ISBN 975-342-127-3
13X19,5 cm, 168 s.
Yazar Hakkında
İçindekiler
Okuma Parçası
Eleştiriler Görüşler
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Üçüncü bölüm, "İçerinin de içerisindeki kadınlar", s. 29-40

• Kadınların dünyası... Seni, erkenden, yirmi bir yaşında militan feminizme götüren, bütün bu gençlik yılların boyunca gözlemlediğin ve yaşadığın biçimiyle kadınların dünyasından söz edelim biraz da. Bu dünyanın Kabiliye kültüründe, her ne kadar bu kültürün başka kültürlerden daha demokratik, daha açık olduğuna inanılırsa da, daha da kapalı ve katı olduğu söylenebilir mi?

Kabiliye kültürünün "açıklığı" efsanedir ve durmadan aynı şeyi tekrarlayıp kendimizi avutmaktan vazgeçmemiz gerekir. Ben, Berberiliğimi, dilimi, erkek ve kadın kahramanlarımı, mutfağımı, şarkıcılarımı, şairlerimi hep savundum, çünkü Cezayirli kimliğim aynı zamanda bu Kabiliyeli köklerden oluşuyor. Bunlardan vazgeçmek demek kendimi sakatlamak demek olur. Tersine ben bu köklerin –tek değil– ilave bir zenginlik kaynağı olduğunu düşünüyor ve tüm yüreğimle Berberi kültürel hareketine katılıyorum. Ama... Çünkü işin bir de aması var, ben aynı zamanda evrensel değerlere, güçlü bir devletin oynaması gereken role, Fransa'nın bize miras bıraktığı cumhuriyetçi modele de inandığım için, Kabiliye'nin büyük bölümü bugün iktidara ve yobazlığa karşı direnişin ileri karakolu olsa da, –tabloyu karmaşıklaştıran durum da budur– kendini başkalarına "karşı" tanımlayan bir bölgeciliği kabul etmem mümkün değil. İleride mutlaka bu konuda da konuşacağımız için, benim dünyamın kadınlarına dönelim.

Sana Kabiliye'de durumun hayal edilenden ne kadar farklı olduğunu göstermek isterim. Demin bizde İslam'ın örf hukuku önünde ne kadar ödün verdiğini anlatıyordum. İşte o hukuk, Kuran'dan çok daha gericidir ve eğer Kuran uygulanmış olsaydı, ileriye doğru küçük bir adım sağlayabilirdi. Sana, Berberi köktenciliği dediğim şeyin en kışkırtıcı örneğini vereyim: miras örneği. Kabiliye örf hukukunda kadınların miras üzerinde hiç, ama hiç hakları yoktur. Bunun tek istisnası, ölen adamın sadece kızlarının olduğu durumdur; bu durumda baba onları varisi yapan bir vasiyetname düzenleyebilir. Biliyor musun bu kural ne zaman değişti? FLN parlamentosunca oylanan ve benim sonuna kadar karşı çıktığım Aile Yasası'nın 1984'te kabul edilmesiyle birlikte! Yeni Aile Yasası ülkenin bütününde uygulandığı için, miras hukukuyla ilgili bu özel durumda Kabiliye'de de verasetin kadınlar yararına bir miktar düzelmesini sağladı...

• Kabiliye'nin özgüllüğüne verebileceğin başka örnekler var mı?

Dulların durumu. Kabiliye'de bir dulun ailesi tarafından korunmaya devam etmesi için ya ölen kocasının kardeşiyle evlenmeyi kabul etmesi ya da eğer bunu kabul etmiyorsa, çocuklarını babalarının klanına vermesi gerekir. Bu, kadınlar bakımından aklın alamayacağı acımasızlıkta bir yasadır; kendi geçimlerini sağlamak için hiçbir olanakları, hiçbir eğitimleri bulunmadığından dul kadınlar bu yasaya boyun eğmeye mecburdurlar. Benim olağanüstü bir anneannem var. Otuz yaşında yedi çocukla dul kalmış, ama kadınlar için öngörülen yerleşik kurallara uymak istememiş. Tabii kocasının ailesiyle karşı karşıya gelmiş –benim, düşman başına Tumi kabilemden söz ediyoruz– gene de yedi çocuğunu kanatları altına alıp başkent Cezayir'de Kaşba'da yaşamayı sürdürmüş. Bunun nasıl bir rezalete yol açtığını bir düşün! Daha önce hayatında hiç çalışmamış bir kadın; çareyi Fransızlar'ın evlerinde hizmetçilik yapmakta bulmuş. Bu anlattığım sömürgecilik zamanında oluyor. Daha sonra kızkardeşi kocasıyla birlikte yanına gelmiş ve çocuklara bakmış. Bütün aileyi, tam bir şef gibi o beslemiş ve yetiştirmiş. O tarihten sonra yedi çocuğunu yetiştirmek için hiçbir erkeğin eline bakmamış. Klan içindeki otoritesi erkeklerinkine eşitti. Ona karşı büyük bir hayranlık beslerim.

• Annenin hayatı nasıldı?

Onun zamanında hiçbir kadın okur yazar değildi. Sömürgeci Fransa Cezayirli çocuklara normal bir eğitim vermiyordu ve kendi ataerkil kültürümüzde de kız çocuklarının eğitilmesine önem verilmezdi. Başkent Cezayir'de yaşadığı için annem görece şanslı sayılır, çünkü hiç değilse birkaç yıl, ilkokul üçe kadar "yerlilerin okulu"na devam etmiş. Okumasını, yazmasını, saymasını ve asıl önemlisi dikiş dikmesini ve ütü yapmasını öğrenmiş! Buluğa erdiğinde, on yaşlarındayken annesiyle babası onu okuldan almışlar ve mükemmel bir eş olmak için yetiştirmişler. O zamanlar kızlara sunulan tek seçenek evlenmek ve çocuk doğurmaktı. Adet görmeye başladıkları tarihten itibaren bekâretlerini korumalarına büyük özen gösterilir, sonra da, müstakbel kocalarının evine götürülür ve evlendirilirlerdi. Annem evlendirildiğinde on beş yaşındaymış. Bu, deyim yerindeyse, bayağı bir ilerleme sayılmalı; çünkü bana anlatıldığına göre zavallı anneannem kocasının koynuna konulduğunda daha dokuz yaşındaymış! Tabii, klanı bozulmadan sürdürmek için evlenmeler kuzenler (kardeş çocukları) arasında yapılırdı. Bir atasözü "çanağın sağlam olmasını istiyorsan onu kendi balçığında yoğur" der. Ya da daha seyrek olarak, eşit güce sahip bir klanla birleşilirdi. Kız çocuğunun bakımını aile grubunun üstlendiği doğrudur; bir kız çocuk doğdu mu, ona aile bakar, yetiştirir, ama tek amaç, tabii ki, müstakbel kocanın klanına hizmet etmektir. Bunun, her zaman, içinden çıkılması olanaksız şekilde programlanmış bir hikâye olduğunu düşündüm. Örneğin annem, hiç tanımadığı, yüzünü bile görmediği kuzenlerinden birisiyle evlenmiş; aynı şekilde babam da, evlenebileceği birkaç kuzininden hangisinin kendisine eş seçildiğini bilmeden evlenmiş. Mutlu bir rastlantı eseri olarak sonradan doğmazsa, aşk denilen şeyin bu evliliklerde yeri yoktur. Ama, benim annemle babam sonradan birbirlerini sevmişler; birbirlerine çok bağlıdırlar...

• Annen kapalı bir hayat mı yaşardı?

Oturduğumuz köyde, Ayn-Bessem'deyken, annem evden hiç çıkmazdı.

• Hiç mi?

Otuz yılda bir kez bile çıkmadı. Otuz yıl sokağı görmeden yaşadı. Gökyüzünün sadece, evin açıldığı iç avlunun üstündeki dörtköşe bölümünü bilirdi. Ve tabii, evde her şeyi o yapardı. Sorsan, annem sana Ayn-Bessem'in nasıl bir yer olduğunu anlatamaz. Evden ilk kez, ben evlendikten sonra, onu hamama gitmeye zorladığımda çıktı.

• Hamama gitmek için bile yanında birisinin olması gerektiğini mi söylemek istiyorsun?

Senin sandığından da kötüydü durum. Küçükken hamama hiç annemle birlikte gitmedim. Annem hamama ancak, gün battıktan sonra, ahbap oldukları iki ailenin kadınlarıyla birlikte giderdi. Üç aile reisi erkek, yani kocaları, hamamı geceliğine kiralarlardı; çünkü kadınlarını gün ışığında birilerinin görmesi, havsalanın almayacağı bir şeydi.

• Annen Kabiliye'ye gittiğinde belki daha serbest oluyordu?

Orada da sokağa çıkmazdı. Unutma ki, o bir murabıt kadınıdır ve murabıt aileler kadınlara en acımasızca davrananlardır. Çünkü bu kastta kadınların yemek yapma dışındaki ev işleriyle uğraşmalarına izin verilmez. Yemek dışındaki bütün işleri, yani çeşmeden su, ormandan odun getirme, alışveriş yapma, çamaşır yıkama gibi işleri, onlar için murabıt olmayan kadınlar yapar. Bu yüzden annem, köyde de evin dışına adımını atmazdı; dışarısıyla her türlü ilişki "ayrıcalıklarından" ötürü ona yasaklanmıştı. Oysa murabıt olmayan Kabiliyeli kadınlar köyde geleneksel kıyafetleriyle, sırtlarında bir entari ve önlük (futa), başlarında bir eşarpla, yüzleri açık olarak dolaşabilmekteydiler. Küçükken onların bizden daha şanslı olduklarını düşünürdüm.

• Hiç isyan etmez miydi?

Hayır, çünkü başka bir seçeneği yoktu, ayrıca babamı gerçekten seviyordu. Evin içinde her şeyi akıllıca ve bilgece yönetirdi. Ve çocukları için, üstlerine hiç vazife olmayan konularda genellikle kötü niyetle işe karışan ailenin öbür kadınlarına karşı çok etkin bir paratoner işlevi görürdü. Annem özgürlüğünü, pek alışılmadık bir şey yaparak, kızlarını ve oğullarını klanın önüne geçirerek kullandı. Kadınların ya sustukları ya da sadece erkeklerin isteklerini aktarmak için konuştukları bir toplumda, annem kendisi ve bizim için konuşurdu.

• Kabiliye köyüne dönelim. Az önce durumları sana anneninkine kıyasla daha iyi görünen kadınlardan söz ediyordun. Gerçekten öyle miydi?

Ne gezer! O kadınların örtünmüyor olmaları, hiç de eşit ilişkiler içinde oldukları anlamına gelmiyor. Altını çizerek söylüyorum: Eşitlik diye bir şey yok. Neden olmadığını açıklayayım. Dağ köylerimizde yaşayan bu kadınlar çalışırlar, zor bir hayatları vardır. Hareketlerini engelleyen uzun elbiseler giyemezler. Ayak bileklerindeki takılar ise, güzelleşmek için değil, bedenlerinin bu çıplak bölümlerini erkek bakışlarından korumak için takılır. Örtünmüyorlarsa, bunun nedeni köyde –kırsal Cezayir'in her yanında olduğu gibi– dışardan'lık kavramının olmayışıdır. Köyde biz bizeyizdir, içerdeyizdir. Bu içerisi ise kendi içinde ikiye ayrılmıştır; bu, herkesin kendiliğinden onayladığı bir paylaşımdır: Mekânın cinsiyete dayalı bölüşümü. Öyle ki, bazı yollar kadınlara ayrılmıştır ve kadınlar geçerken hiçbir erkeğin orada bulunma hakkı yoktur. Böylece dışarıdan ilk bakış, öteki cinsin bakışı önlenmiş olur. Bir ibadet ve iman yeri olan cami bile kadınlara yasaktır, çünkü cami dışarıda yer alır. Dışarıdan bir yabancı geldiğinde onunla hemen erkekler ilgilenirler. O zaman kadınlar niye örtünsünler ki? Anneme ve ailemin öbür kadınlarına dönersem, ben onlara "içerinin de içerisindeki" kadınlar diyorum.

• Anlattığın bu klan sisteminde bekâret çok önemli bir rol oynuyor. Sen de bu doğrultuda yetiştirildin...

Tabii ki, ve kadınlar tarafından! Bütün şerefleri, kızlarının ya da kızkardeşlerinin kızlık zarı denen bu ince zarında yuvalanmış olan erkekler bu eğitimle ilgilenmezler. Bekâretin jandarmaları, kendilerini ezen ataerkil sistemin aracıları olan büyükannelerimiz ve annelerimizdir. Evlilikten önce bir "kabahat" yapmış kızlarına karşı çok korkunçlaşabilirler. Feci çocukluk anılarım vardır. Ayn-Bessem'den çok uzak olmayan yerlerde düğün gecesinin ertesi günü, bakire olmadıkları için erkeğin ailesi tarafından geri gönderilen kadınlar gördüm. Yaptıkları alçaklığın damgasını bedenlerine vurmak istercesine saçları kazınır ve bindirildikleri kağnı arabasıyla köyün içinde dolaştırılırlardı. İnsanların neden böyle korkunç şeyler yaptıklarını anlamazdım. Büyükannem, "Bunlar barbar insanlar, bizde böyle şeyler yapılmaz," derdi. Daha sonra, bizim yaşlı kadınlarımızın, düğün sırasında hep el eltında bir tavuk ya da horoz bulundurduklarını anlattı. Eğer gelin bakire değilse, hayvanı öldürüp kanını çarşaflara bular, ertesi gün de mağrur bir edayla bütün köye gösterirlermiş. Görüntü ve şeref kurtarılmalıydı. Daha önemlisi, klanın ve yapılan akitlerin korunmasıydı. Bu çok önemliydi. Öyle önemliydi ki, "uyuyan çocuk" denen bir masala herkes inanmış görünürdü. Kocasının uzun süreli yokluğunda bir kadın dünyaya bir çocuk mu getirmiş, açıklaması şuydu: Efendim aslında kadın kocasından hamile kalmışmış ama, karnındaki çocuk uykuya daldığından gelişmesini ancak birkaç ay ya da yıl sonra, uyanınca tamamlayabilmişmiş! Ne hoş masal değil mi? Adım gibi biliyorum ki, benzer bir olay babamın başına gelse, kabilesini parçalamaktansa böyle bir masala inanmayı tercih ederdi. Dikkat edersen, bu masal dolaylı bir yoldan da olsa, kadın cinselliği ve isteğinin tanındığını gösteriyor. Murabıt aileleri, çelişkili bir biçimde, diğer ailelere göre bir üstünlüğe sahiptirler; kabahat yapmış kadınlarını yarı yolda bırakmazlar. Aksi halde ödenecek bedel çok yüksek olur, klan parçalanabilir. Aynı nedenle bu ailelerde çokkarılılık da uygulanmaz. Benim ailemde bir tek, büyük amcalarımdan biri, o da köyü terk ettikten sonra böyle bir maceraya girdi.

• Seni evlilik dışı ilişkiye karşı uyaran annen miydi?

Bu konuda asıl sorumluluk babanın annesine düşer. Babaannem, üstü örtülü sözlerle beni dengi dengine olmayan evlilikler konusunda uyardı. Uyarılar o noktadan ve çok erken bir tarihte başladı. Sonra sıra, tam ne olduğunu anlamadığım bir takım törenlere katılmaya geldi. Bir tanesini, kadınların maşlah dokurken yaptıkları bir töreni çok iyi hatırlıyorum. Dokuma tezgâhı, yere kakılı iki kazıktan oluşuyordu. Bir sıra dokununca ipliği öbür yana bir oğlan çocuk geçiriyordu ve ipliğin her gerilişinde ben onun üzerinden atlayıp bir yandan da, "Sen bir ipliksin, ben de duvar" diye bir tekerleme söylüyordum. Bu beni eğlendirmişti, pek de ürkütmedi, ama bu sembollerden hiçbir şey anlamamıştım. Gene de izi kalıyor. Aslında buluğ çağına kadar birçok şey, değindirmelerle aktarılır, ama ilk adetinden sonra seni, açıkça, gayri meşru hamilelik ve evlilik dışı ilişki konusunda uyarırlar. Bunu yaparken akıl almaz şeyler anlatırlar. Örneğin, hamama gittiğinde, oturacağın yeri iyice yıkamanı söylerler, çünkü oraya belki daha önce bir erkek oturmuştur, sen de pekâlâ hamile kalabilirsin. Aynı şekilde sana, biri kız, diğeri erkek iki kuzen arasında sadece koku ya da nefes alışverişi yoluyla da hamile kalınabileceği hatırlatılır. Ve o tarihten sonra sırtında bir yük gibi taşıyacağın bütün yasakların listesi yapılır. Ben bütün bunları adaletsiz bulmuş ve düşüncemi söylemiştim: "Ne yani, bana artık kadın olduğumu, büyüdüğümü, sorumluluk alacağımı söylediniz, bir yandan da hiçbir şeye hakkım yok diyorsunuz!" Bunun üzerine ailenin bütün kadınları toplandılar ve bana Şeytan'ın binbir türlü oyun oynayabileceğini anlattılar. Kafamı en çok, nefes yoluyla hamile kalma meselesi karıştırmıştı. Okulda, farelerde üremenin nasıl olduğunu öğrenmiştim, bunun insanlarda neden farklı olması gerektiğini bir türlü anlayamıyordum. Bunun üzerine, benden biraz daha büyük ve benim gibi "bilimci" bir kuzenimle bir nefes deneyi yapmaya kalkıştım. Tam biz bu deneyi yaparken teyzem gelmez mi? Bu küçücük hikâye kocaman bir aile kavgasına dönüştü...

• Demin "içerisinden" ve köylerde mekânın cinsiyet temelinde paylaşımından söz ediyordun. Sen hiç kızlı-oğlanlı bir ortamda bulundun mu?

Dört erkek, dört kız kardeş olduğumuzu hatırlarsan, bu ölçüde evet. Aynı şekilde, geniş aile içinde de, bir noktadan sonra kurallar işlemeye başlasa da, kuzenler birbirlerini sık sık görürlerdi. Ancak bu iki cinsin bir arada bulunduğu bir adacıktı, iki cinsin bir arada bulunması ancak içeriye ait bir olguydu. Dışarda bir aradalık söz konusu değildi. Okuduğum lise bir kız lisesiydi ve yatılıydım; okuldan sadece hafta sonları, o da, kabilemle beraber olmak için çıkabilirdim. Ama bu beni ne şaşırtmış ne de rahatsız etmişti. Sokağa, Cezayir sokaklarına gelince, bunların kadın ve erkekler tarafından paylaşılan mekânlar olduğunu hiçbir dönemde hissetmedim. Her zaman sokaklardaki kadınların bir yerden başka bir yere koşarak gittiklerini gözlemledim. Cezayir sokaklarında gezinen, sokağın keyfini çıkaran kadın göremezsin, kadınlar sokaktan geçerler sadece.

• Sen kendin de, lisende sadece kız öğrencilerin bulunmasından rahatsız olmadığını söyledin. O halde neden şimdi FIS bunu dayatmaya kalktığında kıyametleri koparıyorsun?

Her şeyden önce, o zamanlar, kız ve erkek öğrencilerin karma liselerde okumaları kuraldı. Benim okuduğum lise bir istisnaydı, ama ben bunu kabullenmiştim, çünkü bu okulda çok kaliteli bir eğitim veriliyordu. Ayrıca burada aldığım entelektüel eğitim, kadınlara özgürlük tanıyan bir eğitim tarzıydı. Buna karşılık, FIS'in savunduğu ve bir süre sonra dayatmaya kalkışacağı, kız ve erkek öğrencilerin karma olmayan okullarda okumaları görüşü, kadınları toplum hayatından dışlamanın ilk aşamasıdır.

• Sokağa dönelim. Genç kızlığında sokakta edindiğin deneyimler neydi?

Yaralayıcı. Aslında tüm hayatımı ailemle birlikte geçiriyordum. Ve orada yalnız babam tarafından bir prenses gibi şımartılmakla ve eğitimim konusunda teşvik edilmekle kalmıyordum, aynı zamanda erkek kardeşlerimle tamamen aynı haklara sahiptim. Sembol değeri taşıyan bir örnek vereyim. Eğer sofrada bir karpuz varsa, en tatlı yeri olan göbeği, kızlar ve erkekler arasında eşit olarak paylaştırılırdı. Bizim ailemizdeki bu uygulama, en iyi parçanın erkeklere verildiği öbür ailelerden çok farklıydı. Ben hiç, ama hiçbir zaman, kişiliğine saygı gösterilmeyen, susması gereken bir kadın konumuna itilmedim. Ailem, çok korunaklı bir kozaydı, gerçekten. Kuzinlerimle birlikte sokağa çıktığımda ise, erkekler bize hiç rahat vermezlerdi. Bu bizler için bir cehennem, bir saplantı konusuydu. Otobüste orana burana dokunurlardı. Herifler, kendilerinde buna hak görüyorlardı. Kendimi savunduğum, sesimi yükselttiğim zamanlar, bana en azından, "Kes sesini! İyi bir aile kızı senin gibi sürtmez, sokağa çıkmaz!" derlerdi. Bir gün adamın biri bana vurmaya kalktı. Otobüsten indim, bir polis memuru bulup beni o adama karşı korumasını istedim. Bana ne dedi biliyor musun?: "Çekil git başımdan, iyi bir aile kızı bu saatte evinde olur." İşte o gün hayatımda ilk kez, devletin istediğim gibi yaşama hakkımı savunmadığı bir ülkede yaşadığımı anladım, başvuracak hiçbir merciin olmadığını gördüm. Ama üzerimde asıl iz bırakan şoku, 1977'de, kuzinlerimle birlikte Michelet-Didouche-Mourad Sokağı'nda dolaşırken yaşadım. Yürürken önümüzü kesen, göğüslerimize bakan ve utanılacak laflar eden adamlarla karşılaştık. "Koca memelerimiz"e küfürler savurup bize, "kocalarımızın evinde oturup çocuk emzirmemiz gerektiğini" söylüyorlardı. Ne kadar ağır olduğunu ancak kadınların anlayabileceği akıl almaz bir şiddetti bu. Kendimi kirlenmiş, aşağılanmış, varlığımın en derininde bir yerlerde yaralanmış hissettim. Bu olaydan sonra çok ağladım ve bugün bile yeniden hatırladığımda, sanki suratıma bir tokat yemiş gibi kötü oluyorum. Büyükannem, "Bunlar, hiçbir tutamağı olmayan zavallılar," diyerek beni teskin etmeye çalıştı. Dediği doğruydu. Bir süre sonra, toplumu daha iyi denetlemek için kadın cinselliğini mutlak biçimde boyunduruk altına almak gibi totaliter bir isteğe kapılarak yobazlaşacaklardı.

• Cezayir'de ya da Fransız kentlerinin varoşlarında örtünen birçok genç kız bu tercihi, senin de anlattığın, zaman zaman daha da kötü olabilen sokaktaki bu sürekli şiddetten korunmanın bir yolu olarak savunuyor. "Örtününce erkekler bizi rahatsız etmiyor, daha önce yaşadıklarımız katlanılır gibi değildi," diyorlar. Bu, sanıldığından çok daha ciddi ve gerçeklere uygun bir görüş gibi geliyor bana. Sanırım sen de onları anlayabiliyorsun...

Hissettiklerinin hepsini anlıyorum, neden kaçmaya çalıştıklarını biliyorum. İçerden biliyorum. Ama demin anlattığım, göğüslerle ilgili hikâye üzerinde, olaydan hemen sonra benim yaptığım gibi düşünürsen ne görüyorsun? O olayın anlamı ne? Anlamı şu: Dışarıda, içinden ancak alelacele geçmekten öte hiçbir hakkımız olmayan o erkek dünyasında, eğer göğüslerin varsa, onların mülkü olan sokakta bulunmak normal değildir. O halde, dışarıda, erkek bakışları altında olduğumuzda, farklılığın bu görünür işaretini ortadan kaldırmalıyız. Onların açısından bakıldığında, örtünmemizi istemeleri, mantıksal olarak uç noktasına götürülmüş, ama sonuç olarak aynı amaca yönelik bir taleptir. Onların alanına girebilmek için bize bu izin belgesini dayatmaya çalışıyorlar. Bizim açımızdan bakarsan, "rahat etmek için" bu isteği kabullenmek, erkeklerin bize bakış açılarını onaylamak, onların sistemini sürdürmek olur. Tıpkı, demin sana anlatmaya çalıştığım, bekâretin bekçiliğini yapan kadınların klanın erkekleriyle suç ortaklığı yapmalarında olduğu gibi.

• Hayatında hiç, bir an bile olsa, örtünmeyi düşündün mü?

Alay mı ediyorsun? Böyle bir soruyla karşılaşmadım bile! Hiç, hiç ama hiçbir zaman. Örtünmek mi? Hayır, ama dinle... Ben, biz, Cezayir'in kurtuluş ve bağımsızlık döneminin kadınlarıyız... O, okumak, bir meslek sahibi olmak, serbestçe evlenmek ve boşanmak isteyen kuşaktan kadınlar.

• Annen baban geleneği sürdürmeni isterler miydi?

Annem, ona karşılığında dünyaları verseler, başımı ya da yüzümü örtmemi istemezdi. Kızının, kızlarının kendisiyle aynı kaderi paylaşması sanırım onu öldürürdü. Kendisi için kabullendiği, içselleştirdiği şeyi benim reddedecek durumda olduğumu biliyordu ve onun kaderden aldığı öç de buydu! Babama gelince, daha önce de konuştuğumuz gibi genel olarak kadınlarla ilgili konularda olmasa da, kendi kızlarıyla ilgili olarak liberaldi. Hepimizin gelmekte olduğunu sezdiği yeni topluma ayak uydurmamızı istiyordu.

Annemle babamın kuşağı, üstü örtülü biçimde olsa da, kendi sistemlerinin, kurtuluş sonrasının toplumuyla uyumlu olmadığını kabul ediyordu. Cezayir toplumunun kaçınılmaz olarak yıkılmakta olduğunun bilincindeydiler. Onların bildiği ve uzun süre sömürgeciliğe direnmeye çalışan toplumsal örgütlenmenin, hızlı sanayileşme ve kentleşmeyle birlikte yokolacağının farkındaydılar. Benim hiçbir şekilde sürmesini istemediğim bu örgütlenme biçimi gene de herkese, hatta kadınlara bile bünyesinde belirli bir yer veriyordu. Benim annemle babam, kızlarının, yeni yeni şekillenmekte olan toplumsal tabloda yerlerini bulmaktan alıkonmalarını istemezlerdi. Onlar, Mohikanların sonuncusuydular.

• Sen ilk gençliğinde, bir kadın olarak geleceğinin nasıl olacağını hayal ediyordun? Olmak istediğin kadının nasıl olduğunu hatırlıyor musun?

Sana boş laflar etmek istemem... Dur bir dakika... Şimdi bir psikanalistin "anlam yüklü" bulabileceğini düşündüğüm bir hayal geldi gözümün önüne. Bir yığın minder ve çok büyük bir halıyla döşenmiş, her yanında kitaplar olan bir ev hayali bu. Ben o evdeyim, çok okuyorum ve sürekli düşünüyorum. Zaman zaman elinde bir kitap olan bir erkek de giriyor bu tabloya! Ama o adam kocam değil. Kendimi hiç evli bir kadın olarak hayal etmedim. Ama, hiç! Gerçek hayatta, teyzelerimden biri bana bakıp, "Aman bu kız ne de büyümüş, yakında onu evlendireceğiz herhalde!" dedi mi, cinlerim başıma çıkardı. Ne evlilik öncesinde kadınların yaptıkları o sembolik mühür çözme ayinlerine, ne kocayı tahrik etmek ya da elde tutmak için yapılan ve anneden kıza geçen o gizli, afrodizyak reçetelere, ne seni salt klanın sürmesinin hizmetinde bir rahim gibi gören anlayışa, ne de kısır kadına işe yaramaz bir ayakbağı gibi bakan anlayışa tahammül edebildim. Aynı şekilde, şehvet ve hazzın sadece evlilik içinde meşru görülmesi anlayışı da bana çok itici geldi. Hayır, ben bunlardan hiçbirisini yaşamak istemiyordum. Hepsi bu.

• Çevrende gördüğün kadınlardan çok farklı kadın modellerin var mıydı?

Tabii! Teyzelerimden biri, güzel, yumuşak, kültürlü, parlak bir kadındı. Bir başkası da, modern, yetkin, dışardaki topluma ayak uydurmuş kadının örneği olan, matematik hocam Fanny Claire Keşiş idi. Ama asıl, hayallerimi süsleyen efsanevi kadınlar vardı.

• Örneğin?

Yüzyılın başında yaşamış, azize olarak kabul edilmiş –düşün bu Mağrip'te oluyor!– Kabiliye'de türbesi bulunan Lalla Yamina. Evlenmeyi reddetmiş, bu yüzden ailesine karşı çıkmış. Bana ondan hep hayranlıkla söz edilirdi, çünkü büyük bir bilgeymiş. Ancak, bir de tüfeği varmış ve erkeklerin düzeltmekten kaçındıkları çok açık bir haksızlık durumunda, silahını kullanmaktan çekinmezmiş. Böyle bir başka kadın da, Lalla Fatma N'Sumer idi. Bu kadın, 1850-1855'te Büyük Kabiliye'deki Fransız sömürgeciliğine karşı, tıpkı Cezayir'in başka yerlerinde Avlad Sidi Şeyh kadınlarının yaptıkları gibi silahlı direnişi örgütlemişti. Mücadelesini camiden hareketle on yıl süreyle yürüttüğünü düşünürsen, yerleşik ilişkileri ciddi şekilde sarsan bir kadındı. Sonunda bir Fransız general tarafından yakalandı ve hayatının son günlerini hapishanede geçirdi. Son olarak, Avras'taki Şaviyalar'dan olan beyaz tenli, kızıl saçlı Yahudi-Berberi kraliçesi Kâhine'den söz edebilirim. O hepimizin hafızasında yaşayan bir mitostur ve onu kimse öldüremez. Ben ona taparak büyüdüm. Bizde, cesur bir kıza "Sen bir Kâhine'sin!" derler. O, VIII. yüzyılda, ordusunun başına geçip yıllarca Arap işgalcilere karşı direnmişti. Sonunda düşmanın eline düşmemek için intihar etti.

• Kızıl saçlı, beyaz tenli, direnişçi, yobazlara karşı eline silah alma düşüncesine yakınlık duyan, FIS komandolarının eline düşme durumunda kendini el bombasıyla havaya uçurmayı düşünen biri olan sen, yoksa kendini bir savaşçı, çağdaş bir Kâhine olarak mı görüyorsun?

Ben, kendi barışçı olanaklarımla, yani sözlerle saygı uyandırmaya çalışıyorum. Eğer silahı ve parası olan yobaz bir hareket benim gibi bir kadını ölüme mahkûm ediyorsa, bu benim onların projesi için gerçek bir tehlike oluşturduğumu gösterir ki, bu da benim o hareket aleyhine söylediğim her şeyi haklı kılar. Allah yolunun delileri benim kadını boyun eğmeye iten kaynaklara dönmemi istiyorlar. Oysa ben ancak onurun kaynaklarına dönmeyi kabul edebilirim. Kâhine'nin beni derinden etkilediğini inkâr edemem. Ama onun yüzyıllar sonraki mirasçısı olduğum gibi bir hayale kapıldığımı sanma! Birilerine karşı çıkmak gerektiğinde, bunu yapmayı bilen bu kadını ya da Cezayir'in başka yerlerinden kadınları örnek vermek, bir kadın hareketi oluşturmak ve yaşatmak gibi zor bir işe kalkışmış bir kadının işini kolaylaştırır. O zamanki durumla bugünkü durum farklı, direnişin nedenleri de farklı, ama her iki şıkta da mesele özgürlüğün savunulması. Görüyorsun, hem kişisel tarihim hem de ülkemin tarihi, hiçbir baskıya boyun eğmemem gerektiğini doğruluyor.

 
 

Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2024. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X