ISBN13 978-975-342-231-4
13x19,5 cm, 104 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Saffet Murat Tura, "Editörün Önsözü", s. 7-13

Klein, Freud'dan sonra psikanaliz tarihinde etkili olmuş kuramcıların başında yer alır. Kendini sadık bir Freud yorumcusu olarak sunmakla beraber klasik kuramdan önemli ölçüde uzaklaşmıştır.

Klein'ın çalışmaları çocuk psikanalizlerine dayanır. Aslında psikanalizi çocuklarda gözlenen ruhsal bozukluklarda kullanmaya girişen ilk analistlerden biridir Klein. Bu alandaki diğer öncü isim olan Freud'un kızı Anna Freud ile tüm yaşamları boyunca ciddi bir kuramsal tartışma sürdürmüşlerdir. Psikanaliz tarihinde en önemli kuramsal ve pratik görüş ayrılıklarından biri olan bu tartışma İngiliz psikanaliz okulunda ciddi bölünmelere yol açmakla beraber zengin ve verimli bir üretkenliğe de zemin hazırlamıştır.

Melanie Klein "nesne ilişkileri" okulunun kurucusu kabul edilir. Günümüzün önde gelen psikanaliz kuramcısı Kernberg'e kadar uzanan yolda pek çok psikanalisti etkilemiştir.

Freud özellikle 1905 tarihli "Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme"den itibaren psikanalitik kuramı, temel güdüleyici eksen olarak ele aldığı dürtüler üzerine inşa etmişti. Freud'a göre dürtüler kökende "haz ilkesi"ne tabiydi ve dürtü tatminini sağlayan nesne kökensel olarak bir önem taşımıyordu. Bir başka deyişle, nesne, dürtü tatminini sağlayan herhangi bir şey veya kişi olabiliyordu başlangıçta. Dürtü ile nesnesi arasında hiçbir içsel veya özsel bağ yoktu. Dürtü nesnesi ancak bireyin tarihinde tekrarlayan deneyimler sayesinde önem kazanmaya başlıyor, kişi için özel ve simgesel bir anlam elde ediyordu.

Oysa Klein'a göre içgüdü daha doğumdan itibaren türün evriminden intikal eden fantazmatik içsel nesnelere bağlıdır. Bir başka ifadeyle çocuk daha baştan içgüdü tatminine yönelik nesne ve ilişki arayışlarıyla donatılmıştır. İlk bakışta önemsiz görünen bu varsayım farklılığı gerek ilgili klinik malzemenin yorumunda gerek kuramın bütününde ciddi ayrılıklara yol açmaktadır. (Buradan sezilebilecek ancak ayrıntılandıramayacağımız gerekçelerle Freud söz konusu olduğunda "dürtü", Klein söz konusu olduğunda ise "içgüdü" terimlerini kullanmak daha uygun olur kanaatindeyim.)

Klein'ın nesne ilişkilerinin gelişimi ile bağlantılı olarak ele aldığı üstben oluşumu ile ilgili yaklaşımlarında söz konusu kuramsal farklılıkları bütün açıklıklarıyla görmek mümkündür. Freud'a göre geniş ölçüde dışsal, toplumsal yasaklara, ebeveynin yasak koyucu tutumlarına bağlanan süreç, Klein'da nesne ilişkilerinin gelişiminin bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Üstben gelişiminde esas, saldırganlıkla yatırılmış "kısmi" nesne ilişkileri ile libidinal olarak yatırılmış "kısmi" nesne ilişkilerinin giderek bütünleşmesi ve çift-değerli bir nitelik kazanarak iyi nesne karşısındaki saldırganlıktan duyulan suçluluk duygularını uyandırmasıdır. Klein bu gelişimi klasik kuramdan çok erken bir düzeye, oral döneme çekmekte, hatta bazı Oidipal çatışkıları oral terimlerle yaşanmış da olsa bu dönemde değerlendirmektedir.

Klein'ın bir başka önemli özelliği psikolojik gelişmede saldırganlığın oynadığı rolü önemsemesi ve ön plana çıkartmasıdır. İnsan ruhunun en ilkel ve vahşi yönlerine ışık tutan çalışması, Hartmann ve Anna Freud'un "ben psikolojisi" karşısında "id psikolojisi" olarak da nitelendirilmiştir.

Melanie Klein biliçdışı fantazmatik işleyişe büyük önem vermiş, bir anlamda aşırı şematize edildiğinde statik anılar ve dürtülerin deposu olarak da görülebilen bilinçdışında sürekli bir dinamizm ve devamlı bir fantazmatik üretim tespit etmiştir. İçsel nesnelerin kaotik devinimleri ile oluşan bu bilindışı fantazm çalışması psikanalitik tedavi sürecinin esas nesnesi olarak konmuştur.

Klein'ın insanın en arkaik dinamiklerini gün ışığına çıkarmaya çalışan kuramsal çalışmaları ister istemez teknik olarak da sarsıcı, derin (bilinçdışı dinamiklerin en ilkel yönlerini sergilemeye çalışan), radikal bir yorum çalışmasına yol açmıştır psikanaliz tekniğinde. Kleincılar analiz edileni oldukça erken bir aşamada bilinçdışı fantazmatik çalışmanın sarsıcı yönleriyle karşı karşıya bırakırlar. Erken ve arkaik aktarım yorumlarına girişirler. Bu teknik gene oldukça sert bir tekniği olan Kernberg tarafından bile eleştirilmiştir.

Bu genel taslaktan hareketle Klein'ın bazı kuramsal kavramlarına daha yakından bakalım.

Klein'ın kuramını anlamak için onun, çocuğun (ve erişkinin) iç dünyasını sürekli olarak içselleştirilmiş nesne ilişkileri çerçevesinde düşündüğünü kaydetmek gerekir. İçe yansıtılmış nesneler, özdeşleşmeler ve erken fantezi oluşumları onun klinik uygulamanın temeline koyduğu kuramsal kavramlardır.

İçe yansıtma (introjection), ilk kez 1909 yılında Ferenczi tarafından kullanıldı. Freud içe yansıtmayı çeşitli şekillerde kullandıktan sonra ilk kez 1923 yılında kaleme aldığı Ben ve İd (Freud, 1923) adlı çalışmasında bu kavrama netlik kazandırdı. Freud bu yazısında içe yansıtmayı üstben oluşumu açısından ele alıyordu. Oidipal sevgi nesnelerinden vazgeçme bunların üstbeni oluşturacak şekilde içselleştirilmelerine, içe yansıtılmalarına sebep oluyordu. Böylece bu nesneler gerçek içsel nesneler halini alıyordu. Dolayısıyla bu içsel nesnelerin işlevleri, çocuğu o aşamaya kadar dışarıda gerçek birer nesne olarak ebeveynin yaptıklarını artık dışarıda bu nesnelere ihtiyaç duymadan yapabileceği bir olgunluk düzeyine getirmekti. Bir başka deyişle çocuk, üstben işlevleri açısından dışsal bir nesneye ihtiyaç duymayacağı bir konuma geliyordu.

Klein'a göre içe yansıtılmış nesneleri içsel nesnelerle özdeşleştirmemek gerekir. İçsel nesneler, içe yansıtılmış nesneleri kapsadığı gibi özdeşleşmeleri ve doğuştan getirilen fantezi imagolarını da kapsar. Bu nokta aşağıda daha açık bir ifade kazanacaktır.

Klein'a göre içe yansıtma oral dönemdeki içgüdüsel faaliyetin ruhsal bir temsili olmaktan öte bir savunma mekanizmasıdır da. Freud da içe yansıtmayı nesne kaybı karşısında yaşanan bir savunma olarak düşünmüştü. Ama Klein'a göre bu savunma çok daha temel bir kaygıya karşı çalışır; korkutucu iç dünya karşısındaki kaygıya karşı. Çünkü çocuk kendini doğuştan kötü, saldırgan, zulmedici nesnelerle dolu olarak algılar ve bunlara karşı dışsal iyi nesneyi içselleştirmeye girişir. Kısaca, içerideki kötülüğü dışarıdaki iyiyi içeri alarak yatıştırma diyebiliriz. Böylece içe yansıtma "ben"i veya içsel iyi nesneleri korumaya yönelik bir savunma haline gelir.

İçe yansıtmalar, içe yansıtılmış iyi nesneler sayesinde bir iyilik, kendine güven ve ruhsal dinginlik sağlayarak güvenli bir kişiliğin oluşmasına yol açar (Hinshelwood, 1991).

Klein'a göre bilindışı fantezi tüm ruhsal süreçleri temellendirir ve her türlü ruhsal işlevselliğe eşlik eder. Oysa Freud fantezi faaliyetinin dış dünyada uğranan düşkırıklıklarını, engellenmeleri telafi etmeye yönelik olduğunu düşünmüştü. Klein bilinçdışı fantezi faaliyetinin içgüdüsel işlevselliğin doğrudan bir ifadesi olduğunu düşünür. Çok daha faal ve dış dünyada olup bitenle alakalı bir bilinçdışıdır bu.

Klein fantezi faaliyetinin doğumla birlikte başladığını kabul eder. Bu tespit çocuğun daha doğuştan gelen ve filogenetik olarak aktarılmış içsel nesne imajları ile dünyaya geldiğini varsaymayı gerektirir. Bunlar meme, penis gibi beden parçalarını da içerir. Söz konusu imajlarla bağlantılı içgüdüsel fantezi faaliyeti genitallik öncesi fanteziler şeklindedir. Klein'a göre fantezi faaliyeti bilinçdışı birincil süreç düşüncesinin esasını oluşturur.

Nesne ile ilgili imaj ve bilgi, içgüdüsel faaliyetin kendisinde mevcuttur. Nesne ve amaç doğuştan bağlantılıdır.

Çocuk daha başlangıçtan itibaren açlık gibi içgüdüsel ihtiyaçlar tarafından içsel olarak saldırıya uğradığından bu yıkım karşısında savunma gereksinimi duyar. Annenin fantastik bir şekilde kendini "iyi nesne" olarak sunması sayesinde bu içsel yıkımlara karşı durabilir ve fantezileri de bu amaçla kullanır. Yani fantezi faaliyeti, içgüdünün doğrudan ifadesi olabileceği gibi içgüdüsel işleyişin yarattığı kaygıya karşı bir savunma olarak da kullanılabilir.

Kısaca özetlemek gerekirse Klein'a göre bilindışı fantezi faaliyeti dış dünyada yer alan güncel olaylara sızar ve bunlara anlamını verir (Klein, 1952). Bir başka şekilde söylersek güncel ilişkiler daima iç dünyada yer alan bilindışı fantastik ilişkiler çerçevesinde değerlendirilir, duygusal olarak yorumlanır.

Bu anlayışın içerimlerinden biri de çocuğun daha başlangıçtan itibaren gerçekliğe dönük olduğu, gerçeklikteki anne ile ilişki içinde olduğudur. Oysa Freud'a göre çocuk ancak dürtüsel engellenmelerden sonra gerçekliğe dönüyordu.

Klein'a göre bebek içgüdüsel olarak onu bekleyen anneden haberdar olarak dünyaya gelir. Bebek kendi iç dünyasındaki ölüm içgüdüsüyle, yıkıcılıkla baş etmek için saldırganlığının bir bölümünü dış dünyadaki anneye yansıtır. Böylelikle dış dünyayı (ve anneyi) iyi ve kötü nesnelere bölünmüş olarak algılar. Erotik itkiler sebebiyle "iyi" nesne olarak, yardımcı nesne olarak algıladığı anneye sevgi yatırırken "kötü" nesneye saldırganlık yatırır. Bir başka deyişle çocuğun dünyayı kesin hatlarla bölerek "iyi" ve "kötü" şeklinde algılaması kendi içgüdüsel yapılanmasından gelir (Klein, 1952b).

Bu tipte yansıtmalar çocuğun daha ilk yılda geliştirdiği Oidipal figürlerin temelinde yer alır. Çocuk kendi içgüdüsel dürtülerini ve bunlarla ilgili oldukça ilkel ve sert, kesin hatlı nesne imajlarını yeniden içselleştirerek erken bir çağda katı bir üstben oluşturmaya başlar. Çocuk kendi iç dünyasındaki nesnelerin sertliği, cezalandırıcılığı, acımasızlığı çerçevesinde algıladığı, kendi iç dünyası sayesinde duygusal olarak yorumladığı bir dünyada yaşar. Bu acımasız, cezalandırıcı dünyada kısmi nesneler, oral terimlerle ifade edilmiş öfke uyandıran sadistik cinsel birleşmeler, iyi meme, kötü meme, penis vs. kaotik ve fantastik bir süreç arz ederler. Bu fantezi dünyası dış dünyaya yansıtılmış içgüdülerden hareketle oluşmuştur. Yani dış dünya çocuğun doğuştan getirdiği saldırganlık oranında ürkütücü bir görünüm almıştır.

Klein'a göre "kısmi nesne ilişkisi" çift-değerlilik (ambivalans) öncesi bir dönemi belirler. Yani nesnelerin bütünsel olarak değil, iyi ve kötü nesneler halinde bölünerek yaşantılandığı dönemi. Kısmi iyi nesne ilişkisi libidinal olarak duygu yorumunu kazanırken kötü nesne ilişkisi saldırgan bir duygu yorumu alır. Oysa bütünsel nesne ilişkisine geçildiğinde libidonun ve saldırganlığın yöneldiği nesne bütünsellik içinde çift-değerli olarak yaşantılanır. Bütünsel nesne iyi ve kötü aşırılıklardan arınmış ve gerçeğe yakın bir içsel temsilci iken kısmi nesneler henüz yansızlaşmamış, çift-değerlilik kazanmamış ayrı içgüdüsel dürtülerin; libido ve saldırganlığın ilkel yapısı oranında abartılı ve gerçek dışı figürler sunar.

Bu noktada içgüdüsel yapıların doğuştan getirdiği içsel nesnelerin dış dünyadaki deneyim sürecinde çeşitli yansıtma ve içselleştirmelerle dönüşüme uğrayıp olgunlaştığını ve giderek çift-değerli bir karakter kazandığını belirtmek yanlış olmaz.

Demek ki Klein açısından çift-değerlilik önem kazanmaktadır. Çift-değerlilik son tahlilde iki temel içgüdü arasındaki çelişkinin sonucudur. Klein Oidipus kompleksini de bu çerçevede ele alır. Erkek çocuğun babası ile rekabetten ve annesine yönelik ensest arzularından vazgeçmesi yalnızca paranoid bir tarzda (yani kendi saldırganlığını babasına yansıtarak) geliştirdiği hadım edilme korkusundan kaynaklanmaz. Babasına karşı nefreti ve kıskançlığı bütünsel olarak algıladığı bir sevgi nesnesi olan babası ile çeliştiği için, bir çift-değerlilik yarattığı için; kısaca babasıyla iyi ilişkisini korumak için Oidipal uğraşılarından vazgeçer (Klein, 1945).

Dolayısıyla Klein'a göre suçluluk duyguları ve vicdan, cezalandırılma korkularından türemez. Saldırganlığın yöneldiği nesnenin aynı zamanda sevgi nesnesi olmasından türer. Yani çift-değerlilik insanın ulaştığı en yüksek düzeydir.

Üstelik yukarıda da belirttiğim gibi Klein Oidipal çatışmaları (her ne kadar oral terimlerle ifade edilmiş de olsa) bir bakıma yaşamın daha ilk yılına yerleştirir. Dolayısıyla üstben oluşumu katı ilkel üstben şeklinde yaşamın ilk dönemlerine alınmıştır. Bu üstben oluşumu daha sonraki yazarlar tarafından üstbenin öncüllerinden biri olarak kabul edilecektir. Saldırganlığın henüz yansızlaşmamış, ilkel özellikler taşıdığı bu dönemde içselleştirilen üstben öncülü çocuğun kendi saldırganlığı oranında ilkel, cezalandırıcı özellikler taşır.

Çocuğun yansızlaşmamış, ilkel içgüdüsel yaşamından kaynaklanan fantezi dünyası onu "paranoid-şizoid konum"a yerleştirir. Kısmi nesne ilişkilerinin egemen olduğu bu konum yaşamın hemen başlarındaki nesne ilişkilerini gösterir. Klein "paranoid-şizoid konum" kavramını geliştirirken eserlerine gene bu dizi içinde yer vereceğimiz Fairbairn'in çalışmalarından da etkilenmiştir.

Klein'a göre "erken ben" henüz sentez ve bütünleştirme yeteneğinde değildir. İç dünya parçalanmış, kopuk fanteziler halinde yaşanmakta, bütünlük arz etmemektedir (Klein, 1946). Paranoid kaygı çocuğun dış dünyaya yansıttığı saldırganlıktan kaynaklanır. "Erken ben", "ben"i ve içerdiği kısmi iyi nesneleri ölüm içgüdüsünden korumak için yansıtma yapmaktadır. Yani temel amaç Freud'un da öngördüğü gibi ölüm içgüdüsünden kurtulmaktır. Bu konumdaki iki temel savunma mekanizması "bölme" (splitting) ve yansıtmalı özdeşleşmedir (projective identification).

Bölme, çocuk tarafından gene iyi içsel nesneleri kötülerden arındırmak için kullanılır. Böylece her türlü kötülükten arınmış kısmi iyi nesneler ve hiçbir iyilik taşımayan, tamamen kötü, sadistik nesneler iç dünyayı doldurur.

Yansıtmalı özdeşleşme "erken ben"in kullandığı ilkel savunma mekanizmalarının en önemlilerinden biridir. Burada ben, saldırgan parçalarından birini, üzerinde kontrol sağlamak ve egemenlik kurmak için nesneye yansıtır ki paranoid zulmedilme kaygısı da buradan türer.

Klein gene yaşamın ilk yılına, ama daha geç bir döneme ise "depresif konum"u yerleştirir. Bu, nesnenin bütünleştiği dönemdir. Çocuk bu aşamada nesnenin bölünmüş parçalarını bütünleştirir ve yalnızca bir nesne olduğunu deneyimler. Saldırgan ve paranoid duygular beslenen anne, sevilen anne ile bir ve aynı şeydir. Böylece nesne aşırı iyi ve aşırı kötü yönlerinden arınıp daha gerçekçi bir tanıma kavuşurken saldırganlığın sevilen nesneyi tahrip etmesinden kaynaklanan depresif kaygı duruma egemen olur. Suçluluk duyguları ortaya çıkar. Tasalanma da sevginin bir belirtisidir. Keza onarma çabaları da sevginin bir sonucudur. Onarma çabalarının yeterliliği karşısında duyulan şüphe her türlü yüceltmenin ve "ben" gelişiminin temelinde yer alır (Klein, 1948).

Haset ve Şükran, Klein'ın en önemli yazılarından biridir. Bilindiği kadarıyla üç kez kaleme alınmış olan bu yazı insandaki iyi ve kötünün mücadelesini soyut bir metapsikolojiden hareketle değil, karmaşık içsel deneyimlere yakın bir noktadan ele almak bakımından da psikanaliz tarihinde önemli bir yer tutar. Haset ve Şükran, her ne kadar Klein'ın bazı kuramsal kavramlarını sergilemek bakımından yetersizse de insan hakkındaki genel kavrayışını dile getirmek açısından son derece yetkindir.

Dizimizde psikanaliz tarihinin tartışmasız ikinci büyük ismi olan Klein'ın eserlerine ileride daha ayrıcalıklı bir yer vermeye hazırlanıyoruz.

Kaynaklar

Freud, S. (1923), "The Ego and the Id", Standard Edition, 19, Londra, Hogarth Press, 1961: 3-66.

Hinshelwood, R.D. (1991), A Dictionary of Kleinian Thought, Free Association Books, Londra, 1991: 330-334.

Klein, M. (1945), "The Oedipus Complex in the Light of Early Anxieties", Contributions to Psychoanalysis içinde, New York, McGraw Hill, 1964.

—— (1946), "Notes on Some Schizoid Mechanisms", Envy and Gratitude and Other Works içinde, Hogarth Press, 1987: 1-24.

(1948), "On the Theory of Anxiety and Guilt", Envy and Gratitude... içinde: 25-47.

—— (1952), "The Origins of Transference", Envy and Gratitude... içinde: 48-56.

—— (1952b), "The Mutual Influences in the Development of Ego and Id", Envy and Gratitude... içinde: 57-60.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova