ISBN 975-342-329-2
13X19,5 cm, 303 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

“Sonsöz”, s. 294-298

Güneydoğu Anadolu Bölgesi, insan yaşamında önemli sayılabilecek bir dönemi, son yirmi yılı, şiddetle iç içe yaşayarak geçirdi. Şiddetle iç içe yaşanarak geçirilen bu dönem birçok konuda sıkıntılı bir atmosfer yarattı. Her şey siyasete endekslendi. Sivil toplum örgütçülüğü de bunlardan biri oldu.

Veri araştırmalarına göre en güvenilir kurumların başında "askeri" kurumlar varken sivillikten söz etmek; her şeyin başına "milli" yaftasını oturtmak alışılagelmişken, toplum kavramını telaffuz etmek; bir de, daha düne kadar kamu vicdanında "ülkenin temellerine dinamit koyan" örgüt mantığı varken, "örgüt" kelimesini bellemek...

İşte belki de bu üç kelimenin bir araya gelmesinden oluşan "Sivil Toplum Örgütü" birçoklarına göre asıl sıkıntı kaynağı; resmi bakış açısının etkisinde kalmış kesimlere göre epeyce ürkütücü.

Batı'da "Non Governmental Organization (NGO)" diye anılan ve Türkçe'ye "Sivil Toplum Örgütü (STÖ)" diye çevrilen yapıları Türkiye yakın zamanda tanımaya başladı. Hukuksal düzenlemelerden, gündelik hayatın rutinleşmiş problemlerine varıncaya kadar, örnek alınan Batı ligi, siyasi ve siyasetten kaynaklanan önemli sorunlarını çözmüş görünüyor. Batı, bugün artık siyasetin insan yaşamını kolaylaştırıcı öğelerini konu alan tartışmalarla ilgileniyor. Ve bu tartışma zemininde yoğun olarak STÖ'leri işe katıyor. Batı dünyasında insanlar, birey olarak örgütlü oldukları kadar "insan" olabileceklerinin ayırdına varmış durumdalar.

Kimilerine göre "baba devlet", "kerim devlet", kimilerine göre de "baskıcı devlet" modeline sahip olan Osmanlı Devleti'nin mirasçısı olan Türkiye'de, yeni binyılda sivil toplumculuğun hâlâ tartışılıyor olması sürpriz sayılmamalı. Bakmayın iyi bilen "bir bilen"lerin "Konuşan Türkiye istiyoruz," demelerine. Tümü tevatür. Asıl istenen, duymak istenilenlerin konuşulduğu bir Türkiye.

Türkiye, Osmanlı'dan bu yana halka yönelik olarak yaptığı ya da yapacağı her şeye, devlet mantığı ile "Biz yaparız, olur," dedi. Hak-hukuk için devlet örgütlenmesi dışında örgütlenmenin abes sayıldığı bir ülke burası. Anlayış bu olunca, sivil toplum örgütlülüğüne kuşkuyla karışık önyargılı bakmak da olağan.

Bu durum doğal olarak STÖ'lere de yansıyor. Geleneksel politikaların egemen olduğu, Batılı anlamda siyasetin yapılamadığı Türkiye'de ve Güneydoğu'da, bireyler kendilerini ifadenin yolunu STÖ'lerde buluyorlar. STÖ'lere yöneliş, bu kez de buna alışkın olmayan devlet mantığının karşı duruşunu beraberinde getiriyor.

Bu devlet-STÖ ilişkisi bir süre sonra karşılıklı olarak birbirlerinin gardını ölçme anlamında kısır döngüye dönüşüyor. Ve ne acıdır ki, bugün Güneydoğu'da STÖ'ler birçok durumda temsili durumlarının dayattığı demokratik ve kitlesel taleplerinden ziyade siyasete soyunuyorlar. Siyasete bulaşınca da, bırakınız kendilerine devlet kapılarının açılmasını, aralanması bile engelleniyor. Çoğu kez ise hepten kapatılıyor. STÖ'lere kapanan devlet kapıları, bu yönüyle örgütçülüğü de zora sokuyor.

Sıkıntı veren odur ki, siyasal partilerde temsil şansını ve siyaset yapma olanağını bulamayan bölge halkı da gereğinden fazla anlam yükleyerek, STÖ'lerden "cephe siyaseti" bekliyor. Buna dünden razı ve hazır olan bazı STÖ'ler de bu tarz-ı siyasette arz-ı endam ediyorlar.

Buna bir örnek vermek gerekirse, Diyarbakır'ın beşbin yıllık geçmişinin gizlerinin taşlarına yazıldığı surlar ve burçlar bugünlerde lokal olarak onarılıyor. Ama ne onarım! Düşman başına. Yapılan sur onarımı değil, bunları geçmişte yapanlara sövercesine duvar örme. Bugüne kadar kültür mirasımıza ve tarihimize sahip çıkma adına kentte örgütlü bulunan ve konuyla ilgili hiçbir STÖ buna karşı tavır almıyor, bir açıklama dahi yapmıyor, yani asli işiyle ilgilenme gereği duymuyor. Ama aynı STÖ'ler, ülkenin genel siyaseti ile ilgili bir dizi konuda hamasi açıklamalar yaparak, görüş geliştiriyorlar.

Bölgede STÖ'lerle ilgili bir çalışmaya girdikten sonra ağırlıklı olarak Diyarbakır olmak üzere, diğer illerden de örnekler saptayarak görüşmeler yaptım. Bunların sonucunda bir dizi eksiklik ve yetersizlik gözlemledim:

• Öncelikli olarak, bölgede yurttaşlar, siyasal partiler üzerinden temsil haklarını tam olarak kullanamadıkları için, STÖ'lere siyaseten yaklaşıyor, onlardan siyasal duruş bekliyorlar. Eğer genel seçimlerde yüzde 10 ülke barajı kaldırılır veya düşürülürse, bölge halkının tercihi TBMM'ye yansıyabilir, böylelikle STÖ'lerin siyasetle bu denli haşır-neşir olmaları istenmeyebilir.

• Bölgede çalışan STÖ'lerin hemen tümünün kendilerini yeterince anlatamama problemi var. Kendini anlatamamaya, belki yeterince anlaşılamamayı da eklememiz gerekir. Bu durumda, büyük ölçüde yaşanan son yirmi yıllık şiddet iklimli dönemin de etkisi vardır.

• Bölgedeki STÖ'lerle kamu kuruluşları arasında bir karşı karşıya duruş var. Bu, çoğu kez zıtlaşma boyutlarına varabiliyor. Bunun aşılması için arama toplantılarına ihtiyaç var.

• En önemli sorunlardan biri de, bölgede sivil toplumculuğun ne olduğunun henüz yeterince bilinmemesidir. STÖ'lerin birçoğu kendilerinin dışındaki güçlerin kendilerine sahip çıkmasını umuyor ve bekliyor. Bu beklenti, söz konusu STÖ'nün toplum içindeki konumlanışı ve kendine biçtiği role göre farklılık arz edebiliyor. Kimi STÖ'ler kendilerini devlete yakın gördükleri için devletin sahip çıkmasını bekliyor. Kimileri de, devlete karşı bir duruşu benimsedikleri için yerel iktidar odaklarından destek bekliyor. Bu bazen bir belediye olabiliyor; bazen başka birtakım etkili sosyal ve siyasal yapılanmalar olabiliyor. Bu tip bir beklenti ve sonrasında ilginin, ister istemez politika belirlerken ileride kendilerini sıkıntıya sokacağını belki de fark etmiyorlar.

• Bölgedeki STÖ'lerin birçoğu plansız, programsız çalışıyor. Proje yapmanın ne demek olduğunu bilmiyorlar. Örgütlerinin güçlü ya da zayıf yönlerinden bihaberler. Bu nedenle ilişki geliştirmede yetersiz kalıyorlar. Kendiliklerinden ulusal veya uluslararası STÖ'lerle ilişki kuramıyorlar. Bu ilişki kurmayı hep karşı taraftan bekliyorlar.

• Yine bölgedeki STÖ'lerin birçoğu henüz hedef kitlesine tam anlamıyla ulaşamamış ve dağınık çalışıyor. Çoğunlukla dar yönetim erkini uyguluyorlar. Katılımcılık, ortak karar alma süreçleri yeterince işletilemiyor.

• Diyarbakır'da "Demokrasi Platformu", Mardin'de "Kent Konseyi" gibi geniş ölçekli sivil toplum birliktelikleri, bölge ölçeğinde yaygınlaştırılması düşünülen modeller olarak ifade edilmekle birlikte, genel olarak STÖ'lerin birbirleriyle partner ilişkisi geliştirme gibi bir eğilimleri pek gözlenmiyor. Bir bölümü ise, sadece somut işler söz konusu olduğunda partner arama, belirleme gibi yönelimler içine giriyor.

Bölgede en yoğun STÖ örgütlülüğü Diyarbakır'da yaşandığı için, bu çalışmada ister istemez Diyarbakır'a daha fazla yer ve önem verildi. Ama Diyarbakır'a ek olarak Mardin, Batman, Siirt ve yüzünü çalışmaları nedeniyle İstanbul'dan bölgeye çevirmiş STÖ'ler de çalışma kapsamına dahil edildi. Ayrıca GÜNSİAD, Meksa Vakfı, Hayrat Vakfı gibi ilgi alanları ve çalışmaları Gaziantep'e kadar uzanan bölge örgütlenmeleri de kapsama alındı. Bütün bunların dışında STÖ olmayan, ama sivil toplumcu kişilik ve kimlik arz eden, gençlerin uğrak yerleri olan iki kafe, sivil hayatın bizatihi içinde olan dergilerden iki örnek ve üniversite çevresinden bir çalışma grubu da kapsam içine alındı.

Kuşkusuz bu sayıyı birkaç kat artırmak mümkün olabilirdi. Ama bölgede yaşayan, sivil toplumcu olan ve bu çalışmayı doğrudan yürüten biri olarak ifade etmek isterim ki, sonuç değişmeyecekti.

Bu noktadan sonra, "Ne yapılabilir?" sorusunu sormak gerekiyor. Kimliğinde muhalefet ve sorgulamacılık olan STÖ'leri rehabilitasyona tabi tutmanın zamanı galiba gelmiş durumda. Bu en azından Avrupa Birliği'ne adaylık sürecinin gerekleri açısından da doğru olacaktır. Bunu ikili programla hayata geçirmek mümkündür. Birincisi, ülkede politika yapmanın önündeki engeller hızla kalkmalıdır. İnsanlar her düzeyde ve her toplumsal kategoride siyaset yapabileceklerine inanmalıdır. İkincisi, STÖ'lerin kendi ilgi alanlarında çalışma yapmalarının altyapısı hazırlanmalıdır. Her iki noktada da birtakım öneriler şöyle sıralanabilir:

• Özellikle bölgede yaşanan şiddet nedeniyle STÖ'lerle kamu kurum ve kuruluşları arasında sağlam ve verimli ilişkilerin tesisi için ciddi bir rehabilitasyon programı uygulanmalıdır. Bölgenin ciddi anlamda "âfet" döneminden geçtiği varsayılarak, STÖ'ler toplum kalkınmasının hareketli güçleri haline dönüştürülmelidirler. Sivil toplumculuk ifadesi, gerçek anlamıyla sivil olmak ve "resmiyet"in dışında, ayrı bir yerde durmak zorundadır. "Resmi"liğin dışındaki bu duruş, itici duruşu değil, tam tersine resmi yapıya sorunları taşımada ve ilişki geliştirmede bir örgütlülük olmalıdır. STÖ'lerin temsilcileri ile kamu yöneticilerinin birbirlerini tanıma, anlama ve sorunları karşılıklı olarak tartışmalarının zemini yakalanmalı ve yaratılmalıdır.

• Sivil toplum örgütleri halkın sorunlarını ilgili yerlere taşımada köprü görevini üstlenmelidir. Bunun yanında "baskı grubu" olabilme özelliğini de göz ardı etmemelidir.

• Sivil toplum örgütlerinin ideolojileri vardır. Olması da doğaldır. Yalnız bu ideoloji dar ve siyasete endeksli olmamalıdır. Özellikle bölgedeki STÖ'lerin ideolojileri yoksullukla mücadele ve demokrasiyi tabana yayma ağırlıklı olmalıdır. Bu demokrasi perspektifi, hem kendi içerisinde örgüt içi demokrasiyi uygulamak, hem de genel olarak demokrasiyi savunmak şeklinde olmalıdır. Ve doğal olarak yoğun bir yoksullukla mücadele programı. Her durumda bu iki ideolojik tespit birbirlerinin tamamlayıcı unsurları olarak yürütülmelidir.

• STÖ'lerin çalışmalarında ilgi alanları, gelir getiriciliğin yanında kültürel ve tarihi mirasın korunması, çevre, sağlık, eğitim gibi konuları da kapsamalıdır.

• STÖ'ler gücünü kitlesinden alan, gerçek anlamda sivil toplum örgütleri olmalıdır. Kitlesinin sorunları ile ilgilenen; kitlesine güven veren; örgütünün, örgütlenmesinin dışında başka bir yerden direktif almayan; yaptıkları ve ürettikleriyle siyasetçilere malzeme hazırlayan ciddi örgütlenmeler olmalıdırlar. Siyasal particilik anlamındaki siyasetin hızla kirlendiği ve bu türden siyasetin güç kaybettiği 2000' lerin Türkiyesi'nde, bu sıkıntıları daha bir yoğun yaşayan Güneydoğu coğrafyasında; kanal açma, diyalog kurma ve sorunları adresine taşıyacak çözümler üretme anlamında sivil toplum örgütçülüğü önemsenmek durumundadır.

• Yönetimde esneklik ilkesini içine sindirebilen, katılımcılığı baz alan topluluk örgütlenmesi, her zaman gündemde olan bir sivil toplum örgütçülüğü öne çıkarılmalıdır. Örgütlenmeyi sağlayacak yöneticilerin çıkar ve rantçılıktan uzak durduğu, aynı zamanda ilkel politika mahkûmu popülist siyasetçi tiplerinin denetimine girmeyen, aksine bu kişileri de olumlu bir çizgiye çekebilen sivil toplum örgütlenmesi önümüzde acil görev olarak durmaktadır.

• Sonuç olarak, uluslararası anlamda bugüne dek dünyaya mal ettiğimiz sorunlarımızın tarafları olamayanların, hiç değilse çözümde taraf olmasının olabilirliği yakalanmalıdır.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova