ISBN13 978-975-342-335-9
13x19,5 cm, 120 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Fantastik, 2004
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Orhan Koçak, Sunuş, s. 7-13

Kapsayıcı, sistemli ve nesnel bir edebiyat kuramı düşüncesi yazılı edebiyatın kendisi kadar eskidir. Batı geleneğinde, Aristoteles'in Poetika'sı bu yöndeki çabaların ilk büyük örneği sayılır: Aristoteles trajedi ve destan türlerinin temel özellik ve bileşenlerini ortaya koyarken bu bilgiye edebi yapıtların kendilerinin incelenmesi yoluyla ulaşmıştır. Poetikanın çifte hedefi de böyle tanımlanabilir: Poetika, bir yandan, edebiyatı açıklamaya çalışan herhangi bir başka disiplinin (felsefe, psikoloji, antropoloji, vb.) yapıtlara uygulanmasından değil, edebiyatın kendi terimleriyle incelenmesinden türetilecektir; ama öte yandan, böyle bir bilgi tek tek yorumların toplamından ibaret kalmayacak, poetikanın da incelenen bireysel yapıtlardan bağımsız bir içsel tutarlılığı olacaktır. Prag Dilbilim Okulunun kurucularından Roman Jakobson'un –bu kitabın sonunda Todorov'un da aktardığı– ünlü sözü, bu iki noktayı da özetler: "Edebiyat biliminin nesnesi, edebiyat değil edebiliktir – başka bir deyişle, belli bir edebi yapıtın işlemesini sağlayan şey(ler)dir."

Bu yaklaşım, poetikayı edebiyat incelemelerinin başka tarzlarından da ayırır. Todorov'un bir makalesinde belirttiği gibi, edebiyat incelemelerinde üç geleneksel yaklaşım görülür; Todorov, "projeksiyon", "açımlayıcı şerh" ve "poetika" olarak adlandırır bunları. İlki, okumanın yapıtı aşarak onun ardında (veya ötesinde) yer alan gerçekliklere, yazara, topluma ya da başka aşkın olgulara yönelmesidir. Psikolojik veya sosyolojik eleştiri türleri, bu eleştirel projeksiyonun örnekleridir. Bazen "yakın okuma" olarak da adlandırılan açımlayıcı şerh ise yapıtın ötesine geçmek yerine içinde kalmayı yeğler. Yapıtı yine kendisiyle açıklama çabasının varabileceği uç durum, onu sözcüğü sözcüğüne bir kez daha yazmaktır. Üçüncü yaklaşım, tikel yapıtlarda "tezahür eden" genel ilkeleri kavramayı amaçlar. Ama poetika, yapıtlarda şu ya da bu genel yasanın sadece bir somutlanışını görme çabasına da indirgenemez. Todorov'a göre, herhangi bir yapıtın poetika çerçevesinde incelenmesi, incelemenin çıkış noktasını ve başlangıç ilkelerini tamamlayan ya da büsbütün dönüştüren sonuçlara yol açabilmelidir. Jakobson'un formülasyonu ("edebiliğin" nasıl ortaya çıktığının saptanması) unutulduğu anda, poetika da yapıtlarda birtakım sabit yapısal örüntüler veya ilkörnekler yakalama çabasına dönüşecek, başka deyişle kendisi de bir tür "projeksiyon" haline gelecektir.

Bu temel ayrıştırmalardan da anlaşılabileceği gibi, Todorov'un tanımladığı biçimiyle poetika, kuramsal çerçevesini yapısalcılığa ve daha çok da dilbilimsel yapısalcılığa borçludur. Yapısalcılık, anlamın üretilmesini belirleyen temel birim ve ilişkilerin sistematik işleyişiyle uğraşır. Nesnesi ya da konusu, bireysel olgu ve edimlerin bir şey ifade etmesini sağlayan kurallar ve işlemlerdir. Bu noktada, yapısalcı dilbilimin kurucusu Ferdinand de Saussure'ün yaptığı bazı ayrımlar, poetika için de kurucu niteliktedir. Dil ile söz ayrımı bunların en önemlisidir. Dil, potansiyel haldeki sistemdir; söz ise bu sistemin belirli bir konuşma ya da yazma ediminde gerçekleşmesi (ya da edimselleşmesi). Dilbilimin asıl nesnesi tekil sözler değil, dil sistemi ve bu sistem içindeki söz potansiyelleridir. Kural ve davranış arasındaki ayrım olarak da tanımlayabiliriz bunu. Bir başka yapısalcı kuramcının vurguladığı gibi, "kural ve davranış ayrımı, anlamın üretilmesi ya da iletilmesiyle ilgilenen herhangi bir inceleme için canalıcı niteliktedir. Fiziksel olayları araştırırken, davranışın doğrudan özetlerinden ibaret olan yasalar saptamak mümkündür; ama toplumsal ve kültürel olgularda kuralla fiili davranış arasında her zaman belli bir mesafe vardır ve anlam da ancak bu aralık içinde doğabilir. En basit kuralın, örneğin 'bu kulübün üyeleri, kaldırım taşları arasındaki çizgilere basmayacaktır' gibi bir kuralın bile davranışları belirlediği durumlar olabilir – ama anlamı her zaman belirleyecektir: kişinin kaldırım taşlarına basma biçiminin daha önce bir anlamı yoktu, şimdiyse kurala uyma ya da kuraldan sapma ve dolayısıyla kulüp yönetimine karşı tavır gibi bir anlam kazanmaktadır."(1)

Poetikanın somut bir edebi olguya (belli bir yapıt ya da yapıtlar grubu) ilişkin yorum edimleriyle ilişkisi de dil ile sözün veya kural ile davranışın ilişkisine benzetilebilir. Ama bu ilişki içinde yorumun doğası da bir dönüşüm geçirmektedir. En yaygın anlamıyla yorum, edebi olgunun tekilliğine, hatta eşsizliğine yönelir; o olgunun içinde saklanmış olan tekil, eşsiz anlamı ortaya çıkarmayı, kurtarmayı, geri almayı amaçlar. Bazı nesnel teknik ve işlemlerden yararlansa da, esas olarak öznel bir edimdir bu: Yorumcu (ya da eleştirmen) yöneldiği olgunun "içine" girmeye, onu "içerden" bir kez daha hissetmeye ve düşünmeye çalışmaktadır. Asıl hedefi, yapıtı kuran öznelliği (yazarın bilinçli ve bilinçsiz öznelliğini) ele geçirmek ve yeniden kurmaktır. Georges Poulet'nin incelemeleri ve özellikle J.-P. Sartre'ın Baudelaire, Flaubert, Mallarmé ve Genet'yi konu alan çalışmaları bu tutumun en tipik –ve en parlak– ürünleri arasındadır. Todorov'un tanımladığı biçimiyle poetikadan yararlanan bir yorum denemesinin Sartre'ın yorumlarından çok farklı olacağı açıktır (yapısalcılığın kısmen varoluşçuluğa karşı bir tepki içinde şekillendiğini unutmayalım).

Todorov, poetikadan türetilen bireysel yorum denemelerini sadece "okuma" olarak adlandırır. Okuma da tekil yapıta (ya da belli bir yapıtlar toplamına) yönelir ama ona bir sistem olarak bakar; yapıtın çeşitli parçaları arasındaki ilişkileri saptamak ve tanımlamaktır amacı. Bu açıdan "yakın okuma"yı (açımlayıcı şerh) andırır; ama yakın okuma için sistem düşüncesi çok önemli olmayabilir – poetisyenin okumasıysa sistematikleştirilmiş bir yakın okumadır. Ama bir yapıtın içindeki sisteme ulaşmak isteyen "okur", metne sözcüğü sözcüğüne bağlı kalma tutkusundan vazgeçmek zorundadır. Bazı özellikleri ihmal etmek pahasına başka bazı özelliklere odaklanacaktır. Ve yapıtta bulduğu sistem de onu metnin tekilliği ya da eşsizliği üzerinde değil, başka metinlerle ilişkisi (farklılığı ve benzerliği) üzerinde durmaya yöneltecektir. Todorov'un çalışma arkadaşlarından Robert Scholes'un belirttiği gibi, "aynı anda hem eşsiz hem de anlaşılabilir olan metin yoktur."(2) Her metin, başka metinlerle birlikte, bir farklılaşmalar matrisi içine yerleşmiştir; anlamı doğuran –Culler'ın "kaldırım taşı" örneğinde olduğu gibi– bu farklılaşmalardır. "Anlam hiçbir zaman bir metnin içine düpedüz konulmuş ya da saklanmış değildir ki bir dil teknisyeni onu öylece açımlayabilsin ya da açığa çıkarabilsin. Anlam hiç durmayan bir mekiktir: bir yanda yapıtın diliyle, öte yanda yapıtın içinde olmayan ama yapıtın gerçekleşmesi için gerekli olan bir bağlamlar ağı arasında sürekli bir gidiş geliş."(3)

Poetik okumanın klasik yoruma hem benzediği hem de farklılaştığı noktadır bu. Yorum da bağlamsal bir etkinliktir; kavrayışın bağlamsal olduğu düşüncesinin ilk formülasyonu yorumsama geleneğine aittir. Ama çoğu yorumcular, kavrayışın kendisinin değilse bile nesnesinin (anlamın) bağlamlardan bağımsız bir "öz" olduğunu varsayar gibidirler: Anlam, başından beri oradadır; sadece, ilk bağlamını (onu doğuran toplumsal ve kültürel çevreyi) yitirdiği için silikleşmiş, gizlenmiş, okunmaz olmuştur; yorumcu, o bağlam(lar)ı yeniden kurarak asıl anlamı yeniden dünyaya getirecektir. Poetik okuma içinse ilksel bir öz değildir anlam, bir sonuçtur: O hiç durmayan ve okuru da içine alan mekik hareketinin bir sonucu. – Tamamlanma veya kapanmanın imkânsızlığının bu kabullenilişiyle Todorov'un yapısalcılığı post-yapısalcı tavra açılır. Bu açılış, Todorov'un hocası Roland Barthes'ta ve çalışma arkadaşı Gérard Genette'te daha belirgindir.(4)

Todorov'un önerdiği poetikanın bazı yapısalcı eleştiri uygulamalarından ayrıldığı noktayı da burada vurgulamak gerekiyor. Todorov, yetersiz bulduğu bu yapısalcılık tarzını "betimleme" olarak adlandırır ve "okuma" ile farkını şöyle tanımlar:

Betimleme, edebi söylemin kategorilerinin sabit olduğunu varsayar. Sadece birleşim (combination) yenidir; matris hep aynı kalır. Oysa okuma için her edebi metin hem önceden var olan kategorilerin bir ürünüdür hem de bütün sistemin bir dönüştürümüdür. Kendi türsel kalıtlarını dönüştürmeyi başaramayanlar, sadece edebiyat-altı biçimlerdir.

Betimleme, bir metnin dilsel kategorilerinin edebi düzlemi de otomatik olarak ilgilendirdiğini kabul eder. Oysa okuma için, edebi yapıt, dilsel düzlemlerin özerkliğini sistemli olarak kısa devreye uğratıyordur; her edebi yapıt, kendine özgü bir ilgililik çevresinde örgütler kendini; izleksel öğelerle dilbilgisel öğeler arasında kendine özgü bir bağ kurar...(5)

Bu türden belirlemeler, Todorov'un "yapıtın karşılaştırılamazlığı" düşüncesine geri döndüğünü mü gösterir? Hayır; sadece poetik yorumun da yapıtı başlı başına bir amaç olarak kabul etmesinin ifadesidir bunlar: Yapıtlarla sistem arasında bir mesafe vardır, ama sistem de sadece yapıtlar olduğu için vardır.

Todorov'un kuramsal öncülleri arasında yapısalcı dilbilimin yanında Rus Biçimcilerini de anmak gerekir. Aslında Rus Biçimcilerinin çalışmaları, Roman Jakobson ve Prag Dilbilim Çevresi aracılığıyla, Fransız yapısalcılığını dolaylı olarak da etkilemiştir. Ama Todorov'un Rus ve Prag geleneklerinin metinlerine dolaysızca erişebilmesi (1961'de Sofya Üniversitesinde Slav Filolojisinden mezun olmuştur) Viktor Şklovski, Boris Tomaşevski, Yuri Tinyanov, Vladimir Propp gibi yazarların çalışmalarından daha yoğun biçimde yararlanmasını sağlayacaktır. Tahsin Yücel'in belirttiği gibi,

Saussure'ün düşüncesinin temel öğeleri olan dizge [sistem] ve işlev kavramları şu ya da bu biçimde, ama sürekli olarak Rus biçimcilerinin araştırmalarında da karşımıza çıkar. Rus biçimcileri işlevlerden yola çıkarak dizgeye ulaşmaya çalışırlar. Özellikle başlangıçta, biraz da aralarında bulunan ozanların etkisiyle, bir bilimsel terimler bütünü oluşturmak yerine, gereğinden fazla coşkulu, gereğinden fazla duygulu bir dil kullandıkları, bulgularını doğrulayacak sağlam kanıtlar aramak yerine, şaşırtıcı, alışılmamış görüşlere fazla yer veren bir biçem seçtikleri görülür [...] Jakobson'un söylediği gibi, sonraları yapısal çözümleme biçimcilerin birçok varsayımını düzeltmiş, onların eski sorunlarına yeni ve çok daha tutarlı yanıtlar getirmiştir.(6)

Rus Biçimcilerinin edebiyatın "kurgulanmışlık" özelliğini –yapaylığını, bazı birimsel "gereç" ve "motifler" kullanılarak imal edilişini– vurgulamaları, özellikle anlatı araştırmaları alanında yeni yollar açacaktır. Vladimir Propp'un Masalın Biçimbilimi (1928), getirdiği biçimselleştirme yöntemleriyle, anlatılarda olay örgüsünün yapısal çözümlemesinin ilk sistemli örneğidir (yapısalcılık açısından, yeni bir Aristoteles Poetikası olarak görülebilir).(7) Propp, A. N. Veselovski' den devralarak geliştirdiği yöntemle, anlatının en temel parçalara ("işlevler" ve "roller") nasıl ayrıştırılabileceğini, bu parçaların tamamlanmış bir öykü içinde nasıl birleştirildiğini ve bu arada "tamamlanmışlığın" da ne demek olduğunu gösterir. Ama tamamlanmışlık ile karşılaştırılabilirlik birbirini dışlamıyordur; tamamlanmışlık, mutlak kapanış anlamına gelmez. Propp'un kurduğu yapısal model, her anlatının (burada masalın) başka anlatılarla karşılaştırılmasını ve bireysel değişkelerin anlamlandırılmasını sağlayan bir zemin sunmaktadır.

Todorov'un metniyse, bir poetika uygulamasından çok bir poetika programının ana çizgilerini sunmaktadır. Burada edebi metinlerin üç yönünü ya da üç "görünüş"ünü ayrıştırır Todorov: Anlambilimsel (sémantique) görünüş; sözel (verbal) görünüş; sözdizimsel (syntaxique) görünüş. İlki, metinde anlamlama (signification) ve simgeleme işlemlerinin gerçekleştiği düzeye aittir. İkincisi, sözel bildirilerin sunuluş "tarzıyla" ilgilidir ve "kip", "zaman", "görüş açısı", "ses" gibi olguları kapsar. "Sözdizimsel Görünüş"le ilgili pasajlarsa (2. bölüm, 5. ve 6. kısımlar) Fransız yapısalcılığının anlatı çözümlemesi alanında Rus Biçimciliğine uyguladığı "düzeltme ve tutarlılaştırmanın" en tipik örnekleri arasındadır. Metnin temel birimlerine ayrıştırılması, bu birimlerin anlatı (olay örgüsü) içinde nasıl birleştirildiğinin gösterilmesi, zamansal ve mekansal düzenlemenin açığa çıkarılması – sözdizimsel görünüş başlığı altında incelenen bu sorunlar, yapısalcı çözümlemenin asıl "hünerini" gösterdiği alana aittir.

Ama Todorov'un ve yapısalcı araştırmaların daha genel hedefi, "atomistik" diye nitelebilecek bir okuma tarzını eleştirmek ve aşmaktır: Her metin, sözlü ya da yazılı –ve silik ya da belirgin– başka metinlerle birlikte çok-boyutlu bir anlamlama matrisinin içinde yer alır; çeşitli eksenler üzerinde başka metinlerden ayrışır. Poetikanın nihai konusunu oluşturan "edebiliğin" elde edilmesi de okurun bu matrisi şu ya da bu şekilde zihninde canlandırabilmesine, başka bir deyişle bu farklılaşmaları kendi okuması içinde "işletebilmesine" bağlıdır: Todorov'un Poetikaya Giriş'i, her iyi okurun kısmen bilinçli kısmen de bilinçsiz olarak gerçekleştirdiği bu işlemlerin bir ilk dökümünü sunmaktadır.

Notlar


(1) Jonathan Culler, Structuralist Poetics: Structuralism, Linguistics and the Study of Literature (Routledge & Kegan Paul: Londra 1985), s. 8. Yukarı
(2) Robert Scholes, Structuralism in Literature (Yale University Press: New Haven 1974), s. 144. Yukarı
(3) Scholes, a.g.y., 147. Yukarı
(4) Konuyla ilgili bir tartışma için bkz. Enis Batur, "Çoğul Okuma ve Yapısalcı Yöntemin Sınırları", E/babil Yazıları (YKY: İstanbul 1995) içinde, s. 335-60 ve Tahsin Yücel, "Çoğul Okuma", Yazının Sınırları (Adam: İstanbul 1982) içinde, s. 46-51. Ayrıca, Tahsin Yücel, Yapısalcılık (YKY: İstanbul 1999), s. 141-8. Yukarı
(5) Tzvetan Todorov, The Poetics of Prose (Cornell University Press: Ithaca 1977), s. 249. Yukarı
(6) Tahsin Yücel, Yapısalcılık, s. 100-1. Yukarı
(7) Vladimir Propp, Masalın Biçimbilimi, çev. Mehmet Rifat-Sema Rifat (B/F/S: İstanbul 1985). Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova