ISBN13 978-975-342-055-6
13x19,5 cm, 152 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Ayşe Durakbaşa, Sunuş, "Türkiye'de Kimlik Siyasetleri Üzerine", Mart 1994, s. 23-29

1980 sonrasında politik grupların dağılmasıyla siyasetin kimlik boyutu önem kazandı. Kadınlar için feminizm, Kemalizm ve politik İslam kimliklerde belirgin simgelerle ayrıştı. Bu ayrışmanın bugünkü dinamikleri ve tarihsel kökenlerine ilişkin ise henüz çok fazla araştırma yok. Aynur İlyasoğlu'nun çalışması, bir grup İslamcı kadınla yaptığı derinine mülakatlara dayanıyor. Bu çalışma bize kaynak kişilerden birinci elden, doğrudan o kadınların dünyasıyla ilgili bilgi ve kendi tanımlarını iletebildiği için önemli; Kadın Araştırmaları alanında da nesnel ile öznel bilginin birleşebildiği tür çalışmalara örnek oluşturuyor.

Türkiye'de Kadın Araştırmaları çok yeni bir alan. Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı, İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma Merkezi'nden sonra şimdi birçok başka üniversitede de benzer araştırma merkezleri oluşturuluyor. 1980'lerde daha çok kurum-dışı alanlarda gelişen feminizm, 1990'larda kurumsallaşmaya başladı. Her ne kadar devlet bakanlıklarından birinin kadın sorunlarıyla ilintilendirilmesinin, kadının statüsünü yükseltme ile ilgili bir genel müdürlüğün bu bakanlığa bağlanmasının ve bunun gibi bürokratik birimlerin henüz kadınlara görünür bir katkısı olmadıysa da en azından bu yönde bir beklenti oluştu. Kadınlara ilişkin istatistik veriler toplanır, kadınlar ve kadınların cinsiyetleri dolayısıyla bu toplumda karşılaştıkları güçlükler görünür kılınır ve bunlara ilişkin araştırma projeleri parasal destek şansı bulur gibi beklenti ve talepler oluştu, araştırmacılar arasında. Akademik feminizmin canlanışı bu alanda en olumlu gelişme sayılmalı; Batı'da olduğu gibi giderek tüm disiplinlerde eski çerçeveleri sorgulayan, yeni sorular soran bir alanı açabilmeli, feminist çalışmalar. Bunun için belki de öncelikle "kadın meselesi"nin yer aldığı eski paradigmaların sorgulanması gerekiyor; cins ilişkilerine ve kimliklerine ilişkin tartışmaların önceki politik söylemlerden kurtarılması, bağımsızlaştırılması gerekiyor.

Türkiye'de Kadın Hakları, belleğimize Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ideolojisi Türk milliyetçiliği çerçevesinde işlendi. Birçok müslüman ülke için İslam, Batı'ya karşı milliyetçi hareketlerde kültürel feminizmi tanımlayan en önemli kültürel kaynak olarak anayasalara, kanunlara ve insanların belleklerine, zihinlerine yazılırken, Türkiye'de "Türk feminizmi" İslam öncesi Türk kültürü ve cinsler eşitliğini referans aldı. Bu kültürel biçimlenme, bugünkü feminist kimliğin oluşumunda da etkilerini gösteriyor: Türk feministlerinin ortak özelliği belki de İslam konusunda bilgisiz ve ilgisiz olmaları; oysa Mısırlı feminist Neval el Seddavi ya da Faslı feminist Fatima Mernissi sürekli İslami kaynaklara referans verebiliyor, yorum yapabiliyor, gereğinde de daha cesur bir şekilde eleştirebiliyor.

Türkiye'de ise modernleşmeci, ilerlemeci ve bunların izlerini taşıyan soldaki ve sağdaki politik programlarda bu konu "kadın sorunu" olarak gündeme geldi ve kalkınmışlık ve gelişmişlik meselesi çerçevesinde kadının statüsünü yükseltmek esas oldu. Terimleri ve çerçevesi, çoğunlukla erkekler tarafından tanımlanan bu modernleşmeci zihniyete göre kadınlar düzeltilmesi gereken bir "sorun" olarak ele alındılar, toplumun geri kalmışlığı adeta kadınların cehaletine bağlandı. Oysa feminist kadın tarihi kadınları tarihin nesneleri değil, özneleri olarak öne çıkarmak istiyor ve onları mazlum kurbanlar olarak değil, tarih yapanlar olarak tanımlamayı öneriyor. Bu gözle bakarsak Türkiye'de modernleşme tarihinin henüz kadınlar açısından yazılmadığını fark ederiz. Örneğin Kemalist devrimlerin değişik kuşaktan kadınlar tarafından nasıl yaşandığı, kadınların seçimlerine ve yaşam tarzlarına nasıl etki ettiği, iç dünyalarında ne gibi çelişkilere yol açtığı tarih araştırmalarında yer almadı. Bu soruları iyi ki edebiyatçılar, romancılar sordu. Adalet Ağaoğlu'nun Aysel'i zihnimize adeta tarihsel bir kişilik gibi yerleşti.

Kadın araştırmalarında, kadın tarihinde "diyalog" yöntemi denilen bir yöntemden söz ediliyor çokça. Bu şu demek: Araştırmacı ya da tarihçi, araştırmasının nesneleri olan kadınları kendi sesiyle, kendi anlatısı ve kurgusuyla boğmamalı, onlarla bir diyalog yaparmışçasına anlatmalıdır. Feminist bir araştırmacı için, veriler kadar, bu verilerin sunumu ve kendi anlatısının böyle çoğul kadın seslerine izin vermesi de önemlidir.

Bunun için değişik düzlemlerde "karşılaşmalar" kurgulamalıyız belki de, bu "karşılaşmalar" yerel kültürümüzden başka kültürlere taşınabildiği ölçüde küresel nitelikleri ön plana çıkar. Yerküre üzerinde başka bir yerde bu "kara çarşaflı kadın"la karşılaşsam? Peki, ya bugün buradaki "karşılaşma"mızda hangi yaşantıların tarihi ile karşı karşıyayız, hangi söylemlerin içinden konuşuyor, eyliyoruz? Suskunluklarımızda birbirimize ne diyoruz?

Burada Adalet Ağaoğlu'nun Mevhibe İnönü'nün ölümünden sonra Cumhuriyet gazetesinde yazdığı bir yazıdan alıntılamak isterim; çünkü Mevhibe Hanım'ın ölümü radyolardan, televizyondan ilan ediliyor ve ardından kısa bir biyografisi veriliyordu, ben de benzer şeyler düşünmüştüm:

"Onları sık düşünürüm, büyük değişimlerin sarsıntıları ortasında yaşayıp da kendilerini hiç açıklamamış olan kadınları. Sayın Mevhibe İnönü'nün ölümü ardından büsbütün düşünüp kaldım: 'O kadınlar' neden iç dünyaları en az merak edilen kadınlar oldular? Neden derinden görülme, bilinme merakıyla yazılmadılar? Yazıldıklarında, salt toplumdaki misyonları açısından yazıldılar? Devlet adamı eşi, dernek başkanı, gönüllü hemşire, onbaşı, öğretmen, ilk avukat, sadık eş, iyi anne… Mevhibe İnönü, tek parti döneminde 'Milli Şef'in eşi durumundayken bile, bütün yakıştırmalara karşın, sadece kendisi kalabilmiştir. Bir günden ötekine tam karşıtıyla değiştirilmesi gereken bir hayatın ortasında, kendisi… Peki ama, işte o kendisi, kimdi? Bunun yanıtını bulmak zorundayız. Çünkü Mevhibe Hanım, aynı zamanda da, Batılılaşmaya adımlarını ilk attıkları sıralarda geçirdikleri sarsıntıları içlerine gömmüş, orada yaşamış bütün 'o kadınlar'ın bir simgesidir. Ne seçimlerini, ne seçmediklerini ele vermişti onlar. Birer aşıya o kadar gereksinimleri varken, kendileri birer aşı olabilmiş, deneysizliklerine karşın kendilerini aşma olgunluğu gösterebilmiş gencecik kadınlar…

"Gerçekten tarihin bir evrilme (yarılma) an'ında bu kadınlar, öylesi hazırlıksız ve zayıf omuzlarıyla yepyeni bir hayat yükünün altından nasıl kalktılar? Erkek için fazla sorun olmayan, olsa da 'namuslarını' doğrudan zedelemeyen birçok şeyin her biri onlar için sorunken.
(...)

" 'O kadınlar', hiç dengeleri bozulmadan bütün 'kem gözler' altından kalkabilen kadınlardı. Daha dün Arapça yazarken, ertesi gün Latin alfabeyle okumaları, yazmaları gerekenler, 'elin adamlarıyla' dans ederken dozu ayarlamaları kendilerinden büyük ustalık isteyenler, yaşmağı, çarşafı atsalar da giyinik görünebilenler… Arkanızda koskocaman Cumhuriyet Devrim İlkeleri ve bu ilkelerin koyucuları olsa da, altından kalkılması kolay olmayan işler. Ama şimdi dile kolay geliyor."(1)

Birçok müslüman Ortadoğu ülkesi için –hele de Türkiye için büsbütün öyle– Batı'yla karşılaşma, Batılılaşma, modernleşme yakın sosyal tarihlerine damgasını vurmuş. Kimlikler bu sancılar ve çelişkilerle yoğrulmuş, öyle ki bu kültürel özellikler artık dışsal, yabancı bir kültürün öğeleri sayılamaz. Mevhibe İnönü örneği bize yakınımız olan birçok kadını anımsatabilir; annelerimizi, teyzelerimizi, halalarımızı, hatta bir önceki kuşaktan anneanne ve büyük teyzeleri… Modernist erkekler kadınların ne zaman ve nasıl modern, ne zaman ve nasıl geleneksel olacaklarını tayin etmek istediler ve çoğu zaman ettiler de. Peki ya kadınlar ne hissettiler, kendi kimliklerini hangi taşlarla kurdular? Annelerimizin kuşağı için Kemalizm ilkeleri ne kadar önemli idiyse, din de o kadar önemliydi, kendi kadın alanlarında töreleriyle, adaklarıyla, okumalarıyla kendilerince yaşıyorlardı dini. Annem yıllarca evimizde oruç tutan tek insandı, yine de ondan bize yayılan bir Ramazan tadı vardı, din onun için bir bakıma kendi köken ailesiyle özdeşleşmeyi sürdürmenin bir aracıydı, dolayısıyla kendi özel yaşam alanını kurarken önemli bir kaynaktı. Şimdi annemin müslümanlığını kimse elinden alamadığı gibi, onu saçının telinin haram olduğuna da kimse inandıramaz. Ben biraz müslüman sayılırsam, annemden dolayıdır, onun yaşadığı dini teneffüs etmiş olduğum içindir. Türkiye'de müslümanlık yaşantılarının çoğulluğu bu ülkedeki demokrasi için bir kazançtır. Birçok insan ve birçok kadın için bunlar kimlikleri içinde işlenmiştir, modernleşmeyle başederken geliştirdikleri diğer bütün stratejiler gibi; zaten toplumsal yaşantının düzeni ve sürekliliği erkekler ve çocuklar için bu kadınlar tarafından sağlanmıştır.

Şimdi belki modernleşme tarihimizde başka bir yarılma anındayız, başka bir zaman dilimindeyiz ve sorgulamadığımız kalıpları da sorgulamak durumundayız. Politik İslam'ın içinde yer alan kadınlar kimliklerini hangi yapı taşlarıyla kuruyorlar? Örtüleriyle nasıl bir "feminite" sergiliyorlar? Erkek cinsine ilişkin bazı kalıpları benimsemelerinin nedeni nedir? Dinsel otoritelere karşı hep itaatkâr mı olacaklar, yoksa İslam içi bir Protestanlığın öncüleri olabilirler mi? Başka müslüman kültürler ya da Hıristiyan, Yahudi vb. dinlerdeki kadınlarla ilişkileri nelerdir?

İslam, birçok başka din gibi otoriter bir din ve cinslerin doğasına ilişkin değişmez tanımlar yapıyor, kadın-erkek ilişkilerini belirli kalıplar içinde donduruyor; bunu böylece ortaya koymak gerekiyor. Kadınların bu dini nasıl yaşadıkları ise ayrı bir konu. İslam içinde elbette başka dinlerde de olduğu gibi, kadınların kendilerine örnek alabilecekleri, kadınları yücelten ya da onlara alan açan birçok olumlu özellik var. Hıristiyan kadınlar Meryem'i yeniden keşfediyorlar örneğin, İsa kültünü bastırmak için. Müslüman kadınlar camiyi yeni işlevlere kavuşturacaklar belki; İslami cemaati erkek cemaati olmaktan kurtaracaklar.

Türkiye'de İslamcı hareketlerin tam da 1980 darbesi sonrasında hız kazanmasının elbette devlet politikası, Arap ülkelerindeki finans çevreleri, emperyalizm vb. gibi dışsal nedenlerle bağlantıları olabilir; nitekim basında belgeleri de yayınlandı bunların. Ancak birçok sosyal olayda olduğu gibi komplo teorileri burada da çok kısıtlı açıklama getirebilir ve yalnızca karşı kampların oluşmasını getirir. Birbirlerini vatan hainliği ya da kâfirlikle suçlayan insanlar kendi kamplarında konuşurlar.

Sanıyorum Aynur İlyasoğlu'nun kitabının önemi burada: İslamcı kadınlarla bir diyalog olanağı, şansı arıyor, kendisiyle ortak bir yaşantıdan yola çıkarak deniyor bunu. İnanç ve kadınlık, ya da bir kimlik siyaseti olarak inanç; bu politik bir inanç olabilir, ya da dini bir inanç olabilir. İdeologlar ya da din adamları, ilahiyatçılar genellikle erkek; her konuda otorite olan erkekler kuralları dikte ediyorlar da kadınlar nasıl yaşıyorlar, kadınlar inançla kadınlık yaşantısını nasıl bir arada kuruyorlar? İslamcı kadınlar için bu bir kimlik siyaseti. Kimlik siyasetinin karşısına kanun, nizam adına değil kendi sesimizle çıkmamız gerek.

*

Bizim kuşak, tarihini 1980 öncesi ve sonrası diye anlatanlar olarak tanımlanabilir. Geçende Aynur'la arkadaşlığımızın onuncu yılını kutladık, Sultanahmet Köftecisi'nde. 1980 sonrası sarsıntıları birlikte yaşadık, öncesinde ise benzer yerlerde dolaşmışız, benzer politik heyecanları yaşamışız. Cağaloğlu, Sultanahmet, şehrin bu mekânlarında var olmak, yayın dünyası ile ilk tanışıklıklar gibi heyecanlarla büyüdük biz. Galiba hep sınırları zorladık, hep kendi zihnimizdeki yapıntıları deştik, her tür otoriteye başkaldırdık. Bizim için en değerli, en önemli olan ise galiba bireyselliklerimizi en inandığımız idealleri temsil eden politik çatılarda bile korumaktı. Bunun bize kazandırdığı bir insani değer var: empati yeteneği; politik olarak zıt kutuplarda olduğumuz kişilerle bile birey-bireye bir etkileşim ortamında buluşabiliyoruz.

Bugün öyle bir tarihi noktadayız ki Cumhuriyetin modernist seçkinlerinin konumları başka bir seçkinler grubu tarafından ciddi biçimde sarsılıyor. Bizim kuşak Kemalist geleneğin hamuruyla yoğrulduysa da, kendisini hiç iktidar konumunda hissetmedi.

Aynur İlyasoğlu'nun bu çalışmasında belki de bu iktidar konumunda olmamanın getirdiği esnekliği, feminist çalışmaların gerektirdiği duyarlığı ve diyalog çabasını hissedeceksiniz. Araştırmacının anlatısı size İslamcı kadınların sesiyle birlikte ulaşacak.

(1) Karşılaşmalar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1993, s. 148. Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova