ISBN13 978-975-342-345-8
13X19,5 cm, 194 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Zafer Arapkirli, "Savaşın İlk Kurbanı Gerçeklerdir", s. 17-21

Tarih boyunca, savaşların ilk kurbanı, atılan ilk kurşunla ölen ilk insan değildir. 1917 yılında, ünlü Amerikalı senatör Hiram Johnson'ın ünlü deyişiyle "Savaşın ilk kurbanı gerçeklerdir..."

Savaşan gruplar ya da devletler, hem askeri ve siyasi amaçlarına ulaşabilmek hem de karşı tarafı ve gerektiğinde kendi kamuoylarını yanıltabilmek için, çağlar boyu, hiç çekinmeden gerçeği gizlemeye çalışmışlar, medyayı istedikleri gibi yönlendirmeyi "oyunun bir parçası" saymışlardır.

Özellikle kitle iletişim araçlarından daha fazla yararlanılmaya başlanan geçen yüzyılın savaşları sırasında, bu tarihsel gerçek daha büyük bir açıklıkla ortaya çıkmıştır. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı sırasında Britanya'nın başbakanı olan David Lloyd George'un bir gazeteciye yaptığı şu itiraf, günümüzden yaklaşık bir asır önce bile, basın ve kamuoyuna karşı resmi manipülasyonun ne kadar bilinçli biçimde uygulandığını gözler önüne sermesi açısından manidardır:

"İnsanlar eğer gerçekleri bilselerdi, savaş hemen yarın sona ererdi. Ama tabii, bilmiyorlar, bilemezler..."

Lloyd George'dan yarım asır sonra, 1952'de bu kez Kore Savaşı sırasında görev yapan bir ABD'li gazeteci UPI (United Press International) ajansı muhabiri Robert C. Miller'ın sözleri de, aynı gerçeğin, bir basın mensubunun ağzından dile getirilişidir: "Yazıişleri müdürlerimiz ve yayıncılar, kimi zaman tamamen düzmece bilgileri haber diye yayımladılar. Çoğumuz, cepheden gönderdiğimiz haberlerin yalan olduğunu biliyorduk. Ama yazmak zorundaydık. Çünkü bize bu bilgileri verenler, resmi ve sorumlu kişilerdi. Ve büyük bir olasılıkla kendileri de bunların yalan olduğunu bile bile veriyorlardı..."

Aynı tecrübeler, İkinci Dünya Savaşı'nda gerek Nazi Almanyası'nın Propaganda Bakanlığı, gerek Londra ve Washington'daki Beyaz Saray ve Başbakanlık ile müttefik karargâhlar, gerekse Moskova'dan Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Merkez Komitesi çıkışlı sözde basın bültenleri ile yaşandı. Savaşın öncesinde ve sonrasında da belki de savaşın çıkış nedeni, hatta sonuçlarının değerlendirilmesi konusunda, "gerçeğe birkaç ışık yılı uzak" açıklamalarla ulusal ve global çapta kamuoyu yanıltıldı.

İki dünya savaşından füzeler krizine, Pearl Harbour baskınından İspanya İç Savaşı'na (1936-39), Fransa'nın Cezayir macerasından (1954-62) Kore Savaşı'na (1950-53) ve Falkland Adaları'na (1981-82) kadar hemen her durumda, hükümetler, karargâhlar ve bunlara alet olan milliyetçi medya tarafından kamuoyları inanılmaz boyutlarda yanıltıldı.

Savaşları, cepheden mektup, telgraf ve nadiren telefonla gönderilen haberler ve merkezlerden yapılan açıklamalarla izleyen insanlık, kitle iletişimindeki gelişmeler sonucunda, yüzyılın sonuna yaklaşıldığında artık "naklen" izleme olanağına kavuştu. Tarihin ilk "naklen" izlenen savaşı olarak kayıtlara geçen Körfez Savaşı ve CNN sayesinde televizyon adlı iletişim aracının adı "ScudVizyon"a bile dönüştü. Bağdat semaları, CNN muhabirlerinin kullandığı tarihi benzetme ile "muhteşem bir havai fişek gösterisi" ile aydınlanır ya da "yüz binlerce ateşböceği ile şenlenir"ken, milyonlarca insan koltuklarına oturup çekirdek, patlamış mısır, kestane kebap yiyerek, "hassas ve lazer güdümlü füzelerin hedeflerini iğne deliğinden bile geçerek vurduğu ve sivillerden kimseye zarar gelmediği" yalanlarını dinlediler.

Adeta "Hollywood yapımı" bir Spielberg klasiğine dönüşen savaşın "seyirci" kitlesi, kimi zaman Pentagon'da kimi zaman da Dahran'daki müttefik karargâhında Cheney-Powell-Schwarzkopf (Dick Cheney-Savunma Bakanı, Colin Powell-Genelkurmay Başkanı, Norman Schwarzkopf-Müttefik Kuvvetler Komutanı) üçlüsünün "gerçek" adı altında verdiği rakamları dinlediler, uydudan ve bomba uçlarından çekilmiş videoları izlediler. Ancak sonradan hem kendileri tarafından "tashih" edilen, hem de savaşın ardından buharlaşıp yok olan bu "gerçek"lerin tamamen bir göz boyamadan ibaret olduğu ortaya çıktı.

Müttefik Hava Kuvvetleri tarafından her gün vurulduğu öne sürülen Irak'ın Scud füzelerinin toplam sayısı ile gerçekte vurulanların sayısı, trajikomik biçimde çelişiyordu. Irak'ın elinde bulunduğu belirtilen Scud füzelerine karşı "antidot" olarak ABD'nin devreye soktuğu Patriot füze bataryaları, "Saddam'ı dize getirdi" diye sunulmuş, zamanın Başkanı George Bush (Baba Bush) Patriot'ları üreten fabrikada yaptığı konuşmada "Saddam'ın 42 füzesinden 41'ini bunlarla havada vurduk" diye övünmüştü.

Sonradan yapılan araştırmalarda, bir rivayete göre "Sadece 1 (bir), bir başka teze göre ise 0 (sıfır) Scud vurulmuştu." İmha edildiği öne sürülen füze rampalarının çoğunluğunun da, "tahtadan yapılmış oyuncak rampalar olduğu" müttefik kaynaklarınca bile itiraf edildi. Savaş sonrası açıklamalarda, bizzat ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nin kayıtlarına göre Patriot'lar kullanılmaya başlandıktan sonra Scud saldırılarında sivil kayıpları artmıştı. Çünkü "ıska geçen" Patriot'lar da en az Scud'lar kadar can alıyordu. Yıkıldığı öne sürülen köprülerin altında Saddam birliklerinin "duman bombası patlatarak, müttefik pilotları kurnazca yanılttığı" sonradan pilotlarca "kıpkırmızı yüzler"le anlatılıyordu.

Savaş sonrası Washington Post'un bir değerlendirmesinde, ABD ve müttefiklerin hava harekâtında "Irak'a yağdırılan 85.000 ton bombanın yüzde 70'i hedefini vuramamıştı". Genelkurmay Başkanı General Colin Powell ise bunu, "Air Supremacy ile Air Superiority'i birbirine karıştırmayalım. Biz de zaten yüzde 100 isabet sağladık dememiştik..." diyerek savuşturmaya çalışmıştı.

Körfez Savaşı'nın sicili başka alanlarda da inanılmaz yalanlarla doluydu. 1 Ağustos 1990 günü Kuveyt'in işgali ardından, Kuveyt'ten kaçan ya da yurtdışında yaşayan Kuveytliler tarafından kiralanan bir ABD'li halkla ilişkiler şirketi (Hill and Knowlton) tam 10 milyon dolar karşılığında "üretim"e geçmişti. ABD Kongresi'ne ifade veren "Neyyire" takma adlı bir Kuveytli genç kız, yürek parçalayıcı bir gösteriyle "Yeni doğmuş bebeklerin, Kuveyt kliniklerindeki kuvözlerden (incubator) çıkarılıp öldürüldüğü, kuvözlerin Iraklı askerlerce çalınıp ülkelerine taşındığını" anlatıyor, dünyaya naklen yayılan bu ifade, herkesi gözyaşlarına boğuyor, yüz milyonlarca insan "Vahşi Saddam'a artık bir ders verilmesi" (Amerikan jargonunda "Kick his ass!") gerektiğine iyice inandırılıyordu.

Bu yalanın ortaya çıkarılması ve özür dilenmesi için de "mumların yatsıya kadar yanması" bile beklenmedi.

Yine Saddam Hüseyin yönetiminin Körfez kıyılarındaki petrol tesislerini havaya uçurup denizi "bir daha tarih boyunca temizlenemeyecek düzeyde kirlettiği" yalanı, müttefik ağızlarca ortaya atıldığı gibi, CNN başta olmak üzere Amerikan "network"leri petrole bulanmış zavallı deniz kuşlarının filmlerini saatlerce yayımlayarak "sadece insanlara değil, hayvanlara bile eziyet eden Saddam" imajını perçinlemeye kalkıştı. Sonradan bu filmlerde görünen kuşların aslında yıllar önce Exxon-Valdez adlı tankerin yaptığı kaza sonucu (Alaska'da) denize yayılan petrolden kirlenen kuşlar olduğu ortaya çıktı ve yine "özür" dilendi.

Bağdat yakınlarındaki Ameriyya kentinde süttozu fabrikasını "kimyasal silah üreten tesis" diyerek 13 Şubat 1991 günü bombalayan müttefik uçaklarının bombaları ile yüzlerce sivil öldüğünde, bunu İngiliz ve Amerikan televizyonlarında eleştirenler "vatan hainliği" ile suçlandı. Avam Kamarası ve Kongre'de öfkeli sesler, karargâhları ya da pilotları değil, sivillerin ölümünü duyuran gazetecileri suçlamaya kalktı.

Yine savaş sonrası, Iraklı sivil kayıpların sayısı konusunda General Colin Powell "takriben 250.000" rakamını verirken, bir resmi yazışmada bu rakam "sadece 100.000" olarak kaydedildi.

Daha bütün bunların tartışması soğumamıştı ki, Balkanlar birbirine girdi. Eski Yugoslavya'nın parçalanması, Bosna Hersek'in bölünmesi, Sırp-Hırvat-Boşnak üçgenindeki kanlı tarihi hesaplaşmalar sırasında da her cepheden ve tabii duruma müdahale edip yine kan döken "ABD öncülüğündeki Batılı barışçıl ittifak"tan birbiri ardına "enformasyon" adı altında gerçekle ilgisi olmayan propaganda malzemesi akışı sürdü.

1999 yılına gelindiğinde, Kosovalı Arnavutların dramı, yeni bir uluslararası krize dönüşmüş, yüz milyonlarca insanın yollara doküldüğü bir mülteci dramı yaşanmaya başlanmış, NATO ittifakı harekete geçmeye çağrılmış ve Slobodan Miloseviç'in yönetimindeki Belgrad rejimi, tüm namluların hedefi olmuştu. Yine rakamlar havalarda uçuşmaya, ölü sayıları, yaralı sayıları, göçmen sayıları birbiri ardına propaganda merkezlerinden yağmaya başladı. Ama İngiliz gazeteci Mark Steyn'in soğukkanlıkla yaptığı hesaba göre, "25 Mart 1999 harekâtına kadar geçen üç yıl içinde etnik saldırılar sonucu ölen insan sayısı en cömert hesapla 3000'in biraz üzerindeydi. Bu da New York, Washington, New Orleans, Las Vegas veya Dallas'ta nüfus başına işlenen cinayetten daha düşük bir rakam"dı. Kayıp Kosovalı Arnavutların sayısı ABD hükümetince önce 19 Nisan'da 500.000 olarak açıklandı. Kısa bir süre sonra 16 Mayıs'ta bu rakam Savunma Bakanı William Cohen tarafından 100.000'e düşürüldü. 17 Haziran'da İngiltere hükümeti aynı rakamı 10.000'e kadar geriletti.

ABD'nin "hassas lazer güdümlü bombaları" yine "iğne deliğinden geçip, kimsenin kılına bile dokunmadan askeri hedefleri vuracak"tı. NATO karargâhındaki brifinglerde verilen "Vurulan Scud ve tank sayısı"na ilişkin rakamlar hiç birbirini tutmadı. Savaş sonrasında bombaların çoğunun da hedefini şaşırdığı anlaşıldı. Hatta çoğu zaman televizyonlardan naklen izlendiği gibi, bir sivil yolcu treni, köprüde vuruldu. Bir sivil mülteci konvoyu, "askeri konvoy" olarak algılanıp, kıyımdan geçirildi. Miloseviç'in askerleri kurtulurken, "kurtarılacağı varsayılan mülteciler" hedef alındı. Belgrad'daki TV merkezi, "askeri karargâh" diye vurulup çok sayıda gazeteci katledildi.

Kısacası, savaşın asıl kurbanı her defasında "GERÇEKLER" oldu. Kimi gazeteciler, kimi zaman bilerek, kimi zaman bilmeyerek, kimi zaman da işlerine öyle geldiği için bu yalanlara alet oldular ve olmaya devam ediyorlar.

Önemli olan, kamuoyunu yanlış bilgilendirmekten kaçınmasını bilerek karargâhların ya da resmi ağızların verdiği bilgileri, birkaç kez hem de "çok sıkı" süzgeçten geçirerek, emin olmadığınız bilgileri "kaynağına atıfta bulunmadan" vermemek.

Gazetecilik mesleğinin ilkelerini unutup, "Gazeteci mi, asker mi?" sorusunu sordurmadan, okuyucu, seyirci, dinleyici kitlesinin aldatılmasına alet olmamak.

Yeni bir harekâtın eşiğinde, dünya basını (daha önce defalarca sınıfta kalmış olsa da) yepyeni bir sınavla karşı karşıya.

Bu kez, İngilizcede çok yerinde kullanılan bir deyimle, (To take it with a pinch of salt) önümüze konulan her yemeği, tadına bakmadan ve biraz tuzlamadan yememek dileğiyle...

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova