı neredeyse patlama noktasına gelmiş insanların arasından birisinin çıkıp, birlikte yaşadığı insanlara bunu göstermesi ne denli ayrıksı gözükse de, bu yalnızca gıptayla bakılacak bir cesaret örneğidir sonuçta. Üstelik Ergüven ele aldığı hiçbir konuyu bayağılaştırmıyor. Görmece'de yazılarından birinin başlığı olan Ayna gibi davranıyor insanların karşısında. O bizim, içimizi de gösteren, halk arasında ''ayna'' da denilen röntgenimiz olmaya adaydır.

Görmece'de ''Eleştirinin Sınırı'' başlıklı yazısında yaptığı işi derinlemesine sorgular. Bu sorgulama, diğer alanlara bakışındaki tutarlılığın da göstergesidir bir bakıma. Görüntüyü yalnızca görünenlerin doğal anlam düzeyinde tanımlanması ve anlam adına sığ yargılarla şişirilmesi yerine, felsefeden toplumbilimin bütün alanlarına dek gerekçelerini dayandırdığı sağlam bir bakış sunar bize. Nelerin savunulması nelerin sarsılması gerektiğini bilen bir yazar vardır karşımızda; açıkça, ortalama okuyucunun anlamakta zorlanacağı bir düzey sunar sürekli. Çünkü ''... bir güdü olarak eleştirel tavır yaratıcı etkinliğin diğer yüzüdür. ''(Görmece, s. 111). Görüntünün anlamlandırılması ve çözümlemesinde ilk koşul yazarın yazma gereğini duymuş olmasıdır kuşkusuz. Gerekçesini yitirmiş hiçbir yazının ya da yaratının sahiciliği de yoktur çünkü. Bu anlamda Ergüven, yaratıdaki haslık ölçütlerini kendisine de uygular.'' Unutmayalım: Söylenmek istenen şeyin kaçınılmaz zorunluluğa dönüşmesi, has sanat yapıtının içeriğidir.'' (Görmece, s. 135). Özgün Resmin Bedeli başlıklı yazıdaki bu saptaması kendisi için de geçerlidir.

''Büyük Dikizci''

Yapma ve yıkma ikileminin önemi, seçtiği konularda, yazı içeriklerinde ve bu içeriğin biçimlenmesinde seçilen sözcüklerde sürekli vurgulanır. Sınırları zorlamanın göstergesidir ihlal, iptal, ifşa, teşhir sözcükleri. Sonuçta, son tahlilde sözcükleriyle vardığı yargılarını bize usulca benimsetir. Bu yargılar söyleyecek sözü olan birisinin yargılarıdır; kendi deyişiyle ''yargılama''nın sonucu olan yargılar değildir.'' gerçek sanat yapıtı sadece yoruma açıktır, yargılamaya değil. Yorumun düzeyini ise yazınsal niteliğinden öte belirleyen bir ölçüt yoktur.'' (Görmece, s. 125). Enis Batur'un ''Büyük Dikizci'' dediği Ergüven, aynı zamanda görüntüyü yeniden yaratan ''Büyük Yorumcu''dur. Yorumlamak, eleştirmekle yan yana yürüyen bir etkinlik gibi gözükmekle birlikte yorumlamada, bireysellik, içtenlik çok daha öndedir. Eleştiri bir dış bakışı anlatıyorsa, yorumlama içe bakışın karşılığıdır. Yaratmadan kaynaklanan nitelikler belki çok daha fazladır yorumda.

Görmece, Sırdaş Görüntüler'in devamı niteliğinde bir bakıma. Ergüven'in değişik zamanlarda yazdığı yazıların hangi kitabın içinde yer alması gerektiği konusundaki düşüncelerini elbet bilmem mümkün değil. Ancak yazı seçiminde, yazıların yazılış tarihleri olduğu kadar, yan yana geliş ilişkilerinde kendince önemsediği özellikler olmalı. İki bölümden oluşturduğu Görmece'de birinci bölümde, görüntülerin çözümünü; ikinci bölümde, görüntüyle ilişkilerine karşın belirli konularda geliştirdiği düşüncelerini sunuyor bize. Yazı yazmanın yaratıcı etkinlik alanı olarak benimsenmesi ya da bir insanda ifade aracı olarak kendiliğinden boy vermesi, her nasıl değerlendirilirse, o alanın bütün sorumluluklarını üstlenmeyi de beraberinde getirir kuşkusuz. Eleştirmen, denemeci, yorumcu ne denirse densin, sonuçta yazarlıktır söylenen. Bu durumda yazarın birikiminin niteliği, dünyaya bakışı, konu seçimindeki özgünlüğü hep ikinci planda kalır. Çünkü asıl olan yazmadaki tavrıdır. Neyin anlatıldığı değil, neyin nasıl anlatıldığıdır önemli olan.

Eller ve Öteki başlıklı yazısında, ülkemizde hergün yaşanan bir olayın fotoğrafını yorumlar. Grozni'de ekmeğe uzanan eller, yalnızca yoksulluğun, aşağılanmışlığın, itaatin göstergesi değildir. Eller neredeyse insanın bütün yaşantı içeriğinin göstergesi olarak okunur.

Bütün yazılarında kullandığı büyütecini bu kez ellere yöneltir Ergüven. Eller öyle anlam kazanır ki değme romanlarda göremeyeceğimiz tanımlarla karşılaşırız. İki yanımızda ömür boyu taşıdığımız neredeyse bütün işimizi gören, yaşantımızın bütün acı tatlı anlarının tanığı ellerimiz, Ergüven'in yaklaşımından sonra önem kazanır birden. İlhan Berk'ten alıntıyla güçlendirir eli.. ''El, aşk gibi, hiçbir şey beklemeden, içgüdüyle davranır. Gövdenin buyruğuna girdiğinde el olmaktan çıkar sanki; sürekli kendini aşarak kendi olmak, yenileşmek, sonsuzlaşmak ister. 'Demek ki cinselliğin ötesinde, basbayağı kişiliğimize ayna tutan bir organla karşı karşıyayız burada; el, duygu ve düşüncelerimize aracılık etmekle yetinmez; kimi zaman temsil ettiği şeyin yerini alacak denli pervasız ve başına buyruktur o.'' (Görmece, s. 14) hiç kuşkusuz bir emekçinin eli, bir sanatçının eli ya da sevgilinin eli daha anlamlı oluverir. Kendi ellerimizle ölçeriz geçmişimizi. Bu, farkeden bir gözün bize farkettirmesidir.

Kartpostal ve Kitsch'te gerçekle kurmacayı değişik ilgileri içinde sorgularken Fotoroman'da görüntüye müdahalenin ve yazılı görüntülerin anlamlarını tartışır. Okumasız bir toplumda çokça bulunan bakarokur tipini serer gözümüzün önüne. ''Bakarokur''; yanlış bilincin tutsağı olarak, evvela körleşmeyi göze almıştır.'' (Fotoroman, s. 34) Önder Nasıl Görünmeli'de Tansu Çiller'in yer aldığı bir fotoğrafı yorumlar. Neredeyse körü körüne liderlerin arkasında gidildiği ülkemizde, liderler görüntüleriyle de bize asıl kimliklerini sunar dururlar. Sözlerindeki gizler nasıl ancak anlatılanları bilenlerce anlaşılacak, deşifre edilecek ipuçları sunuyorsa, görüntüleri de yorumlayabilen bir gözle serilir bakarokur gözlerin önüne. Ancak buradaki açmaz, hiçbir bakarokur okumaz bu yazıyı.

Maske'de görüntüdeki maskeden yola çıksa da asıl derdi önce kendi maskesidir. Çünkü, kendisiyle hesaplaşmayı göze alamayanın hiçbir şeyle hesaplaşma şansı yoktur. ''Sanatçı, her defa maskesini yeniden düşüren kişidir. (...) Sanatçının düşürdüğü her maske, kendisiyle yüz göz olma pahasına, katıksız ve o ölçüde ölümcül bir itiraftır esasen.'' (Maske, s. 46) Hepimizin hemen hemen her yerde takındığımız değişik maskelerimiz var. Maskesiz dolaşmak enikonu cesaret işidir çünkü. Kendimizi deşifre etmekten ödümüz patlar. Bir sanatçıdır, maskesini ister anlaşılsın ister anlaşılmasın, yapıtları aracılığıyla indiren. Sanatçı kalabalıkların içinde taktığı maskesini (eğreti de dursa) çalışırken bir yana bırakır. Enis Batur Ergüven'in maskesine dikkati çeker.'' Mehmet Ergüven, bana kalırsa, bir maske takıp oturuyor masaya. Gelgelelim, yazdığı sürece maskesini kullanmıyor, sık sık kaldırıyor onu, altından bir başka maske olarak da görebileceğimiz kendi yüzü çıkıyor. Çözümleyen, yorumlayan yazarın arkasında haz alan, haz veren, o iki kutbun ortasında seyreden ötekisi var. Doğal bu. Maske de taksa, maskesini çıkarsa da, göz değişmiyor, aynı göz bakıyor. Ergüven büyük dikizci.'' (3)

Bütün yazılarda görüntüden yola çıkılarak bize sunulanlar, verdiğimiz örnekler kadar çarpıcıdır. Burada yorumlanan salt ne fotoğraftır, ne resimdir ne de sahnedir. Ergüven kendi yaşantı içeriğinden yola çıkarak, yeni bir bakış oluşturur. Üzerinde daha önce düşünmediğimiz, bakıp geçen görüntülerin arka yüzlerini, art alanlarını sunar bize. Art kalan gerçekte hem görüntünün hem de kendisinin deşifresidir. Duvar'da, Ayna'da, Gülme ve Gülümseme'de yaptığı hep budur. Yaşama felsefesiyle bakmanın yoludur görüntülerin yorumlanması.

İkinci bölümdeki yazıların en çarpıcısı hiç kuşkusuz, Eleştirinin Sınırı başlıklı yazısı, Türk Resmi'ne ilişkin değerlendirmelerin yer aldığı diğer yazıların da dikkatle okunması gerekiyor. Sanatla ilişkisi olan, sanatçı, sanatsever ya da okuyucu, kim olursa olsun, özenle okumalı bu yazıları. Özellikle resim alanında, etkinlik gösterenlerin, yaptıkları işin niteliği konusunda düşünme gereksinimleri varsa, mutlaka ilgilenmeliler bu kitapla. Resim yapmakla sanatçı olmak (yaratıcı olmak) arasındaki farkın mutlaka özellikle eğitim kurumlarımızda kavranması gerekiyor. Kuşkusuz herkes istediğini yapar. Nasılsa kör satıcının kör alıcısı olur. Görmenin ağırlığını taşıyamayanlara görüntü ne söylesin.

Görmeyi önermek

Ergüven, geleceğe ilişkin umutlar aşılıyor bize. İçinde bulunduğumuz koşullarda, içimizden birisinin, görmeyi önermesi iyiye işarettir hiç kuşkusuz. Her yazıda, her kitapta paylaşmadıklarımız olabilir. Böyle bir zorunlulukta yok üstelik. Bu yazılardan yola çıkılarak tartışılacak çok şey var. ''Ama şunu söylemek gerekir; karşı çıkılabilir öğelerine rağmen, bu türden öznel yorumlar, bizi toplumsal, siyasal ve sanatsal olan görüngülerin ve dizgelerin yapıbozumuna uğratabileceği, kutsallaştırılmış hiyerarşilerin yıkılabileceği olasılığı üzerinde düşünmeye zorlar.'' (4)

Görmece, Ergüven'in diğer kitapları gibi, üzerinde durulması gereken çalışmalardan birisi. Özellikle bizim koşullarımızda, yeterli sayıda okuyucuya ulaşmayacak olması, onun tanıtılması konusunu daha önemli kılıyor. Elden kadına, kadından savaşa dek birçok görüntünün ilginç yorumu ile Ergüven, adeta bizi kışkırtıyor Görmece'de.

Notlar

1. Enis Batur, Kalkmış Bir Yazı Üstüne Deneme-söyleşi, Cumhuriyet Kitap, Sayı: 454, 29 Ekim 1998 Yukarı

2. Ahmet Oktay, Estetiğin Yapıbozumu ve 'Farklı'nın Temellendirilmesi, Virgül aylık kitap ve eleştiri dergisi, sayı: 15, Ocak 1999 Yukarı

3. Enis Batur, agy. Yukarı

4. Ahmet Oktay, agy. Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova