ISBN13 978-975-342-332-8
13x19,5 cm, 120 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş, s. 7-9

24 Ağustos 1998 yılında Antakya Tavla ve dokuz belde belediyesinin düzenlediği Dostluk ve Dayanışma Festivali'nde sunuculuk görevini üstlendiğim sırada tanıdım onları. Festivale davetli konukların bir kısmını evlerinde ağırlıyordu Sabah ile Nurettin. Mithat Yıldız da evlerindeki konuklardan biriydi. Aynı zamanda kadim dostlarıydı. Nurettin ile Mithat çok farklı nedenlerden de olsa aynı cezaevinin ayrı koğuşlarını ama aynı volta alanını paylaşmışlardı uzun süre. Cezaevinde başlayan dostlukları sürüyordu. Mithat, "Seni çok ilginç yaşam öyküleri olan bir aileyle tanıştırmak istiyorum," dediğinde heyecanla kabul etmiştim. Festival süresince evinde konuk olduğum Tavla Belediye Başkanı Hasan Turunç'la birlikte gidiyoruz randevuya. Araba geniş ve güzel bir bahçe içinde bulunan üç katlı villanın önünde durduğunda biraz şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Bir an, kafamdaki öykü kahramanlarıyla, bu gerçekten görkemli ve güzel evi bir arada düşünemiyorum nedense. Bahçede ışıl ışıl aydınlatılmış kameriyenin altında karşılıyorlar bizi. Evi çepeçevre sarmış bahçeden yükselen birçok çiçeğin kokusu, ağaçlarından sarkan salkım saçak mevsim meyvalarının kokusuyla buluşup sarıyorlar bizi. Dallarından yeni toplanmış meyvalarımızı yerken, Sabah ile Nurettin'i tanımış oluyorum bir gece yarısı randevusunda. Bu iki insanın yaşadıkları beni derinden sarsıyor ve çok etkiliyor. Onları dinledikçe, evlerine ne kadar çok yakıştıklarını düşünerek gülümsüyorum. Gerçekten filmlere konu olacak bir öyküydü yaşananlar. Tarihin ve zamanın karanlık sayfalarında yitip gitmemeliydi. Üç yıl sonra Cumhuriyet Dergi'ye yazmak için kapılarını çalıyorum. Üç gün boyunca söyleşimiz sürüyor. Söyleşiyi çok fazla derinlere indirmemeye çalışsam da, bu gerçek yaşamöyküsünü kısa tutmak o kadar kolay olmuyor. Söyleşiyi sevgili İpek Çalışlar'a teslim ettiğimde, "Çok uzun," diyor, "bütününü yayımlamamız mümkün değil". Söyleşi kısaltılmış olarak yayımlanıyor. Cumhuriyet Dergi'de yayımlanan söyleşi, genelde Nurettin'in yaşadıklarını yansıtıyordu. Ya Sabah'ın yaşadıkları? Söyleşinin sürdüğü üç gün boyunca kulağım Nurettin'de olsa da gözüm Sabah'ta kalmıştı. Tam on beş yıl sadece yüreğinin sesini dinleyerek sevgisinde direnen bu maharetli ve sevgi dolu kadın, neler yaşamıştı acaba? Şu an dile kolay gelse de feodal aile yapısına tam on beş yıl dayanmak, o katı yapıyı parçalayarak aşkını kazanmak, gerçekten kolay olmamalıydı. Sabah'a söyleşmek istediğimi söylediğimde, başını önüne eğerek birkaç sözcükle anlatıvermişti duygularını. Üzülmüştüm. Dört çocuk annesi bu güleryüzlü ama her an dalgın ve hüzünlü kadının, aşkı uğruna çetin bir kavga verdiğini o anlatmasa da gözleri anlatıyordu. Ertesi gün evlerinin kapısını bir kez daha, Sabah için çalıyorum. Deftere karaladığı iki sayfalık yazıyla, bir torba içinde tam iki yüz doksan yedi mektup, yaşananların kanıtı olarak elime tutuşturuluyor. Mektupları okudukça dehşete kapılıyorum. Aşkları uğruna direnen bu iki insanın yaşadıkları, insanı hem sevince hem üzüntüye boğuyor. Bilerek veya bilmeyerek, insanın insana zulmünü bir kez daha sergiliyor. Sabah ile Nurettin'in söyleşisi Cumhuriyet Dergi'de çıktıktan sonra birçok telefon aldım. Söyleşiyi okuyanlar, bu iki insanın yaşantısını merak etmişlerdi. Beni en çok sevindiren telefon Ruşen Çakır'dan geldi. Ruşen Çakır, "Nurettin'le Sabah'ın öyküsünü kitaplaştırmayı düşünüyorsanız bizim dizimizde yayımlayabiliriz," diyordu. "Siz şairsiniz, biliyorum. Yalnız, siz elinizden geldiğince gazeteci gözüyle bakmaya çalışın olaya. Ben de şair gözüyle çalışayım." Ben Ruşen Çakır'a, "Sabah konuşmayı kabul ederse sevinerek bu kitabı hazırlarım," dedim. Sabah'ın mektuplara yansıtmadığı çok şey olduğuna inanıyordum ve haklıydım. Sabah'ı aradığımda, "Hiçbir şey saklamadan sizinle konuşmayı kabul ediyorum," dedi. İki gün sonra Antakya yolundaydım. Söyleşimiz bir hafta sürdü. Nurettin ve Sabah tarafından anlatılanlar, gözlerinden akan yaşlarla defalarca kesintiye uğradı. Bir hafta boyunca birlikte ağladık. Birlikte pikniğe gidip kırlarda dolaştık. Sabah'ın hazırladığı zengin ve lezzetli sofralarda dostlarla uzun sohbetlerde buluştuk. Her iki tarafın aile bireyleriyle ve arkadaşlarıyla söyleştim. Unutkan belleklere ne kadar hatırlatma yapmaya çalıştımsa da insanlar hatırlamak istediklerini hatırlayabildiler. Bu kitap sadece iki insanın aşk öyküsü değil. İki insanın bu inanılmaz dramında toplumsal yapıyı bir kez daha görmüş olacağız. Erkek egemen sistemde kadına bakış açısının hiç değişmediğini üzülerek göreceğiz. 12 Eylül'ün getirdiği baskıyı ve haksızlığı bir adli hükümlünün cezaevinde yaşadıklarından yola çıkarak bir kez daha hatırlayacağız. Sanıyorum ve inanıyorum ki, bizi bize bir kez daha tanıtıp hatırlatacak bu kitapta anlatılanlar. Amaç; yaşanıp geçeni bu günkü hayatla buluştururken, yarın ve insan adına ders çıkarmaktır. Biraz daha saygı, biraz daha sevgi, biraz daha adalet diyerek. Sevginiz bol olsun.

Bu kitabı hazırladığım süre içinde yakın ilgilerini esirgemeyen Sevgili Hasan ve Müjgân Turunç'a; medeni cesaretlerinden dolayı Sabah ve Nurettin Yılmaz'a; Antakyalı dostlara; 297 mektubun okunup ayıklanmasında yardımcı olan Av. Metin Kozan'a; bilgisayarımı istila eden virüsler nedeniyle ikinci defa yazmak zorunda kaldığım bu kitabın ikinci yazılışını üstlenen Serap ve Emin Kaplan'a teşekkür ediyorum.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova