ISBN13 978-975-342-065-5
13x19,5 cm, 216 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

"İçeriye Bir Bakış", s. 13-27

Erkeklerin kadınlara yönelttiği cinsel şiddeti konu alan bu kitap, araştırma asistanım Joseph Marolla ile birlikte insanı sık sık vazgeçme noktasına kadar getiren, bazen ürküten ama sonuçta oldukça derinden etkileyen birkaç yıl boyunca, yarı-açık ve kapalı erkek cezaevlerinde 114 mahkûm tecavüzcü ve 75 diğer grup suçluyla gerçekleştirdiğimiz görüşmelerin bir sonucudur. Bu erkeklerle ilgili araştırmayı sürdürürken çalışmamı öğrenciler, akademisyenler, feministler, tecavüzden kurtulanlar, değişik mezheplerin temsilcileri gibi gruplara, medyaya, ve halka sunma şansım oldu. İzleyiciler bana hep böyle bir projeyi gerçekleştirmeme yol açan dürtünün ne olduğunu ve bir kadın olarak her gün cezaevine kapanıp kadınlara karşı tecavüz, cinayet ve diğer suçlardan mahkûm olmuş erkeklerle yüz yüze konuşmanın benim için nasıl bir deneyim olduğunu sordular. Araştırmanın nasıl ve neden yapıldığına duyulan merak, araştırma bulgularına gösterilen ilgiden daha fazla olduğu için, sanırım bu sorular üzerine düşünerek başlamak yerinde olacak. Cezaevlerine kendi istekleri dışında kapatılmış insanlar üzerine yürütülen bir araştırma, diğer pek çok araştırma grubunda karşınıza çıkmayabilecek, pratik engeller, ahlaki çıkmazlar ve yönteme ilişkin sorunlar gibi zorluklar da içermektedir. Bu nedenle önce projeyi yürütürken karşılaştığımız çarpıcı sorunların birkaçından söz etmek istiyorum.

Bilimlerde Erkek-merkezci Önyargı

1960'ların sonunda Amerika'da yüksek öğrenimde ikinci dalga feminizm ile birlikte yükselen kadınların kurtuluşu hareketinin etkileri hissedilmeye başlandı. Geleneksel disiplinlerin programlarında o güne kadar kadınlara ait ve kadınları ilgilendiren ya da kadın-merkezli bilginin ne kadar eksik olduğunun farkına varılması, üniversite ve kolejlerdeki kadın akademisyenlerin sayısının yavaş yavaş artmasıyla (maaşları erkeklerden düşük olsa da) mümkün oldu. Bir anlamda bu yoksaymalara bir karşılık olarak, kadınların kendi deneyimlerini ve bakış açılarını temel alarak geliştirdikleri yenilikçi dersler yeni bir akademik alanın ortaya çıkmasına sebep oldu – disiplinlerarası kadın araştırmaları. Şüphesiz, yüksek öğrenimde kadın araştırmalarının yer alması için gösterilen çabalar kendilerini bu konuya adamış ilk kadın araştırmacıların, kadınların deneyimlerinin önemini, katkısını ve sorunlarını gözardı eden ya da yoksayan bilginin bütününe yabancılaşmaları ile başlamıştır.

Başlangıçta atılan ufak adımlardan sonra bugün artık güzel sanatlarda, insan bilimlerinde, doğal ve toplumsal bilimlerde kadınlarla ilgili yeni bilgi hızla gelişmekte; bazı disiplinlerde dönüşüm diğerlerine göre daha başarılı görünmekle birlikte,(1) bilimsel feminist bilginin etkisi sadece üniversite programlarında değil, genel anlamda bilginin kendisinde gözlenmektedir. Toplumsal bilimlerde feminist eleştiri özünde birkaç temel varsayımdan hareket etmektedir.(2) Kadınlarla erkeklerin fiziksel olmasa bile olgusal olarak ayrı dünyalarda yaşadıklarını biliyoruz. Bu da toplumsal gerçekliğin kurgulanmasında önemli toplumsal cinsiyet farklılıkları olduğu anlamına gelir. Dünyadaki ve dünyaya dair deneyimlerimiz birbirine benzemediği için, dünyalarımızın bize ifade ettiği anlam da farklıdır.(3) Erkeklerin kadınlara göre daha güçlü olmaları bilginin ya da bilimin beyaz, ayrıcalıklı ve erkek öncelikli bir dünyaya göre geliştirilmesi sonucunu getirmiş ve bu da ideolojik olarak, erkeğe ait olanın (bu dünyada) karşılaştırma ve yargılarımızın tek ölçütü olduğu varsayımı ile desteklenmiştir.(4) Bu sebeple, bilimin objektif olduğu iddia edilse bile, bilginin büyük bir bölümü ataerkil ideolojinin inançlarını yansıtmaktadır. Feministler bu "evrensel" erkek doğrularının kadınlar için en iyimser bakışla hiçbir anlam taşımadığını, en kötümser bakışla ise yabancılaştırıcı ve ezici olduğunu ileri sürerler. Geçmişteki yoksaymaları ve çarpıklıkları düzeltmek amacıyla kadınların dünyalarını anlamaya yönelen ilk bilimsel feminist araştırmalarda toplumsal cinsiyet bir değişken olarak yer almamış; kadınlar yabancılaştırıcı, sömürücü olmayan ve özünde özgürleşmelerinin hedeflendiği araştırmaların merkezine koyulmuşlardır. Feminist araştırmanın iddiası kadınlarla ilgili bilgi eksikliklerini gidermenin ötesinde, dünyada daha bütünsel bir toplumsal cinsiyet anlayışına katkıda bulunmak amacıyla, kadınların deneyimlerini ve bakış açılarını dönüştürecek ya da gerekirse baştan oluşturacak yeni paradigmalar kurmaya dek uzanır.

Erkeklerin Dünyasında Feminist Araştırmanın Gerekliliği

Bu yeni ve entelektüel açıdan heyecan verici bilginin kadınların dünyası üzerindeki etkisi ne kadar vurgulansa yeridir. Ama ben feminist araştırmacıların önemli bir başka alanı ihmal ettikleri kanısındayım; bu da erkeklerin dünyasının eleştirel olarak araştırılmasıdır.(5) Bu konuya eğilmek için önemli sebepler vardır. Eğer erkekler delillerin de işaret ettiği gibi kadınları önemsemeyen ya da hesaba katmayan bir ideoloji ile üstünlük sağlıyor ve kendi toplumsal kurgularını gerçekliğin kendisi olarak görüyorlarsa, o zaman bilgiyi ve sonuçta ataerkil toplumu dönüştürebilmek için bu gerçekliği sorgulamamız ve gereğinde istenmediğimiz yerlere de burnumuzu sokmamız gerekir. Gerçekten de, hâkim ideoloji fikri, erkeklerin ayrıcalıklı konumları ile dünyayı çarpık bir biçimde algılayıp anladıklarını ileri sürer. Kadınların ikincil konumlarını ortaya koyma gereğini azalmayan bir sorumluluk duygusu ile sürekli olarak taşımakla birlikte, sadece kadınların yaşam ve deneyimlerinden hareketle ataerkillik gerçeğini açıklayamayız diye düşünüyorum.

1970'lerde bir militan olarak yer aldığım kadın hareketi içinde, kadınların cinsel olarak kurbanlaştırılmalarına duyulan feminist öfkeden oldukça etkilendim. Zararlı kalıpyargılardan kaçınmak ve tecavüzden kurtulanlara yardımcı olacak bir yapıyı kurabilmek için(6), tecavüze uğramış kadınların travmalarının ve deneyimlerinin incelenmesi gerekiyordu. 1970'lerin sonunda feminist araştırmacılar bu görevi büyük bir şevkle üstlendiler. Bu yeni farkına varış ile birlikte tecavüz kurbanlarının yaşadıkları psikolojik, tıbbi, hukuki sorunlar ve tecavüz efsaneleri üzerine araştırmaların bir an önce başlatılması gerekiyordu (bkz. örn; Burgess ve Holmstrom 1974; Holmstrom ve Burgess 1978b). Bu dönem aynı zamanda tecavüz üzerine yazılmış ve sonradan büyük yankı uyandıracak birkaç teorik feminist çalışmanın yayımlanmasına da sahne olacaktı.(7) Cinsel şiddet, kadınların ikincil konumlarının kökeni ve bu ikincilliğin sürekliliğini araştıran radikal feminist teorinin merkezine yerleşti. Feminist yaklaşım tecavüz literatüründe giderek varlığını daha çok hissettiriyordu ama cinsel şiddet kullanan erkekler üzerine araştırma yapılmasının gerekliliği ihmal edilmekteydi. Bunun sonucunda, tecavüz araştırmaları erkeklerin ve psikiyatri mesleğinin tekelinde bir araştırma alanı olma özelliğini sürdürmekteydi. Beni, daha çok kadınların tecavüz deneyimleri ile ilgilenen feminist eğilimin bugün geçerli olan varsayımı, cinsel şiddet kişisel, kişiliğe ait bir hastalığın sonucudur varsayımını sorgulayamamış olması ilgilendirmekte (bu noktanın ayrıntılı tartışması için, bkz. 2. Bölüm); sosyoloji alanından geliyor olmam bu açıklamayı şüpheyle karşılamama yol açmaktaydı. Dikkatleri kurbanlaştırılmış kadınlar üzerine yoğunlaştırmak, cinsel şiddet içeren erkek dünyası için yeterli bir tehdit de oluşturmamaktadır çünkü erkek cinsel şiddetinin ipucu kadınlarda değildir. Gerçek şu ki; konuyu kadınlar üzerine yoğunlaştırmak, kurbanı suçlamaya ve tecavüzün erkeklerin sorunu olmaktan çok kadınların sorunu olarak algılanmasına yol açabilir. Kadınlar cinsel şiddet kullanan erkeklerle aynı gerçeği paylaşmadıkları için kendilerine tecavüz eden erkeklerin dürtülerini ve gerekçelerini açıklayamazlar. Böyle bir içgörü ancak tecavüz eden erkeklerin toplumsal kurgularına müdahale etmekle ve bu kurguyu eleştirel gözle incelemekle elde edilebilir.

Bu kaygı, bir sosyolog olarak aldığım eğitim ve bir kadın olarak kişisel deneyimlerim bana, benimkinden farklı olan erkeklerin dünyasını biçimlendiren anlamları kavrayabilmek için, cinsel şiddet kullanan erkekler üzerine araştırma yapma dürtüsü verdi. Gerçekten, cinsler arasındaki bu güç denksizliği erkeklere kadınların dünyasını görmezden gelme hakkını tanırken, kadınların ikincil konumu bizleri erkeklerin dünyasını daha dikkatle izlemeye zorlar. Tecavüzcüler kadınlara yönelik şiddetin ve alçaltıcı eylemlerin tek failleri değildir fakat bu tür eylemler dizisindeki uç konumlarıyla cinsel şiddet uygulayan kültürümüz hakkında bize önemli bilgiler sağlamaktadırlar. Bu kitabın amacı da, cinsel şiddeti tecavüzcünün bakış açısından anlamaya çalışmak –dışarıdakilere içeriden bir görüş aktarmak– olacaktır.

1975'te ABD'de 94-63 sayılı federal yasa, Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü bünyesinde bir Tecavüzü Önlemek ve Denetlemek İçin Ulusal Merkez (NCPCR) kurdu. Bu merkez, çocuklarla yetişkinlere yönelik tecavüz ve cinsel taciz alanlarında araştırmalara kaynak yaratmak ve toplumu eğitmekle görevlendirilmişti.(8) Bu olay kadınlar için önemliydi, çünkü böylece tecavüzün ciddi bir sorun olduğu resmi düzeyde tanınmış ve aynı zamanda tecavüz-bağlantılı araştırmalar için de kaynak yaratılmış oluyordu. 1979'da Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü'ne erkek cezaevlerinde yüz yüze görüşmeler yapmak üzere maddi destek alabilmek için başvurdum. Cinsel şiddet taşıyan erkek dünyasına ulaşabilmek için tecavüzcü erkeklerle, yani bu işin uzmanlarıyla doğrudan ve deneysel bir ilişki içine girmek gerektiğine inanıyordum (bugün de inanıyorum). Kamuoyu araştırmaları ve resmi kaynakların istatistik verileri cezaevlerindeki erkeklerle bire bir gerçekleştirilecek gözlem ve konuşmalar sonunda elde edilebilecek bilginin kapsam ve derinliğine ulaşamazdı. Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü araştırmayı desteklemeyi kabul etti. 89 sayfalık kısmen açık uçlu soru formuyla, 114 mahkûm tecavüzcü ve karşılaştırma amacıyla 75 diğer grup suçlu ile toplam yaklaşık 700 saatlik görüşme yapıldı, 15 000 sayfalık veri toplandı. Araştırmanın bütçesi onaylanmadan önce bir dizi can sıkıcı problemin çözülmesi gerekiyordu. Bunlar arasında kadınlara karşı suç işlemiş erkeklerin bir kadınla ya da tersine bir kadının tecavüzcü erkeklerle konuşup konuşamayacağı önemliydi. Diğer konular genel olarak ilişkiler, işbirliği, kişilerin korunmaları ve görüşmelerde elde edilen bilginin doğruluğu ile ilgiliydi. Bu konuları ele almadan önce bu araştırma için neden hapishanedeki tutuklu tecavüzcülerin seçildiğini ve bu seçimin dayattığı sınırlamaları açıklamamız gerekiyor.

Doğru Hedef Tutuklu Tecavüzcüler mi?

Tecavüzcüler üzerine yapılan araştırmalar, hem tecavüz eden erkek nüfusun boyutunu ve niteliklerini kesin olarak belirleme açısından zorlanmakta, hem de cinsel şiddet kullanan erkeklerin temsili bir örneklemini oluşturmada karşılaşılan sınırlamalar nedeniyle engellenmektedir. Bu sorunun birkaç nedeni vardır. Birincisi; tecavüz kayıtlara en az geçen ağır suçların başında gelmektedir. Çoğu araştırma tahminine göre tecavüz ve tecavüze teşebbüs olaylarının yalnız %25 ile %50'si polise intikal etmektedir (Federal Soruşturma Bürosu, 1972; Yasaların Uygulanmasına Yardımcı Büro, 1974). Tecavüz eden erkeklerin önemli bir bölümü hiçbir aşamada adalet sistemine girmezler ve buna bağlı olarak yakalanmamış bu grubun özellikleri kesin olarak saptanamaz. Kurbanlaştırma araştırmaları kadınların tecavüzü ihbar etme eğilimi göstermelerine yol açan faktörleri anlamamızı sağlar. Kadınlar tarafından yürütülen Seattle Tecavüz Yardım Birimi'nin yaptığı bir araştırma, ilişkiye geçilen 246 kurbandan 100'ünün tecavüzlerini polise bildirmediğini ortaya koymuştur (Williams 1984). İncelemeler kadınların daha çok bir yabancının umumi bir yerde aniden ve şiddetli saldırısı ile karşı karşıya kaldıkları ya da zorla eve giren birinin, tecavüzle birlikte silah kullandığı ve yaralama ile sonuçlanan saldırılar gibi "klasik" tecavüz olarak tanımladıkları saldırıları polise bildirdiklerini ortaya koymaktadır. Tecavüzcünün kendisinden intikam alacağı, kendisine inanılmayacağı ya da duruşmada rezil olacağı korkusu, kendini suçlama ya da arkadaşlarını ve ailesini koruma isteği gibi çeşitli sebeplerden dolayı, birbirini tanıyanlar, arkadaşlar ya da akrabalar arasında, birlikte çıkma gibi toplumsal durumlarda ve kurbanı zorlamak için doğrudan şiddet yerine sözlü tehdit kullanıldığında tecavüz olayları bildirilmemektedir.

Ayrıca, bir dizi toplumsal ve hukuki sebep yüzünden tecavüz olaylarındaki mahkûmiyet oranları diğer ağır suçlara oranla düşüktür. Örneğin Seattle ve Kansas Eyalet polisine intikal eden 635 tecavüz şikâyetinin yalnızca 167'sinde sanıklar hakkında hukuki işlem yapıldı. Bu sanıklardan yalnız 45'i aleyhinde savcı tecavüz ya da tecavüze teşebbüs nedeniyle dava açtı, 32 dava mahkemeye gitti ve yalnızca 10 sanık –%2'den az– tecavüz ya da tecavüze teşebbüs suçundan hüküm giydi (Yasaların Uygulanmasına Yardımcı Büro, 1978). Geçtiğimiz on yıl içinde mahkûmiyetler artmış olabilir; ancak bu araştırmadaki hükümlüler yargılandıkları sırada eğilim, çok az tecavüzcünün yargılanması yönündeydi. Hüküm giyme ve tutuklanma ile ilgili kararlarda ceza hukuk sistemimizde zaten tipik olarak var olan ırk ve sınıf farklılıklarına ek olarak, "gerçek" tecavüzü neyin oluşturduğu konusundaki yanlı tutumlar, mahkûmiyet için delil olarak kurbanın karşı koymuş olmasını şart koşan eyalet kanunları ve kurbana mahkemede uygulanan aşağılama taktikleri gibi nedenlerle, tecavüzle suçlanan kişilerden açıkça şiddet ve/veya silah kullananlarla yanı sıra ek suçlar işleyenler, bu profile uymayanlara oranla daha büyük bir ihtimalle hapse gönderilirler. Hapishanelerdeki tecavüzcüler bu nedenle daha çok yabancılara tecavüz etmiş, silah kullanmış, kurbanlarını fiziksel olarak yaralamış ve tecavüzün yanı sıra başka suçlar da işlemiş kişilerdir. Bu kişiler ayrıca çoğunlukla iyi eğitim almamış, ekonomik durumu iyi olmayan, azınlık gruplarının üyeleridir.

İdeal bir araştırma modeli, muhtemelen büyük bir grup olan ve hapishanelerdeki tecavüzcü profiline tam olarak uymayan, yakalanmamış tecavüzcülerin bir bölümü ile yapılacak görüşmeleri de içermelidir. Birkaç araştırmacı bu nüfusu incelemek üzere cinsel şiddet kullanan üniversite öğrencisi erkeklerin davranış ve özelliklerini tanımlama ve ölçmeye yönelik anonim anketler uyguladı. Bu yöntemle elde edilen bilginin önemini gözardı etmesek de, yakalanmamış tecavüzcülerle ilgili bilginin ancak işledikleri suçlar üzerine yapılan uzun görüşmeler sonunda elde edilebileceğini düşünüyorum. Büyük bir tecavüzcü grubuna ulaşılabilse bile, bu tür bir araştırmanın tehlikeleri ve ahlaki çıkmazları çok büyük olabilir. Son çözümlemede araştırmacı tecavüze aktif olarak karışan erkeğin kimliğini koruyarak suç ortağı olacaktır. Gerçekçi tek alternatif hapsedilmiş hükümlü tecavüzcüleri araştırmaktır; ancak, söz konusu grupla, tecavüz edip yakalanmayan ve/veya hapse girmeyen erkekler arasındaki farklar nedeniyle elde edilen araştırma bulgularının çarpıtılabileceğini unutmamak gerekir.

Ancak, başka bir anlamda, tutuklu tecavüzcüler bu kitapta ele alınan fikirlerin araştırılabileceği en iyi grup olabilir. Patoloji ya da hastalığın tecavüze sebep olduğunu varsayan psikiyatrik modelin tersine burada izlenen feminist/sosyo-kültürel model ataerkil toplumlarda cinsel şiddet eğiliminin toplumsal cinsiyetler arasındaki güç dengesizliğinden kaynaklandığını ileri sürer (Bu modelin tartışması için bkz. 2. Bölüm). Tecavüz eden ve hapishanede olan erkeklerin tümü çoğunlukla psikiyatrik modele, çok azı da feminist/sosyo-kültürel modele uyarlar. Bu sayede bu karşıt açıklamaları sınamak da mümkün olacaktır.

Bu araştırma gerçekleştirildiği sırada, tutuklanan ve hapsedilen tecavüzcülerin ulusal profili belli değildi.(9) Dolayısıyla, ideal olarak bir örneklemin ne ölçüde tipik olduğunu belirlemek gerekirken, araştırmanın yapıldığı güneydoğu eyaletlerinde hapsedilen tecavüzcülerin ülke genelinde hapiste olan tecavüzcülere olan benzerliğini belirleyebilmek mümkün olmadı. Diğer araştırmacılar da aynı soruna parmak basmakta, hapishane nüfusundan seçilen tecavüzcülerin iyi eğitimli olmadıkları ve düşük statülü işlerden geldikleri sonucuna varmaktadırlar (Dietz, 1978).

Görüşülen 114 tutuklu tecavüzcü ve 75 diğer grup suçluyla ilgili özelliklerin ayrıntılı tarifi 3. Bölüm'de yer almaktadır. Kısaca söylemek gerekirse, tahmin edildiği gibi tecavüzcüler iyi eğitimli değillerdi ve hapishaneye girmeden önce düşük statülü işlerde çalışmaktaydılar. Çoğunluğu birden fazla suçtan hüküm giymiş suçluların %11'i birinci ya da ikinci derece cinayetten 10 yıl ile 7 müebbet + 380 yıl arasında değişen cezalara çarptırılmışlardı. Örneklemdeki tecavüzcülerin %46'sı beyaz, %54'ü siyahtı ve çoğunluğu görüşme sırasında 35 yaşın altında olan gençlerden oluşuyordu.

Projeye katılan herkes gönüllü idi ve araştırmada yer alan yedi hapishanedeki bütün mahkûmlara gönderilen mektuplara verilen yanıtlarla seçildi. Araştırmanın gönüllülere dayandırılmasını zorunlu kılan ahlaki sınırlamalar olmasa, erkeklerin rasgele seçilmelerinin tercih edileceği çok açıktır. Nitekim gönüllülerin sık sık, tanımlanan ortalama grup üyelerinden farklı özelliklerinin olduğu görülüyor. Örneğin bu eyaletteki bütün suçlu profili ile karşılaştırıldığında, gönüllü erkeklerin gerçekte olduğundan daha yüksek bir oranda beyaz, görece iyi eğitimli (araştırma sırasında) ve ortalama mahkûmlardan biraz daha genç oldukları görüldü. Gönüllülerle çalışmanın olumlu tarafı ise, hapishanedeki psikolog ve psikiyatr kadrosu tarafından yürütülen araştırmaların çoğunda varolan temel yöntem sorununun ortadan kalkması oldu. Terapistler kendi hastalarını araştırma konusu olarak kullanma eğiliminde olduklarından (örn., bkz. Groth, 1979) araştırmalarına yalnızca danışmanlık isteyen ve davranışlarına duygusal ve psikolojik bir problemin sebep olduğuna inanan erkekler katılır. Buna karşılık hapishanedeki gönüllülerin büyük bir bölümü kendini ne tecavüzcü ne de duygusal bozukluğu olan kişiler olarak tanımladı. Bu kitap bu ayırımın önemini de ortaya koyacaktır.

Kalıcı İzlenimler: Bir Kadının Erkekler Hapishanesindeki Hayata Bakışı

Hapishane ortamını tanımayan pek çok okur için kapıların büyük bir gürültüyle kapanmasından sonra yaşanan deneyimlerin şokunu tarif etmeye kelimeler yetmez. Erkek hapishaneleri, kasvetli, katı, can sıkıcı, hem kalabalık hem de boş mekânlardır.(10) Erkek mahkûmlarla ilgili bilinen kalıpyargılar genelde abartılı, çeşitli hapishanelerdeki koşullar da birbirinden farklı olmakla birlikte, göründüğü kadarıyla hapishane kültürü, kurtuluşlarının sürekli gözü açık davranmalarına ve sert görünmelerine bağlı olduğuna inanan, sıkılan, korkmuş, kızgın ve yalnız erkekler yaratır. Hapishanelerde geleneksel erkek rolü, en azından dışarıdan bakıldığında, abartılmaktadır. Erkeklik fiziksel güç ve saldırganlık yoluyla gerçeklenir. Erkeklerden beklenen ve kabul edilebilecek olan, öfke türü ifadelerdir, başkalarına gösterilen duygusal yakınlık ve ilgi ise tehlikeli sayılır.(11) Geleneksel anlamda kadınca addedilen hiçbir özellik ya da davranışa itibar edilmez ve kaçınılır. Tutuklu erkekler diğer tutuklular dahil olmak üzere kimseye güvenmez, kişisel ve duygusal olarak önemli buldukları konularda kendi aralarında konuşmazlar. Duygusallık hapishanede zayıflık olarak yorumlanır ve zayıflık da kolayca yaralanabilmek anlamına geldiği için duygular gizli tutulur. Kendine saklanan kişisel bir bilgi istense de o kişiye zarar verecek biçimde kullanılamaz. Erkek hapishanelerinde, güvenilen bir insana inanmak anlamında arkadaşlık, kardeşler arasında bile yok gibidir. Duygusal yakınlığın olmayışı genel olarak erkeklerarası ilişkilerin bir özelliği olmakla birlikte, hapishanedeki erkeklerin, dışarıdakilerden farklı olarak kadınlarla da ilişkileri yoktur. Gerçekten de, erkek hapishaneleri oldukça yalnız ve umutsuz yerlerdir.

Hapishaneye gittiğim ilk gün avludaki erkeklerin, hapishane avlusunda bir kadın görmek sıradışı bir olay olduğu halde bana bakmadıklarını görünce, birden özel bir ortamda bulunduğumu fark ettim. Daha doğrusu kimse benimle ya da bir başkasıyla göz göze gelmiyordu. Kısa zamanda anlaşıldı ki, avluda yürürken kışkırtma, provokasyon ya da tehdit olarak yorumlanabilecek imalı bir bakışla karşılaşmamak için bakmamayı ya da bakar görünmemeyi öğrenmek gerekiyordu. Bu erkeklerin yaptığı gibi başın, bakışların karşılaşmayacağı bir eğimle aşağı doğru eğildiği bir duruş edinmeyi öğrendim. Özel olarak da, görüştüğüm erkeklerden herhangi birini tanıdığımı belli etmeme konusunda çok dikkatliydim çünkü bu, bana duydukları güvene ve gizliliğe ihanet ettiğim şeklinde değerlendirilebilirdi. Aynı şekilde, görüştüğüm erkekler de avluda karşılaştığımızda beni tanımazdan geldiler. Örneğin genç bir erkek görüşmemiz sırasında, eğer benimle avluda diğer erkeklerle birlikteyken karşılaşırsa, laf atmak zorunda kalacağını ama yaptığının gerçekte bu anlama gelmeyeceğini bilmemi istedi. Arkadaşça davranmak, içine girdiğim erkek hapishanelerinin belirgin bir özelliği değildi kesinlikle.

Hapishane avluları soğuk ve kayıtsız yerlerdi fakat ben hiçbir zaman, çok nadiren Joe ile birlikte yanımızda bir görevli olmadan yürüdüğümüzde bile gerçekten korkmadım. Şüphesiz potansiyel bir tehlikenin her zaman için söz konusu olduğunun farkındaydım. Ancak duruma ayak uydurdum ve aylar süren günlük deneyimlerimizin ardından kendimi buradaki erkekler kadar rahat hissedebildim. Geçirdiğimiz bir seneden ve dolaştığımız 7 hapishaneden sonra bir gün yarı açık bir cezaevinde Joe ile birlikte görevlilerin değil mahkûmların yemek salonunda yemek yemeyi tercih ettik. Böyle bir hareketi ilk gün yapmamız düşünülemezdi.

Mahkûmların hapishane görevlilerine güvenmemeleri hiç şaşırtıcı değildi; fakat toplumsal ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanması için hapishanede görevli olan danışman ve terapistlere de güvenmiyor, onları yalnızca idareden bir şey istemek ve isteklerini iletmek için kullanıyorlardı. Hapishane içinde gerçek bir hasta-danışman ilişkisi kurulamaz çünkü terapistler dışarıda olduğu gibi hastalarına sadık profesyoneller değil, devletin memurlarıdırlar. Bu da en azından karşılıklı güveni zayıflatır. Mahkûmlar terapi sırasında verdikleri bilgilerin iyi davranıştan salıverilme söz konusu olduğunda kendilerine karşı kullanılabileceğine inanırlar. Herkesin asıl amacı dışarı çıkmak olduğu için, mahkûmlar danışman ve terapistlere daha çok duymak istediklerini söyleme eğilimindedirler. Bizimle görüşürken gönüllü olarak bilgi veren bir mahkûm, aynı bilgiyi danışmanına vermeyeceğini sık sık belirtirdi. Bu sebeple, hapishanedeki görevli personel tarafından yürütülen araştırmaların geçerliliği tartışılır.

Hapishane hayatının bu güvensiz ve şüpheci doğası acaba bu araştırma için bir avantaj olabilir miydi? Şüphesiz içerideki insanların da duyguları vardı. Ancak içeriden kimseye güvenemeyecekleri ya da güvenemedikleri için eğer hapishanedeki tekdüzeliği kırabilecekleri bir başka yolları yoksa ve söyleyeceklerinin gizli kalacağına inanırlarsa, hapishane dışından biriyle kişisel problemlerini tartışma fırsatına olumlu bakabilirlerdi. Fakat neden bir kadınla konuşsunlardı ki?

Tecavüzcülerle Birlikte

Tecavüzden tutuklanmış erkeklerin, bir kadının sorularını ne şekilde yanıtlayacakları konusunda şüpheleri olan Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü'ndeki bazı gözlemciler için asıl sorun benim kadın olmamdı. Güvenlik sorununa ek olarak Enstitü de ben de, bir kadının tecavüzcülerle işledikleri suçlar hakkında mahrem ve hassas ayrıntılar üzerine görüşürken ne tür yanıtlar alacağını merak ediyorduk. Kısaca ifade etmek gerekirse; tecavüzcüler bir kadınla konuşacaklar mıydı yoksa bir erkeğin arkadaşlığını mı tercih edeceklerdi?

Gerçekten de, araştırmacının cinsiyetinin görüşmeleri ne şekilde etkileyeceği önemli bir yöntem sorunudur. Araştırmanın yapıldığı sırada ise bu konuda yazılmış fazla bir şey yoktu. Bu belki de araştırma dünyasının, hâkim konumları ile cinslerinin (ve politikalarının) verileri etkileyebilmesi ihtimalini hiçbir zaman hesaba katmayan erkeklerin tekelinde olmasındandı. İşte tam da böylesi bir körlük bilimsel yöntemlerin hatasız olduğuna dair kabulün sorgulanması gereğini ortaya çıkarmaktadır. Bilimin feminist eleştirisinin temeli de bu gözleme dayanır. (Bkz. örn. Bleier, 1984; Harding, 1986; Harding ve O'Barr, 1987; ayrıca bkz. Feminizm ve bilim üzerine aşağıdaki özel sayılar: Hypatia, 2. Cilt, Bahar 1987 ve 3. Cilt, Güz 1988; ve Kadın Araştırmaları Uluslararası Forumu/Women Studies International Forum, Güz 1989.) Araştırmacının cinsiyetini söz konusu eden pek az literatür önemli olanın görüşmenin içeriği olduğunu ileri sürer. Tarafsız bir konu söz konusuysa görüşmeyi yapanın erkek ya da kadın olması çok fark etmemektedir. Fakat cinsel değerlendirmeler söz konusuysa ve özellikle görüşülenler erkekse, erkek görüşmeciler kadınlara göre daha az yanıt almaktadırlar. Aynı şekilde, hasta-danışman ilişkileri üzerine yapılan bir araştırma erkek danışmanların kadınlara göre hastanın kendini ve duygularını daha rahat ifade etmesini engellediklerini göstermektedir (literatür için bkz. Rumenik vd., 1977). Bu, erkeklerin herhangi birine duygularını ifade etmekte zorlandıkları halde (özellikle birlikte oldukları) kadınlara daha çok güvendiklerini ileri süren diğer kanıtlarla da tutarlıdır. Çünkü geleneksel erkek toplumsal cinsiyet rolü erkeklerarası duygusal yakınlığı reddeder.

Sınırlı sayıdaki yöntemsel literatüre dayanarak ve hapishanedeki erkekler geleneksel erkekliklerini özellikle sergileme eğilimi taşıdıklarından, tecavüzcülerin kadın görüşmecilerle daha açık konuşabileceğini tahmin edebiliriz. Bu projede elde ettiğimiz tecrübe bu tahmini destekler görünüyor. Joe da ben de tecavüzcülerle ilişki kurmayı başardık ve bilgi elde ettik ama bana gönüllü olarak daha çok kişisel bilgi aktarıldı ve görüşmelerim daha uzun sürdü. Bazı erkekler görüşmeyi bir kadınla görüşme koşuluyla kabul ettiler. Ne gariptir ki, araştırmanın konusu kadınlara karşı işlenmiş bir suç olduğu halde, bu erkekler bir kadınla görüşmeyi daha kolay ve daha doğal bulmuş görünüyorlardı.(12) Erkekler beni de merak ediyorlardı. Bazıları bir kadının hapishane ortamında gerçekleştirilen bir araştırmaya gönüllü olarak katılmasının ardındaki sebepleri anlamakta güçlük çektiler. Özel hayatımı, özellikle de evli olup olmadığımı öğrenmek istediler. Hapishanedeki erkeklerin sürekli bir "kız" arkadaş arayışı içinde olduklarını fark edince, takmaktan vazgeçtiğim nikâh yüzüğümü yeniden takmayı uygun buldum. Ne de olsa başka bir adamın mülkiyetinde olmak isteklerine "sınır" koyabilirdi. Benim Joe ile olan ilişkimi de merak ediyorlardı. Karşı cinslerden kişiler arasında mesleki bir ilişkinin olabileceği kavramına çoğu yabancıydı. Çünkü cinselliğin daima bu tür ilişkilerin bir parçası olduğuna ya da olması gerektiğine inanıyorlardı.

Tecavüzden ve diğer şiddet suçlarından tutuklanmış bir erkekle korunmaksızın saatlerce yalnız olarak görüşmek benim için de korkutucuydu. Özellikle projenin ilk günlerinde aldığım birkaç telefon ve tehdit mektubu ile pekişen genel bir endişe duygusu hissettim. Güvenlik amacıyla ev adresimi bölge telefon şirketi ile üniversite kayıtlarından, telefon numaramı da rehberden sildirdim. Fakat yine de risk olasılığını unutmamam gerekiyordu. Hapishaneye alıştıkça ve iyi veri toplama isteği araştırmanın itici gücü haline geldikçe, profesyonel kimliğimi kişisel kimliğimin önüne koymayı öğrendim.

Çok sık olmasa da, güvenliğimden endişe duyduğum birkaç görüşmem oldu. Gizlilik amacıyla bütün görüşmeler etrafımızdaki güvenlik sorumlularının duyma mesafelerinin dışında bir yerde, özel olarak gerçekleştiriliyordu. Bu deneyimlerin en tehlikelisi herhalde, tecavüz ve cinayet suçlarından tutuklanmış ve tecavüzün bir erkeğin hakkı olduğuna inanan genç bir erkekle yaptığım görüşmeydi. Kadınlar daima boyun eğmelidir, diye ısrar ediyordu. Görüşmemiz sırasında benim onun üzerine gidişime gözle görünür bir biçimde öfkelendi ve en sonunda masanın üzerinden üzerime doğru eğilerek bana basit bir seçim önerdi: Tecavüz etmesini mi yoksa öldürmesini mi tercih edecektim? Başka seçeneklerin olduğunu vurgulayarak, görüşmenin öznesi olmadığımı hatırlattım. Görüşme bittiğinde derin bir nefes alıp, rahatladığımı itiraf etmeliyim.

Notlar

(1) Doğal ve fiziksel bilimlerle ilgili tartışma için bkz. Harding (1986). İnsani ve toplumsal bilimlerle ilgili tartışma için bkz. Stacey ve Thorne (1985). Yukarı
(2) Bu konudaki genel bir tartışma için, bkz. Hooks (1981), Hull vd.(1982), Sherma ve Beck (1979), Smith (1974) ve Bach Zinn (1982). Yukarı
(3) Gerçekliğin toplumsal kurgulanmasındaki toplumsal cinsiyet farklılıkları ile ilgili ayrıntılı tartışma için bkz. Smith (1979). Yukarı
(4) Örneğin Carol Gilligan (1982), Piaget ve Kohlberg'i ahlaki gelişimin aşamaları üzerine yaptıkları araştırmada kızları dışarıda bıraktıkları için eleştirir. Carol Gilligan'ın Piaget ve Kohlberg üzerine yaptığı değerlendirme feminist akademisyenler arasındaki kavramsal ve yöntemsel tartışmaları başlatmıştır. Bkz. Kerber vd. (1986). Yukarı
(5) Erkekler ve erkeklik üzerine araştırmaların çoğu erkekler tarafından yapılmıştır. Örneğin bkz. Brod (1986), ve Pleck (1981). Yukarı
(6) Kitap boyunca tecavüz edilmiş kadınlara kurbanlar dedim, bugün tercih edilen terimse kurtulanlar'dır. Tartıştığım çerçevede kurbanlar bana daha uygun bir seçim olarak görünüyor. Ayrıca bütün kadınlar da kurtulamıyorlar. Yukarı
(7) Belli başlıları arasında Brownmiller (1975), Griffin (1971), Medea ve Thompson (1974) ve Russell (1975) sayılabilir. Yukarı
(8) NCPCR'nin tarihi için, bkz. Lystad (1985). Yukarı
(9) Tecavüzcülerin profilini geliştirirken, rasgele seçilmiş eyeletlerle ilişki kurarak hapisteki tecavüzcüler ile ilgili demografik veri toplamaya çalıştım. Fakat araştırmanın yapıldığı sırada çoğu eyalette bu tür bilginin bulunmadığını öğrenmek beni oldukça şaşırttı. Yukarı
(10) Hiçbir kadın hapishanesinde bulunmadığım için, bu hapishanelerle erkeklerin sahip olduğu imkânları karşılaştıramam. Yukarı
(11) Geleneksel erkek toplumsal cinsiyet rollerinin tartışması için, bkz. Pleck (1981). Yukarı
(12) Geriye dönüp baktığımda ırkın da bu araştırmanın kapsamına girdiğini görüyorum. Ne yazık ki, hapishaneler genel olarak toplumdaki ırkla ilgili gerginliğin yoğunlaştığı yerlerdir. Siyah erkeklerle beyaz erkekler arasındaki ilişkisizlik dikkat çekicidir. Siyah bir erkeğin ırkçı dünyadaki yaşam tecrübeleri ile gergin bir çevre içindeki günlük yaşamının beyaz görüşmecilerle ilişki kurmada ne gibi zorluklar yaratacağını bilmek mümkün değildir. Ama bu, siyah erkeklerin gönüllü olmalarını ya da bizimle işbirliği yapmalarını önlemedi ve katılımcıların %54'ten fazlasını oluşturan siyahlarla ilişki kurabilmemiz hiç de zor olmadı. Fakat inanıyorum ki, bu erkekler siyah bir görüşmeci ile daha rahat ve içten olurlardı. Bu özellikle beyaz kadınlara tecavüz etmiş siyah erkekler için geçerliydi. Kurbanları beyaz olduğu için, tecavüzleriyle ilgili olarak benimle konuşmanın kendilerine zor geldiğini söylediler - bu durumun bir beyaz kadını çok tedirgin edip öfkelendirebileceğini düşünüyorlardı. Onları kurbanların renginin suçlarını iyileştirmeyeceği ya da kötüleştirmeyeceği konusunda ikna etmeye çalıştım. Fakat gene de sıkıntıları görüşmeleri etkileyebiliyordu ve Joe'nun böyle durumlarda benden daha başarılı bir görüşmeci olduğu kanısındayım. Sonradan bu araştırma için ideal bileşimin siyah bir kadınla beyaz bir erkek araştırmacı olacağı sonucuna vardım. Yukarı

 


Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X